AŞAĞI DOĞRU SÜZÜLÜRKEN Durugörü Gözümle bakışlarımı Alexander’a kilitledim. Düşmeye başladığım an Alec beni fark etmişti; yüzü şaşkınlıktan kaskatı kesildi. Aramızdaki mesafe hızla daralıyordu. İniş hızını ayarlamak için Kral Ejderha Kılıcı’nı kullanıyordu. Yapılacak ilk iş belliydi: o avantajı elinden almak.
“Kol, em!”
Alec’in düşüş hızı bir anda normal seviyesine çıktı. Yine de eylemsizlik kanunu hükmünü sürdürüyordu; bir kere hız kazanmıştım ve pat diye durmama imkân yoktu.
Düşüşümü rüzgâr büyüsüyle yavaşlatabilir miyim…? Hayır, yerçekiminden faydalanmam gerek. Üstelik bedenimi saracak bir savaş auram da yok. Fizik kuralları, sakın beni yarı yolda bırakmayın.
Hızlanırken pozisyonumu düzeltmek için bir ses dalgası kullandım ve düşüş açımı dosdoğru Alec’e kilitledim.
“Uooooooh!”
Aramızdaki bağıl hızı hiç bozmadan tüm ağırlığımla Alec’e doğru atılıp yumruğumu savurdum.
Darbeyi karşılamak için kılıcını kalkan gibi kullansa da bu hamle kazandığı ivmeyi kesmeye yetmedi. Ben durmaksızın Soğurma Taşı’nı kullanmaya devam ederken o uçurumun yamacına çakıldı. Darbenin tepki kuvveti beni de yamaca doğru savurdu fakat Ses Dalgası’yla hemen dengemi toparlayıp duvardan güç alarak tekrar hızlandım.
Bir kez daha Alec’in peşine düştüm.
“Graaaah!”
Bir yumruk daha!
İyice hızlanmak için bir ses dalgası daha patlatıp yumruğu indirdim. Aramızdaki bağıl hızı sonuna kadar kullanarak bir yumruk daha savurdum, ardından bir tane daha.
Fizik kuralları artık benim silahımdı.
“Aaaagh!” diye feryat etti Alec. Havada feci şekilde dayak yediğinden artık ne olup bittiğini idrak edemez hale gelmişti. Gerçi kahretsin, ne olduğunu ben bile anlamıyordum. Güya destek kuvveti olacaktım. Olayların nasıl bu noktaya geldiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Tek bildiğim, kaçmasına asla izin veremeyeceğimdi. Bu veledi kendi haline bırakır da aklının başına gelmesini ya da bir vicdan geliştirmesini beklersem, faturanın birilerine fena patlayacağını biliyordum. Ve o birileri kesinlikle bizim tarafımızdan olacaktı. Yoldaşlarım, ailem ya da bir başkası… Onu durdurmak zorundaydım.
“Aaaaaaaaaahhhh!” diye haykırdım ben de karşılık olarak.
Sandor ile Alec’in konuşmasını dinlemediğimden değildi. Yaptıklarının muhasebesini yaparsa olgunlaşabileceğini düşünmüyor da değildim. Artıları eksileri falan tarttığım yoktu. Sadece yumrukluyordum. Hızlan, ardından yumruk at; hızlan, daha da hızlan, sonra bir yumruk, bir yumruk daha…
Alec ile birlikte korkunç bir hızla vadi tabanına çakıldık.
***
Toz bulutunun ortasında ayağa kalktım. Çarpmanın şiddetiyle etrafa mavi spor benzeri parçacıklar saçılmıştı. Görüş mesafesi oldukça düşüktü.
Öncelikle, yaralanmamıştım. Büyülü Zırh Mk-I’in hakkını vermek lazımdı; cidden sağlam bir teknolojiydi. Üzerinde ufak bir çatlak oluşmuştu ama hâlâ sapasağlam çalışıyordu.
“Fuu…”
Alec de tek parça halinde kurtulmuştu gerçi ama en azından tamamen hasarsız sayılmazdı. Zırhı kırılmış, bacaklarından biri anormal bir açıyla bükülmüştü.
Bütün hasarı buydu. Belli ki Savaş Aurası onu korumuştu. Tek bacağı üzerinde doğrulup gözlerini bana dikti. Acı çektiğine dair en ufak bir belirti bile göstermiyordu. Tam bir canavardı.
“…Peşimden tek başına geldin demek,” diye mırıldandı. “İyi cesaret.”
Başımı kaldırıp yukarı baktım. Karanlığın içinde sürünen Yeryüzü Ejderhalarını görebiliyordum ama aşağı inen kimsecikler yoktu. En azından Atofe birazdan damlardı herhalde. Yani, sonuçta uçabiliyordu…
“Büyükannem eski kafalıdır. Ben düştüm, sen de peşimden atladın. Artık kimsenin arkamızdan gelmesine izin vermez.”
