ARADAN BİR AY DAHA geçmişti. Dışarısı hâlâ soğuktu fakat karlar erimeye başlamıştı ve yer yer toprak parçaları görünür hale gelmişti.
Bir sabah, Sylphie’yi uyandırmamaya çalışarak mümkün olduğunca sessizce yataktan kalktım. Kolumu yastık yapmayı severdi, bu yüzden oradan kurtulmak her zaman biraz hüner gerektirirdi. Yan odaya geçip eşofman takımına benzeyen astarlı bir kıyafet olan antrenman elbiselerimi giydim. Bunu benim için Sylphie seçmişti. Kış havası için biraz inceydi ama egzersiz yaparken tam ayarında hissettiriyordu.
Giyindikten sonra, odanın bir köşesinde duran taş kılıcı elime aldım.
Kalın, kaba saba bir şeydi. Toprak büyümle bizzat kendim yapmıştım. Keskin bir ağzı yoktu ama sıra dışı bir şekilde ağırdı. Bu sayede yeni yapay sol elimin gücünü denemek için harika bir antrenman aracına dönüşmüştü.
Aslına bakılırsa bu şeye biraz bağlanmaya bile başlamıştım. Belki bu günlerde ona bir isim verirdim. “Ton Balığı” ya da “Kılıçbalığı” gibi bir şey.
Düşününce, bu dünyaya geldiğimden beri sashimi benzeri hiçbir şey yememiştim. Burada kimse balığı çiğ yemiyor muydu yoksa?
“…”
Hazır olunca, uyuyan eşimin başını nazikçe okşadım ve sessizce “Sonra görüşürüz,” diye dudaklarımı oynattım.
“Hihi…”
Gözleri hâlâ kapalı olan Sylphie mutlulukla gülümsedi ve başını elime sürttü. Sanırım yarı uyanıktı. Söylemeye gerek bile yok, son derece sevimliydi.
Aşağıya baktığımda örtünün biraz dolandığını ve iç çamaşırlı poposunun açıkta kaldığını fark ettim. Oraya da hafifçe pıt pıt vurdum. Bu kızın çoktan bir anne olduğuna asla ihtimal vermezdiniz. Gerçi Elinalise’in de hâlâ harika bir fiziği vardı. Belki de genetiktir.
Bir anlık tereddüdün ardından çarşafı yeniden Sylphie’nin üzerine çektim.
Son zamanlarda gece aktivitelerimize yeniden dönmüştük fakat ikinci bir çocuk için fazla çabalamak adına henüz biraz erken gibi geliyordu, bu yüzden kendimi biraz daha dizginlemeye çalışıyordum. Yine de tekrar hamile kalmayacağının bir garantisi yoktu.
Odadan çıkarken Sylphie uykulu bir sesle arkamdan seslendi. “Hımm… Görüşürüz…”
Hemen dönerim.
Ardından Norn’un odasına yöneldim.
Bu aralar sabah antrenmanlarıma o da katılıyordu. Evde kaldığı zamanlar bahçede yapardık, yurtta kaldığında ise onunla oradaki avluda buluşurdum. Bugün evde olduğu günlerden biriydi.
“Hazır mısın, Norn?”
Kapıyı tıklattım, ardından açmaya başladım.
“Aaa! Rud—”
“Ayy. Affedersin.”
Hâlâ giyiniyordu, bu yüzden kapıyı hemen geri kapattım.
Norn’un bedeni henüz pek gelişmemişti. Minyon, narin kızlardan gayet hoşlanırdım elbette ama küçük kız kardeşlerim bende hiçbir his uyandırmıyordu. Bazen bunu biraz üzücü bulsam da böylesi en iyisiydi. İçimde kirli bir his olmadan onlara şefkat gösterebiliyor olmak güzeldi.
Yine de Norn’un bir gün muhtemelen evleneceği düşüncesi, içimde tarif etmesi güç, huzursuz edici bir his uyandırıyordu. Kızının büyümesini izleyen bir babanın hissettiği şey belki de buydu?
Pek de fena bir duygu değildi. Onun adına Paul’ün yerini alıp ilk erkek arkadaşını fırçalamam gerekecekti. Senin gibi bir serseriye verecek Norn’um yok benim! Kaybol buradan!
“Gerçekten yani. Bir şey söylememi beklemedikten sonra kapıyı çalmanın ne anlamı var ki?”
Ben tüm bunları düşünürken Norn, bir elinde tahta kılıçla antrenman kıyafetleri içinde odasından çıktı. Kıyafeti, uzun kollu ve uzun paçalı, sade ve kullanışlı bir şeydi. Üniversitenin standart egzersiz kıyafetiydi; okulun mağazasından ona birkaç takım almıştım.
Norn’un arkasından odasına şöyle bir göz attığımda, duvara yükseğe asılmış Paul’ün kılıcını gördüm. Eski dünyamda olsaydı muhtemelen onun yüzünün olduğu bir fotoğrafla bir sunak kurardı ama burada hiç fotoğraf makinesi yoktu. Birilerinin görüntü yakalayabilen büyülü bir alet icat etmiş olması mümkündü fakat öyle olsa bile yaygın bir kullanımı yoktu. Fotoğraflar olmayınca, insanlar kaybettiklerini hatırlamak için hatıra eşyalarına tutunma eğilimindeydi.
“Norn, bir saniyeliğine odana girmemin bir sakıncası var mı?”
