BİHEİRİL KRALLIĞI, Merkez Kıta’nın kuzey bölgesinin doğu ucunda yer alan; dağlar, denizler ve ormanlarla çevrili bir ülkeydi. Üç büyük şehri vardı: Merkezdeki başkent Biheiril, güneydeki ormanın kıyısında yer alan ikinci büyük şehir Irelil ve doğudaki denizin kıyısında bulunan üçüncü büyük şehir Heirulil.
Krallığın pek öyle sıra dışı bir özelliği yoktu. İllaki bir şey söylemek gerekirse, diğer uluslar üzerindeki nüfuzunun azlığına kıyasla topraklarının oldukça geniş olmasıydı. Kuzey topraklarının doğusu günümüzde bile rakip derebeylerin mücadele alanı olmasına ve Biheiril komşusunun iki katı büyüklükte bir yüzölçümüne sahip olmasına rağmen, askerî güç bakımından hemen hemen başa baş sayılırlardı. Peki, elindeki toprağı korumaya yetecek askerî gücü olmayan Biheiril Krallığı işgal edilmekten nasıl kaçınabilmişti? Cevap Ogre Kabilesi’ydi.
Ogre Kabilesi, okyanusun ortasında yükselen yalnız bir kayalıktan ibaret olan Ogre Adası’nda yaşıyordu. Biheiril Krallığı ile aralarındaki dostluk oldukça eskiye dayanıyordu ve köklüydü.
Çok, çok eskiden—aslında Laplace Savaşı’nın bitiminden ve Biheiril Krallığı’nın kuruluşundan sonraydı, yani en fazla elli ila yüz yıl öncesiydi—neyse, o zamanlar Ogre Adası’ndaki Ogre Kabilesi ile kuzey topraklarının sınırındaki İnsan Soyu kendi hâllerinde takılırlardı. Ogrelar kıyıda yaşayan insanlarla az çok temas kurarlardı ama kesinlikle insan kasabalarında sanki oranın sahibiymiş gibi kasıla kasıla dolaşmazlardı.
Ogre Kabilesi’nin başı dertteydi. Okyanus Kabilesi’nin saldırısına uğramışlardı. Ogrelar savaşçı bir halktı ve gururları işgalcilere teslim olmalarına engel oluyordu ama Okyanus Kabilesi’nin gücü karşı konulmazdı. Ogrelar birbiri ardına düşüyor; ya yok olmaya ya da Okyanus Kabilesi’nin kölesi olmaya doğru sürükleniyorlardı.
Tam da o esnada bir maceracı grubu imdatlarına yetişti. Maceracılar, Ogre Adası’nda bir hazine bulunduğuna dair söylentiler duymuşlardı. Her birini tek tek tanımıyordum ama liderleri bir insandı ve toplam dört kişiydiler. Muhtemelen bir şövalye, bir köpek, bir maymun ve bir sülün—hikaye böyledir ya, değil mi?
Neyse, hazine hayalleri kurarak ve dövüşmeye hazır bir şekilde gelmişlerdi. Fakat karşılarında çaresizlik içindeki Ogre Kabilesi’ni buldular. İşgal nüfuslarını kırıp geçirmiş, savaşçıları taze yaralarla kaplanmıştı. Kadınlar korku içinde yaşıyor, çocukların yüzü bir an olsun gülmüyordu.
Bunu gören maceracıların içinde, bu zulme son verme isteği alevlendi. Oracıkta Ogre Kabilesi’ne yardım etmeye ant içtiler. Kabilenin savaşçılarıyla birlikte, Okyanus Kabilesi’nin karargahı olan labirente girdiler. Amansız bir ölüm kalım mücadelesinin ardından Okyanus Kabilesi’nin reisini katlettiler.
Fakat bedeli ağır oldu. Onlara liderlik eden şövalye hariç, insan maceracıların hepsi ölmüştü. Düşen yoldaşlarının yasını tutan bu insan şövalyeyi gören Ogre Tanrısı, bir minnet borçları olduğunu anladı. Şövalyeye ömür boyu dostluk yemini etti ve ne zaman ihtiyacı olsa Ogre Kabilesi’nin onun yardımına koşacağına söz verdi.
İşte o zaman sarsıcı gerçek ortaya çıktı. Şövalye aslında denizin karşı kıyısında filizlenen yeni bir ulusun prensiydi. Prens evine döndü. Kral olduğunda Ogre Kabilesi ile karşılıklı koruma vaat eden bir antlaşma imzaladı. O günden sonra İnsan Soyu ile Ogre Kabilesi barış ve huzur içinde birlikte yaşadılar.
En azından Biheiril Krallığı’nın kuruluş efsanesi böyleydi. Bunun ne kadarının gerçekte yaşandığını bir kenara bırakırsak, asıl mesele Biheiril Krallığı’nın Ogre Kabilesi’nin koruması altında olmasıydı. Savunabileceğinden daha fazla toprağa ve verimsiz araziye sahip olmasına rağmen, dış işgallere uğramadan ayakta kalabilmişti. Dürüst olmak gerekirse, orası hakkında bilmeye değer tek şey de buydu zaten.
Biz de bu krallığın şehirlerinden birine doğru yol alıyorduk: İkinci Şehir Irelil’e.
Üç kişiydik: Taba rengi zırhı içindeki, Ariel’in kendi kendini ilan etmiş şövalyesi Chandle; gri zırhıyla onun astı Dohga; ve ben. Dış görünüşümü değiştirmek için ikisinin getirdiği büyülü yüzüğü kullanmış ve geliştirilmiş Büyülü Zırh Mk-II’yi giyip üzerine de plaka zırh geçirmiştim. Ayrıca Mk-II’nin sırtında Roxy’nin geliştirdiği büyülü bir cihaz vardı. Belimdeki bir düğmeye basılı tutarken büyü enerjisi saldığımda, o düğmeye karşılık gelen parşömen otomatik olarak aktifleşiyordu. Her bir el için beşer tane olmak üzere toplam on parşömenim vardı. Parşömenleri tek tek çıkarmak zorunda kalmamak çok pratikti ama parşömenler kalındı; ben de onları bir okul çantası gibi sırtıma bağlamış, kullanıma hazır hâlde katlamıştım. Bu da biraz kaba bir görünüm katıyordu. Sanki roket gibi fırlamak üzereymişim gibi bir hava yarattığından, ona “Parşömen Verniyeri” adını takmıştım.
