Mushoku Tensei Cilt 25 – Bölüm 8 / Dinlenme

Dinlenme

Savaşın üzerinden üç gün geçmişti. Yaralılar iyileşmiş, Superd Köyü yeniden huzura kavuşmuştu. Bu üç gün boyunca bir yandan dinlenirken diğer yandan olası yeni düşmanlara karşı tetikte beklemiştik. Boş durmamıştık gerçi ama kayda değer hiçbir şey de yaşanmamıştı.

Gerçekten huzurlu ve olaysız günlerdi. Zanoba o kadar bitkin düşmüştü ki günün yarısından fazlasını uyuyarak geçiriyordu. Ağır yaralandı diye endişelenmiştim fakat hekimler bunun yalnızca sıradan bir kas ağrısı olduğunu söyledi. Hayatında ilk kez kas ağrısı çektiğini öne sürüp son sözleriymiş gibi vasiyet sayıklamaya başladı: “Bütün bedenim paramparça olacak gibi hissediyorum… Julie, yakında öleceğim, sana öğretebileceğim her şeyi öğrettim. Ben göçüp gittiğimde dik dur.”

Julie gözyaşları dökse de gözlerindeki kararlılıkla başını salladı. Hali biraz komikti doğrusu.

Ben bile kendimi bir anda yanına koşup elini tutarken buldum ve “Zanoba, otonom bebeği tamamlayacağım, söz veriyorum. Tanrı hakkı için yemin ederim! Gerisini bana bırak. Bu ilahi kudret doyurucu bir şifa olsun, takati kalmayana yeniden ayağa kalkacak gücü bahşetsin. İyileştirme,” dedim.

Bunun ardından Zanoba, mucizevi bir şekilde sapasağlam ayağa kalktı ve Büyülü Zırh Mk-I’i tamir etme işine koyuldu. Zavallı Julie ise ağzı açık kalakalmıştı.

Köye geçtikten sonra Atofe nispeten uslu durdu. Ne ara olduğunu anlamadan köylülere kendine ahşap bir taht yaptırmış, savaşçılara dövüşün inceliklerini öğretmeye başlamıştı bile. Öyle pek ciddi bir şey değildi; Eris bile aralarına katılmıştı.

Sandor, Atofe’nin bu taşkınlıklarından biraz mahcup görünüyordu fakat ara sıra yüzüne karanlık bir gölge düşüyordu. Haliyle aklı Alec’teydi. Ona Kral Ejderha Kılıcı’nı geri verip vermemem gerektiğini sormuştum fakat yalnızca bir savaş aleti olduğunu söyleyip kestirip atmış, kılıçla ne istersem yapabileceğimi belirtmişti.

Şey, öyle konuşunca kılıcı elime alasım da gelmedi doğrusu. Gerçi Büyülü Zırh’a tepeden tırnağa bağımlı biri olarak ahkâm kesmek bana düşmezdi belki ama bu kılıcı haddinden fazla kullanmanın bana pek hayrı dokunmayacağını hissediyordum—kaldı ki ben kılıç ustası falan da değildim. Onu hakkıyla savurmakta zorlanırdım. Bu yüzden şimdilik göz kulak olması için kılıcı Orsted’e emanet ettim. İleride gerektiğinde birilerine ödünç verebilirdim.

Ruijerd gün boyu Norn’la vakit geçiriyordu. Daha doğrusu Ruijerd nereye gitse Norn bir ördek yavrusu gibi peşinden ayrılmıyordu. Ruijerd’in ona türlü türlü şeyler öğrettiğini görmek, bana Eris’le geçirdiğimiz o eski günlerimizi anımsattı.

Norn pek gayretli bir öğrenciydi.

…Buna gayret diyebilirdim herhalde, değil mi? Sadece Norn’un yüzünde daha önce hiç böyle bir ifade gördüğümü hatırlamıyordum. Hayranlık duyduğu kişilere bakışını andırıyordu gerçi ama tam olarak öyle de sayılmazdı… Şey, çok da önemli değildi gerçi. Ona nasıl bakmak istiyorsa öyle bakabilirdi.

Dohga kadınların ve çocukların gözdesi olmuştu. Köye ilk ayak bastığımızda ondan ürkmüşlerdi fakat bu engeli aşmış gibiydiler. Sanırım bunun sebebi, salgın boyunca kendini canla başla onlara yardım etmeye adamış olmasıydı.

Son zamanlarda ahşap bebekler gibi şeyler oyup çocuklarla oynuyordu. Bütün bunları yaparken de yüzünde dünyanın en masum ifadesi vardı.

Çocuklar Orsted’e top fırlatmayı bıraktığı için adamcağız biraz boynu bükük kalmış gibiydi. Sağlık ekibi Superdlerin durumunun iyiye gittiğini söyleyince salgını araştırmaya koyuldular. Bir sebep bulabilmek için köyün erzaklarını elden geçirdiler… gerçi daha ziyade numune topluyor gibiydiler. Muhtemelen bunları Asura Krallığı’na götürüp ileride kaynak olarak saklayacaklardı.

Cliff, Elinalise ve Ginger, benim ricam üzerine İkinci Şehir Irelil’e doğru yola çıktı. Tutsaklarımızı serbest bırakmamızın şartı olarak krala taleplerimi bir kez daha ileteceklerdi.

Kralın cevabını alabilecek birilerine ihtiyacım vardı. Muhafızlık etsinler diye yanlarına başı tıraşlı iki Superd savaşçısı kattım… ama Geese planından vazgeçmediyse bizi tek tek avlamaya kalkışabilirdi. İçim bir türlü rahat etmiyordu.

Savaştan sonra bir değerlendirme toplantısı yaptım. Üzerinden geçilecek şeylerin sonu gelmiyordu. Hele kanyondan aşağı fırlatıldığım an tam bir felaketti. Hem Geese’in Büyülü Eşyalar kullanmayacağını nereden çıkarmıştım ki? Bir dahaki sefere bu ihtimale hazırlıklı olmam gerekecekti. Karşıma ilk kez çıkan bir numarayla gafil avlanmak insaniydi belki ama aynı numara bana bir daha sökmezdi.

Ha bu arada, Atofe’nin Eli tekrar Atofe’ye iade edildi ve bir iyileştirme büyüsü parşömeni sayesinde sağ kolum eski haline döndü. Hiç düşünmeden yeni elimi uzatıp Eris’in göğüslerini güzelce bir sıktım. Çeneme öyle sağlam bir aparkat yapıştırdı ki günün yarısı heba olup gitti.

Bir de o büyü meselesi vardı. Alec’le olan dövüşümün sonunda kullandığım büyü. Muhtemelen yerçekimi büyüsü olduğunu düşünüyordum ama elime bir ipucu daha geçmesini isterdim. Zaten o dövüş, yerçekimi büyüsünün ne kadar akıl almaz bir güç olduğunu aklıma iyice kazımıştı.

Işınlanma çemberleri konusunda da kafamı kurcalayan pek çok şey vardı. Bu seferki gibi onları sağa sola kurmaya devam edersem düşmanlarımız da bunlardan faydalanabilirdi. Gelecekte buna karşı kesinlikle önlem almalıydım.

Aradan üç gün geçmesine rağmen ışınlanma çemberleri hâlâ düzelmemişti. İkinci gün Arumanfi’yi çağırmıştım ve bana ailemin güvende olduğunu söylemişti… yine de büyü çemberlerinin eski haline dönmesi beklediğimden çok daha uzun sürüyordu.