“Ha? Şey, sorun değil sanırım…”
İçeri adım attım. Yatak odası, sabahın ilk saatlerinde olduğu gibi biraz sahibinin kokusunu taşıyordu. Eğer yatağına dalıp yüzümü kırışmış çarşaflara gömseydim, ciğerlerimi Norn’un kokusuyla doldurabilirdim. Tabii ki öyle bir şey yapacak değildim.
Doğrudan Paul’ün kılıcının önünde durup ellerimi birleştirdim. “Baba, bu sabah Norn ile ben yine antrenman yapacağız. Çok kötü yaralanmayalım diye bize göz kulak ol, olur mu?”
Küçük duamı bitirince başımı hafifçe eğdim.
Sahi, Paul buna nasıl bir karşılık verirdi acaba? Belki “Birkaç yara almadan asla gelişemezsin, bilesin,” gibi bir şey derdi. Ya da sadece “Norn’un incinmesine izin vermesen iyi edersin, kahretsin.”
Göz ucuyla baktığımda, Norn’un Milis tarzında ellerini birleştirmiş halde yanımda diz çöktüğünü gördüm.
Başının tepesindeki sevimli küçük saç girdabı net bir şekilde görünüyordu.
“…”
Paul’ün ne diyeceğinin pek bir önemi yoktu aslında. Artık burada değildi. Artık onun rolünü benim üstlenmem gerekiyordu. Norn’a elimden gelen en iyi şekilde bakma sorumluluğum vardı. Ne de olsa güvenebileceği başka kimsesi kalmamıştı.
“Tamam o halde. Başlayalım mı?”
“Evet. Ben hazırım, Rudeus.”
İkimiz bir seansa daha başlamak üzere dışarı çıktık.
Program oldukça basitti: kültür-fizik hareketleri, koşu ve kılıç savurma alıştırmaları.
Ben buna “kılıç eğitimi” diyordum ama şu anda aslında sadece temel hareketler üzerinde çalışıyorduk. Geçtiğimiz birkaç ay boyunca, temel kondisyonunu geliştirmesi için Norn’u epey zorlamıştım.
Zorlamak derken, ona benimle aynı rutini yaptırdığımı kastetmiyorum gerçi. Bu, onun kaldıramayacağı kadar ağır olurdu. Onu kendi antrenman programımın beşte biriyle başlatmıştım. Norn henüz on bir yaşındaydı ve bundan önce fiziksel olarak pek aktif değildi, bu yüzden dayanmasını makul ölçüde bekleyebileceğim bir sınır vardı.
O bahçede savurma alıştırmalarını yaparken, ben de kendi üst vücut egzersizlerimi tamamladım.
“Yirmi beş… yirmi altı…!”
Kılıcı öylece havaya savurmak yeterince basit bir egzersizdir ama pes etmeden devam edebilmek için gerçek bir irade gerektirmesinin bir sebebi de budur. Yine de Norn asla yarı yolda pes etmezdi.
Bu huyundan ötürü onunla gurur duyuyordum. Göründüğünden çok daha dirençliydi.
“…” “Elli!”
“Tamamdır, gayet iyi. Eline sağlık.”
“Haa… haa… Teşekkürler, Rudeus!”
“Hadi yıkanıp içeri geçelim öyleyse.”
Antrenmandan sonra ikimiz birlikte banyoya girdik.
Norn’un koşu seanslarımız sırasında takılıp düşmek gibi talihsiz bir huyu vardı; bu da bazen dizlerinde sıyrıklara veya morluklara yol açıyordu. Sonrasında onu baştan aşağı kontrol edip yaralarını iyileştirme büyüsüyle geçirmeyi alışkanlık haline getirmiştim. Bir nevi “öpeyim de geçsin” mantığıydı, tek farkı bunun sahiden işe yarıyor olmasıydı.
Bu arada, Norn onu çıplak görmeme şiddetle karşı çıktığı için bu banyolara iç çamaşırları ve üzerine giydiği ince bir gömlekle giriyordu. Sanırım o hassas yaşa geliyordu artık. Bu haya duygusunun yarısını olsun Aisha ile paylaşmamış olması ne yazıktı. Tabii Norn daha rahat hissetsin diye ben de içeriye hep iç çamaşırımla giriyordum.
Yine de… ıslak, yarı saydam bir gömlek içindeki bir kızı görmenin dışarıdaki bazı erkekleri daha da heyecanlandırdığını söylesem nasıl bir tepki verirdi diye bazen merak etmiyor değildim. Tepkisini görmek eğlenceli olabilirdi ama bu düşünceyi kendime saklıyordum. Onunla birlikte banyo yapmamı tamamen yasaklamasını istemezdim.
Bir ağabeyin de saygınlığını koruması gerekirdi sonuçta.
Ben bunları düşünürken Norn bana bir bakış attı ve hafifçe dudak büktü. “Bugün de sadece koşu ve kılıç savurma alıştırmasıydı. Bana kılıcımı nasıl kullanacağımı ne zaman öğreteceksin?”
“Öğretiyorum ya zaten.”
“Sadece öylece savurmaktan bahsetmiyorum. Yani, bilirsin ya… duruşlar, teknikler.”