Gatling Tüfeği’nden sonra Roxy’nin iki numaralı icadıydı. Büyülü Zırh’ı, Parşömen Verniyeri’ni ve plaka zırhı giyip hepsinin üzerine de bir pelerin örtünce devasa görünüyordum—iki metrenin üzerinde, tepeden tırnağa zırhlı biri olup çıkmıştım. Mükemmel bir kılıftı. Hikayeme göre Kuzey Tanrısı Stili kullanan, diyar diyar gezip korumalık işleri alan bir savaşçıydım. Öylesine bu taraflara gelmiş, etrafta güçlü adamlar var mı diye laf arasında öylesine sormuştum. Görünürde Chandle liderimizmiş, arkasından da iki iri yarı herif geliyormuş gibi duracaktı. Sahte adım Cray’di. Yolculuğumuzu at arabasıyla yapacaktık.
Şu an bir at arabasının arkasında sarsıla sarsıla ilerleyen üç şövalyeden biriydim sadece. Üçümüz de ağır zırhlar içindeydik. Dikkat çektiğimiz bir gerçekti elbette, fakat grubumuzun yapısı yoldan geçenlerin dönüp ikinci kez bakacağı kadar da sıra dışı sayılmazdı. Büyü Şehri Sharia’da zırhlı insanlara pek rastlanmazdı belki ama Biheiril Krallığı’nda bizim gibi giyinmiş epey kişiyi geride bırakmıştık.
Neyse. Yolculuk devam ederken, yanımdaki diğer iki yoldaşımı bir kez daha hatırlayalım mı?
İlki, Asura’nın Altın Şövalyeleri’nin kaptanı Chandle von Grandour’du. Eskiden gezgin bir paralı askerdi. Çatışma bölgesinde uzun yıllar geçirdikten sonra Ariel’in taç giyme töreni için Asura’ya gitmişti. Onun sesine ve güzelliğine hayran kalıp hizmetine girebilmek için kırk dereden su getirmiş, en sonunda Ariel’in dikkatini çekip derdini anlatma şansı bulmuştu. Mevcut konumunu işte böyle elde etmişti. Dışarıdan bakınca sadece otoriteye yaranmakta usta bir adam gibi duruyordu ama Ariel, tek yeteneği yağcılık olan birini şövalye kaptanı yapacak kadın değildi. Kesin gözüne çarpan başka bir şey vardı.
Ona adam hakkında daha fazla bilgi sorduğumda, dürüst ve güvenilir olduğunu söylemekle yetinmiş, gerçek kimliğine dair tek bir kelime etmemişti. Şıkır şıkır güldüğünü duyar gibiydim sanki: Aaa, bilmiyor musun? Hihi, o zaman söylemem ki!
Şimdilik Ariel’in şövalyesi olduğu iddiası yalan değildi ya, bu bana yeterdi.
Bir Altın Şövalye için zırhı epey sönüktü doğrusu. Doğru ışıkta şöyle bir bakınca altına benziyor gibiydi, belki de sadece cila gerekiyordu? Altından ziyade sarımsı bir rengi vardı. “Sarı Şövalyeler” desek nasıl olurdu acaba? Kulağa fena gelmiyordu. Sarı 14 gibi bir şey işte.
“İyi de Asura’da Altın Şövalyeler adında bir birlik var mıydı ki?”
Beyaz ve siyah şövalyeleri hatırlıyordum ama altın olanlarını hiç duymamıştım.
“Birlik, Kraliçe Hazretleri’nin taç giyme töreninden sonra kuruldu,” diye açıkladı Chandle. “Resmi görevimiz Kraliçe Ariel’e korumalık etmek ama kendisi ne görev verirse versin, nereye derse oraya gideriz. Gerektiğinde yasaklı ışınlanma çemberlerini bile kullanırız.”
Kısacası, Ariel’in ayak işlerini yapan adamlardı.
“Bana anlatıldığı kadarıyla birliğin asıl kuruluş amacı ‘müttefiklerimize yardım etmek’miş,” diye devam etti.
“Demek öyle.”
Demek Ariel bu birliği sırf bizim için kurmuştu. Sorumluluk duygusu amma da güçlüydü. Biraz ürkütücüydü açıkçası! İleride benden ne talep edecekti acaba? Orsted hallettiği sürece sorun yoktu ama yine de…
“Henüz yeni kurulmuş bir birliğiz ve üye sayımız az ama hepsi seçkindir. Pek göstermesem de ben de zamanında Kuzey Tanrısı Stili’yle az çok haşır neşir oldum,” dedi Chandle gülümseyerek.
“Öyleyse kılıç taşımanızı beklerdim,” dedim.
“Bunun daha etkili olacağını düşündüm.” Altın sarısı metal asasını parmaklarının arasında döndürdü. Daha çok demir bir su borusunu andırıyordu. Demek asa kullanan bir dövüşçüydü. Bu dünyada kılıç sanatı olağanüstü derecede gelişmişti. Uzun saplı silahların pek rağbet görmemesinin sebebi sanırım Superd Kabilesi’nin etkisiydi. Şimdiye kadar bu dünyada asa ile dövüşen birini hiç görmemiştim. Kuzey Tanrısı Stili’ne hâkimse her türlü dövüşebilirdi zaten. Neticede Kuzey Tanrısı’nın müritleri arasında ninjaya benzeyen savaşçılar bile vardı—onlar da kılıç kullanmıyordu.
“Uzun bir silah daha geniş bir erişim mesafesi sağlıyor, değil mi?” dedim.