Belki de İnsan-Tanrı’yla alakası olmayan başka bir sorun vardı. Bu da canımı sıkıyordu. Yine de boş yere kuruntu yapmanın kimseye faydası yoktu; bu yüzden elimden ne geliyorsa onunla meşgul olup oyalanmalıydım.

Dördüncü gün Eris’le bir randevuya çıktık… Tamam peki, köyün etrafında ufak bir yürüyüşe çıktık diyelim. Eris—kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde—savaştan sonraki koca bir günü kütük gibi uyuyarak geçirmişti. Yani en azından son zamanlardaki hâli düşünülürse epey sıra dışı bir durumdu bu. Şimdilerdeki yaşam tarzı, küçüklüğünde hayal bile edilemeyecek kadar disiplinli ve düzenliydi. Gündüz şekerlemesi yaptığını bile neredeyse hiç görmezdim. Bir keresinde Linia kestirirken ona katılmıştı ama hepsi o kadardı. O vakit ben de yanlarına kıvrılmayı aklımdan geçirmiştim gerçi; fakat Linia da orada olunca yatağı onunla da paylaşmak demekti bu. Bir nevi aldatmak gibi hissettirdiğinden, içten içe epey bir vicdan muhasebesi yapıp vazgeçmiştim.

Her neyse. Eris çocukken ahırda ikide bir uyuyakalırdı. O zamanlar motoru yedi yirmi dört tam gaz çalışırdı ama henüz ufak tefek olduğundan ve gelişimini tamamlamadığından deposundaki yakıtı hemencecik bitiriverirdi. Şimdiyse hem o günlere kıyasla katbekat geniş bir deposu hem de son model, çevre dostu bir motoru vardı. Yakıtının öyle kolay kolay tükendiği falan yoktu artık. Buna rağmen koca bir gün boyunca deliksiz uyumuştu. İşte o savaş böylesine çetin, böylesine tüketici geçmişti.

Eris uyandığında yine eski hâline dönmüştü. Köyde turlarken Superd çocuklarını görür görmez büyük bir heyecanla, “Gerçekten de kuyrukları varmış!” diye haykırdı. Hatta içlerinden birini kuyruğunu elletmesi için ikna etmeyi bile başardı. Hedef aldığı bir kız çocuğuydu. Şayet aynı şeyi ben denemeye kalksaydım, çocuklarına karşı son derece korumacı olan Superd’ler beni anında yaka paça götürüp kırbaçtan geçirirdi herhalde. Sapık falan değilim ben! Tutuklamayın beni!

Sylphie muhtemelen benim bu sapkın fantezilerimden artık bıkıp usanmıştır gerçi; ama madem bu yola gireceğiz, şahsen onun da kuyruklu bir kostüm giymesini pek bir isterdim.

Her neyse; ister Ruijerd’i bunca aradan sonra tekrar görmenin sevinci olsun, ister şimdilik savaşın sona ermesiyle üzerindeki gerginliği atmasından kaynaklansın, Eris adeta çocukluk günlerine dönmüşçesine heyecan doluydu. Gelgelelim köyü turlarken birdenbire duruverdi. Bir tehlike sezip ben de hemen adımlarımı kestim. Gözlerini birine dikmiş, pürdikkat bakıyordu; miğferi kafasında olmayınca insanda nedense biraz çocuksu bir izlenim bırakan orta yaşlı bir adama. Bu kişi, Sandor von Grandeur adını kullanan Kuzey Tanrısı Kalman II, yani Alex Rybak’tan başkası değildi.

Eris’in gözbebeklerinin küçüldüğünü gördüm.

“Hey, yapma—” Onu durdurmaya çalıştığımda iş işten geçmişti bile. Eris akılalmaz bir hızla öne atılıp kılıcını şiddetle Sandor’a savurdu.

“Ah!”

Ne var ki Sandor da bir o kadar çevikti. Hızla dönerek Eris’in savurduğu darbeyi kılıcının kabzasıyla karşıladı. Ben ancak o an yetişebildim; bir yandan Eris’i belinden yakalarken diğer yandan Sandor’dan özür diledim.

“Eris! Sandor ne yapmış olursa olsun, benim hatırım için dur! Sandor, çok özür dilerim, kocamın— yani karımın nesi var hiç bilmiyorum!”

“Suratını nereye gömdüğünü sanıyorsun sen?” Bana bir tekme savurdu. Tamam, kabul, yüzüm kalçasına yapışmış olabilir ama elimde değildi ki!

“Kusura bakma Eris ama öyle önüne gelene kafa tutamazsın. Hele ki Sandor’a, adam daha yeni omuz omuza savaştı bizimle! Tamam, kimliğini gizleyip saçma sapan havalara girmesi, gizemli paralı asker ayaklarına yatması benim de canımı sıktı ama bu birine saldırmak için geçerli bir sebep değil!”

“Biliyorum herhalde,” dedi Eris.

Yalancı. Bilsen milletin arkasından kılıçla saldırmazsın herhalde, değil mi? Benim de kendime göre bildiğim bir iki şey var yani.

“Eris, bak, son zamanlarda sana çok farklı bir gözle bakıyordum. Eskisine kıyasla daha sakinleştiğini düşünüyordum. Büyüdün, daha sabırlı biri oldun, hatta başkalarına kılıç ustalığını öğretmeyi bile öğrendin. Norn ona ders verdiğin için sana ne kadar minnettardı. İnsanların bu şekilde takdirini ve minnettarlığını kazanmak öyle kolay bir şey değildir, biliyorsun değil mi? Bunu Kılıç Tapınağı’nda aldığın eğitimin bir meyvesi olarak görüyorum. Bir gün böylesine harika bir insana dönüşeceğini eskiden hayal bile edemezdim.”

Biraz vaaz verir gibi konuşuyordum belki ama bu önemli bir konuydu. Canını her ne sıkmış olursa olsun, öyle durup dururken insanların arkasından saldıramazdı. Çünkü Eris kılıcını savurduğunda, ortaya çıkan şey sıradan bir şiddetten bambaşka bir boyutta oluyordu.

“G-gerçekten mi? Ama Rudeus…” Eris sevinmiş gibiydi fakat yüzünde hafif bir hayal kırıklığı da vardı. Onu ikna etmem şarttı.

“Neyse, Usta Rudeus,” diyerek beni frenledi Sandor. “Bu kadarla kalsın bakalım. Bayan Eris efsanenin doğru olup olmadığını bizzat görmek istedi sanırım.”

“Efsane… mi?”

“İkinci Kuzey Tanrısı Kalman’ı gafil avlamanın imkânsız olduğunu söylerler. Her an savaşa hazırdır; arkasından saldırsan bile sanki ensesinde gözü varmış gibi anında dönüp daha darbe inmeden tehdidi bertaraf eder.” Sandor bunu söylerken sırtına atılan bir oku savuşturuyormuş gibi bir poz kesti. Havasını basmasını bir kenara bırakırsak, buna benzer bir şeyi ben de daha önce duymuştum. Kuzey Tanrısı Destanı’nın orta kısımlarında geçiyordu. Doğru ya, sanırım dünya İkinci Kuzey Tanrısı Kalman’ın farkına varmaya başladıktan sonra Kral Ejderha Diyarı hükümdarının onu ortadan kaldırmak için bir sürü suikastçı gönderdiği ve onun da hepsini hakladığı kısımdı, değil mi?

“…Sadece doğru olup olmadığını görmek istedim.”