Şimdiye kadar Norn’a sadece nasıl koşacağını ve kılıcını nasıl savuracağını gösteriyordum. Koşmak kondisyonunu artıracak, savurma alıştırmaları ise kuvvetini geliştirecekti. İkisi üzerinde de bir süre çalışmadan “teknik” öğrenmesinin gerçekten hiçbir anlamı yoktu. En azından ben öyle düşünmüştüm.
“Hımm, bakalım bir…”
Yine de kız aylardır bu işle uğraşıyordu. Muhtemelen biraz ilerleme kaydetmişti.
Norn’u şöyle bir süzdüm. Büyüme çağındaki bir çocuğun narin bedenine sahipti fakat ilk başladığımız zamana kıyasla kollarındaki ve bacaklarındaki kaslar biraz daha belirginleşmişti. Bu noktada tam olarak “forma girdiğini” söylemek zordu ama biraz yüklenmek muhtemelen herhangi bir sakatlığa yol açmazdı. Belki de artık ona en temel duruşları öğretmenin vakti gelmişti.
“Haklısın galiba. Bugün okuldan sonra işe cidden başlıyoruz, tamam mı?”
“G-gerçekten mi? Harika!”
Terimizi duruladıktan sonra ikimiz birlikte banyodan çıktık.
***
O akşam Norn ile Büyü Üniversitesi’nin üçüncü açık hava antrenman alanında—kampüsün kıyısına yakın bir talim sahasında—buluştum. Çoktan antrenman kıyafetlerimi giymiştim.
Kız kardeşim de egzersiz kıyafetleri içindeydi ve tahta kılıcı şimdiden elindeydi. Yüzü son derece ciddiydi.
Alan tamamen bize ait değildi. Yakınlarda antrenman yapan cübbeli birkaç öğrenci ve yürüyüşe çıkmış gibi görünen başkaları vardı. Bu saatte neden antrenman kıyafetleri giydiğimizi bariz bir şekilde merak eden birkaç seyircinin de dikkatini çekmiştik.
Yine de etrafın kalabalık olmasının bir önemi yoktu.
“Norn, bugün bir kılıç ustası olarak asıl eğitimine başlayacağız.”
“Emredersiniz!”
Kızın yüzü enerji ve coşkuyla parıldıyordu. Gerçek “teknikler” öğrenmeye ne kadar hevesli olduğu ortadaydı. Başlayalı yalnızca birkaç ay olmuştu ama sanırım temel antrenmanımızın tekrara dayalı yapısı onu biraz yıpratmıştı.
Yine de savaşta kılıç savurmak oyun değildi. Önce temelleri oturtmak şarttı.
“Şimdiden söyleyeyim, sana karşı sert olmayı planlıyorum.”
Norn ciddiyetle başını sallayarak, “Tamam,” dedi.
“Böyle devam edersek en sonunda bana kızabilirsin. Hatta senden nefret ettiğimi bile düşünmeye başlayabilirsin. O kadar katı olacağım.”
“Tamam.”
“Dürüst olmak gerekirse, benden nefret etmeni istemem. Fakat yarım yamalak bir eğitmen öğrencilerinin yaralanmasına sebep olur. Antrenmanda sana müsamaha göstersem ve sonra ilk gerçek dövüşünde ölüp gitsen, cennette babamın yüzüne asla bakamam.”
Norn’un kılıç konusunda gerçek bir yeteneği yoktu. En azından aynı yaştaki Eris’le kıyaslandığında kesinlikle yoktu. Ortalama bir on bir yaşındaki çocuktan daha kötü olduğunu söyleyemezdim ama “güç” ancak göreceli terimlerle ölçülebilirdi.
Biriyle teke tek dövüşürken güçlü olan savaşçı kazanır, zayıf olan ise ölürdü. Kaybetmek geçerli bir seçenek değildi.
Norn’un gerçek tehditlerin üstesinden gelebilecek duruma gelmesi için çok fazla çaba göstermesi gerekecekti. Onu sıkı bir eğitime tabi tutmam gerekiyordu. Ve birkaç numara öğrenmesine de ihtiyaç vardı.
“Bir noktada bu durum canını sıkmaya, seni perişan etmeye başlayabilir. İlerleme kaydedemediğin için hayal kırıklığına uğrayabilirsin. Senden daha yetenekli birinin seni hızla geçip gittiğini görebilirsin. Pes etmek isteyeceğin bir gün mutlaka gelecek.”
“…”
“Bunun nasıl bir his olduğunu gayet iyi biliyorum, bilesin. Zorluklar karşısında pes ettiğin için seni ya da bir başkasını asla suçlayamam.”
“…”
Norn bunu duyunca hafifçe kaşlarını çattı.
Pek de şaşırtıcı sayılmazdı doğrusu. Onun gözünden bakınca, muhtemelen el attığım her işte olağanüstü yetenekli biri gibi görünüyordum. Gerçi bu bedende, her türlü konuda gerçekten de fazlasıyla becerikliydim. Yine de buna rağmen pek çok savaşı kaybetmiştim. Birden fazla kez ölümün eşiğinden dönmüştüm. Bir bakıma Paul, ben yeterince güçlü olmadığım için ölmüştü.
Norn’u bu tür tehlikelerden korumayı her şeyden çok istiyordum.
“Yine de ne olursa olsun kılıçtan vazgeçmeni istemiyorum. Eğer vazgeçersen sana bir daha asla kılıç öğretmem ve babamın kılıcını kullanmana da asla izin vermem.”