“Ciddi olamazsın.”
“İblis kralı ile kahraman arasındaki teke tek dövüşlere oldum olası zaafı vardır.”
Pekâlâ, bu konuda biraz bilgim vardı. Atofe tam bir kaos timsali olsa da kendine has tuhaf takıntıları yok değildi. Mesela savaşırken kendi muhafızlarına asla saldırmazdı.
“Bu durum benim için büyük bir şans.”
“…Neymiş o şans?”
“Yaralıyım. Peşimden Eris Greyrat veya Ruijerd Superdia… ya da babamla büyükannem gelseydi işim biterdi.”
“Ama gelen ben olduğum için bitmedi, öyle mi?”
“Sana kaybedeceğimi hiç sanmıyorum.”
Kendinden son derece emindi.
Alec ağır yaralıydı; bir kolunu kaybetmiş, bir bacağı da kırılmıştı. Bense Büyülü Zırh’ı kuşanmıştım. Uzun süren dövüşün ardından epey mana harcamıştım gerçi ama vaktimin çoğunu diğerlerine destek vererek geçirdiğim için kayda değer tek bir yaram bile yoktu. Gayet formumdaydım.
“Beni biraz fazla hafife almıyor musun?”
“Yo, hiç de değil. Sende zerre savaş aurası yok, reflekslerin yavaş ve her yanın açık veriyor. Kuzey İmparatoru Dohga’ya uyku ilacı verdiğimde ruhun bile duymadı, düşmanlarının seni parmağında oynatmasına izin verdin ve vadiye yuvarlandın. Ne yeterince kararlısın ne de tetikte duruyorsun. İşe yaramaz, beceriksizin tekisin.”
Buna verecek tek bir cevabım bile yoktu; dediklerinin hepsi doğruydu. İçimden taşan onca büyüye rağmen yine de bir işe yaramıyordum.
Birkaç dakika önce Atofe çıkıp gelmeseydi halim haraptı.
“Yani şu an dövüşsek bile ben kazanırım ve buradan kaçabilirim. Kaçtığım an da zaten kazanmış sayılırım.”
“Beni yensen bile geriye tek bir müttefikinin kalmadığının farkındasın, değil mi? Ogre Tanrısı kaçtı, Kılıç Tanrısı da öldü… Ben aradan çıksam bile kazanma şansın hiç yok.”
Tamam, Kılıç Tanrısı’nın öldüğünü henüz kendi gözlerimle doğrulamış değildim gerçi. Ama yani, ölmüş olması lazımdı; sonuçta Eris’ten bahsediyorduk.
“Yanılıyorsun, bir kahraman her zaman kazanabilir. Kahramanlar böyle yaratılmıştır. Az önce aşağı düşerken bile işimi bitiremedin. Kılımı kıpırdatamıyordum ve sadece darbelerini sineye çekebiliyordum; ona rağmen beni öldürmeyi başaramadın.”
Bunu sanki her şeyin nihai cevabıymış gibi söylemişti. Kendine güveni tamdı. Tabii bir de tek bacağı üzerinde dimdik durmayı başarıyordu.
“Kazanacağım. Seni de babamı da büyükannemi de Orsted’i de yeneceğim. Hepinizi alt edip adımı tarihin gelmiş geçmiş en büyük kılıç ustası olarak yazdıracağım. İşte o zaman Kuzey Tanrısı Kalman dendiğinde akla III. Alexander’dan başkası gelmeyecek. Herkes beni tarihin en güçlüsü olarak anacak.”
Her yanı yara bere içindeydi ama artık sadece darbelerimi sineye çekmek zorunda kaldığı o vaziyette değildi. Kazanma fırsatı doğmuştu ve bunu iliklerine kadar hissedebiliyordu.
Başarı ihtimalinin tam olarak ne kadar olduğu belirsizdi gerçi ama bu işin altından kalkabileceğini düşünüyordu. Bu kritik savaşta beni alt edebileceğine tüm kalbiyle inanıyordu.
Sırf kahraman olmak istediği için miydi bu? Hayır, mesele o değildi. Tam tersine, bugüne kadar böylesi ölümcül tehlikeleri atlata atlata gelmişti. Köşeye sıkıştığının bal gibi farkındaydı. Beni biraz hafife aldığı doğruydu belki ama artık kendini frenlemeyecekti. Var gücüyle beni ezip geçmeyi, ardından da sıvışmayı planlıyordu.
Karşımdaki rakip Üçüncü Kuzey Tanrısı Kalman’dı. Dünyanın en güçlüleri arasında sayılan kılıç ustalığına ve büyülü kılıca sahip, Yedi Büyük Güç’ten biriydi. Karşımda köşeye sıkışmış bir sıçan yoktu; yaralı bir kaplan vardı.