“Usta Rudeus, Bayan Eris gayet düşünceli davrandı aslında. Hamlesini karşıladığımda, kılıcını tam son anda durdurmaya niyetlendiğini hemen anladım.”

“Öyle mi? Madem öyle… Yine de Eris, bir dahakine böyle bir şey yapacaksan en azından bana önceden söyle. Yüreğimi ağzıma getirdin.”

“Sana söyleseydim o da anlardı.”

Cidden öyle miydi acaba…? Gerçi madem kılıcı tam vuracakken durduracaktı, alt tarafı bir oyundu yani, öyle mi?

Ya Sandor buna kızıp Geese’in tarafına geçiverseydi ne olacaktı peki…?

Hımm. Belki de fazla kuruntu yapıyordum. Kılıç ustaları arasındaki bu tür şakalaşmalar benim gözüme hep ölümcül gelmiştir zaten.

“Yani arkandan gelen saldırıları bile gerçekten engelleyebiliyor musun?”

“Yok canım, o zamanlar yapamıyordum. Destandaki o kısımda başarımın sırrı, arkamı kollayan bir yoldaşım olmasıydı. Yalnız sonraları yanıma çıraklar almaya başlayınca hepsi bunun doğru olup olmadığını bizzat denemeye kalktı. Ben de onları savuşturup hizaya sokmaya çalışırken bu refleksi kendiliğimden kazandım işte.”

“Demek öyle!” dedi Eris. Sandor’un anlattıkları onu derinden etkilemiş gibiydi. Gerçi yiğidi öldür hakkını ver; bu tarz işin mutfağından gelen bir perde arkası hikâyesi dinlemek, insana cidden inanılmaz bir sır öğrenmiş hissi veriyordu.

Anlatılan hikâyenin kendisi aslında öyle ahım şahım bir mesele olmasa bile.

“Pekâlâ, şöyle bir kılıç tokuşturmaya ne dersin bakalım?” diye sordu Sandor.

“Cidden mi?!”

“Gal Farion’u dize getiren bir savaşçıya karşı hünerlerimi sınamak benim için bir onur olur.” Sandor konuşurken gözleri bir anlığına bana kaydı ve göz kırptı.

Bu da neyin nesiydi şimdi… Ah, anladım. Ufak bir hayran kıyağı geçiyor, öyle mi? Kuzey Tanrısı Destanı’nın kahramanı, İkinci Kuzey Tanrısı Kalman… Boru değil, cidden büyük adamdı. Muhtemelen hayatı boyunca Eris gibi tiplerle pek çok kez karşılaşmıştı.

Belki de karım olduğu için ona özel bir kıyak geçiyordu? En azından aklımdan geçen buydu. Gelgelelim Sandor’un gözleri hâlâ bana dikilmiş durumdaydı.

“Benim araya girmeyeceğimi biliyorsun, değil mi? Zaten Eris de teke tek dövüşmeyi tercih eder. Öyle değil mi?”

Bana bakıp durmayı kes de biraz hayranınla ilgilen.

Eris yenilirse belki biraz huysuzlanabilirdi ama Sandor meseleyi bir eğitim, bir tecrübe aktarımı gibi sunarsa dersini seve seve alırdı. Ne de olsa kendisinden güçlü olanlara karşı pek bir uysaldı o kız.

“Yok, ondan değil,” dedi Sandor. “Sadece bu kapışmanın karşılığında küçük bir ricam olacak.”

“Hiç sorun değil! Değil mi, Rudeus?” dedi Eris.

En azından adamın ne isteyeceğini duyana kadar bekleyemez miydi sanki?

“Yerine getirebilir misiniz bilmiyorum tabii. Anlayacağınız, biraz zorlu bir mesele…”

“…Zorlu mu dediniz?”

Söze böyle başlaması insanı fena halde tedirgin ediyordu. Yani, bizzat İkinci Kuzey Tanrısı Kalman’ın açık açık “zor” dediği bir şey ne olabilirdi ki?

Üstesinden gelmeye gücüm yeter miydi, hiç emin değildim… Yine de buraya gelebilmek için yirmi yılı aşkın süredir canımı dişime takmıştım. Tek başıma halledemeyecek olsam bile en azından bir şekilde yardımcı olabilirdim.

“Siz ikiniz için mümkün olabilir diye düşünüyorum.”

“Ne olduğunu söylemeniz gerekecek.”

“Dövüş sonrasına saklanan küçük bir sürpriz diyelim biz ona.”

Hep aynısını yapıyorsun zaten.

Aman, her neyse.

“Ne olduğuna bağlı olarak ne yapabileceğime bakarım,” dedim. Madem ser verip sır vermeyecekti, ben de kartlarımı açık etmeyecektim.

***

Tahta kılıç asayla buluştuğunda tiz bir şangırtı koptu. Aslında hayır, şangırtıdan çok daha boğuk bir sesti; tahta bir kılıcın bir asaya çarpmasıyla çıkacak türden bir gürültüye hiç benzemeyen, tuhaf ve ritmik bir yankıydı. Daha ziyade vuvv, güm, tak tuk gibi sesler çıkıyordu. Eris akılalmaz bir hızla peş peşe darbeler savuruyor, araya sahte hamleler ve şaşırtmacalar serpiştiriyordu fakat her biri savuşturuluyordu. Eris’le sayısız antrenman maçı yaptığım için ne kadar ciddi olduğunu anlayabiliyordum. Sandor’dan pek emin değildim ama sergilediği o rahat tavra bakılırsa tüm gücünü ortaya koyduğunu sanmıyordum.

Yine de arada bir yüzünde zorlandığını belli eden bir ifade beliriyordu ki bu da Eris’in bir şeyleri başardığını gösteriyordu. Karşılaşma üstüne karşılaşma yaptılar. Başlangıcı veya bitişi belirten hiçbir işaret yoktu. Sadece aralarına mesafe koyuyor, ardından biri —çoğunlukla Eris— saldırıya geçiyor ve bir noktada aniden duruyorlardı. Pekâlâ, Sandor genelde asasını Eris’in boynuna, kalbine ya da başka bir hayati noktasına dayamış oluyordu, bu da sanırım onun kazandığı anlamına geliyordu.

Her üç dört kapışmada bir, Eris’in kılıcı hedefini buluyordu. Bu her gerçekleştiğinde etraftan hayranlık dolu bir “Ooo!” nidası yükseliyordu. Bir noktada seyircileri çoğalmıştı. Cliff, Elinalise, Zanoba, Ginger, Dohga, birkaç genç Superd ve hatta Asura’dan gelen doktorlar bile gözlerini fal taşı gibi açmış, Eris ile Sandor’un mücadelesini izliyordu.

Haklarını vermek lazımdı, gerçekten izlemeye değerdi.

Eris’le benim aramdaki bir dövüşte böylesini göremezdiniz. Olayların inanılmazlığı dışında hiçbir şeyi seçemeyeceğim kadar hızlıydı ama Eris özünde bir Kılıç Tanrısı mertebesindeydi; kılıç dövüşünü öğretebilecek kadar teorisine hâkimdi. Sınıfının en iyisi olan Kılıç Tanrısı ile tamamen denk olmayabilirdi belki ama onun sadece bir adım gerisindeydi. Sandor’a kıyasla bazı zayıf noktaları olabilirdi, fakat bunlara rağmen her üç dört raunttan birini kazanıyordu. Kenardan izlerken bile her şey apaçık ortadaydı: Eris’in bir darbe indirebilmek için Sandor’un savunmasını nasıl yaracağını görmek için nefesinizi tutuyordunuz.