“Aynen öyle. Kılıç Tanrısı Stili savaşçıları imkânsız mesafelerden saldırır, Su Tanrısı Stili savaşçıları ise hangi uzaklıktan gelirse gelsin saldırıyı savuşturur. Onları güçlü kılan şey de bu zaten. E madem öyle, niye kılıca takılıp kalasın ki? En baştan uzun bir silah kullanmak çok daha mantıklı.”
Düz bir mantıktı. Eski hayatımdaki dünyada bu düşünce tartışmasız kabul görür, silahların menzilleri uzadıkça uzardı. Fakat bu dünya öyle değildi. Millet bu mantığı benimsemeye başlasa savaşçı sınıfının çoğunluğunu oluşturan kılıç ustaları saygınlığını kaybederdi. Kılıç savaşçılarının asıl gücü; iyileştirme büyüsünün yaraları anında sarabildiği ve yaban diyarlarda ölmesi zor yaratıkların cirit attığı bir dünyada, düşmanı tek bir darbeyle biçip geçebilmelerinde yatıyordu.
Başka bir deyişle—Chandle kusura bakmasın ama—asa kullanma gerekçesi zayıf bir adamın yüzeysel mantığından ibaretti. İnsanlara karşı dövüşürken belki işe yarıyordu ama güçlü iyileşme yeteneğine sahip bir canavar karşısında ona pek şans tanımazdım.
“Buradaki Dohga da Altın Şövalyeler’den biri.”
Uzun bir sessizlik oldu, ardından Dohga, “…Hı-hı.” dedi.
Dohga’nın bir soyadı yoktu. Asura Krallığı’nın Donati bölgesindendi. Asura ordusunda asker olarak işe başlamış, başkentin kapılarında nöbet tutmuştu. O sıralar Altın Şövalyeler’in kaptanlığına atanan Chandle, onun potansiyelini görüp birliğe katmıştı.
“Demek üye alımına da siz bakıyorsunuz,” dedim.
“Altın Şövalyeler’i kusursuz bir şövalye birliği hâline getirmek, kaptan olarak görevimin bir parçası neticede. Saflarımıza katmak üzere hâlâ güçlü ve yetenekli yeni üyeler arıyorum.”
Görevin bir parçası, ha? Kutsanmış Çocuk’un kişisel muhafız birliğini hatırladım. Kaptanları Therese de aralarındaki en zayıf halkaydı. Bir örgütün liderinin en güçlü kişi olması şart değildi demek ki. Liderlik yeteneği çok daha önemliydi.
“Yalnız madem adınız Altın Şövalyeler, Dohga’nın zırhı pek de altın gibi durmuyor.”
“Hahaha! Ne bekliyordun ki? Resmi törenler dışında hangi aptal öyle kabak gibi dikkat çeken bir zırh giyer?”
“İkiniz de Asura Sarayı’nda bayağı dikkat çekiyordunuz ama.”
“Kraliçe Hazretleri’nin huzuruna çıkmak bu tür şatafat için biçilmiş kaftandır. Kraliyet Şövalyeleri, kraliçenin sembolik otoritesinin bir parçasıdır. Odasının kapısında sönük zırhlı ezik herifin teki nöbet tutsa skandal olurdu. Millet Asura Krallığı’nın tüm o debdebe ve ihtişamının yüzeysel bir gösterişten ibaret olduğunu, kapalı kapılar arkasında paçavralar içinde birtakım haydutların dolandığını fısıldaşmaya başlardı. Tekinsiz tipler… Bir hükümdarın etrafının ihtişamla sarılı olması şarttır.”
Haklıydı elbette. Bahsi geçen kraliçenin huzuruna her defasında hırpani cübbelerimle çıktığım için ihmalkârlık etmiş sayılırdım. Yine de… ne yapaydım ki? Hazretleri dışarıdan göz kamaştırıcı görünüyor olabilirdi ama kapalı kapılar ardında bayağı tekinsiz tiplerle düşüp kalkıyordu; sonuçta Orsted Şirketi tam bir haydutlar çetesiydi.
“Bir dahaki sefere yanına giderken en şık kıyafetlerimi giyeyim de kimse beni tekinsiz biri sanmasın bari,” dedim.
“Yok artık, resmi bir kıyafetle boy gösterirsen kimin öldüğünü merak ederiz. Resmi törenler dışında üstün başın dökülse de olur, kafana göre takıl.”
“Ne demek şimdi bu?” diye tersledim ama Chandle lafıma sadece gülmekle yetindi. Kötü bir adama benzemediğini itiraf etmeliydim fakat İnsan-Tanrı’nın müridi olmanın iyilikle ya da kötülükle bir alakası yoktu. Orsted ve Ariel onun zararsız biri olduğunu söyleseler de gözümü üzerinden ayırmayacaktım.
“Buralara pek kar yağmıyor, değil mi?” dedi Chandle. Etrafa göz gezdirdim. Etrafımızdaki ovalara hafifçe kar serpiştirilmişti ama arabamızı yavaşlatacak kadar bile değildi. Yine de tarım işlerini durdurmaya yetmiş gibi görünüyordu. Çevremizdeki sürülmüş çorak topraklar ve ekili alan olduğu anlaşılan tarlalar bomboş yatıyordu. Uzaktan bakıldığında bile bu toprakların verimli olmadığı açıkça anlaşılıyordu.
Yılın bu zamanlarında kuzey topraklarının karla kaplı olacağını hayal etmiştim ama Biheiril Krallığı beklediğimden daha az kar alıyordu. Rüzgâr dondurucu derecede soğuk, hava ise kuruydu; kısacası pek kar yoktu.
“Acaba dağlar yüzünden mi?”
“Dağların bununla nasıl bir alakası olabilir ki?”
“Bulutlar belki de batıdaki dağlara takılıyordur, bu yüzden kar buralara kadar ulaşmıyordur.”
“Anladım… Rudeus Efendi, gerçekten pek bilgilisiniz.”
“Yanılıyor da olabilirim tabii.”