Bana gelince, bu kritik savaşa sürebileceğim pek bir kozum yoktu.
Ya en ince ayrıntısına kadar plan kurup onu ezerdim ya da aramızdaki güç farkını kapatamayıp boyun eğerdim. Başka hiçbir seçenek yoktu. Alec de bunu sezmişti. Sahip olduğu onca dövüş tecrübesi sayesinde, anlık hamlelerle gidişatı kendi lehine çevirebilecek kumaşta biri olmadığımı anlamıştı.
Ya da bunu Geese’ten veya İnsan-Tanrı’dan duymuştu…
“…Son bir sorum var. Sen İnsan-Tanrı’nın müridi misin?”
“Hayır, değilim. Kılıç Tanrısı ve ben sadece Geese’ten bilgi aldık, hepsi bu. Ama ona yardım ettiğimi de inkâr edecek değilim.”
“Anladım.”
O hâlde sonuncu kişi kimdi? Yok, boş ver. Bunu daha sonra da düşünebilirdim. Şimdi ve burada, bu adamı yere sermem gerekiyordu.
Ha? Bir saniye, dur bakalım. Eğer işler sarpa sararsa öylece kaçıp gidemez miydim?
Yanımda müttefiklerim vardı. Burada varımı yoğumu ortaya koymak zorunda değildim. Alexander haricinde geriye kalan biri daha varsa, gücümü saklamak daha doğru olmaz mıydı?
Kılıç Tanrısı alt edilmişti ve hiçbir kayıp vermemiştik. Bu durumda geri çekilip kesin olarak kazanabileceğimiz şartları oluşturmak daha akıllıca bir hamle değil miydi?
“…Hayır.”
Saçmalama. Bu hiçbir işe yaramazdı. Hemen arkamda Orsted vardı. Birinin bile geçmesine izin verirsem kaybederdik. Bir iki kişinin geçip gitmesi ilk başta dünyayı başımıza yıkacak bir felakete yol açmazdı belki. Fakat olan tek şey, Orsted’in o kıymetli büyüsünden, belki de seksen yıl idare etmesine anca yetecek o kısıtlı manasından daha fazlasını harcamak zorunda kalması olurdu.
Kendimi fazlasıyla rehavete kaptırmıştım. Savaşın hemen başından beri gevşeyip durmuştum. Kılıç Tanrısı yenilmiş, Ogre Tanrısı geri çekilmişti. Kuzey Tanrısı ise karşımda her yanı yara bere içinde, yere yığılmak üzere öylece dikiliyordu. Kuzey Tanrısı’nın şimdi kaçmasına izin versem bile müttefiklerim hâlâ savaşmaya hazırdı. Onları aşmayı başarsa dahi Orsted’in gücü yerindeydi. Kuzey Tanrısı Kalman III’ü alt etmeye zaten alışkındı; bir yandan savaşıp bir yandan Superdleri korumayı pekâlâ başarırdı.
Tüm bu tablonun karşısında rehavete kapılmıştım. Kaybetsem bile sorun olmayacağını, arkamda sığınabileceğim başka seçeneklerimin olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Mesele buydu işte. Alec’in bana yenilmeyeceğini söylerken kastettiği şey tam olarak buydu.
Geriye dönüp baktığımda hep böyle biri olmuştum. Tam bu noktaya kadar gelir, kendime bir güvenlik payı bırakmak adına bir adım geri çekilir, en kritik anda ise hep bir adım geride kalırdım. Alec bendeki bu çekingenliğin kokusunu hemen almıştı.
Rüzgâr, ivme, şans, akış… Bunların hepsi bendeydi. Doğrusu bu tarz soyut kavramlara pek inanmazdım ama var olduklarında bunu inkâr etmek de imkânsızdı. Şayet burada geri çekilir ya da kaybedersem Alec bir şeyler kazanacak, bense bir şeyler kaybedecektim. Kelimelere dökemediğim, tahminlerimin çok ötesinde bir şeyleri yitirecektim.
Bu yüzden kaybedemezdim. Tam burada, tam şu anda kazanmalı ve yerimde dimdik durmalıydım. Bu sahnede tüm riski sırtlayıp ne olursa olsun zafere gitmeliydim.
İşte buydu. Burası tam bir dönüm noktasıydı. Bütün gücümü toplayıp gerçekten ciddileşip ciddileşemeyeceğimi göreceğim yer tam da burasıydı.
“…Ben Ejderha Tanrısı’nın müridi, ‘Bataklık’ Rudeus Greyrat,” dedim.