Kısacası, bir amatörün gözünden bile heyecan verici bir müsabakaydı.

“Gaaaah!”

Karşılaşmalar nihayet sona eriyordu. Eris, Sandor’a karşı üst üste üç raunt almıştı.

Derin bir nefes verip yere çöktü. “Böyle yani, ha?”

“Aynen öyle. Namının hakkını verdin, Vahşi Kılıç Kralı Eris. İçgüdülerin bambaşka bir seviyede.”

Aldığı övgülere rağmen Eris’in yüz ifadesi sertti. Gerçekten de kaybetmeye hiç tahammülü yoktu.

“Koşullara çok iyi ayak uyduruyorsun. İşe yaramadığını gördüğün şeylerden kaçınıyor, işe yarayanların ise kararlılıkla peşine düşüyorsun. İşe yarar sandığın şeylerin bir yanılsama olduğu ortaya çıksa bile, bunu kuru bir şanssızlığa bağlamadan derhal bir sonrakine geçebilecek soğukkanlılığa sahipsin. Yenilgi kapıya dayandığında bile öylece boyun eğip kabullenmiyorsun. Son ana kadar zafere giden bir yol aramayı sürdürüyorsun… Tekniğinde Kuzey Tanrısı Stili’nden esintiler sezdim. Ustan kimdi?”

“Auber.”

“Ah, o mu? Ne ironi ama. Bir şeyin işe yaramadığını gördüğünde, onu kurnazca kullanmanın bir yolunu bulmak için her yolu denerdi. Gelişimi baştan sona çarpıktı.”

“Ama gizli silahı öyle değildi.”

“Doğru. Özünde gayet dürüst ve samimi biriydi. Eminim kendisi de bunu biliyordu. O çarpıklığı onun gücüydü fakat işin sonunda ona bel bağlayamadı.”

Ortam gitgide dokunaklı bir hâl alıyordu. Ayrıntılarını tam bilmesem de Eris’in Asura Krallığı’nda savaştığı Kuzey İmparatoru Auber, vaktiyle Sandor’un öğrencisi olmuş olabilirdi.

“Pekâlâ, böylece müsabakamız bitmiş oldu.” Sandor ellerini birbirine vurdu ve etraftaki izleyiciler dağıldı. Muazzam bir şeye tanık olmuşçasına hepsinin yüzünden memnuniyet okunuyordu. Cliff ellerine bakıyor, yumruklarını sıkıp duruyordu. Belki de kılıç dövüşünün kendisine de uygun olabileceğini aklından geçiriyordu. Elinalise, onu dizginlemek istercesine aceleyle ellerini onun yumruğunun üzerine sardı.

Cliff, sen zaten olduğun halinle fazlasıyla harikasın. Bir de kılıç dövüşü öğrenmeye kalkmana hiç gerek yok.

Sandor el çırptıktan hemen sonra bana doğru dönüp ellerini ovuşturmaya başladı.

“Şimdi gelelim asıl meseleye, Usta Rudeus, Leydi Eris. Sizden naçizane istirhamıma geri dönecek olursak…”

Pekâlâ bakalım, koskoca Kuzey Tanrısı önümüze nasıl bir ricayla gelecekti acaba?

Sandor’un dudakları kıpırdanıp duruyor, kendine hiç yakışmayacak derecede gergin görünüyordu. Nasıl desem? Sanki söze nereden gireceğini bilemiyor gibiydi.

“Beni Usta Ruijerd ile bir kez daha tanıştırmanızı rica ediyorum!”

Ruijerd’le mi… yani?

“İyi de… neden?” Yoksa Sandor erkeklerden mi hoşlanıyordu? Çocuğu olduğuna göre, her normal erkek gibi kadınlardan hoşlandığına adım gibi emindim aslında… Yaşı ilerledikçe zevkleri mi değişmişti acaba? Ya da Asura Şövalyeleri’ne katıldıktan sonra birtakım tuhaf alışkanlıklar mı edinmişti? Belki de durumu gidip annesine gammazlamalıydım; Atofe’nin nasıl bir tepki vereceğini görmeyi cidden çok isterdim.

Tam aklımdan bu tür düşünceler geçerken Sandor ekledi: “Benimle konuşması için ona ricada bulunursanız çok müteşekkir olurum. Laplace’ın nihayet işini bitirip onu mühürledikleri o son anda tam olarak neler yaşandığı hakkında…”

“Şey, Kuzey Tanrısı I. Kalman sizin babanızdı, değil mi? Ona sormadınız mı?”

“Babam o son anlarda bilincini kaybetmişti, dolayısıyla neler yaşandığının ayrıntılarını bilmiyordu. Bir ara Perugius Hazretleri’yle görüşüp ona sormaya gayret ettim ama bana cevap vermedi… Urupen Hazretleri ise ben henüz kendisiyle tanışamadan hayata veda etti…”

Demek öyle, şimdi taşlar yerine oturdu. Sandor, Laplace Savaşı’nın sonunu—özellikle de İblis Tanrısı Laplace’a karşı verilen o nihai savaşın ayrıntılarını—öğrenmek istemiş ama bir türlü fırsat bulamamıştı. Üç Tanrı Katili’nden—Kuzey Tanrısı I. Kalman, Zırhlı Ejderha Kralı Perugius ve Ejderha Tanrısı Urupen—hiçbirine soramamış ve sonunda pes etmişti. Şimdiyse tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup gitmiş son kişiye denk gelecek kadar şanslıydı: O son savaşta indirdiği darbeyle ibreyi Laplace’ın aleyhine çevirmeyi başaran o adama, Dead End’li Ruijerd Superdia’ya.

Eh, herhalde en iyi o bilirdi.

“Öğrenip de ne yapmayı planlıyorsunuz?”

“Ha? Sen bilmek istemiyor musun yani?! Bahsettiğimiz şey gerçek bir kahramanlık destanı! Hakkımda uydurdukları o ucuz destan müsveddelerine hiç benzemez. Ben sadece biraz nam salarım umuduyla dünyanın dört bir yanında burnumu her işe sokup durdum, işler de öylece yoluna giriverdi işte. Ama bu öyle değil! Bu, güçlerinin fersah fersah ötesindeki bir düşmana karşı mutlak ölümle yüzleşen ama dünyayı kurtarmak için yine de savaşan gerçek kahramanların destansı finaliydi!”

Kuzey Tanrısı Destanı’nı biliyordum. Bu dünyanın yazarları olayları ne kadar abartmıştı kim bilir? Yine de onun kahramanlık destanı sahiden inanılmazdı. Ayrıntılar bölümden bölüme değişse de genel hatlarıyla dünyayı dolaşıp kötülüğü alt edişini ve zayıfları kurtarışını anlatıyordu. Sayısız insanın hayatını kurtarmıştı. Kendisi bu konuda ne düşünürse düşünsün, bana göre yaptıkları muazzamdı. Buna karşılık, Ruijerd’in hikâyesi tam bir trajediydi. Hakkında anlatılan o korkunç şeyleri yapmamış olsa da ailesi katledilmiş, halkıysa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.

Ne kimseyi kurtarabilmişti ne de bir şey başarabilmişti; üstelik Superdlerin bunca kısıtlama altında yaşamak zorunda kalmasının müsebbibi de bizzat kendisiydi. Gurur duyabileceği hiçbir şey yoktu. Kendi rızasıyla bu konuyu açacağını hiç sanmıyordum. Ben soracak olsaydım… evet, belki anlatırdı ama konuşmaktan hoşlanacağı bir konu olmadığı kesindi.