Bu dünyadaki hava durumu, önceki hayatımdaki genel geçer bilgilerle her zaman örtüşmüyordu. Büyük Orman’da aralıksız üç ay boyunca yağmur yağabildiği oluyordu, çölleşmeye yol açacak özel bir etken olmamasına rağmen kıtalarda çöller oluşabiliyordu. Dağların bununla hiçbir alakasının olmaması ve batıdaki ormanda karın yağmasını engelleyen bir tür büyünün bulunması tamamen mümkündü.
“Dedem bu tür şeylere takıntılıydı,” dedi Chandle.
“Öyle mi? Bir şeyler mi inceliyordu?”
“Bulutların nereden gelip nereye gittiğini, insanların doğmadan önce ne olduğunu ve ölünce nereye gittiğimizi merak ederdi. İşte bu tarz şeyler. Gün boyu gökyüzüne bakıp derin derin düşünürdü.”
Kulağa tam bir filozof gibi geliyordu. Anlaşılır bir durumdu. Şayet ben de o yaşlara gelebilirsem günlerimi böyle geçirmek isterdim. Altmışımı devirdikten sonra Sylphie ve Roxy ile yan yana oturup tatlı tatlı bunamak ne güzel olurdu. Ah… Fakat Sylphie elf kanı taşıyordu, Roxy ise bir Migurd’du; yani muhtemelen hâlâ gencecik görünüyor olacaklardı. Eris ise nene olduğunda bile muhtemelen şimdiki gibi turp gibi kalırdı… Anlaşılan tek başıma bunamak zorunda kalacaktım.
“Epey felsefi bir yaklaşımmış,” dedim.
“Felsefi mi?”
“Felsefe dediğin—ah! Bir canavar var.”
“Ben hallederim.”
Yolda birkaç kez canavarların saldırısına uğramıştık. Biheiril Krallığı tam da dedikleri gibi ormanlık bir diyardı; bu yüzden yol yer yer doğrudan ormanın kıyısından geçiyordu.
Bu çatışmalar sayesinde yol arkadaşlarımın yeteneklerini gözlemleme fırsatı bulmuştum. Asura Krallığı’nın en güçlü savaşçılarının gerçekten de hünerli olduğunu kabul etmem gerekiyordu. Chandle usta işi teknikleriyle oldukça çevikti; Dohga ise devasa baltasının tek bir savuruşuyla rakiplerini yere seriyordu. Göründükleri kadar güçlüydüler, yani lafı dolandırmadan söylemek gerekirse bundan daha fazlası da değillerdi. Yine de en azından İleri seviye kılıç ustalarıydı. Büyük Güçler’den birine karşı savaşırken ayak bağı olurlardı belki ama yolda belde bana engel olmayacakları kesindi.
Ben tam da bu kanıya vardıktan kısa bir süre sonra İkinci Şehir Irelil’e vardık.
***
İlk bakışta İkinci Şehir Irelil diğer şehirlerden farksız görünüyordu. Etrafı surlarla çevriliydi ve girişinde tüccar tezgâhları sıralanmıştı. Bu dünyanın en sevdiği şehir düzeniydi işte. Büyü Şehri Sharia ile kıyaslandığında burada ahşap binaların daha fazla olması dikkat çekiciydi sanırım. Sivri çatılı bu ahşap yapılar, olası bir yangın durumunda alevler sıçramasın diye aralarında boşluk bırakılarak inşa edilmişti. Ormanlarla kaplı bir ülkenin kereste bolluğu içinde yaşaması gayet mantıklıydı tabii.
Arabayı bir ahıra bırakıp konaklayacağımız yere doğru uzanan caddede yürümeye başladık. Tüccar tezgâhlarının beklediğimden az olduğunu fark ettim. Belki de tüccarları buraya çekecek kadar müşteri yoktu. En mantıklı açıklama bu olurdu ancak etrafta ürün satılabilecek sürüyle maceracı vardı. Zırhlı savaşçıların, cübbeli büyücülerin yanından geçip duruyorduk. Tüccar tezgâhlarının sayısı maceracı sayısıyla örtüşmüyordu. Bunun özel bir sebebi mi vardı yoksa öylesine bir durum muydu?
“Ayy…” Etrafımı inceleyerek yürürken az kalsın yoldan geçen birine çarpıyordum. “Vay be…” Adam devasa bir şeydi. Boyu üç metreye yakındı. Zırhımın içinde bile ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalıyordum. Bu dünyada yarı devler varsa, tam olarak böyle göründüklerine bahse girebilirdim.
Derisi kızılımsı kahverengi, saçları ise kızıl siyah arası bir renkteydi. İnanılmaz kaslıydı; kolları, bacakları ve boynu ağaç gövdesi kadar kalındı. Özellikle kafası dikkat çekiciydi. Kocaman bir kafası vardı. Sıra dışı büyüklükteki alt çenesi dışarı doğru çıkıktı ve iki sivri dişi yukarı doğru uzanıyordu. Dağınık saçlarının arasından da iki boynuz yükseliyordu. Bu bir ogre olmalıydı.
“Önüne baksana,” dedi ogre tam çarpışacakken. Yüzüme bile bakmadan yoluna devam etti. Sırtında devasa bir yük taşıyordu ama taşıyanın cüssesinin yanında bu yük kuş gibi hafif kalıyordu. Daha önce hiç bu kadar yakından bir ogre görmemiştim. Gerçekten heybetli heriflerdi.
Burada, Biheiril Krallığı’nda ogre’lar diledikleri gibi özgürce dolaşabiliyordu. Krallık halkı da bunu hiç garipsemiyor gibiydi. Başka bir ırkın vatandaş olarak kabul görüp böyle benimsendiğine pek fazla yerde rastlamamıştım.
“Öyle dik dik bakıp durma Cray. Taşralı bir köylü değilsin sen.”
“Ha? Ah, doğru ya…”
Chandle, yolculuğumuz boyunca konuştuğu o halinden bambaşka, sert ve keskin bir tonla konuşuyordu. Kamuflajımızın bir parçasıydı herhalde.
“Buralarda ilgilenmeye değecek tek bir kişi bile yok. Boşuna etrafa bakıp zaman kaybetme.”