Alec’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve ardından haykırdı: “Ben de Kuzey Tanrısı Alexander Kalman Rybak!”
Kararımı vermiştim.
Sesimi ta ciğerlerimin en derininden çekip çıkararak, “Aaaaarrrghhh!” diye haykırdım.
Alec kılıcını havaya kaldırırken sesi benimkine karıştı: “Gwaaaarrrghhh!”
Sağ eli havadaydı, parmakları kılıcın kabzasına kenetlenmişti. Sol kolu ise… Neyse, sol eli zaten yoktu, o yüzden orasını hiç karıştırmayalım.
Kırık olan sol bacağını yere sağlamca basarak sağ ayağıyla öne doğru bir adım attı.
Doğrudan üzerine koştum. Hiçbir planım yoktu. İçgüdülerim menzilli saldırıların kötü bir fikir olduğunu fısıldıyordu. Duruşumu alçaltıp tüm gücümle Alec’e doğru atıldım. Hamle yapmadan hemen önceki o kısacık anda zihnimde bir şey parıldayıverdi. Eris’e ait bir anıydı bu.
Vakit kaybetmeden sağ kolumdaki Gatling’i kaldırıp tam güçle bir Taş Gülesi savurdum.
Alec hücumumu izleyip bana doğru bir adım attı, ardından üzerine yağmur gibi boşalan Taş Gülelerini gördü. Bir anlık tereddütle sağ ayağını geriye çekti. Taş Güleleri, Soğurma Taşı’nın gücüyle Alec’in gözleri önünde birbiri ardına toza dönüşerek silinip gitti. Anında sola doğru meylettim. Alec’in kılıç menziline girdiğimi biliyordum. Yine de duraksamadan dosdoğru üzerine yürüdüm. İleri uzanmış sağ elimi kalça hizasından ateş edebilmek için geri çektim. Öylesine öne eğilmiştim ki göğsüm neredeyse yere sürtünüyordu.
Bütün gücümle Alec’in sol yanına bir tekme savurdum.
“Grr… raaaaah!”
Alec’in omzu seğirdi. Gümüşi bir parıltı çaktı; sağ omzuma inen sert darbeyle Büyülü Zırh’ın bir parçasının koptuğunu hissettim. Mucize eseri kolumu biçmeyi başaramamıştı. Kolumun yerinde durduğunu anladığım an hasarın boyutunu kontrol etme zahmetine bile girmedim. Ayağımı yere sıkıca basıp yumruğumu havaya diktim—
Alec’in bacakları gerildi.
Zıplayıp kaçacaktı. Bunu fark ettiğim anda sol elimde büyü yoğunlaştırdım. Soğurma Taşı’na mana akışını kesip gücü başka bir büyüye yönlendirdim. Henüz hangisi olacağına karar vermemiştim. Tek niyetim sıçramasına mani olmaktı; sol elimde toplanan büyüyle Alec’in bacağına doğru atıldım—
“Ne?!”
Bir anlığına, Alec’in bacağı havada asılı kaldı.
“Aaaahhh!” diye haykırarak Gatling takılı sağ yumruğumu havaya kaldırdım. Bütün gücümle savurdum. Yumruğum boğuk bir gümlemeyle hedefine oturdu. Alec uçuruma çarptı.
“Delik deşik ol!” Gatling’e verebildiğim kadar büyü gücü yükledim. Taş Güleleri matkap gibi kayalığı döverken yüzeyde derin bir yarık açıldı. Yine de hız kesmedim. İçimdeki büyüyü daha da harlayarak makineli tüfek misali art arda çok daha güçlü mermiler yağdırdım.
Sağ elimde tuhaf bir his belirdi. Ne anlama geldiğini kavramama fırsat kalmadan Gatling çatladı ve tuzla buz oldu.
“Aaaaaaah!” Buna rağmen sağ elime mana akışını kesmedim. En çok kullandığım, en aşina olduğum büyüye sarılıp durmaksızın Taş Güleleri ürettim. Ateşledim. Ateşledim, ateşledim, sayısız kez ateşledim.
“Ah… ah… hah…” Haykırışım yavaşça sönüp tükendi, yerini nefes nefese kalmış bitkin bir iniltiye bıraktı. Ama ateş etmeyi sürdürdüm.
“Hah… hah…”
Sonunda geriye çekildim. Büyülü Zırh’ın artık kayalığın derinliklerine gömülmüş olan sağ kolu, ta kökünden kopup ayrılmıştı. Kökünden… Alec’ten az önce yediğim o darbe yüzünden olmalıydı. Eğer Atofe Eli olmasaydı, kendi sağ kolum da çoktan kopup gitmiş olurdu.