Böyle düşünerek gözlerimi Eris’e çevirdim. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu.

“Ben de dinlemek istiyorum!” dedi.

Doğrusunu söylemek gerekirse benim de merak etmediğimi söylesem yalan olurdu.

***

Ruijerd tam yemek yiyordu. Evi son derece derli topluydu. Pırıl pırıl, kusursuz demek biraz abartı kaçabilirdi ama her gün temizlendiği apaçık ortadaydı. Gerçi Ruijerd eşyalarını öyle ortalıkta bırakacak biri değildi; fakat köşelerde ya da pencere pervazlarında biriken tozlardan da pek rahatsız olacak bir tipe benzemezdi. Yine de şu an o köşeler bile tertemizdi.

Tabii, tecrübesizliğin izleri ufaktan sırıtmıyor değildi. Hizmetçilik yapan küçük kız kardeşim Aisha burayı görseydi muhtemelen “Aman Tanrım! Siz buna temizlik mi diyorsunuz?” diye haykırırdı. Yok canım, o kadar da değil. Gerçi pencere pervazlarındaki o tozları görse iç çekip gözlerini devirerek “Daha temizlik yapmayı bile beceremiyor musun?” gibi bir laf çarpardı kesin. Linia bizde hizmetçi olarak çalışırken buna benzer bir sahneye şahit olduğuma neredeyse emindim.

Ve işte hızlı soru turu! Pek de kusursuz sayılmayacak bu temizliğin arkasındaki gizli el kim dersiniz?

Bzzzt!

Ooo, erken bastınız butona! Dinliyoruz Rudeus?

Ruijerd’in hemen yanında duran, kâselere pirinç lapasına benzer bir şeyler dolduran kişi… Nornie Greyrat!

Doğru cevap! Bizden bir adet Roxy figürü kazandın, Rudeus!

Yaşasın be!

Norn, Ruijerd’in yanında durmuş, bizi görünce biraz şaşırmış gibi bakıyordu. Sanırım tam yemek yedikleri sırada hepimizin birden içeri doluşmasına afallamıştı. Neyse, şimdilik sebebine pek kafa yormayalım.

Ruijerd sorgulayan bakışlarla bize dönüp, “Hayırdır? Bir şey mi oldu?” diye sordu.

“Şey, her şeyden önce… Bu beyefendi sana kendini layıkıyla tanıtmak istediğini söyledi de.”

Elimi dimdik duran Sandor’a doğru uzattım.

“Ben Sandor von Grandeur, namıdiğer İkinci Kuzey Tanrısı Alex Rybak! Üstat Ruijerd Superdia, Laplace Savaşı’nda zafere öncülük eden efsanevi kahramanla tanışmak benim için tarif edilemez bir onur! Hizmetinizdeyim!”

Tepeden tırnağa gerilmişti. O her zamanki kaygısız, vurdumduymaz hâli düşünüldüğünde akıl almaz bir tezat. Ama bir yandan da gayet mantıklıydı tabii. Onun açısından bakarsak, Laplace Savaşı’nı atlatmış savaşçılar kendi ana babasının kuşağına ait yaşayan efsaneler sayılırdı. Durumu tam olarak kavrayamasam da serseri mangalarındaki, vaktiyle tüm ülkeye hükmetmiş efsanevi kıdemli çete abileri gibi bir şeydi herhalde. Görece barış dolu bir çağda zirveye tırmanmış bir çete reisi olarak, o adamların devasa başarıları karşısında baş eğmekten başka çaresi kalmıyordu.

“…Superd savaşçıları adına, savaştaki yardımın için teşekkür ederim.”

Ruijerd son derece kibar bir adamdı. Sanki daha önce yapmayı unuttuğu bir şeyi telafi edercesine başını eğerek selam verdi.

“Aman efendim, rica ederim başınızı kaldırın!” diye telaşla araya girdi Sandor. Birbirlerinin karşısında böyle eğilip bükülürken resmen birer Japon’u andırıyorlardı.

Bu esnada Eris çoktan bir yere oturmuş, Norn’a kendine bir kâse pirinç çorbası koydurmuştu bile. Onca hareket ve koşturmacadan sonra karnının kazınması kaçınılmazdı. Hiç sakınmadan, iştahla mideye indirmeye başladı. Belli ki tadını da pek sevmişti. Norn benim önüme de bir kâse bırakınca duruma ayak uydurup ben de yemeye koyuldum. Dürüst olmak gerekirse gayet başarılı bir çabaydı. Öyle aklımı başımdan alacak kadar muazzam sayılmazdı ama daha iyisini yapabilir miydim, pek emin değildim. Dur bir dakika. Lafımı geri alıyorum, birazcık daha iyisini yapabilirdim… Yine de beni bu konuda tereddütte bırakacak kadar iyi olması bile başlı başına büyük bir ilerlemeydi.

“Bu harika olmuş!”

“Teşekkür ederim.”

“Sen mi yaptın bunu, Norn?”

“Evet.”

Bu konuşmaya kulak misafiri olunca önümdeki çorbaya bir kez daha baktım. İnanabiliyor musunuz? Bunu cidden Norn mu pişirmişti! Ne ara böylesine ileri seviye yemek yapmayı öğrenmişti ki?

İçimden bir ses böyle dese de Norn’un artık büyüyüp bir genç kız olduğunu kabullenmem gerekiyordu. Tıpkı benim eski dünyamda olduğu gibi bu dünyada da ev idaresi eğitimi vardı. En azından yemek yapmayı öğrenmiş olması doğaldı. Ne kadar yol katettiğini fark edince çorba birdenbire gözümde enfes bir lezzete büründü. Norn yavaş yavaş büyüyordu işte. Bir ağabey olarak bunu görmek insanın içini ısıtıyordu. Göğsümde kabaran bu hisler, çorbanın lezzetini on, hatta yüz katına çıkaran bir baharat gibiydi. Resmen bağımlılık yapıcı bir şeydi bu.

Neyse, asıl konumuza dönelim.

“Her neyse Ruijerd, yanımda Sandor’u getirdim çünkü sana danışmak istediği bir mevzu var.”

“Bana bir şey mi sormak istiyor?”

“Evet. Yalnız, pek bahsetmek istemeyeceğin bir konu olabilir.” Ön hazırlığı yaptıktan sonra Ruijerd’e meselenin aslını anlattım. Sandor’un ona… daha doğrusu Laplace’ı dize getiren ekibin tamamına duyduğu o hayranlıktan ve o dövüşün tüm detaylarıyla nasıl geçtiğini öğrenmek istediğinden bahsettim. Araya Sandor’un babası Birinci Kuzey Tanrısı Kalman’ın o savaşta can verdiğini, şimdi de oğlu Sandor’un babasının gerçekten nasıl öldüğünü öğrenip icap ederse intikamını almak istediğini sıkıştırdım. Üstelik bugüne kadarki hayatını gözyaşlarına boğulmadan anlatamadığını da ekledim.

“Rudeus.”

“Efendim?”

“Neden böyle yalanlar uyduruyorsun?”

“Şey… Kusura bakma, biraz fazla kaptırmışım kendimi…” Kuzey Tanrısı Kalman’ın İblis Tanrısı Laplace ile yapılan savaştan sağ çıktığı herkesçe bilinen bir gerçekti. Sonrasında tek başına İblis Kralı Atofe’nin meskenine sızmış, onu dize getirmiş ve ardından onunla evlenmişti. Daha sonraları ise dünyayı diyar diyar gezmiş, en nihayetinde Kral Ejderha Dağları’nda hayata gözlerini yummuştu.