“Sen öyle diyorsan.”
Doğru ya, biz Kuzey Tanrısı savaşçılarıydık. Sadece güçlü görünen kişilere dikkat ediyormuş gibi durmalıydım. Aksi takdirde rol yapmamızın hiçbir anlamı kalmazdı.
“Gidip oda tutalım. Cray, Dohga? Tamam mıyız?”
“Tamam.”
“…Hı-hı.”
Dohga at arabasındaki haliyle birebir aynıydı ama Chandle, önceden kararlaştırdığımız gibi rolüne tamamen bürünmüştü. Liderliği Chandle’ın üstlenmesi benim varlığımı gizleme konusunda da çok işime yarıyordu.
Tamamdır. Ben onun yamağı Cray’im. Mesleğim: Asker.
“Varışımızın şerefine bir şeyler içelim mi Chandle? Kalacak yeri hallettikten sonra bir meyhaneye geçip kafaları çekmeye ne dersin?”
“Ha! Tam da işe yaramazın teki olduğunu düşünmeye başladığım anda harika bir fikirle çıkageldin. Sen de ondan biraz ders almalısın Dohga.”
“…Hı-hı.”
Hanın yolunu tuttuk.
Meyhaneye adım attığımız an fark ettim. Ters giden bir şeyler vardı.
“…Ha?”
Atmosfer bir garipti. Daha önce gittiğim hiçbir meyhaneye benzemiyordu. Bakışlarımla etrafı süzdüğümde aslında sıra dışı hiçbir şey yoktu. Bir sürü maceracı vardı, kasaba halkından da epey insan bulunuyordu. Müşterilerin yaklaşık beşte biri ogre’du ama huzursuzluğumun kaynağı bu değildi. Meyhanede farklı ırkların birbirine karışması, kasabanın diğer yerlerine kıyasla zaten gayet doğaldı.
Öyleyse neydi beni rahatsız eden?
İnsanlar dik dik bakmıyordu. Etrafta şüpheli tipler ya da garip nesneler de yoktu. Yine de bir şeylerin yanlış olduğu hissi yakamı bırakmıyordu.
“Bir sorun mu var Cray?” diye sordu Chandle.
“Buranın havasında bir tuhaflık sezmiyor musun?” diye sordum. Chandle etrafına bakındı fakat durumu fark etmiş gibi görünmüyordu.
“Hayır,” diye fısıldadı. “Gidelim mi?”
“Arkasında ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”
“Peki öyleyse.” Bunu dedikten sonra Chandle adeta umursamaz bir edayla meyhaneye doğru adımlayıp boş bir masaya oturdu. Ben de Dohga’nın iteklemesiyle peşinden gittim. Dohga oturduğunda sandalye ağırlığının altında gıcırdadı. Oysa bu meyhanedeki sandalyeler alışılmadık derecede büyük ve sağlam duruyordu. Büyülü Zırh’ın içindeyken otururken genelde dikkatli olmam gerekirdi ama bunlar beni bile taşıyacak gibi görünüyordu. Fark ettiğim şey bu muydu yoksa? Yok canım, saçmalık.
Ben sandalyelerle meşgulken Chandle garsonlardan birine seslendi. “Siparişi ben veriyorum, tamam mı?” diye ilan etti. Ardından ekledi: “Bize yiyecek bir şeyler ile bira getir, bir de buraları avucunun içi gibi bilen birini bul. Çabuk ol biraz. Uzun yoldan geldik, pestilimiz çıktı. Ah, dur bir dakika, şu iri yarı olana daha hafif bir şey getir. Meyve suyu veya süt… Başka bir şey yoksa su da olur.” Garsona dört bakır sikke fırlattı.
“Hemen getiriyorum efendim!” Garson bir ogre kadındı. Belki de bu yüzden erkeklere kıyasla daha ince bir yapısı vardı. Uzun boylu ve iri göğüslüydü… ama genel olarak insanlara daha çok benziyordu. Belki de melezdi. Yoksa o mu…? Hayır. Huzursuzluğumun kaynağı o da değildi.
“Cray, kendine gel! Dik dik bakıp durma diye daha kaç kere söyleyeceğim?”
Chandle’ın parmağı kafatasıma sertçe batarken, “Kusura bakma,” dedim. “Ne diye dürtüyorsun ki?”
“Ne dedin sen? Bir de bana laf mı yetiştiriyorsun?” Ses tonu kaba ve sert olsa da Chandle’ın gözlerinde en ufak bir tehdit yoktu. Sadece şüphe çekecek şekilde davrandığım konusunda beni uyarıyordu.
“Bakmıyorum, sadece… içimde garip bir huzursuzluk var.”
“Huzursuzluk mu? Kötü bir şey olacağını mı seziyorsun?”
“Kötü… kötü bir şey sayılmaz…” Hissettiğim şey rahatsız edici değildi. Tam aksine, sanki uzun zamandır aradığım bir şeye denk gelecekmişim gibi bir histi… Burada Geese ya da Ruijerd’i bulacak hâlim yoktu ya, değil mi?
Of, bunu düşününce etrafa daha da bir dikkatle bakasım geldi. Bir an önce şu işin aslını astarını öğrenmek istiyordum. Meyhane, her yerdeki sıradan meyhaneler gibi tıklım tıklımdı; gürültü patırtı gırla gidiyor, insanlar kahkahalar atıp birbirleriyle atışıyordu. Çoğu iştahla yiyip içmekle meşguldü. Yemeklerde de bir fevkaladelik yoktu, bildiğin nehir balığından yapılma sıradan bir sulu yemekti işte. Yine de aklıma takılan bir şey vardı. Buradaki atmosferde, diğer meyhanelerde olmayan bir şeyler vardı sanki.
“Duyduğuma göre siz üçünüz bilgi arıyormuşsunuz.” Ben etrafı süzmeye devam ederken masamıza başka biri yanaştı. Sıçanı andıran dar yüzlü bir insandı.