Kaya yarığının içinde et parçaları gördüm. Duvarla Büyülü Zırh’ın yumruğu arasından kan süzülüyordu. O beden zerrece kıpırdamıyordu. Daha yakından baktığımda yerde yatan kılıcı fark ettim; az önce Alec’in tuttuğu kılıçtı bu. Kral Ejderha Kılıcı Kajakut. Sol elimle kılıcı kavradım. Koca kılıcın boyu neredeyse iki metreydi. Onu tutarak bakışlarımı yeniden kayalığa çevirdim.
Büyülü Zırh’ın duvara saplanan yumruğunun arasından koyu, kıpkırmızı kan sızmaya devam ediyordu. En ufak bir kımıltı yoktu. O mutlak sessizlikte yalnızca kan akıyordu. Başımı kaldırdığımda yukarıda kol gezen bir sürü Yeryüzü Ejderhası olduğunu seçebiliyordum, fakat etrafı saran bu tekinsiz sessizlik adeta boğucuydu.
Kabzayı tutan elimde o his hâlâ tazeydi. Kılıcın ağırlığı… ve onun kesinlikle öldüğünü bana fısıldayan o nihai vuruşun hissi.
“Başardım.” Bu sözler gayriihtiyari döküldü dudaklarımdan. Nasıl olmuştu da kazanabilmiştim? Kıl payı kurtulmuştum. Bir saniye bile tereddüt edip adım atmasaydım ya da Alec bir an olsun duraksamasaydı, savurduğu darbe hem beni hem de Büyülü Zırh’ı ortadan ikiye biçecekti. Eris gibi hareket etmek işe yaramıştı. Sanki… tamamen saldırıya odaklanmış, ama hiçbir kalıba bağlı kalmadan öngörülemez bir zamanlamayla vurmuştum. Taş Gülesi ile yaptığım aldatmacanın ardından, normalden bir adım—hatta yarım adım—daha ileri atılarak onun zamanlamasını altüst etmeyi başarmıştım. İşte Eris tam olarak böyle dövüşürdü.
Eris böylesine riskli hamleleri yalnızca işe yarayacağından emin olduğunda yapardı. İşte bu yüzden kazanırdı. Boynundan oluk oluk kan aksa bile en sonunda ayakta kalan yine o olurdu.
Ben Eris gibi hareket edemezdim. Bunun işe yarayıp yaramayacağını bilmemin imkânı yoktu. Kesinlikle onun seviyesinde bir dövüş çıkaramamıştım. Alec kolunu kaybetmemiş ya da bacağını kırmamış olsaydı ya da beni gerçek bir tehdit olarak görseydi, işler asla böyle sonuçlanmazdı.
Bir de son anda Alec’in bacağını havada asılı bırakan o his vardı. Daha önce kullandığım hiçbir büyüye benzemiyordu. Yoksa yerçekimini mi bükmüştüm…? Hayır, Alec Kral Ejderha Kılıcı ile yerçekimini kontrol etmeye çalışıyordu ve ben Soğurma Taşı’na mana vermeyi kestiğimde kılıcın gücü muhtemelen hiç beklemediği bir anda serbest kalmıştı. Artık bunu asla kesin olarak bilemeyecektim. Günün sonunda her şey sadece bir şans eseri de olabilirdi ama nedense… bundan şüphe duyuyordum.
“Kazandım.” Yumruğumu sımsıkı sıkıp havaya kaldırdım.
***
Yeryüzü Ejderhalarını savuşturmak için Mk-I’i kullanarak vadiden yukarı tırmandım. Zirveye ulaştığımda beni bekleyen bir kalabalık vardı. Bunlar av partisindeki adamlardı. Köprü çökmüş, tanrı seviyesindeki üç savaşçıları da yok olup gitmişti; ne yapacaklarını bilemez halde ortalıkta dolanıyorlardı. Beni gördükleri anda yavru örümcekler gibi dört bir yana kaçıştılar. Beni bir tür iblis sanmış olmalıydılar.
İlk iş olarak Biheiril Krallığı Şövalyelerine benzeyen birkaç komutanı yakaladım; Kılıç Tanrısı ve Kuzey Tanrısı’nın öldüğünü bildirdim onlara. Superdlere saldırmaya devam ederlerse karşılık vermeye hazır olduğumu da belirttim. Yine de tıpkı daha önceki gibi barış müzakerelerine açık olduğumu söyledim. Barış şartlarım geçen seferkiyle aynıydı. Bize saldırmış olmalarına fena halde öfkeliydim ama Geese kralın veya ona yakın birinin kılığına girdiyse, bu tamamen İnsan-Tanrı’nın tezgâhı demekti. Hoşgörülü tutumumu bozmaya niyetim yoktu. Yine de işi sağlama almak için içlerinden ikisini savaş esiri olarak yanıma aldım. Geese kendini kral kılığına sokmuşsa bunun pek bir önemi olmayabilirdi. Sonuçta tüm şövalyeler Geese’in kuklası değildi ve bu ülkedeki her nüfuzlu kişiyi kontrolü altına almış olamazdı. Yaşananlar duyulup şövalyeler sağ salim evlerine döndüğünde halkın desteği bizim lehimize dönecekti. İşler sarpa sararsa Superdleri başka yere taşımak zorunda kalırdım… bu da bize biraz zaman kazandırırdı.