“Heh. Hiç değişmiyorsun, değil mi?”

Eskiden olsa, benim gibi üçkâğıtçı bir herifin böyle bir yalan söylemesi karşısında Ruijerd küplere binebilirdi. Şimdiyse sadece şaka yaptığımı hemen anlayıvermişti. Sanırım bana gerçekten güveniyordu.

“Neyse işte, belki Sandor’un bunu öğrenmek isteme sebebi sandığım kadar yüce bir şey değildir ama senin için de bir sakıncası yoksa lütfen ona anlat.”

“Öyle anlatılmaya değer özel bir şey değil,” diyerek söze başladı Ruijerd. Ardından anlatmaya koyuldu.

Mızrağın laneti Ruijerd’in üzerinden kalkmıştı kalkmasına ama bu kez de bir başka lanetin pençesine düşmüştü: İntikam laneti. Bu lanetin körüklediği öfkeyle Laplace’ın peşine düşüp aceleyle yanına varmış, fakat oraya ulaştığında son savaşın çoktan başladığını görmüştü. Hatta vardığında çarpışma neredeyse son bulmak üzereydi.

Kuzey Tanrısı Kalman yere serilmişti; Perugius’un on iki hizmetkâr ruhundan biri hariç hepsi yok edilmişti. Perugius’un bizzat kendisi de ağır yaralı vaziyette dizlerinin üzerine çökmüştü. Yalnızca Urupen cesurca dövüşmeye devam ediyordu fakat Laplace’ın ona bariz bir şekilde üstünlük sağladığı gün gibi ortadaydı. Laplace ise yorgun düşmüş olsa da hâlâ savaşacak güce sahipti. Tüm bu manzaranın karşısında bile Ruijerd soğukkanlılığını korudu. Laplace, Superd kabilesini kandırmış ve onları neredeyse yok olma noktasına getirmişti; lakin Ruijerd içindeki nefreti bir kenara bırakıp rakibini dikkatle süzdü. Laplace güçlüydü fakat Ruijerd orada dövüşen üç kişi hakkında da az çok bilgi sahibiydi. Henüz aklı başındayken Kuzey Tanrısı Kalman ve Ejderha Tanrısı Urupen ile defalarca kılıç tokuşturmuştu. İkisi de son derece kudretli savaşçılardı. Urupen öylesine güçlüydü ki Ruijerd’in bile onu yenmeye dair en ufak bir umudu yoktu. Perugius’un yanındaki gök ırkından kadın da yabana atılmayacak bir dövüşçüye benziyordu.

Tüm bunlara rağmen Laplace hâlâ dimdik ayaktaydı. Yorgun düşmüştü fakat hâlâ dövüşebilecek güçteydi. Ruijerd öfkesine kapılıp fevri davranırsa başarısız olabilirdi. Bu yüzden Laplace’ın işini kesin olarak bitirebileceği bir açık kollayarak onu dikkatle izledi—tam o sırada Laplace’ın bedeninde bir şey fark etti. Bu her neyse, vücudunun içinde delicesine dolaşıp duruyordu. Ruijerd ne olduğunu bilmese de uzun yılların tecrübesiyle edindiği içgüdüleri, bunun Laplace’ın zayıf noktası olduğunu fısıldıyordu. Ne var ki bu tahminini sınayacak vakti yoktu. Laplace, Perugius’un işini bitirmek üzere saldırdığı anda Urupen araya girerek darbeyi kendi üzerine aldı. Bu hamle ölümcül olacaktı. Zafer artık büsbütün imkânsız hale gelmişti. Laplace muzaffer bir edayla gülümsedi.

Tam o anda Ruijerd, arkasından sinsice sokulup darbesini indirdi. Hedefi, az önce hissettiği o şeydi. Sonuç inanılmazdı. Laplace bir anda dayanılmaz bir acıyla kıvrandı ve gözü dönmüş bir öfkeyle Ruijerd’e karşı saldırıya geçti. Hemen oracıkta ölmemişti belki ama bir şeylerin değiştiği gün gibi ortadaydı.

Ruijerd’in elinden daha fazlası gelmiyordu; Laplace ona karşı ezici bir üstünlük kurmuştu. İblis Gözü, Ruijerd’in hareketlerini ağırlaştırıyor; gardını aşan yumrukları kemiklerini kırıyor ve savurduğu saldırıları Laplace hiç zorlanmadan savuşturuyordu. Laplace adeta bir çocukla oynarcasına Ruijerd’in pestilini çıkarana kadar hırpalayıp onu tamamen çaresiz bıraktı. Artık işinin bittiğini anlayan Ruijerd, intihardan farksız, çaresiz bir son hamleyle Laplace’ın üzerine atıldı. Tam o anda yer parıldadı. Dört bir yanı aydınlatan mavi-beyaz ışık hüzmesi bir büyü çemberine aitti. Ruijerd başını çevirdiğinde, iki elini birden yere dayamış, büyü sözleri mırıldanan Urupen’i gördü.

Büyü çemberi göz kamaştırıcı bir ışıkla parlarken Laplace, “Olamaz!” diye haykırdı. Işığın şiddetinden Ruijerd’in gözleri kamaştı. Yine de alnındaki üçüncü Superd gözü, Laplace’ın bedeninin ve manasının paramparça olup dört bir yana saçıldığını görebiliyordu. Kulaklarına ise Laplace’ın can çekişirken attığı o son ölüm çığlığı ulaştı.

“Bunun beni öldürmeye yeteceğini sanma! İn… İn…! Seni öldüreceğim! Seni yok edeceğim! Bekle sen kahrolası pislik, seni…”

Laplace’ın son sözleri işte bunlardı.

“O tekniğin tam olarak ne olduğunu ben de bilmiyorum.”

“Adı Ejderha Kalıntısı! Efendi Perugius’un kadim yazıtlardan yeniden canlandırıp son savaşta Laplace’a karşı kullandığı büyü işte bu!”

“Öyle mi?”

Yine o ergen kafasıyla konmuş kasıntı isimlerden biri. Ejderha ırkı, tekniklerine illaki böyle havalı isimler takmazsa içi rahat etmiyor herhalde. Gerçi benim de kalkıp onlara laf edecek hâlim yoktu hani.

“Vay canına, demek sonunda gerçekten kullanılmış ha… Üstelik büyüyü yapan da Efendi Urupen’miş… Ah, tabii ya! O son savaştan hemen sonra Efendi Urupen’in can vermesine yol açan şey kesinlikle bu büyüyü tetiklemiş olmasıydı… Aslında bu görevi Perugius’un üstlenmesi planlanıyordu herhalde… Tabii, şimdi anlaşıldı! Efendi Perugius’un bundan hiç bahsetmemesine şaşmamalı. Yüzlerini kara çıkardığı için içi içini yiyor olmalı. Belki de Efendi Urupen’in katili olarak kendini görüyordur… Evet ya, bütün taşlar yerine oturdu şimdi…!”