“…”
“Fakat sen çabalamaya devam ettiğin sürece, ben de senden asla vazgeçmeyeceğim.”
Biraz klişe bir konuşma oldu, farkındayım. Düşününce, acaba ben kendim böylesi bir kararlılık sergiliyor muydum ki?
Şey… Kılıçta daha iyi olma fikrinden vazgeçmiştim ama her sabah antrenmanlarımı aksatmadan sürdürmüştüm. En azından tam bir ikiyüzlü olmadığımı düşünmek istiyordum.
“Anladın mı, Norn?”
“Evet! Çok iyi anladım!”
Norn’un cevabı hızlı ve kararlıydı. Yanakları kızarmış, gözlerinde sarsılmaz bir kararlılıkla bana bakıyordu. Küçükken Paul’un gözüne benim de böyle görünüp görünmediğimi düşünmeden edemedim.

Belki de Norn sonunda benzer bir yol izleyecekti… beni arkasında bırakıp onu eğitecek başka bir usta bulacaktı. Onu Acemi seviyesine getirdikten sonra her zaman Ghislaine’i filan çağırabilirdim. Tabii o kadının nerede olduğunu öğrenebilirsem.
Batıdaki o Kılıç Tapınağı denen yer de vardı. Yeterince para teklif edersem belki bir Kılıç Azizi’ni ayartıp bir süreliğine ona ders vermesini sağlayabilirdim.
“Bunu duyduğuma sevindim. Öyleyse biraz koşuyla başlayacağız.”
“Ha?! Bu akşam kılıç eğitimi yapmayacak mıydık?”
“Evet, tabii ki yapacağız. Bu sefer elinde kılıcınla koşacaksın. Ne de olsa savaş alanında onu her yere yanında taşımak zorundasın.”
“…”
“Cevap bekliyorum!”
“Anlaşıldı! Emredersiniz!”
Bugünkü programımız koşu, üç temel formun tekrarı ve kısa bir müsabaka antrenmanından oluşacaktı. Amacım onu epey bir zorlamaktı. Bunun acı verici ve korkutucu bir şey olabileceğini anlaması gerekiyordu. Acının öğrenme sürecinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu düşündüğümden değil, ama işin ne kadar zor olabileceğini en baştan kavramasının en iyisi olacağını hissediyordum.
Onu ağlatma ihtimalim vardı. Bu geceden sonra benden ölesiye nefret etme ihtimali de vardı.
Ama yine de yüreğimi taşa çevirmem gerekiyordu. Kılıç ustalığı eğlenceli bir hobi olsun diye icra edilecek bir şey değildi. Gerçek bir tehditle ilk karşılaştığında ölüp gitmenin en kesin yoluydu bu.
“Pekala, Norn! Beni takip et!”
“Emredersiniz!”
Elimde olmadan içimde hâlâ bir endişe taşıyarak koşmaya başladım.
***
“Tamamdır! Bugünlük bu kadar yeter!”
“T-teşekkür ederim…”
Batan güneş üzerimize vururken Norn nefes nefese kendini yere bıraktı.
“Vakit buldukça bugün sana öğrettiğim üç temel formu çalışmanı istiyorum! Sabahları, öğle arasında, ne zaman olursa! Ben yanında yokken bile!”
“E-emredersiniz!”
İlk gerçek antrenmanımız için fena geçmemişti.
Koşumuz biter bitmez, doğrudan temel “formları”, yani hareketleri gözden geçirmeye girişmiştim. Ardından tahta kılıçlar kullanarak onu hemen benimle müsabaka antrenmanına sokmuştum. İlerledikçe duruşunu ve ayak hareketlerini düzeltmiştim. Muhtemelen Japonya’daki bir kendo eğitmeninden alacağınız eğitim kadar karmaşık değildi ama bu dünyada kılıç ustalarının öğreneceği pek fazla “kural” yoktu.
Doğrusu işin özüne bakıldığında, kılıçla dövüşmeyi öğrenmek büyük ölçüde bolca pratik yapmaktan ibaretti. Paul antrenmanlarımızın oldukça erken bir aşamasında beni hırpalamaya başlamıştı, Ghislaine de Eris ile müsabaka yapmaya çok fazla zaman ayırmıştı. Doğru yolda olduğumu hissediyordum.
Norn tahta kılıçla birine gerçekten vurma konusunda oldukça çekingen görünüyordu, bu yüzden bunu aşmasına yardımcı olmak için en başta bana serbestçe vurmasına izin vermiştim. Canımı yakmasın diye vücudumu ayarlamak dışında kendimi savunmamıştım bile. Kılıcının hedefini bulduğunu hissettiği her an yüzünü buruşturuyordu ama ben yüzümdeki sakin ve vakur ifadeyi korumak için çok çabaladım. Darbelerini rahatlıkla kaldırabileceğime inanmasını istiyordum.
Sanırım işe de yaradı. Muhtemelen. Son birkaç ayını bol bol savurma pratiği yaparak geçirdiğinden, vuruşlarının arkasında hatırı sayılır bir güç vardı. Muhtemelen vücudumda can sıkıcı morluklar oluşacaktı.
Ondan sonra asıl müsabakaya geçmiştik. Bir süre Norn’u kılıcımla biraz hırpaladım, sonra da antrenmanı bitirdim. Elbette ona müsamaha göstermiştim ama çok geçmeden kolları ve bacakları kesinlikle mosmor olacaktı.