Bu düşüncelerle geri dönmek üzere arkamı döndüğümde gözüm taş anıta takıldı. Yedi Büyük Güç anıtına. Anıtın köşesinde, en dipte duran sembol tanıdık bir işaretle değişmişti.
Üç mızrağın kesiştiği bir figürdü bu; Migurd tılsımının şekli. Yani artık Yedi Büyük Güç’ten biri mi olmuştum? Son darbeyi indiren bendim, doğru, ama bir türlü aklım almıyordu. Ne de olsa dördümüz birden savaşmıştık onunla. Belki de bu benim sembolüm değildi. Belki Ruijerd’inkidir, ya da Eris’in… Pekâlâ, Eris’inki olma ihtimali yoktu gerçi.
Dürüst olmak gerekirse öyle pek harika falan hissetmedim. Yani, birdenbire bu unvanın sahibi oluvermiştim. Ne olmuş yani? Sanki bunu isteyen bendim. Artık geri dönüşü de yoktu gerçi.
Eris ve diğerlerinin bulunduğu yere doğru yola koyuldum.
***
Ardından köyü aşıp Eris ve diğerleriyle buluştum.
İlk konuşan Sandor oldu. “Ne… oldu?” Uçurumun dibinde Alec’in işini bitirdiğimi söylediğimde, hüzünlü bir tebessümle, “Anlıyorum,” dedi.
“Sen gerçek bir kahramansın!” diye gürledi Atofe. “Bir iblis kralı kahramanı hafife alırsa kaybeder. Kadim zamanlardan beri bu hep böyle olmuştur.” Yüz ifadesi az öncekinden pek farklı sayılmazdı. Yine de belki ufacık bir hüzün kırıntısı vardı yüzünde. Duygusal sözler etmek pek onun tarzı değildi oysa…
Alec ölmüştü. Henüz bir çocuk sayılırdı. İnanılmaz yetenekliydi ve en iyisi olmaktan başka hiçbir şey düşünmüyordu… Önünde koca bir gelecek vardı.
Alec ile Sandor konuşurken aklımdan birkaç şey geçmişti aslında. Alec’in bazı şeyleri biraz daha derinlemesine düşünmesini ne kadar çok istediğim gibi mesela. Şimdi ona güzel bir ders verip yaptıklarını tartmasını sağlamayı ummuştum. Saflıktı bu, inkâr edemem. Ondan nefret etmiyordum, ölmesini de istememiştim. Onu yalnızca düşmanım olduğu için öldürmüştüm. Kaçmasına izin verirsem ilerde pişman olacağımı düşündüğüm için canını almıştım. Bunu yapmak zorundaydım.
Bu yüzden özür dileyecek halim yoktu. Bu bir savaştı. Karşı taraf bizi öldürmeye çalışıyordu. Oyunun kuralı buydu.
“Başardın işte!” Eris ise tam aksine gayet keyifli görünüyordu. Levhadaki işaretin değiştiğini söylediğimde, kollarını kavuşturup yüzünde muzaffer bir sırıtışla burnundan gururlu bir soluk verdi. Üzerimde Büyülü Zırh olmasaydı çoktan üstüme atılmıştı herhalde. Ne de yumuşacık olurdu şimdi… Ah, ne fırsat kaçtı ama!
Ruijerd pek bir şey söylemedi fakat yüzündeki bitkinlik apaçık okunuyordu. Çarpışma sırasında da aklımdan geçtiği gibi, sınırlarına dayanmış olmalıydı. Hastalıktan henüz yeni kurtulmuşken böylesine çetin bir savaşa girmek kolay değildi elbet. Yine de kazanmıştık; üstelik hiçbirimizde kayda değer bir yara bere yoktu.
İyi hoştu da, ya diğerleri ne durumdaydı?
Vakit kaybetmeden Superd Köyü’ne dönmeye karar verdik. Eris’in Kılıç Tanrısı’nın cesedini yaktığı kömürleşmiş alandan, Kuzey Tanrısı’nın saldırırken açtığı koca çukurdan ve Ogre Tanrısı ile yaşanan çatışmada devrilen ağaçların arasından geçtik. Ormanın içinden adeta devasa bir canavar geçip gitmiş gibiydi.
Bu izleri sürerek köyden çıkarken kullandığımız asıl yola vardık. Orada, Zanoba boylu boyunca yere serilmiş yatıyordu. Başucuna çökmüş Dohga’nın yüzü ise kaskatı kesilmişti. Zanoba ilk bakışta uyuyor gibi görünüyordu. Sırtüstü uzanmıştı ve çehresi kül gibi griydi.
Tıpkı… bir ölü gibi mi?
“…Zanoba, uyan hadi. Her şey bitti,” diye seslendim Büyülü Zırh’ın içinden. Hiçbir tepki vermedi.
“Zanoba…?”
Birkaç saniyeliğine ormandaki tüm sesler kesildi. Rüzgâr dindi, çıt bile çıkmaz oldu.
“Z-Zanoba? Şaka yapıyorsun, değil mi?”
Çıt çıkarmadı.
“Bir şey söylesene…” Zanoba yine de karşılık vermedi. Yüzü göğe dönük, bir ceset gibi sessizce öylece yatıyordu.
Tıpkı bir ceset gibi.
“…Hıh!” Eris aniden Zanoba’nın suratına bir tekme indirdi.
“Ne-n’oluyor yahu?!”
“Eve dönüyoruz! Kaldır kıçını hemen!”
“Hah…? Ah! Ne büyük kabalık! Dalmışım öylece.”
Ah, tabii ya, ne olacaktı ki başka.
Yine de ölmüş olma ihtimali hiç de az değildi. Zanoba ile Dohga bariz bir dezavantaj içindeydiler. Eğer şans eseri bize denk gelmemiş olsalardı, Zanoba hakikaten de cansız bir cesede dönüşebilirdi.
Aklımdan bunlar geçerken, Zanoba ile Dohga’nın fırlayıp geldikleri patikaya doğru baktım. Çarpışmanın bıraktığı yaralar manzarayı yer yer paramparça etmişti; kökünden sökülmüş ağaçlar, ortadan ikiye kırılmış gövdeler, kılıç darbelerinin izleri ve irili ufaklı bir sürü krater her tarafa saçılmıştı.
Cidden, kazanmamız tam bir şanstı. Düşününce, Ogre Tanrısı’nı alt etmiş bile sayılmazdık; adam çekip evine gitmişti sadece.
“Bu arada Leydi Atofe, buraya nasıl geldiniz?”
“Ha? Öğrenmek mi istiyorsun?”
“Lütfen, anlatın.”
“Bak şimdi, olay şöyle—”
Atofe’nin daldan dala atlayan karmaşık anlatımını takip etmek epey zordu. Araya o kadar çok ses taklidi ve efekt sıkıştırıyordu ki anlattıklarının ancak yarısını falan kavrayabilmiştim.
“Doğru mu anladım diye soruyorum… Geçmişteki Büyük Savaş’tan kalma bir ışınlanma çemberi vardı ve siz de onu kullandınız, öyle mi?”
“Vakti geldiğinde hazır olsun diye bizzat gidip bulmuştum onu!”
İşte bu sıkıntılıydı. Kötü şöhretiyle bilinen Atofe bile ışınlanma çemberlerini kullanıyordu; hani şu kurabilmek için dört bir yana koşturup durduğum ışınlanma çemberlerini. İnsanlar bunu duyarsa, benim de onun gibi tekinsiz biri olduğumu düşünmeye başlayabilirlerdi.
Gerçi, o tren çoktan kaçmış da olabilirdi.
Şaka bir yana, sahiden bitmiş miydi yani…? Bunun zafere ulaşmak için bir fırsat olduğunu sanmıştım ama her şey bir anda olup bitmişti. Ogre Tanrısı’nın amacının ne olduğunu tam anlayamamıştım gerçi ama artık etrafta pek düşman kalmamıştı.
Bittiğini düşündüğüm anda, yanı başımda yürüyen Eris’ten burnuma birden tatlı bir koku geldi. Çetin geçen bir çatışmanın etkisiydi herhalde. Hayatta kalma içgüdülerim sonuna kadar kabarmıştı ve belki de bu durum üreme dürtülerimi harekete geçirmişti.
O zaman bu gece ne olacaktı? Artık Özgür Rudeus değil miydim ben?
“Yok, yok.”
Geese’i haklayana kadar İffetli Rudeus olarak kalacaktım. Aynen öyle. Geese’in ne kılığa girdiğini hâlâ çözebilmiş değildim. Ogre Tanrısı ise sadece kaçmıştı. Bundan sonra ne olacağını kim bilebilirdi?
Geriye bir havari kalmıştı. Henüz bitmemişti.
Geese hâlâ meydana çıkmamıştı. İstihbarat ağımız da tam bir keşmekeşe döndüğünden onu adamakıllı arayamıyorduk. Kaçıp gitse ruhumuz bile duymazdı.
…Ya başından beri planı buysa? Belki de bunun nihai savaş olduğunu, düğümün burada çözüleceğini düşünen tek kişi bendim. Yoksa Geese en başından beri sıvışmayı mı kafasına koymuştu? Şu an diğer havariyi de peşine takıp sınıra doğru mu ilerliyordu…? Önceden ülkenin dört bir yanına dağılmış olan tüm haber alma kaynaklarım, bu savaş yüzünden Superd Köyü’ne yığılmıştı. Elimizde ne ışınlanma çemberi kalmıştı ne de iletişim tableti. Geese sınırda görülse bile peşine düşmemizin imkânı yoktu.
Evet, büyük ihtimalle kaçmıştı. Derinlikler Kralı öldükten, Kılıç Tanrısı ve Kuzey Tanrısı da başına buyruk hareket etmeye başladıktan sonra fena halde köşeye sıkışmıştı…
Kuvvetlerinin yüzde seksenini yem olarak kullanmış, kontrol edebildiğinden emin olduğu kişileri sağlama almış, bizi buraya çekip kazandığı vakti de kaçmak için kullanmıştı. Bir dahaki sefere tekrar şansını denemek için şimdilik pes etmişti…
Ben onun yerinde olsam kesinlikle öyle yapardım.
“Pff…”
Çatışma bitmiş olsa da hâlâ rahat bir nefes alamıyordum. Pertim çıkmıştı. Bugünlük daha fazla savaşacak takatim kalmamıştı; gerisini başka bir enayi halletsin artık.
Geese’in işini tamamen bitirememiştim belki ama Derinlikler Kralı’nı, Kılıç Tanrısı’nı ve Kuzey Tanrısı’nı devirmiştik. Ruijerd ile Superdler bizim safımızdaydı. Biheiril Krallığı ile Ogre Tanrısı’nın durumu Geese’in bundan sonraki hamlesine bağlıydı gerçi… ama yine de müzakerelerin gidişatını görmemiz gerekecekti.
Sanırım aldığımız tek gerçek hasar ofisimizin yerle bir edilmesiydi… Bu yüzden ışınlanma çemberlerinin hepsi nalları dikmişti. Bir süre öyle elimizi kolumuzu sallayarak oradan oraya gidemeyecektik ama sonuçta ciddi bir ilerleme kaydetmiştik. Her şeyi hesaba katınca, hiç de fena bir netice sayılmazdı. Doğrusu çok daha kötüsünü bekliyordum.
Kafamda bunları tartar dururken Superd Köyü görüş alanıma girdi. Yaklaştığımızı hissetmiş olmalılar ki çitlerin tepesinden merakla bakan Superd çocuklarını görebiliyordum. Derken, köyü koruyan savaşçılar girişten dışarı çıktı. Hemen arkalarından da Elinalise, Cliff, Norn, Julie ve Ginger belirdi… Yüz ifadelerine bakılırsa gayet iyi görünüyorlardı. Büyülü Zırh’tan çıktım. Son çatışmada tonla mana harcamıştım, belki de bu yüzden kolum bacağım kurşun gibi ağırlaşmıştı. Julie ve Ginger hemen koşturup Zanoba’ya sarıldı. Norn doğruca Ruijerd’in yanına gitti; Cliff ise hâlâ yere yığılmış duran Dohga’ya yöneldi. Kimi birbirine sarılıyor, kimi rahatladığını belli eden cümleler fısıldıyordu. Onları böyle görünce, yaşadığımız her şeyin gerçekliği nihayet içime oturdu.
Derken en sonunda Orsted belirdi. Ağır adımlarla bana doğru yaklaştı.
“Kazandınız mı?”
“Evet.”
Zaferimizin kanıtı olarak kılıcı ona doğru uzattım. Kuzey Tanrısı’nın sembolü olan Kral Ejderha Kılıcı Kajakut’u.
“Kazandık.”
Zafer bizimdi. Mutlak zafere daha çok vardı belki ama o tehlikeli, bıçak sırtı badireyi atlatmıştık. Geese’in tuzağını boşa çıkararak bir adım öne geçmiştik.
Kafamı kurcalayan yığınla mesele vardı; daha iyi yapabileceğim şeylerinse ucu bucağı yoktu.
Yine de kazanmak kazanmaktı.
Orsted kılıcı alıp “İyi iş çıkardın,” dedi. Başımı eğdim. Derken yanı başımdan birinin bakışlarını üzerimde hissettim. Eris’ti bu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
Kollarını iki yana açtı.
“…Başardık!” diye haykırıp kendini üzerime attı. Göğüslerinin bana değmesinin tadını çıkarırken içimden bir kez daha geçirdim: Kazandım.