Chandle, “Buraları iyi bilir misin?” diye sordu.
“Bu kasaba hakkında bir şey öğrenmek istiyorsanız aradığınız adam benim. Kaç maceracı grubu var, tüccarlar malları nereden getiriyor, hepsini bilirim. Hatta isterseniz silah dükkânı sahibinin kiminle gizli aşk yaşadığını bile söylerim.”
“Güzel, öyleyse dökül bakalım. Buralarda yeniyiz, başımızın belaya girmesini istemeyiz.” Chandle adamın eline birkaç bakır sikke tutuşturdu.
Adam, “Bu kadarıyla öğrenmeye değer pek bir şey alamazsınız,” dedi.
“Zaten şu an büyük bir şey istediğim yok. Ama buralarda gerçekten çevren olduğunu kanıtlarsan… eh, ileride sana komisyonculuk işi çıkartabilirim. Öyle değil mi?” Chandle bu son soruyu bana yöneltince yüzüme vurdumduymaz bir sırıtış yerleştirdim. Azılı bir Ruquag paralı askerinin yüzünü taşıdığıma göre bayağı tehditkâr görünmüş olmalıydım.
Muhbir, “Tövbe tövbe, adamın ödünü kopartırsın,” diye mırıldanarak geriye doğru çekildi. Ardından tekrar Chandle’a dönüp, “Pekâlâ, ne öğrenmek istiyorsunuz?” dedi.
“Buraların adetlerini öğrenmek istiyorum. Bölge sınırları, coğrafyası, kiminle düşman olmamam gerektiği… Hah, bir de işimize yarayacak, ekmek kapısı açacak bir olaylar dönüyor mu, o.”
“Anlaştık.”
Doğrudan Geese’i sormadık. Çok hevesli görünmek işimize gelmezdi. Sonuçta bizler sadece birer savaşçıydık; kendilerine paralı asker süsü vermiş gezgincilerdik işte. Önemsiz bir iblis teki bizim umurumuzda olamazdı.
“Adetlere gelirsek, öyle katı kurallar yoktur. Kanunlara uyduğun sürece bu kasabada elini kolunu sallayarak yaşarsın. Ha, tek bir şey var: Buralarda ogre doludur. Onların yanında halinize hareketinize dikkat etseniz iyi olur. Bu ülkenin insanları ogre’larla pek bir can ciğerdir; o yüzden Milis’in koyu birer inananı falan olsanız bile Ogre Kabilesi’ne dil uzatmaya kalkmayın, lafınızı içinize atın.”
“Ağzımızdan bir laf kaçırsak ne olur ki?”
“Tüccarlar mal satmaz, hanlar oda vermez. Zaten bu mekanın sahibesi de bir ogre. Buradan tekme tokat kovulabilir ya da önünüze küflü yemek konduğunu görebilirsiniz.”
Ogre Kabilesi burada el üstünde tutulan komşulardı. Ogre’lara edilecek tek bir hakaret, ogre’ların kendisinden çok insanları çileden çıkarıyordu. Sharia’da bile diğer ırklara karşı büyük bir hoşgörü vardı ama yine de ayrışma mevcuttu. İnsanlar buradaki gibi iç içe, koyun koyuna yaşamıyordu.
“Coğrafyaya gelirsek… Şöyle kabaca anlatayım: Kuzeyde başkent var, güneyde ise tek bir köy bulunuyor. Ufacık bir yerdir, adı bile yoktur; ama birkaç oduncu yaşar orada ve canavarlarla kendi başlarına baş edebilecek kadar dişlilerdir. Güneydoğuda ise bir labirent var. Tam konumunu öğrenmek istiyorsanız… pamuk eller cebe.”
“Anlat bakalım.” Chandle adama birkaç bakır sikke daha uzatarak labirentin yerini öğrendi. Gitmeye niyetimiz yoktu ama bilmekten zarar gelmezdi.
Adam, Chandle’ın diğer sorularını yanıtlamaya döndü. “Daha önce de dediğim gibi, burada düşman edinmemeniz gerekenler ogre’lar. Bu ülkede ogre’lar da insanlarla bir tutulur. Onun dışında… Ha, bak, bir kişi değil ama kesinlikle uzak durmanız gereken bir yer var. Yeryüzü Ejderhası Vadisi.”
Yeryüzü Ejderhası Vadisi. Dikkat, kilit konum alarmı! Sözde Ruijerd tam da bu vadinin yakınlarındaki bir köyde olmalıydı.
“Vadi, Dönüşü Olmayan Orman denilen derin bir ormanın ortasında kalıyor. Çok eski zamanlardan beri orada görünmez iblislerin peydahlandığı söylenir, bu yüzden oraya girmek yasaktır.”
“Görünmez iblisler mi?”
“Çocukları korkutmak için uydurulmuş kocakarı masalları işte. Adından da anlayacağınız üzere, Yeryüzü Ejderhası Vadisi’nde Yeryüzü Ejderhaları yaşar. Birkaç aptal maceracı ormana girip inlerini kurcalayacak olsa, öfkeden gözü dönmüş bir sürü canavar ejderha koca ülkeyi yerle bir edebilir… Bence yasak olmasının asıl sebebi bu.” Adam bir şey hatırlamış gibi kaşlarını çattı. “Öyle diyorum ama çok da zaman olmadı… gerçi bir yıl kadar geçti sanırım, ormandan iblislerin çıktığına dair söylentiler yayılmıştı.”
“Ha, öyle mi?”
“Kasaba reisi bir araştırma ekibi kurup ormana gönderdi. Ama gelin görün ki geri dönmediler. Araştırma süresi bitmesine rağmen tek bir haber bile çıkmadı. Binbir türlü dedikodu türedi tabii. Kimisi görünmez iblislerin canını aldığını söyledi, kimisi Yeryüzü Ejderhası’nın yuvasına bodoslama daldıklarını. Kimisi de ‘Yok canım, bildiğimiz sıradan canavarlar kapmıştır onları’ dedi. Sonunda hepsinin ölmediği ortaya çıktı. Reis ilk ekipten ümidi kesip ikincisini göndereceği sırada, adamlardan biri pat diye çıkageldi.” Adam tam bu noktada öne doğru eğildi ve gözlerini üzerime dikerek ölümüne ciddi bir ifade takındı.
Vay arkadaş, korku hikayesine bağladı iyice, diye düşündüm. Ne diye bana bakıyorsun ki? Dön de Chandle’a bak.
“Zavallı adamın aklı başından gitmişti. Artık her ne gördüyse ödü patlamıştı besbelli. Reis ne olduğunu sordu sormasına ama adam boşluğa diktiği gözleriyle sadece ‘İblisler… iblisler…’ diye mırıldanıp durdu. Söylenene göre reis o kadar tırstı ki bir daha araştırma ekibi göndermekten vazgeçti. Ekibin Yeryüzü Ejderhalarına yem olduğunu ilan edip olayın üstünü örttü, kimsenin bu konuda konuşmasını istemedi… Anlayacağınız, gerçekler hâlâ karanlıkta gömülü, çözülememiş bir gizem olarak tozlu raflarda bekliyor. Bu dediğim de… aşağı yukarı altı ay önceydi.”
Adam hikayesine devam ederken nefesimizi tutup dinledik. “Ha, keşke olay orada kapansaydı. Geçenlerde bu mevzu kralın kulağına kadar gitmiş. Hazretleri küplere binmiş tabii. ‘Oralarda bir köy var!’ diye gürlemiş. ‘Ne olduğunu öğrenmeden onları kaderine nasıl terk edersiniz?’ Bir avcı birliği göndereceğini söylemiş. Biz burada laflarken, başkentte eli kılıç tutan adamları toplamaya başladılar bile.” Adam başını kaldırıp yüzümüze baktı. “Sebebi de sır değil hani. İblislerin arkasındaki gerçeği ortaya çıkarıp onları katleden herkese tam on Biheiril altını ödül var. Sanki orada tam sizlik bir iş varmış gibi duruyor, ne dersiniz?”
Anlaşıldı, görünmez iblisler. Bu duyduğum, Ruijerd’in görüldüğü söylentisiyle pek uyuşmuyordu… Belki de işin aslı şöyleydi: Önce Ruijerd bir sebeple köye gitmiş, köylüler de onu bir iblis olarak yaftalamıştı. Ardından birileri “Dönüşü Olmayan Orman’ın yakınlarında bir iblis görüldü” diye laf çıkarmış, bu da ormanda görünmez iblislerin yaşadığı söylentisiyle karışarak “Dönüşü Olmayan Orman’dan görünmez iblisler çıktı” hâline gelmişti. Kulaktan kulağa yayıldıkça abartılan bu laflar, ilk bilgiyi iyice saptırmıştı. Şansımıza, Paralı Asker Birliği’nin bilgi ağı olaylar böyle çorbaya dönmeden önce hikâyeyi yakalamayı başarmıştı. Tabii nokta atışı bir şey arıyor olmalarının da bu işte payı büyüktü.
Tabii olaylar tam tersi bir sırayla da gerçekleşmiş olabilirdi. Mesela: “Gerçekten de görünmez bir iblis ortaya çıktı.” “İblis mi? Superd Kabilesi olmasın sakın?” “Bak şimdi söyleyince aklıma geldi, o gün görülen adamın saçları yeşildi sanki.” gibi bir geyik dönmüş de olabilirdi.
Yok ya, vazgeçtim. Bu senaryo adamın ilaç satın alması kısmını açıklamıyordu. Gerçi dedikoduların bilgiyi nasıl eğip büktüğüne akıl sır erdirilmezdi ya, neyse. Zaten bu adamın anlattıklarında ilaç mevzusundan eser yoktu. Peki ama Ruijerd gerçekten de hiç şüphe çekmeden koca bir araştırma ekibini harcamış olabilir miydi? Niye böyle bir şey yapsındı ki? Ormanda insanların görmesini ya da bilmesini istemediği bir şey mi vardı acaba?
“Demek öyle…” dedi Chandle düşünceli bir tavırla. “Güzel hikâyeymiş. Değil mi Cray? Sen ne dersin?”
“Ha evet, iblisler demek…? Bayağı ilgi çekiciymiş. On Biheiril altını lafı da kulağa hiç fena gelmiyor.” diye yuvarlak bir cevap verdim, aklım bambaşka yerlerdeydi. O ormana gitmem gerekiyordu. Ortaya saçılan bütün bu bilgilerden sonra işin içinde Ruijerd’in olmadığını düşünmek imkânsızdı. “İblisleri katleden ödülü kapar dedin, yani ilk davranan işi bitirir, öyle değil mi? Herkes parti kurup ortalığa dökülecektir ama biz maceracı değiliz. Eğer bu işe soyunacaksak arkamızda sağlam bir destek isteriz.”
“Haklısın.” Chandle bana hınzır bir bakış attı. “Belki bize birini bulabilir… Çok güzel, benim her şeyden haberdar dostum. Bak, bu da bir sonraki işinin ücreti.” Adamın önüne bir deste bakır sikke daha koydu. “Bize bir hırsız bul. Maceracılık becerileri yüksek biri olsun; bilgi toplama konusunda ne kadar ustaysa o kadar iyi. Dövüşçü olmaması mühim değil, o kısmı biz hallederiz. Ücret konusuna gelince… Bakalım. Ah, boş ver. Birini bulursan bize yönlendir, detayları aramızda enine boyuna konuşuruz.”
“Belli bir vaktiniz var mı?”
“Şöyle ki, avcı birliğine yetiştiğimiz sürece sıkıntı yok… Onun için de daha zaman var, değil mi?”
“Bir ay var.”
“Pekâlâ, bundan on gün sonra yine bu meyhanede buluşalım o zaman. Sana uyar mı?”
“Anlaştık o zaman.” Adam sikkeleri alıp hızlıca cebine indirdi. Ardından bir anda ayaklandı ve saniyeler içinde kalabalık meyhanenin içinde eriyip gözden kayboldu.
Fena iş çıkarmadın, Chandle.
Orman hakkında bilgi toplamış ve Geese’in izini sürmek için bir ipucu yakalamıştık. Tamam, Kuzey Tanrısı hakkında bir şey soramamıştık ama zaten bu konuyu açmak konuşmanın akışına pek uymazdı. Doğrusu bu tarz işleri nasıl yapacağımı biraz daha iyi öğrenmek istiyordum.
“Bu işte iyisin,” dedim ona.
“Karım bu tarz pazarlıklarda çok yeteneklidir. Onu izleye izleye doğal olarak ben de bir şeyler kapmışım.”
Demek evli bir adam. Öyleyse onu evine sağ salim ulaştırdığımdan kesinlikle emin olmalıydım.
Kahretsin, rolden çıkma.
Boğazımı temizledim. “Peki, şimdi ne yapıyoruz?”
“Adamın dönmesini beklememiz gerekecek ama on gün boyunca boş boş oturmak da istemiyorum… Şöyle ufak bir gezintiye çıkalım mı? Hey, Dohga, senin gitmek istediğin bir yer var mı?”
“…Oduncular.”
“Hadi bakalım. Şöyle ufak bir keşif yapıp güneydeki köye bir uğrayalım mı?” diye teklif etti Chandle. Kararı tam o anda veriyormuşuz gibi davranıyorduk ama aslında güneydeki köye gitmeye çoktan karar vermiştik. Önümüzde on gün vardı. Köy sadece bir günlük mesafedeydi. Yarın sabah bir ışınlanma çemberi ve iletişim tableti kuracak, ardından köye doğru yola çıkacaktık. Yarın ya da ertesi gün ormana girip beş altı gün arama yapacaktık. Sonrasında geri dönüp bilgi kaynağımızla buluşacak, Geese hakkında elinde ne var ne yok dinleyecektik. Ardından da araştırmamızın sonuçlarını tablet aracılığıyla bildirecektik.
“Buyurun bakalım. Umarım çok bekletmemişimdir!” Dişi bir ogre siparişlerimizi getirdi: balık yahnisi ve bira. Dohga’nın önüne muhtemelen alkolsüz olan koyu renkli bir sıvı koydu. Pek iştah açıcı görünmüyordu ama yine de merak etmiştim. Birazdan bir yudum alıp bakardım.
Acil bir görevde olduğumuz için zil zurna sarhoş olmaya niyetim yoktu elbet ama meyhanede oturup hiçbir şey içmemek de dikkat çekerdi. Ben de tek kadehle idare edecektim.
“Pekâlâ beyler, büyük başarımıza!” diyerek kadeh kaldırdı Chandle.
“Şerefe!”
“…Şerefe.”
Kadehimi onlarınkine vurduktan sonra kafaya diktim. İçki sertti, genzimi yakarak mideme doğru süzülüyordu ama damakta bıraktığı tat oldukça yumuşa—
“Böğğ!” Dohga siyah sıvıyı olduğu gibi dışarı püskürttü. Öksürüp aksırmaya başlamıştı.
“Vay canına!”
Dohga masaya kapaklanıp öksürmeye başlayınca etraftakiler dönüp bize baktı. Panikle elimi sırtına koyup kısık sesle bir zehir temizleme büyüsü mırıldandım. Dohga ise ağzından süzülen salyayla öylece yere bakıp duruyordu.
“Hey, dayan biraz!”
Kahretsin, adama ne içirdiler böyle?! Zehir mi?! Biliyordum işte, bir şeylerin ters gittiğini hissetmiştim! Tam olarak ne olduğunu kestirememiş olsam da bir gariplik olduğunu biliyordum! Peki zehir temizleme büyüsü işe yarayacak mıydı? Sakin ol, böyle durumlarda ilk yapman gereken şey soğukkanlılığını korumaktır. Öncelikle ne tür bir zehir içtiğini öğrenmem lazım…
“Ne verdiniz ulan adama?!” diye hışımla garson kadına döndü Chandle.
“Çok, çok özür dilerim!” diye nefesi kesilerek bağırdı kadın.
Kendimi sakin kalmaya zorlayarak Dohga’nın kupasına uzandım ve— Ha? Ben bu kokuyu bir yerden tanımıyor muydum?
“Arkadaşınız insan mıydı? Heybetini görünce bir ogre sandımdı. Gerçekten çok özür dilerim.”
“Uzatma da ne verdiğini söyle sadece!”
Parmağımı sıvıya batırıp yaladım. Hah, evet, bu tadı çok iyi biliyordum.
“Şey, fasulyeden yapılan bir içecek. Ogre’lar arasında çok popülerdir ama insanlara ağır geldiği için sizler için sulandırırız. Gerçekten çok ama çok özür dilerim!”
“Zehir değil miymiş yani?!”
“Şey, yani, insanlar çok fazla içerse zehir etkisi yapabilir… Ama bir yudumcukla bir şey olmaz.”
“Kahretsin! Dohga! Hey, Dohga! Beni duyuyor musun?”
Chandle iyice küplere binmişti fakat ben soğukkanlılığımı tamamen kazanmış durumdaydım. Şimdi düşününce, ta mekâna girdiğimizden beri burnuma gelen o koku buydu işte. Muhtemelen balık yahnisine de katmışlardı. İçimde beliren o tuhaf gariplik hissinin sebebi meğer buymuş. Bu içeceğin ne olduğunu çok iyi biliyordum. Aşırı tüketildiğinde zehirleyici bir etki yaptığı doğruydu ancak Dohga topu topu tek bir yudum almış, onun da çoğunu dışarı püskürtmüştü. Sonrasında kendini pek iyi hissetmeyebilirdi ama kalıcı hiçbir hasar bırakmayacaktı.
Parmağımı tekrar sıvıya batırıp yalamak suretiyle tadına baktım.
Evet. Hiç şüphe yok, ta kendisi. Nerede görsem tanırdım.
Bu bildiğimiz soya sosuydu.