Sandor aldığı cevaptan gayet tatmin olmuş görünüyordu. Kendi kendine bir otaku gibi mırıldanıp duruyordu. Açıkçası bu hâli biraz ürkütücüydü; bana önceki hayatımdaki kendimi hatırlatıyordu. Anlatılanlardan sonra kafamda hâlâ bazı boşluklar vardı ama anlayabildiğim kadarıyla meselenin özü şuydu: O nihai hesaplaşmada bu tekniği Perugius’un kullanması gerekiyordu fakat Laplace onu fena benzettiği için yapamamıştı. Üstüne üstlük Urupen onun yerine darbe almış, yetmezmiş gibi bir de büyü çemberini kendisi etkinleştirmiş ve bunun neticesinde ansızın can vermişti.

Böyle bir vicdan azabına dayanmak imkânsız olurdu. Benim başıma gelseydi, herhalde Roxy gelip beni teselli edene kadar odamdan burnumu bile çıkarmazdım…

Dört yüz yıl boyunca gökyüzünde diyar diyar dolaşıp Laplace’ın geri dönüşüne dair bir işaret beklemesi şimdi çok daha mantıklı geliyordu. Bu sefer işini bizzat kendi elleriyle bitireceğine dair ant içtiğine kalıbımı basardım.

“Ha? Nihai savaş büyüsünü kullandıysanız, bu Laplace’ın öldüğü anlamına gelmez mi?”

“Başta öldürdüklerini sanmışlar ama sonrasında Efendi Perugius, Laplace’ın kalesini ararken onun öldüğü takdirde reenkarnasyon geçirip geri dönecek bir düzenek kurduğunu keşfetmiş. İşte bu yüzden Laplace’ın sadece ‘mühürlendiğini’ söylemeye başlamış.”

“…Anladım.”

Ruijerd’in yüzü kararmıştı. Laplace geri döndüğünde kendisinin de yeniden savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor olmalıydı. Laplace eninde sonunda dönecek olsa bile reenkarnasyon geçirmesi şu an için ölü olduğu anlamına geliyordu. Yani onu bir kez gerçekten öldürmüşlerdi.

Özür dilerim, “Üç (Tanrı-Katledemeyen) Kahraman” fikrine gülmemeliydim…

“Daha sonra neler yaşandı bilmiyorum. Olan bitenden sonra herkesle vedalaşıp İblis Kıtası’na geri döndüm.”

Son dört yüz yılını Superd kabilesini kurtarmak için çırpınarak geçirmişti. Hikâyesini böyle enine boyuna dinleyince, bunca zorluğun ardından ömrünün kalanını geçirebileceği böylesi bir yer bulmuş olmasının ne denli harika bir şey olduğunu hissettim. Gerçekten çok güzeldi.

Superd kabilesinin itibarını iade etme yolunda da gayet iyi ilerliyorduk; böylece benim ömrüm yettiğince insanlar artık “Uyu yoksa Superd gelip seni ham yapar,” demek yerine, “Hemen uyu yoksa canavarlar gelir. Sonra seni kurtarmak da Superd’lere kalır,” demeye başlayacaktı.

Hehehe. Bu gidişle her yerde yatağa girmeyi reddeden veletler türeyecekti.

“Bize böylesine kıymetli bir hikâye anlattığınız için çok teşekkür ederim! Sizinle böyle bir yerde karşılaşabileceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! O kadar duygulandım ki anlatamam! Sayenizde bir ömürlük gizem çözüme kavuştu!”

Sandor’un yüzü sevinçten ışıl ışıl parlıyor, arka arkaya eğilip selam veriyordu.

Eris de pirinç çorbasını kaşıklarken anlatılanları merakla dinlemişti. Eskiden olsa gözleri parıldayarak araya dalar, “Eee?! Sonra ne oldu?!” diye sorardı. Belki de artık kendisinin de böylesi efsanevi bir mücadelenin tam ortasında olduğunun farkındaydı. Düşünüyorum da, yıllar içinde Eris de türlü türlü diyarları gezmiş, her çeşit maceraya atılmış ve sayısız düşmanla çarpışmıştı… Gerçi bunların çoğunda benim peşime takılıp gelmişti, bu yüzden hevesini tam alamamış olabilirdi.

“Pekâlâ, bu kadarı—” Sandor tam ayağa kalkmaya yeltenmişti ki.

Kapı menteşelerinden kopup içeri savrulurken bir ses kükredi: “Selamlar olsun!” Eris bir anda ayağa fırlayıp üzerine gelen kapıyı bir tekmeyle savurdu; ardından kazandığı ivmeyle dönüp içeri doğru adım atarak kılıcını kınından çıkardı. Davetsiz misafiri tam ortadan ikiye biçmek üzere kılıcını yukarıdan aşağıya savurdu.

“Hehehe, pek bir tez canlıyız galiba… Sırf bu huyun yüzünden bile seni bir şampiyon olarak kabul ediyorum!” Davetsiz misafir kılıcın keskin ağzını iki avucunun arasında yakalamıştı. Eris’in akıl almaz hızdaki vuruşunu tereyağından kıl çeker gibi durdurmuştu. “Sakin ol bakalım. Ben buraya yalnızca evin reisiyle görüşmeye geldim.”

Gelen kişi Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe Rybak’tı. Muhtemelen bu dünyanın en laftan anlamaz, en kalın kafalı kişisiydi. Öyle bir kalın kafalıydı ki Eris’e de Kishirika’ya da taş çıkartırdı.

“Ne kadaaar uzun zaman oldu görüşmeyeli, Ruijerd Supeeerdia.” Yüzünde çarpık bir sırıtışla Ruijerd’e dik dik baktı; duruşuyla tam bir iblis kralı olduğunu hissettiriyordu. İblis Dili’nde konuşurken sesi bir yılan gibi kaygan ve tekinsiz çıkıyordu.

“Öyle oldu, İblis Kralı Atofe,” diye karşılık verdi Ruijerd, o da İblis Dili’nde konuşarak.

“Hehehe. Seni gayet iyi hatırlıyorum. Hiç ummazsın ama hafızam zehir gibidir! Seni Babynos Bölgesi’nde fellik fellik kovaladığım zamanlardı, değil mi?”

Ruijerd sessizliğini korudu.

“Gidip de böyle bir yere çöreklenip yuva kuracağın hiç aklıma gelmezdi…”

Ruijerd’den soğuk terler boşanıyordu. Koca Ruijerd bile Atofe’nin yanında böylesine huzursuz ve tedirgindi.

“Majesteleri, bir saniye, lütfen hepimiz sakin olalım. Superdlerin Laplace Savaşı’nda kontrolden çıkıp dehşet saçması tamamen Laplace’ın tezgâhladığı bir oyundu.”

“Ne dedin sen?”

Atofe’ye Superdlerin nasıl bu lanete kurban gittiğini bir bir anlattım. Her şeyin şeytani Laplace tarafından kurulmuş alçakça bir tuzak olduğunu, Superdlerin aslında tamamen masum olduğunu öyle içten dile getirdim ki anlatan ben de dinleyenler de gözyaşlarına boğuldu.

Atofe anlatılanlara aklı yatıyormuşçasına başını sallayarak dinledi. Fakat en sonunda avazı çıktığı kadar kükredi: “Kapa çeneni! Bir tek kelimen bile mantıklı gelmiyor, o yüzden kapa çeneni!”

Fazla karmaşık anlatmış olmalıydım. Yardım dilenircesine Sandor’a baktım, o da “bana bırak” dercesine başını salladı.

“Efendi Rudeus… Annemin mühürlenmesi, Superdlerin büyülü mızrakları almasından hemen önceydi (ya da belki de tam o sıralarda). O yüzden neden bahsettiğinizi hiç bilmiyor.”