Başka bir deyişle, tatlı küçük kız kardeşime zarar vermiştim. Bir yanım şimdiden doğru seçimi yapıp yapmadığımı sorguluyordu. Yine de Norn sonuna kadar kılıcını bana doğru savurmaya devam etmişti. Ağlamak şöyle dursun, ne pes etti ne de şikâyet etti.
Bu düzeyde bir motivasyona sahip olduğu sürece, temelde her türlü antrenman verimli olurdu.
“Nasıl buldun bakalım, Norn? Canın yandı, değil mi?”
“… Evet.”
“Çok mu ağır geldi? Bırakmak istiyor musun?”
“Hayır. Ben… yarın da çalışmak istiyorum.”
“Pekala.”
Dürüst olmak gerekirse öğretmenlik becerime pek güvenmiyordum.
Fakat büyü akademik bir konuya benziyorsa kılıç ustalığı daha çok bir spor gibiydi. Gerçekte tek bir doğru cevap yoktu ve gelişmek istiyorsan sadece azimle devam etmen gerekiyordu.
“Buraya gel, Norn. Seni iyileştireyim.”
Norn’u yere oturtup acısını hafifletmek için büyümü kullanmayı düşünüyordum. Kıyafetlerinin altında morluklar varsa, sonrasında Sylphie’den rica etmem gerekecekti.
Yine de Norn bu gece bizimle kalmak için eve gelecekti, o yüzden belki de yine birlikte banyo yaparsak bunu halledebilirdim.
Kız kardeşime yaklaştım ve kollarına daha iyi bakabilmek için ceketini çıkardım. Ama tam o sırada, izlendiğimizi hissettim.
“Hm?”
Arkamı döndüğümde, batan güneşin aydınlattığı bir grup erkek öğrencinin bize dik dik baktığını gördüm.
Bu çocuklar ne zamandır oradaydı acaba? Hmm… belki de en başından beri?
Sadece meraklı seyirciler olduklarını varsaymıştım ama bu kadar uzun süre kaldıklarına göre buralarda oyalanmalarının bir sebebi olmalıydı. Belki de benden bir şey istiyorlardı.
“Norn, üstünü giyin ve beni bekle, tamam mı? Bugün eve seninle birlikte yürüyeceğim.”
“Ha? Şey, peki. Tamamdır Rudeus.”
Norn’a hızlıca birkaç iyileştirme büyüsü yapıp onu hemen soyunma odasına doğru gönderdim.
İçeri güvenle girdikten sonra erkek grubunun yanına doğru yöneldim. Yaklaştıkça on kişiden fazla olduklarını fark ettim. Hiçbiri öyle popüler çocuklara benzemiyordu. Bu iyiydi—belki birbirimizin halinden anlardık.
Yine de gözlerinde açık bir düşmanlıkla bana dik dik bakıyorlardı. Ben de doğrudan gözlerinin içine bakınca birkaçı huzursuzca bakışlarını kaçırdı.
Bu noktada, iki karısı ve bir çocuğu olan bir “normie” sayılırdım. Ama bu, bu çocukları küçümsediğim anlamına gelmiyordu. Ne de olsa önceki hayatımda onlardan pek de farklı sayılmazdım. Tabii bu, gözlerinin korkmasına engel olmuyordu.
“Bir şey mi istemiştiniz gençler?” diye sordum.
Bir an birbirlerine baktılar, ardından fısıldaşıp birbirlerini sırtlarından itmeye başladılar. Sonunda gruptan biri öne çıktı.
Çocuk belki on sekiz yaşlarında görünüyordu. Boyu hemen hemen benim kadardı ama sıska ve hımbıl bir hali vardı. Yanakları kemikliydi ve gözlerinde huzursuz, sinsi bir ifade vardı. Klasik “büyücü” tipi sanırım. Gözüne bir gözlük taksan biraz Zanoba’yı andırabilirdi.
Tabii Zanoba her zaman o tuhaf özgüveniyle dolup taşardı. Bu çocuksa daha çok kendinden nefret eden, hınç dolu tiplere benziyordu.
“Norn’a neden zorbalık ediyorsun?” diye tükürürcesine sordu, bana ters ters bakarak.
“… Hm?”
Zorbalık mı?
Bu kelimeyi duyunca kaşlarımın çatıldığını hissettim.
Genç büyücü bu tepkim karşısında irkildi ama yine de konuşmaya devam etti. “Bak, Norn’un sakar olduğunu ve bazen işleri batırdığını biliyorum. Belki kazara bir şekilde seni kızdırmıştır. Ama o yaptığı her şeyde elinden gelenin en iyisini yapıyor, tamam mı? Hırsını gerçekten ondan bu şekilde mi çıkarman gerekiyordu?”
Arkasındaki grup homurdanarak onu onaylayan sözler mırıldandı.
“En başta, Norn daha önce eline kılıç bile almadı. Kendini nasıl savunacağını bile bilmiyordu! Sana ne yaptı bilmiyorum ama onu seninle dövüşmeye zorlamak fazlasıyla acımasızcaydı.”
Grup bu sefer biraz daha yüksek sesle yine onayladı.
“Hrm.”
Anlaşılan o ki, kılıcı Norn’un eline zorla tutuşturduğuma, ardından da “eğitim” bahanesiyle kendi zevkim için onu hırpaladığıma inanıyor gibiydiler. Aslında gerçeğin tam tersiydi ama bu sonuca neden vardıklarını anlamak zor değildi. Bir kere, pek öyle becerikli bir eğitmen sayılmazdım.
Her halükarda bu yanlış anlaşılmayı düzeltmem gerekiyordu. “Şey, aslına bakarsanız—”
“Bütün bu okuldaki en güçlü büyücü olduğunu biliyorum. Fakat Norn’a böyle kötü davranmaya devam edeceksen, onun uğruna seninle yine de savaşırız.”
Çocuk artık iyice gaza gelmişti. Sesinde gerçek bir kararlılık vardı. Fakat arkadaşlarının onay korosu bu kez çok daha cılızdı.
Hatta arkalardan birinin “Ben böyle bir şeye onay verdiğimi hatırlamıyorum” diye fısıldadığını duydum.
Acı bir gerçekti ama bizim gibi tipler öyle grup halindeyken de pek dişli olamıyordu.
Ah, doğru ya. Kendimi açıklamadan önce anlamam gereken bir şey vardı.
“Pekala. Tam olarak kim olduğunuzu sorabilir miyim acaba?”
“Ha?!”
Sesi çatallanan genç büyücü ne yapacağını bilemeyerek arkasındaki arkadaşlarına baktı. Bir an sonra yüzünde huzursuz bir ifadeyle yeniden bana döndü.
“Şey… tam olarak ne demek istiyorsun?”
“Kız kardeşimi nereden tanıdığınızı soruyorum. Arkadaşı filan mısınız?”
“Ş-şey, hayır, biz sadece… geçen yıl, o daha birinci sınıftayken onu fark ettik… Her konuda, şey, her zaman elinden gelenin en iyisini yapıyor, o yüzden de… bir nevi ona destek oluyoruz sanırım…”
Çocuk artık kekeliyordu ama bu sözleri ağzından döker dökmez arkadaşları da araya girmeye başladı.
“Ben onu kampüste yaklaşık altı ay önce fark ettim…”
“Ben Norn ile aynı dönemdeyim. Birlikte uygulamalı derslerimiz vardı, ateş büyüsünü tekrar tekrar batırıp duruyordu ama…”
“Büyü eğitimi sırasında bir eğitmen onu azarlarken gözlerinin dolduğunu gördüm ve ben sadece…”
Beceriksizce konuşuyorlardı ve cümlelerini bir türlü toparlayamıyor gibiydiler. Yine de ana fikri kavramıştım. Bu çocuklar Norn’u derslerinde ya da eğitimlerinde görmüşlerdi. Defalarca başarısız olurken gözlerinin dolduğunu ama yine de çabalamaya devam ettiğini görmüşlerdi. Ve bu durum onların içini ısıtmıştı.
Bir noktada bir araya gelmişler ve kenardan kenardan ona belli etmeden destek olmaya çalışmışlardı. Başka bir deyişle…
Norn’un bir hayran kulübü vardı.
Düşününce, Sylphie’nin bir ara bana bundan bahsettiğini hatırlar gibi olmuştum. Anlaşılır bir durumdu. Ne de olsa Norn çok sevimliydi. Onları anlayabiliyordum. Norn’un abisi olarak bu çabalarını teşvik etmek istedim.
“Sanırım artık durumu anladım. Norn’a göz kulak olduğunuz için hepinize teşekkür ederim. Ben Rudeus Greyrat, onun abisiyim.”
Minnettarlıkla başımı eğdiğimde, küçük kalabalığın içinde şaşkın bir mırıltı dolaştı.
Bu çocuklar Norn’un tarafındaydı. Bazıları işi fazla ileri götürebilecek tipler olabilirdi ama bir grup olarak tamamen iyi niyetli görünüyorlardı. Onlara saygıyla yaklaşmam en doğrusuydu.
Yine de bu yanlış anlaşılmayı kesin olarak açıklığa kavuşturmam gerekiyordu.
“Az önceki eğitimimize gelecek olursak… Ona sert davranıyormuşum gibi göründüğünün farkındayım. Fakat kılıç öğrenmek bir oyun değildir. Bu bir ölüm kalım meselesi olabilir.”
Tüm durumu ayrıntılarıyla anlatmaya koyuldum.
İlk olarak, bütün bu olayın Norn’un kendi fikri olduğunu açıkladım. İkinci olarak, işi fazlasıyla ciddiye almadıkça kılıç ustalığını öğrenmenin tehlikeli olduğunu anlattım. Ve son olarak, Norn’un bu konuda çoğu insandan çok daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğini vurguladım.
Hayran kulübü ilk başta biraz şaşırsa da bir süre sonra ne demek istediğimi anlamış gibiydi. Yine de birinin, “Ama gerçekten o kadar sert vurmak zorunda mıydın sanki?” diye homurdandığını duydum.
Haklı bir soruydu. Ben de yöntemlerimin doğruluğundan emin değildim. Tek istediğim, Norn’a kötü niyetle zorbalık etmediğimi anlamalarıydı.
Niyetimi aktarmaya çalışarak açıklamama uzun uzadıya devam ettim. Hayran kulübü üyelerinin yüzleri dinledikçe yavaş yavaş ciddileşti ve sonunda gönülsüzce de olsa başlarını sallıyorlardı. Bu çocuklar hâlâ gençti ama bu dünyanın standartlarına göre hepsi birer yetişkindi. Gerçek bir savaşa girmenin ne kadar ölümcül ve ciddi bir mesele olduğunu anlayabilecek durumdaydılar.
“Rudeus? Bir sorun mu var?”
Tam bir uzlaşmaya vardığımız sırada Norn geri dönmüştü. Standart okul üniformasının üzerine panço benzeri bir şey giymişti.
“Ah! Norn geldi!”
“Merhaba Norn! Bugün çok tatlı görünüyorsun! Her zamanki gibi!”
“Bugün çok iyi iş çıkardın, Norn!”
Kız kardeşim geldiği anda, hayran kulübündeki herkes dikkat çekici şekilde tuhaf bir havaya büründü.
Yine de ne hissettiklerini anlayabiliyordum. O kıyafetin içinde son derece sevimliydi. O kadar sevimliydi ki kendimi onu elinde yapraktan bir şemsiyeyle hayal ederken buldum.
“A-ah, merhaba arkadaşlar… T-teşekkür ederim.”
Norn bu ani destek yağmuru karşısında şaşırıp irkildi, ardından saygıyla başını eğdi. Fakat onlara pek yaklaşmadığını fark ettim. Sanırım o da buradaki tuhaf elektriği sezmişti.
“Ş-şey, Rudeus, sanırım odamda bir şey unuttum. Hemen gidip alayım, sen okul kapısında beni bekle, olur mu?”
Böylece Norn dönüp aceleyle yurtlara doğru koştu. Fakat çok uzaklaşamadan ayağı takılıp yere kapaklandı.
“Guh…”
Norn yerden biraz yavaş kalktı. Tekrar ayağa kalktığında, bir anlığına arkasına dönüp bana baktı. Gözleri parıldıyordu.
Bir iç çekişi bastırdım. Egzersiz yaptıktan hemen sonra koşmasan daha iyiydi be çocuk…
Eve döndüğümüzde kas ağrısını hafifletmeye yardımcı olmak için ona bir masaj yapmam gerekecekti. Ayrıca uzun ve rahatlatıcı güzel bir banyoya da ihtiyacı olacaktı.
“Ayy, o kadar tatlı ki…”
“O kadar hızlı koşma Norn… Etek giyiyorsun, unuttun mu?”
“İlk başta okul üniformasının saçma bir fikir olduğunu düşünmüştüm ama sanırım çekiciliğini şimdi anlıyorum…”
“Yine de fena halde yavaş koşuyor ama.”
“Evet… Biri fidye için onu kaçırmaya kalksa, elinden kaçamazdı herhalde…”
“Norn köle pazarına düşse, bir saniye bile düşünmeden onu satın alırdım. Heh heh.”
“Oof… Norn’la birlikte yaşadığını bir düşünsene… Hihihi…”
Hmm… Doğruya doğru, Norn’u ben de satın alırdım. Sonra onu eve götürür, ona nefis ve koca bir ziyafet hazırlardım. Karnını güzel yemeklerle doyurur, tabağındakileri bitirmesi için ısrar ederdim… Ah, her şeyi bitirmeye çalışırken çırpınışını şimdiden görür gibiyim…
Off. Bir dakika, hayır!
Norn benim küçük kız kardeşimdi. Kimsenin onu o kahrolası köle pazarından satın almasına izin verecek değildim. Biri onu kaçırmaya cüret ederse, peşine düşer ve ona acı çektirerek gebertirdim.
Nasıl fikir ama, baba?! Bana kızma sakın!
“Öhöm!”
“Gah!”
Boğazımı yüksek sesle temizleyerek hayran kulübü üyelerinin o rahatsız edici fantezilerinden sıyrılmalarını sağladım.
“Gençler, küçük kız kardeşimi köleleştirmekten bahsetmeyi bırakırsanız sevinirim, teşekkürler.”
“Ö-özür dileriz…”
“Sorun değil, ne kadar sevimli olduğunu biliyorum. En azından kendi çapınızda hayal kurabilirsiniz. Yeter ki onunla aranızda güvenli bir mesafe bırakın.”
“Aa. Gerçekten mi?”
Bunu duyunca herkes biraz rahatlamış gibiydi.
“Evet. Ama ona tek bir parmağınızı bile sürecek olursanız, buna çok ama çok pişman olursunuz.”
“İk!”
Bu tür konularda açık ve net olmak her zaman en iyisiydi. Buradaki kimsenin gerçek anlamda bir fesatlık yapabileceğini sanmıyordum, zaten bu tür gruplar üyeleri üzerinde genellikle dizginleyici bir etki yaratırdı… ama birinin anlık bir dürtüyle ne yapacağı asla belli olmazdı. En son isteyeceğim şey, içlerinden birinin fazla gaza gelip Norn’u sokak ortasında kaçırmaya kalkışmasıydı.
“Bu arada, kulübünüz şu ana kadar hangi kurallar üzerinde anlaştı?”
“Ha? Kulübümüz mü…?”
“Evet. Burası Norn’un hayran kulübü, değil mi? Onunla etkileşime girme konusunda belirlediğiniz kurallar neler?”
Belirli ve net kuralların olması son derece önemliydi. Genelde hayranlar idollere doğrudan yaklaşmamak konusunda anlaşırdı ama insanların el sıkışmak veya imza istemek için kendilerine izin verdiği durumlar da duymuştum. Fakat el sıkışma meselesi tehlikeli bir alandı. Bazen tipler avuçlarına tuhaf tuhaf şeyler sürerdi. Sakız gibi… ya da denizkestanesi. Bu tarz şeylerin resmen yasaklandığından emin olmak istiyordum.
“Norn’un… nesi?”
“Hayran kulübü de ne?”
“Ha…?”
Ancak şaşırtıcı bir şekilde, elemanlar neden bahsettiğimi anlamamış gibiydi. Sanki bu kavramları hayatlarında ilk kez duyuyorlardı. Ne tuhaf.
“Bir saniye bekleyin beyler. Bu grubun başındaki kişi kim?”
“Başındaki kişi mi…? Şey, başımızda duran biri yok pek…”
“Cidden mi? Bunu bana ayrıntılı olarak açıklamanızı rica edeceğim.”
İşin garibi, meğer bu grup aslında belirli biri tarafından kurulmamıştı. Hepsi Norn’un sevimliliğine duydukları ortak hayranlıkla kendiliğinden bir araya gelmişti. Çoğu birbirinin adını bile bilmiyordu.
“Anlıyorum…”
Bu son derece tehlikeli bir durumdu.
Karşımızda, yalnızca küçük kız kardeşime duydukları ilgiyle birleşmiş, sayısı belirsiz, örgütsüz bir kalabalık vardı. Kalabalıklar içindeyken insanlar, tek başlarınayken cesaret edemeyecekleri şeyleri yapabilirlerdi. Örneğin, o sevimli küçük kız kardeşimi kaçırıp, sonra da karşı konulamayacak kadar tatlı olmasını bahane etmek gibi.
Kabul edilemez! Rezalet! Skandal!
“Bu hiç iyi değil gençler. Böyle giderse bir avuç suçluya dönüşeceksiniz.”
“Suçlu mu?! Yok artık, biz sadece—”
“Kusura bakmayın ama bu konuda haklı olduğumu biliyorum,” dedim dümdüz bir ses tonuyla. “Er ya da geç içinizden biri çizgiyi aşacak.”
Beklendiği üzere bu sözlerim bir inkar ve itiraz fırtınası kopardı.
“Saçmalamayın!”
“Hiçbirimiz Norn’a el sürmeyiz!”
“Yani, Norn’u çok seviyoruz ama daha çok küçük kız kardeşimiz gibi falan…”
Ne dedin sen, velet? O benim küçük kız kardeşim ve onu kimseyle paylaşmıyorum!
Dur, bir dakika. Konudan sapmayalım.
“Niyetinizin iyi olduğuna inanıyorum ama bence burada bazı net kurallar koymamız gerekiyor.”
Bir grubu kontrolden çıkmaktan alıkoymak istiyorsanız, bazı temel kurallar belirlemeniz gerekirdi. Kurallar bir kez yürürlüğe girdi mi, grup üyeleri birbirini kollamaya ve denetlemeye başlardı. İnsanlara bir dizi kural verdiğinizde—idolünüzü görmeyi beklerken aynı kıyafeti giyip aynı atkıyı takmak kadar anlamsız kurallar olsa bile—genel eğilim bunlara uymak yönünde olurdu.
Kurallar zamanla kendiliğinden ortaya çıkar. İhtiyaç duyulduğunda var olur, gerek kalmadığında ise silinip giderler. Bu hayran kulübünün henüz pek bir geçmişi yoktu. Kuralların organik olarak gelişmesi için yeterli zaman geçmemişti.
Fakat onlar bir kural koyana kadar Norn tehlikedeydi. Bu süreci yapay yoldan hızlandırmam gerekiyordu. Önce ona zarar vermelerini öylece bekleyecek değildim.
Birinin hemen şimdi bazı temel kararlar alması şarttı. Neyse ki meseleler nispeten basit ve netti. Sadece Norn’u korkutmayacaklarına ya da onu tehlikeye atmayacaklarına söz vermeleri yeterliydi. Sorun, bu kuralları bizzat öne sürecek birini bulmaktı. Normalde bunu grubun lideri yapardı ama bu adamların başında kimse yoktu.
Öne çıkıp bana kafa tutan eleman muhtemelen aralarında en güçlü iradeye sahip olanıydı. Onu patron olarak atayıp kuralları koymasına izin verebilir miydim?
Kesinlikle hayır.
Bir liderin üstlendiği sorumluluğu anlaması ve bunu isteyerek kabul etmesi gerekirdi. Gücü rastgele birinin kucağına bırakmak asla iyi bir fikir değildi.
Öyleyse bu durumun vahametini en iyi kim anlıyordu? Burada Norn’un iyiliğini en çok kim önemsiyordu?
Ben. Açık ve net.
“Pekala o zaman.”
Sonuçta Norn benim küçük kız kardeşimdi. Benim etimden tırnağımdan, öz canımdandı.
Yani diğer bir deyişle… Burada kanun koyucu bendim.
***
Zırhlı Ejderha Çağı’nın 425. yılında, Ranoa Büyü Üniversitesi’nde belli bir örgüt kuruldu.
Adı: Norn Greyrat Resmi Hayran Kulübü.
Toplamda otuza yakın üyesiyle övünen bu grup, Üniversite tarihinde silinmez bir iz bırakacaktı.
Gelgelelim ilk başkanının adı tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitti.
Üniversite Efsaneleri #3: Patron, tek bir sözüyle otuz yardakçıyı toplayabilir.