“Ah, doğru ya… O zaman neden peşine düşmüştün ki?”

“Sebebini hatırlamıyordur bile, eminim. Değil mi anne?”

“Hıh… Hatırlıyorum bir kere! Köylüler yüzündendi! Köylüler benden yardım istemişti!”

Bu mantıklıydı. Muhtemelen Ruijerd bir çocuğa yardım etmeye çalışmış, ahali de bunu bir saldırı sanarak her ne kadar iblis kralından korksalar da çaresizlikten ona sığınmış ve doğrudan yalvarmıştı: “Şu ‘Dead End’in icabına bakın!”

“Şey, her neyse, her şey Laplace’ın suçuydu, o yüzden lütfen… bu seferlik onu bağışlayın.” Az kalsın “geçmişe sünger çekelim” diyecektim ama kendimi son anda tuttum. Daha fazla karmaşık laf edersem tepesi yine atardı.

“Heh, hehe, fuaaahahahaha! Pekâlâ! Ben o pinti ejderha ırkına benzemem! Bağışladım gitti!”

Asıl affedemeyen taraf belki de Ruijerd’di. Belli bir açıdan bakıldığında, Atofe düpedüz Superdlere zulmetmiş gibi görünüyordu.

“İyi de Ruijerd, buradaki köylüler de ne böyle! Öyle çelimsizler ki senin halkından olduklarına inanasım gelmiyor. O çetin ceviz Superdlere ne oldu?”

“Hepsi öldü.”

“Öyle mi? Sahi, şimdi aklıma geldi de artık İblis Kıtası’nda hiç Superd görmüyorum.”

Ruijerd hiçbir şey söylemedi; yüzünde her şeyi anlamış bir ifade vardı. İblis Kralı Atoferatofe Rybak’a mantıkla yaklaşmanın imkânsız olduğunu kavramıştı. Hatta kadın, Superdlere zulmettiğinin farkında bile olmayabilirdi… Ona kin beslemek, yalnızca kendi kendini aptal durumuna düşürmek olurdu.

Yani, öyleydi tabii. Atofe’nin zulmetmek gibi sinsi tezgâhlar kurmasına imkân yoktu. O daha ziyade düşmanını doğrudan bir meydan savaşında ezip geçecek türden biriydi.

“Hehehe. Ruijerd Superdia… Seni pek takdir ederim. Eğer hizmetkârım olursan, köydeki dostlarının canını bağışlarım.”

“Anne, ‘bağışlamak’tan bahsediyorsun ama teklifini geri çevirirse tam olarak ne yapmayı planlıyorsun? Hepsini öldüreceğini söylemiyorsun herhalde, değil mi? Buradaki kimsenin buna göz yummayacağını biliyorsun, değil mi?”

Sandor’un bakışları keskindi. O tasasız, havai tavrını bir kenara bırakmıştı; kadına dik dik bakarken yüzünden buz gibi bir soğukluk okunuyordu.

“Nngh… ııı…”

“Onu neden kendine hizmetkâr yapmak istediğini anlıyorum. Ben, babamdan Superd savaşçılarının ne kadar güçlü olduğunu dinleyerek büyüdüm. O yüzden o savaşçıların liderini saflarına katmak istemen gayet mantıklı… Fakat bunu nasıl yaptığın da önemli, anne. İşte o kısımda zorlanacağını tahmin etmiştim zaten.”

Vay be, Atofe harbiden de oğlunun sözünü dinliyordu.

Doğrusu hayran kalmıştım. Sandor birkaç saniye içinde ortamdaki gerginliği tamamen yatıştırmıştı.

“Yeri gelmişken, Ruijerd Usta, Kuzey Tanrısı Stili öğrenmeye ne dersin?”

Sakın kabul etme. ‘Evet’ dersen kendini doğruca Necros Kalesi’ne sürüklenirken bulursun. Bu resmen adam kandırmak!

“Göz açıp kapayıncaya kadar Kuzey Kralı hatta Kuzey İmparatoru olursun. Üstelik Kuzey Tanrısı Stili’nin önde gelen öğrencilerinden biri olman, dünyanın Superd’lere bakışını da olumlu yönde değiştirir. Asura Krallığı’nın hükümdarı zaten Efendi Rudeus’a çok yakın, dolayısıyla Kuzey Tanrısı Stili’nin seçkin bir müridi olarak bir Superd olsan dahi şövalyelik unvanı alabilirsin.” Sandor lafı öyle tatlı tatlı döküyordu ki ağzından… Asıl niyetini görebiliyordum; gıptayla baktığı bu adamla aynı ortamda bulunmak, mesai arkadaşı olmak istiyordu.

Şahsen bunda fena bir taraf göremiyordum. Biheiril Krallığı’nın Superd’leri kabul etmemesi ihtimalinde, Asura Krallığı’na taşınmaya razı olabilirlerdi. Böylece Ariel’in nüfuzu ve gücü onları korurdu. Nerede yaşayacaklarını biraz düşünmemiz gerekirdi gerçi ama krallığın kuzeyindeki orman fena bir fikir sayılmazdı. Asura Krallığı’na gizlice sızdığımız vakit oradan geçmiştik; gayet uygun bir yerdi. Üstelik belirli bir ülkeye ait olmadığından kimsenin gıkını çıkaracağını da sanmıyordum.

Superd’lerin bir kez daha yurtlarından ayrılmak isteyeceğini hiç sanmıyordum ama birazcık daha dişlerini sıkmak can güvenliklerini sağlayacaksa, şüphesiz en doğrusu bu olurdu.

Ardından Ruijerd yanıt verdi.

“Teklifin için minnettarım fakat bir süre köyden ayrılmaya niyetim yok.”

“Anlıyorum… Kusura bakma, biraz aceleci davrandım.”

Ne de olsa bu köyü kurmak başlı başına büyük bir emekti. İnsanlar bir yere kök saldı mı kolay kolay orayı bırakıp gitmek istemezdi. Ruijerd de bu köye sonuna kadar sahip çıkmak, burası için elinden geleni yapmak istiyordu.

“Heh heh, her neyse! Ruijerd Superdia, seni görmeye geldim ben!”

“Evet.”

“Heh, eheheh… Korkmana lüzum yok. Bu defa aynı saftayız. Bir iblis kralı, kendi tarafındaki güçlü savaşçılarla boy ölçüşse bile içten içe onların gücünü kabul eder. Evet, aynen öyle, senin hünerini takdir ediyorum! Sana değer verdiğimi söylerken yalan söylemiyordum. Ne de olsa Superd savaşçıları sahiden de pek kudretliydi.”

“…Evet. Hepsi olağanüstü savaşçılardı.”

Belki de Sandor’dan fırça yediği içindi fakat Atofe, kendi standartlarına göre epey cana yakın davranıyordu. Kavga çıkarmak için geldiğini hiç sanmıyordum. Sanki tanıdık bir yüz görmüş de bir selam edeyim demiş gibi bir hâli vardı.

Birden üzerimde bir bakış hissettim. Başımı çevirdiğimde Norn’un sıkıntılı bir yüz ifadesiyle bana baktığını gördüm.

İyice büzüşüp sindiği için başta fark edememiştim fakat meğer tam da Atofe ile Ruijerd’in arasında oturuyormuş. Gözleri âdeta bir şeyler yapmam için yalvarıyordu. Benim de elimden bir şey gelmediğini anlatmak istercesine başımı iki yana sallayınca neredeyse ağlayacak gibi oldu.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla