Mushoku Tensei Cilt 24 – Bölüm 1 / Strateji Toplantısı

Strateji Toplantısı

Orsted Şirketi’nin bürosundaki toplantı odasında, doğrudan Orsted’in tam karşısında oturuyordum. İki yanımda Eris, Roxy, Sylphie ve Zanoba sıralanmıştı. Toplantı notlarını tutma işini Roxy üstlenmişti.

“Özetle durum bundan ibaret,” dedim. Raporumda peş peşe ulaştığımız bulguları özetlemiştim. İlki Geese ve Kuzey Tanrısı 3. Kalman’dı. Onların izini Biheiril Krallığı’nda bulduğumuzu söyleyince Orsted’in keyfi yerine gelmiş gibiydi. Aslında tek bir söz bile etmemişti ama adeta içinden bana “Aferin sana!” demek istediğini hissetmiştim. Onun bu olumlu havası, raporumun geri kalanını sunarken içimi rahatlatmıştı.

Ancak ağzımdan “Ruijerd’i bulduk,” lafı çıktığı anda yüzü bir anda karardı, adeta fırtına koptu.

“Şey, yanlış bir şey mi söyledim…” diye ekledim. Kızgın mıydı yoksa başka bir şeye mi takılmıştı, bir türlü anlayamıyordum. Öyle gözlerini dikmiş bana bakıyordu ki ortamdaki ağır havadan sırtım ürperdi. Çabucak kendimi toparlasam da Orsted’in neye karalar bağladığını kestiremediğimden içimdeki o tedirginliği tam olarak üzerimden atamıyordum.

Uzun bir sessizliğin ardından, “Ogre Tanrısı da Biheiril Krallığı’nda,” dedi.

Ogre Tanrısı, krallığın doğusunda kalan Ogre Adası’nda ikamet ediyordu.

“Ogre Tanrısı’nın kolaylıkla bize karşı kışkırtılabileceğini söylemiştiniz, değil mi?”

Unutmuş değildim. Sadece teyit etmek istiyordum.

“Geçmiş döngülerden birinde, bu neslin Ogre Tanrısı onun müridi olmuştu.”

Hmmm. Belki de Geese’in konumu bir tuzaktı… Ya da Geese, Ogre Tanrısı’nı kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Bu tür soruların cevaplarını toplantı odasında oturduğum yerde bulamazdım. Bizzat gidip kendim öğrenmeliydim. Madem zaten bir toplantının ortasındaydık, bu zamanı herkesle ortak bir noktada buluşmak için değerlendirmem gerektiğine karar verdim.

“Tüm bunları göz önünde bulundurarak,” dedim, “bundan sonraki stratejimizi konuşmak istiyorum.”

“Pekâlâ.”

“Şimdilik ihtiyacımız olan tüm parçalara sahibiz. Artık Biheiril Krallığı’na gitmeyi erteleyebileceğimizi ya da bundan kaçınabileceğimizi sanmıyorum,” diyerek strateji sunumuma başladım. “Bunun Geese’in —dolayısıyla da İnsan-Tanrı’nın— bir tuzağı olmadığını garanti edemem. Ama Geese sürekli elimizden kaçıp dururken onu yakalamak için bir daha ne zaman böyle bir fırsat buluruz, kim bilir? Bundan daha iyi bir şansımız olmayabilir. Eski Kılıç Tanrısı Gal Farion’un ya da İkinci Kuzey Tanrısı’nın izini bulamamış olmamız talihsizlik olsa da ben yine de Biheiril Krallığı’na gitmek istiyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?”

“Bir itirazım yok,” diye yanıtladı Orsted.

Ben ne yaparsam yapayım Atofe, Geese’in nerede olduğunu öğrendiği an harekete geçecekti zaten. Biheiril Krallığı’na nasıl gitmeyi planladığını ona sormamıştım ama oraya varması epey zaman alırdı. Bir iki ay, belki de daha fazla. Biheiril Krallığı’na sadece onunla buluşmak için değil, aynı zamanda yerel halkın onun gelişine hazırlanacak vakti bulmasını sağlamak için de bir an önce gitmem gerekiyordu.

“Dört ana hedefim var,” diye devam ettim. “Geese’i bulup işini bitirmek. Kuzey Tanrısı 3. Kalman’ı bulup safımıza çekmek. Ruijerd’i bulup safımıza çekmek. Ogre Tanrısı’nı bulup ya bizim tarafımıza geçirmek ya da icabına bakmak. Bunları… şey, bu sırayla halledeceğim. Sizin için uygun mudur, Başkanım?”

“…Olabilir.”

Bana kalsa bir an önce Ruijerd’in yanına koşardım ama sanırım önceliği Kuzey Tanrısı’na vermem gerekiyordu. Ogre Tanrısı’na gelince; Atofe okyanusu geçerken onu doğrudan Atofe’nin karşısına çıkarmak daha kolay olabilirdi. Zaten kendi hallerine bıraksam muhtemelen öyle olacaktı. Düşününce, Atofe ile nasıl iletişim kuracağımı bile tam bilmiyordum. İletişim aracı olarak Fort Necros’a bir irtibat tableti yerleştirmiştim ama hepsi buydu. Belki de Atofe ortaya çıkana kadar bu konuda endişelenmeyi ertelemek en iyisiydi. Zaten başka çarem de olmayabilirdi. Yine de acil bir durumda ona ulaşamamak büyük sıkıntı yaratırdı tabii…

“Eğer Geese’in güçleri sayıca bizden üstün görünürse takviye çağıracağım.”

Düşmanım Biheiril Krallığı’nda beni bekliyordu. Bu bir tuzak olabilirdi. Oraya vardığımızda Geese’in tüm adamları orada olup da adamın kendisi sırra kadem basmış olursa, yalancı çoban durumuna düşerdim. Arada sırada böyle şeylerin yaşanması kaçınılmazdı belki ama bu durum, tüm o ülkelerin bize olan güvenini zedeleyebilirdi.

“Onu bulana kadar bekleyip takviye kuvvetleri öyle çağırırsak geç kalmış olacağımızı sanmıyorum,” dedim.

Önce durumu kontrol edecektim: Düşman? Olay yerinde. Dövüş? Başladı. İşte ancak o zaman müttefiklerimi çağıracaktım. Böylesi çok daha güvenliydi.

Eğer sürekli aynı döngünün içinde sıkışıp kalırsak —Geese’i bul, müttefikleri topla, Geese kaçsın, herkes evine dönsün— bir süre sonra müttefiklerim artık çağrılarıma icabet etmezdi. Bütün bu emekler de boşa gitmiş olurdu.

“Müttefiklerimi çağırmam gerektiğinde kullanmak üzere ışınlanma çemberleri kurmak istiyorum.”

Biheiril Krallığı küçük bir ülkeydi ancak yine de üç büyük şehre sahipti: Başkent Biheiril, ikinci büyük şehir Irelil ve üçüncü şehir Heirulil.

“Şehirlerin her birinin yakınlarına birer tane kuracağım.” Roxy’ye kaçamak bir bakış attım. “Büyü çemberlerini eksiksiz çizebilecek kişi sayısı pek fazla değil ama muazzam öngörüsüyle benim o muhteşem ustam, tam da bu amaçla kullanmamız için bir sürü ışınlanma çemberi parşömeni hazırladı bile. Lütfen kocaman bir alkış!” Salonda adeta alkış tufanı koptu. Elinde mikrofonla sahnede duran Roxy’nin üzerine konfetiler yağdı. Dünyanın dört bir yanından salona doluşan hayranlarına el salladığında, onlarca kişi sevinçten baygınlık geçirdi. En azından… kafamın içinde canlanan sahne tam olarak böyleydi.

“Ana yolları gözlem altında tutmak için Biheiril Krallığı’nın komşularına adam göndereceğim. Bu iş için Sharia’daki Ruquag Paralı Askerleri’ni kullanacağız.”

Bu işi Linia ve Pursena halledecekti, Aisha da onlara yardım edecekti.

“Muhtemel kaçış rotalarını tıkadıktan sonra Geese’in izini süreceğim. Ardından, onu bulur bulmaz takviye çağıracağım. Ve hep birlikte icabına bakacağız.”

Asıl mesele onun gerçekten orada olup olmadığını kesinleştirmekti. Gerisi, destek kuvvetlerimiz ulaşana kadar kaçmasını engellemekten ibaret kalacaktı. Şansımıza Biheiril Krallığı etrafı ormanlar, dağlar ve denizlerle çevrili bir yerdi; pek fazla ülkeyle sınırı yoktu. Kishirika, Geese’in yerini tespit etmek için İblis Gözü’nü kullandığında İnsan-Tanrı’nın varlığını da hissetmişti. Bu da İnsan-Tanrı’nın muhtemelen onu fark ettiği anlamına geliyordu; yani Geese çoktan tüymüş olabilirdi. Mektubunda yazdığı gibi, yanında bir yoldaşı olduğu sürece ormanların içinden bile kaçabilirdi. Ana yolları tutmak daha çok kendi içimi rahatlatmak içindi.

“Anlıyorum,” dedi Orsted. “Peki büyü çemberlerini kim halledecek?”

“Görevi bölüşmeliyiz. Her bir çember için bir kişi.”

“Bu çok riskli değil mi?” diye itiraz etti Sylphie. “Yani, doğrudan senin peşine düşecekler, değil mi Rudy?”

“Evet,” diyerek başımla onayladım.

Geese’in mektubunun doğru olduğunu varsayarsak, hedefinin ben olduğumu açıkça söylemişti. Tek başıma hareket edersem onun tuzağına balıklama atlayacağımı tahmin etmek zor değildi. Ya da bizi bölüp parçalama yoluna gidebilirdi.

“Orsted Bey’in bileziği sayesinde İnsan-Tanrı’nın gözetiminden sıyrılabiliyorum. Geese de İnsan-Tanrı da beni, Orsted Bey’i ya da yanımızdaki kimseyi tespit edemiyor. Bu yüzden Geese yerimi bulmak için muhtemelen eski usul yöntemlere—bayağı bildiğin istihbarat toplamaya—başvuracaktır. Ben de tam bu yüzden kılık değiştirecek ve o beni fark etmeden büyü çemberini hızlıca yerleştireceğim.”

Tuzak olsun ya da olmasın, varlığımı davul zurna çala çala duyurmamak en iyisiydi; kılık değiştirme fikri de buradan çıkıyordu. Geese beni aramaya kalkarsa yakalanmam an meselesi olurdu ama en azından ülkeye ayak basar basmaz etrafımın sarılmasını ve harcanmamı engellemiş olurdum. Şansım yaver gider ve işler yolunda giderse, Geese’e baskın yapan taraf ben olacaktım.

Eğer ortada bir tuzak yoksa, bu durum Geese’in de İnsan-Tanrı’nın da Kishirika’nın İblis Gözü’ne yakalanacaklarını hesaba katmadıkları anlamına gelirdi. Ve bu durum planlarının bir parçası değilse, Biheiril Krallığı’ndaki işi çok acil olmadığı sürece Geese büyük ihtimalle topuklardı. Yine de ben varmadan önce halletmesi gereken ne varsa bitirmek için son ana kadar kalmayı deneyebilirdi. Benim onu bulmamı geciktirmek adına kılık değiştirirse, tüymek zorunda kalmadan önce kendince vakit kazanırdı. Bunun ona hiçbir zararı olmazdı.

“Gizli kalmak istiyorsan hedef şaşırtmak iyi bir fikir olabilir, Rudy,” diye öneride bulundu Roxy.

Bir şaşırtmaca. Yani bir tuzaktan şüphelendiğimi ve Biheiril Krallığı’na gitmekten vazgeçtiğimi düşünmelerini sağlayacaktım. Oltaya yemi takıp da bekledikleri büyük balık yerine küçük balıkları yakalarlarsa afallarlardı.

“Şaşırtmaca mı? Aklında belirli bir plan var mı?”

Roxy başıyla onayladı. “Var. İçimizden biri Kılıç Tapınağı’na gitse nasıl olur? Kraliçe Ariel ne zaman ihtiyacın olursa takviye birlik göndereceğini söylemişti. Buna Ghislaine ve Isolde de dâhil, değil mi? O ikisi Tapınak’taki insanları iyi tanıyor, dövüşte de kendi başlarının çaresine bakabilirler. Bize söylediğin doğruysa, şu anki Kılıç Tanrısı da İnsan-Tanrı’ya hizmet etmiyor. Oradan bize yardım edebilecek birilerini bulup getirmek işe yarayabilir. Mesela Kılıç Kralı Nina.”

Nina. Eris onu kendi tarafımıza çekmek için bizzat uğraşmıştı. Bir Kılıç Tanrısı’nın yerini tutamazdı belki ama Eris’le başa baş dövüşebildiği düşünülürse büyük bir koz olurdu. Yine de en son ziyaret ettiğimizde kafası bir şeye fena halde takılmış gibi görünüyordu. Gelip gelmeyeceğini kestirmek zordu.

“A! Tamam o zaman, ben giderim.” Bir el havaya kalktı—Sylphie’nin eliydi. Bu müzakereleri yürütme konusunda Sylphie’ye güveniyordum. Kendince Nina, Isolde ve Ghislaine’i tanıyordu. Üstelik Sylphie’nin gitmesi, başlı başına bir şaşırtmaca görevi görürdü. Doğumunu zaten yaptığı için onu öldürmenin pek bir cazibesi kalmamıştı ama yine de bir hedef olabilirdi. İnsan-Tanrı en çok kimi korumak istediğimi gayet iyi biliyordu. Eşlerim farklı yerlere dağılırsa, benim nerede olduğumu çözmeleri daha da zorlaşabilirdi. Beni endişelendiren tek bir şey vardı.

“Tehlikeden mi endişeleniyorsun?” diye sordum.

“Bu bir risk,” diye kabul etti Roxy. “Ama Geese’in nerede olduğunu bildiğimize göre, riskin en alt seviyede kalacağını düşünüyorum.”

Haklılık payı vardı. Üstelik Geese, o kadar uğraşıp müttefik topladıktan sonra onların teker teker avlanmasına kesinlikle izin vermezdi. Onların da Geese neredeyse orada olduklarını varsayabilirdik.

Tabii… öyle düşünmemizi istemiyorlarsa.

“İnsan-Tanrı en çok neye değer verdiğini biliyor, Rudy. Biz gidersek bu etkili bir şaşırtmaca olacaktır,” dedi Roxy, sanki aklımı okumuş gibi.

Dur bir dakika. Bu durumda benim planım biraz delice olmuyor muydu? Biheiril Krallığı’nda ışınlanma çemberlerini kuracak, ardından birliklerimi çağıracaktım. O konumların her birine ulaşmak tam bir gün sürmese bile en az yarım günümü alırdı. Bu da beni yem gibi öne atıp kolayca avlamalarını sağlamaz mıydı? Sanki topyekün bir savaşın eşiğindeydik. Hikâyenin, güçlerini bölen müttefiklerin teker teker av olmaya başladığı kısmında mıydık yoksa? Bu dünyaya geldiğimden beri işlerin hafif romanlardaki gibi yürümediğini öğrenmiştim. Yine de bu durum hiç hoşuma gitmiyordu.

“Aslına bakarsanız, yeniden düşünmeye başladım…” diyerek geri adım attım. “Belki de bu strateji bir hataydı…”

“Ah, Rudy,” diye iç çekti Roxy. Cesaretimin kırıldığını görebiliyordu. “Dinle. Maceracılar bir zindana girdiklerinde, kayıp vermemek üzerine plan yaparlar. Herkes elinden gelenin en iyisini yapar ve bu da eve sağ salim dönme ihtimallerini artırır. Şimdiye dek bizim tek katkımız evde oturup çocuklara bakmak oldu. Sylphie ile benim dövüş konusunda seninle Eris’in eline su dökemeyeceğimiz kesin. Ama şimdi, bizi sahada kullanmanın herkesin eve canlı dönme ihtimalini artıracağına inanıyorum.”

İhtimal mi…? Haklıydı, her şey ihtimallerden ibaretti. Hiçbir şey yüzde yüz kesin olamazdı. Güvende kalmaya, tedbiri elden bırakmamaya çalışsanız bile beklemediğiniz şeyler yaşanırdı. Aklınızın ucundan dahi geçmeyecek durumlar yüzünden planlar suya düşebilirdi.

“Bizi evde kilitli tutmak istediğini biliyorum Rudy,” diye devam etti Roxy. “Ama sen kaybedersen, bizi ne kadar sıkı saklarsan sakla bir önemi kalmayacak. Hepimiz için her şey bitecek. Evet, her seçimin bir riski var ama cesur olalım. Bütün bunlar bittiğinde birlikte gülebiliriz.”

İçlerinden birini bile kaybedersem bir daha nasıl mutlu olabilirdim ki? Biheiril Krallığı’ndan döndüğümde Roxy’yi, Sylphie’yi ya da Eris’i yok olmuş bulsam, yine de gülebilir miydim? İmkânı yoktu.

“Rudy, artık hepimiz birer ebeveyniz. Geleceği düşünmek zorundayız.”

Gözümün önüne Paul’ün yüzü geldi. Paul yaşasaydı, tam da şu anda ne yapardı? Işınlanma Zindanı’na gittiğinde beni de yanına almıştı. Metastaz Olayı gerçekleştiğinde ise… Pekâlâ, kendini tamamen kaybetmişti. Bunu aklımdan çıkarsam iyi olacaktı.

Ondan önce, Buena Köyü’nde yaşadığımız zamanlarda beni asla eve hapsetmemişti. Beni korumaya çalıştığına inanıyordum ama tehlikeyle burun buruna gelmek için çok da uzağa gitmenizin gerekmediği bir köyde özgürce dolaşmama izin vermişti. Zenith ise hamile olmadığı zamanlarda yerel şifa merkezinde çalışırdı. Hamile kaldıktan sonra bile durumunun stabil olduğu dönemlerde sürekli dışarıda koşturduğunu hatırlıyordum. Paul mükemmel bir baba değildi. Ayrıca onun gebermesini isteyen düşmanları da yoktu. Yine de bugün hâlâ hayattaydım; yani her şeye “hayır” demek, belki de aşırı korumacı olmaya başladığımın bir göstergesiydi. Diğer yandan, bu bambaşka bir durumdu…

“Evet, Roxy haklı,” diyerek onayladı Sylphie. “Bu riski alacağız. Düşmanlarımız bozguna uğratıldıktan sonra çocuklara bakacak birileri hayatta kaldığı sürece, bir şekilde başımızın çaresine bakarız.”

Eris kısa bir duraklamanın ardından, “Aynen öyle!” dedi. O ana kadar konuşmayı gerçekten takip edebilmiş miydi emin olamıyordum ama Sylphie’ye katıldığı kesindi.

Aile meselelerini konuşurken Zanoba da Orsted de sessiz kaldı; fakat konuşmanın herhangi bir kısmı onlara saçma veya akıl dışı gelseydi kesinlikle söze gireceklerinden emindim.

“Pekâlâ, bu şekilde ilerliyoruz o zaman,” dedim. “Bir itirazı olan?”

Çıt çıkmadı. Planımız hazırdı.

Ben gerçek kimliğimi gizleyecektim, ardından Geese’i bulmak için ayrılacaktık. Onu tespit ettiğimiz anda kaçış yollarını tutarak bir yere sıvışmasını önleyecek, takviye birliklerimizi bekleyecek ve ardından işini bitirecektik.

“Pekâlâ öyleyse. Sıradaki maddemiz…”

Planın detaylarını iyice olgunlaştırdık.

***

Görüşmenin sonunda şu ekiplere bölünmeye karar verdik:

Geese’in Komşu Bir Ülkeye Kaçmasını Engelleme Ekibi: Aisha, Linia, Pursena ve Paralı Asker Bölüğü’nün geri kalanı.

Nina’yı Kılıç Tapınağı’ndan Alarak Hedef Şaşırtma Ekibi: Sylphie (Ghislaine, Isolde)

Başkent Ekibi: Zanoba, Julie, Ginger

İkinci Şehir Ekibi: Rudeus

Üçüncü Şehir Ekibi: Eris, Roxy

Her birimiz bir ışınlanma çemberi kuracak, ardından Geese ve Kuzey Tanrısı’nı aramaya koyulacaktık. Sylphie konuştuğumuz plana harfiyen uyacaktı. Zanoba bilgi toplamaya odaklanacaktı. Eris ve Roxy ise Ogre Tanrısı’nın icabına bakacaktı. Geese’in kaçış yollarını kesmekle görevli ekibin başındaki Aisha’nın beni gururlandıracağından hiç şüphem yoktu.

Benim payıma düşen görev ise Ruijerd’i de kapsıyordu.

Ogre Tanrısı ile geçmişe dayanan köklü bir tanışıklıkları olduğunu duymuştum. Bir de tam zamanında Biheiril Krallığı’na doğru yola çıkan Üçüncü Kuzey Tanrısı Kalman meselesi vardı elbette.

Ruijerd ile aramızdaki bağ çok derindi.

Geese’in ne peşinde olduğuna dair en ufak bir fikrim olmadığı için güçlerimi bölmekten başka çarem yoktu. Hepimizin arasındaki iletişimi canlı tutmak ve planın esnek kalmasını sağlamak en mantıklısı olacaktı. Biheiril Krallığı’na gidecek olanlarımız vakit kaybetmeden yola koyulmalıydı. Burada ne kadar boş oturursak, Geese’in izini kaybettirme ihtimali o kadar artardı. Geese’in yerini tespit ettirmek için Kishirika’nın peşine zaten düşmüş, dünyayı turlamıştım; aynı çileyi bir kez daha çekmeye hiç niyetim yoktu.

Sylphie biraz daha sonra yola çıkacaktı. Ariel bana derhal takviye birlik göndereceğini söylemişti söylemesine ama onun da halletmesi gereken kendi işleri vardı. Sonuçta biz çağırır çağırmaz Ghislaine ve Isolde şıp diye damlayacak değildi.

Julie, Ginger, Linia, Pursena ve paralı askerlerin her birinin düzeni, kendi işi gücü vardı. Onları alışık oldukları hayatlarından çekip alıyordum ama bu yüzleşme her şeyin kaderini belirleyecekti. Bedeli ne olursa olsun bu yapılmalıydı.

Bu bir fırsat mıydı, yoksa bir tuzak mı? Belki de sadece bir hüsnükuruntuydu ama ben fırsatmış gibi davranacak, adımlarımı ona göre atacaktım.

İletişim tableti üzerinden planı Ariel ve Cliff’e ilettim. Ariel’in cevabı gecikmedi; “En kısa sürede destek birliklerini yola çıkarıyorum,” diyordu fakat Cliff tarafında hâlâ bir ses yoktu. Tabletini özel odasında tutan Ariel’in aksine, Cliff ile olan tüm yazışmalar Paralı Asker Bölüğü’nün Milis şubesi üzerinden ilerliyordu. Gecikmelerin yaşanması kaçınılmazdı.

Etrafı süzerek, “Sormak istediğiniz bir şey var mı?” diye sordum. Kimse elini kaldırmadı.

Zanoba için biraz endişelenmiyor değildim. Elimizdeki bilgilere dayanarak; üçüncü şehre Ogre Adası’na yakınlığı, ikinci şehre ise Ruijerd’in görüldüğü konuma yakınlığı sebebiyle öncelik veriyordum. Başkent ise en kalabalık yerdi; yani kolaylıkla en tehlikeli bölgeye dönüşebilirdi. Ginger maharetli bir istihbaratçıydı, Zanoba da yabana atılamayacak bir savaşçıydı ama ateş büyüsüne karşı zayıftı.

“Dikkatli ol, Zanoba,” dedim.

“Teyakkuzda olacağımdan şüpheniz olmasın. Lakin kendi adıma konuşmam gerekirse, ben daha çok Dükkân için endişelenmekteyim.”

“Ah, sen söyleyince aklıma geldi…”

Teorik olarak dükkân ve fabrika başlarında bir patron olmadan da çarkları döndürebilirdi. Yine de hem Zanoba hem de Julie yokken ciddi bir terslik çıkarsa işlerin nereye varacağını kim bilebilirdi?

“Aslında Julie’yi geride bırakmak istiyordum…” dedim.

“Hahaha. Ona bir daha asla ayrılmayacağımıza dair söz verdim.”

Julie gerçekten de Zanoba’yı çok seviyordu. Zanoba’nın ne hissettiğini merak etmeden duramıyordum; belki de duyguları karşılıklıydı. Ama böyle kişisel bir soruyu pat diye soramazdım. Zanoba’nın kadınlar konusunda tuhaf bir tavrı vardı, sanki onları hep belirli bir mesafede tutuyordu.

Günün birinde çocukları falan olursa dilimden asla kurtulamazdı. Seni gidi ahlaksız lolicon seni! Yine de daha ortada fol yok yumurta yokken kenardan laf atmak bana düşmezdi tabii.

“Eris, iyi misin?”

“…Evet.” Eris’in pek keyfi yok gibiydi. Sanırım benimle gelmek istiyordu. Ne var ki o gelirse Roxy’yi koruyacak kimse kalmazdı. Ayrıca Eris’le ben yan yana geldiğimizde aşırı dikkat çekiyorduk. Gizli operasyonlar kesinlikle Eris’e göre değildi.

Bu yüzden onu, en çok dikkat çeken ikinci kişi olan Roxy’nin yanına vermiştim. Bir nevi Hedef Şaşırtma Takımı gibi takılacaklardı.

“Tek başına gitmenden hiç hoşlanmadım,” dedi Eris.

Haklıydı tabii. Aslına bakarsanız ben de kendim için endişeleniyordum. Hem Geese’in radarına yakalanmamayı hem de bilgi toplamayı kusursuzca yürütebileceğimden emin değildim. Geese istihbarat işlerinde tam bir ustaydı. Adımlarımı çok dikkatli atmazsam, birilerinin Ruijerd ve Kuzey Tanrısı Kalman’ı aradığını duyduğu an beni enseleyiverirdi. Öyle bir şey olursa da ben daha yanına varamadan buhar olup uçardı.

Zaten ne zaman tek başıma hareket etsem başıma hayırlı bir şey gelmemişti.

“Aklımda bir plan var,” dedim ona. “Görürsün.”

Belki de son altı ayı istihbarat işlerinde bize yardım edebilecek birkaç kişi daha bulmaya ayırmalıydım. Neyse, olan oldu artık. Sonradan akıl yürütmenin kimseye faydası yok. Kafayı buna takıp kendimi yemenin de âlemi yoktu.

“Peki ya siz, Orsted Bey? Mümkünse burada kalıp iletişim tabletlerini idare etmenizi ve ailemi korumanızı rica edeceğim. Bu tarz şeyleri yani.”

Kısa bir duraklamanın ardından Orsted, “Pekâlâ,” dedi.

“Çok teşekkür ederim.”

Demek Orsted ev nöbetçisi olacaktı. Zaten ajanlık yapmak için fazla dikkat çekiyordu. Bir noktada ona ihtiyacım doğabilirdi elbette ama savaş başlayana kadar burada kalması her türlü çok daha işime gelirdi. O zaman gelince savaşa dâhil olabilirdi. Zaten büyü gücüyle ilgili malum mesele varken ondan bütün savaşı sırtlamasını bekleyemezdim. O daha çok son kozumuz gibiydi. Yani, bir tabiinin —yani benim— varlık sebebi tam olarak buydu: onun büyü gücünü tasarruflu kullanmasını sağlamak. Eğer Orsted bu aşamada savaşa dâhil olmak zorunda kalırsa, zaten kaybetmişiz demekti.

Orsted sessiz kaldı. Söylemek istediği bir şeyler varmış gibi bir hisse kapıldım ama kaskının ardından yüz ifadesini seçemiyordum. Belki de endişeliydi. Sonuçta devasa bir stratejik hamleyi başlatmak üzereydik; muhtemelen o da hepimiz gibi gergindi.

En sonunda bana dönüp, “Rudeus, o yüzüğü parmağından çıkarma. Ne olur ne olmaz,” dedi.

“Hangi yüzüğü?”

“Ölüm Tanrısı’nın yüzüğünü.”

Elime baktım. Kuru kafa figürlü yüzük tam oradaydı, parmağımda duruyordu. Ölüm Tanrısı’ndan aldığım bu hediye bakınca insanın tüylerini ürpertecek türden bir şeydi. Nedendir bilinmez, Kishirika ile görüştükten sonra bile onu parmağımdan çıkarmamıştım.

“Nedenini sorabilir miyim?”

“Ne olur ne olmaz. Etkisini göstermesi için parmağında durması yeterli.”

“…Pekâlâ, çıkarmam.” Tam olarak anlayamamıştım ama yapacak bir şey yoktu. İşe yaraması için takmam yeterliydi nasıl olsa. Zamanı geldiğinde her şey anlam kazanacaktı. Yani, umarım.

“Ayrıca özür dilemek istediğim bir—” Orsted söze tam başlayacakken birinin “Afedersiniz,” demesiyle susmak zorunda kaldı.

Kimdi o? Hangi aptal çalışan patron konuşurken lafını kesme cesaretini gösteriyordu?

Etrafıma bakındım ama kimseden ses çıkmamıştı. Hatta el kaldıran tek bir kişi bile yoktu.

Bir kadın sesiydi. Peki kim söylemişti bunu?

“Başkanım…”

Bana “Başkanım” dediğine göre bu ancak… Ha? Odada bile değildi ki o.

“Misafirlerimiz var!” dedi ses, bu kez biraz daha aceleci bir edayla.

Ha, kapının arkasından geliyormuş! Gizem çözüldü. Danışmadaki Elf Kız bu… Adı neydi ya onun?

“Kusura bakmayın, ben bir bakıp geleyim,” dedim. Toplantıdayken bizi rahatsız etmemesini söylemiştim, acil bir durum olabilirdi.

***

“…Vay be!”

Lobiye adımımı attığım an gözüme çarpan ilk şey altın rengi oldu. Tepeden tırnağa altın. Karşımda altın zırhlara bürünmüş, ışıl ışıl parıldayan biri duruyordu.

“Ne—?!”

“Selam.” İnsan formundaki bu altın külçesi elini kaldırdı.

Bu ses. Bu hareket. Aklıma birden malum birinin görüntüsü geldi. Altın şövalyeler… Savaş Tanrısı Zırhı’nın altın renginde olduğunu duymuştum. Zamanında Badigadi bir müritken Laplace’la altın bir zırhın içinde savaşmıştı.

Her şey bir anda yerine oturdu. Buraya bana saldırmak için gelmişlerdi!

Geese başından beri sadece bir yemdi! İnsan-Tanrı, Savaş Tanrısı Zırhı’nı kurtarmış ve beni indirmek için önden bir öncü göndermişti—

Elf kız araya girerek, “Bu beyler Kraliçe Ariel’in emriyle ışınlanma çemberini kullanarak geldiklerini söylüyorlar,” dedi.

veee durumun bununla hiç alakası yokmuş.

Şimdi daha dikkatli bakıp loş ışığı da hesaba katınca zırhın altından ziyade mat bir aşı boyası renginde olduğu anlaşılıyordu.

“Hoş geldiniz,” dedim.

Adam miğferini çıkardı. Altından, bu dünyada nadir sayılabilecek simsiyah saçlar çıktı. Elli yaşlarında gösteriyordu. Yüzünü derin çizgiler kaplamıştı ve tavırlarından kıdemli bir savaşçı olduğu anlaşılıyordu. Bu adamla daha önce Asura sarayında, Ariel’in dairesinin önünde karşılaşmıştım.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu,” dedim. Yanlış hatırlamıyorsam geçen sefer ergen ergen havalı laflar etmiş, sonra da adını söylemeyi reddetmişti. Yine de adını biliyordum; yanındaki diğer adam, Sylvester söylemişti.

“Sizi tekrar görmek güzel. Bu sefer adınızı öğrenme lütfuna erebilecek miyim?” diye sordum.

Şimdi zamanı olmadığını ima edercesine ama yine de beni kırmamak adına hafifçe güldü. “Ben Kraliçe Ariel’in hizmetindeki şövalye Chandle von Grandour.”

“Memnun oldum, eksik olmayın. Ben Rudeus Greyrat.” Önümde eğilince ben de eğilerek karşılık verdim. Düşününce, Grandour ailesini daha önce hiç duymamıştım. Geçen sefer Orsted’e onları sormayı unutmuştum; Chandle gözüme pek de önemli biri gibi görünmemişti.

Chandle kolunun altında taşıdığı kutuyu öne doğru uzatarak, “Majestelerinin son derece acil ve gizli bir emriyle buradayım,” dedi.

Acil mi? Demek emirleri yeni almıştı. Planın detaylarını Ariel’e daha toplantı esnasında göndermiştim. Kadın cidden hızlı hareket ediyordu.

“Teşekkür ederim,” dedim. “Bu nedir?”

“İçinde dış görünüşünüzü değiştirebilen büyülü bir eşya var. Majesteleri buna ihtiyacınız olacağını söyledi.”

Vay be. Asura Krallığı’nda böyle bir cihaz vardı, değil mi? Ama yine de elinin altında teslim etmeye hazır bulundurması etkileyiciydi. Belki de böyle bir şeye ihtiyacım olacağını önceden sezip hazırlatmıştı.

Chandle, “Lütfen içindekileri kontrol edin,” diyerek beni yönlendirdi.

“Tamam.” Kutuyu hafifçe açtım; gerçekten de içinde biri kırmızı, diğeri yeşil, birbiriyle eşleşen iki yüzük duruyordu. Yeşil yüzüğü takan kişi, kırmızı yüzüğü takanın görünümünü alıyordu. Bunlar sayesinde kendimi tamamen sıradan bir köylü gibi gösterebilirdim.

Başka bir kutu daha uzatarak, “Ayrıca bu da Asura kraliyet nişanıdır,” dedi. “Başınız sıkışırsa Majesteleri adıyla birlikte bunu kullanmanıza izin veriyor.”

Kutuyu alıp açtığımda bir madalyayla karşılaştım. Üzerinde Asura kraliyet ailesinin arması vardı. Ariel bunu yeni yaptırmış olmalıydı; yepyeni duruyordu. Her defasında benim için mektup yazmak can sıkıcı olmalıydı tabii. Ariel’e bir borç daha takmış oldum böylece.

“Ayrıca size yardımcı olmamız yönünde de emir aldık, Efendi Rudeus.”

Bana yardım etmek mi? Takviye kuvvetler gelene kadar idareten gönderilmiş olmalılardı. Tabii ki Ariel bir Kılıç Kralı’nı ya da Su İmparatoru’nu tek bir haberle çekip alamazdı; bu yüzden yapacak daha iyi bir işi olmayan birkaç şövalye yollamıştı. Yok, lafımı geri aldım. Adamcağıza “idarelik” demek haksızlık olurdu. Kendisi de tek başına gayet iyi bir destek kuvvet olurdu. Hem söz konusu Ariel’di—bana gizli operasyonları yürütemeyecek bir acemi göndermeyeceğini biliyordum.

Dur bir dakika,” diyerek araya girdim, söylediği şeyin farkına vararak. “‘Biz’ derken?

Aynen öyle. Hadi gel de bir selam ver bakalım!” diye seslendi Chandle, başıyla arkasını işaret ederek.

Sanki duvarın bir parçası canlanmış gibiydi. Lobinin bir köşesinde, adeta eşyaların arasına kaynamış gibi duran devasa bir zırh vardı. Daha önce orada hiç olmamasına rağmen bir şekilde gözümden kaçmıştı; varlığını neredeyse hiç hissettirmiyordu.

Fakat bir kez fark ettiniz mi bir daha gözünüzü alamazdınız. Gri zırhlar içinde dağ gibi duran bir adamdı ve sırtına muazzam büyüklükte bir savaş baltası asılmıştı.

Ben… şey, Dohga,” diye boğuk bir ses çıkardı.

Tanıştığımıza… memnun oldum. Ben de Rudeus Greyrat.

Dohga. Bu adamla da daha önce bir kez karşılaşmıştım. Ariel’in odasının önünde nöbet tutuyordu ve… nasıl desem, pek öyle cin gibi bir tip sayılmazdı.

Demek sadece baltalı bir adam değil, aynı zamanda bir şövalyeydi. Adı ve cüssesi sert bir izlenim bıraksa da yüzünde masum bir ifade vardı. Güçlü, nazik ve sessiz tiplerden olduğunu sezmiştim. Belki yirmilerindeydi, hatta henüz ergenlik çağında bile olabilirdi.

Taba rengi zırhı içindeki Chandle ise olgun ve karizmatik bir hava saçıyordu. Kendisi de gayet iri yarıydı ama Dohga’nın yanında adeta dal gibi kalıyordu. İkisi yan yana durunca, bir oyunda birlikte savaşılan iki bölüm sonu canavarı gibi görünüyorlardı.

 

Kısacası emriniz başımız üstüne. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.

Şey, pekâlâ…” Hazır buraya kadar gelmişlerdi gelmesine ama ben bu adamlarla ne halt edecektim? Paralı asker ekibine katmak mantıklı bir seçenek miydi acaba? Belki de Zanoba’nın yanına verebilirdim. Ama hepsinin iyi geçinebileceğini pek gözüm kesmiyordu.

…Chandle, sen savaşabiliyor musun?

Elbette. Asura Kraliyet Şövalyeleri’nin en güçlüsü olarak kabul edilirim.

En güçlüsü, ha? Ghislaine ve Isolde şövalye birliğinin üyesi sayılmıyordu herhalde.

Dürüst olmak gerekirse dövüşte pek dayanabilecek gibi durmuyordu. Fakat cana yakındı ve Asura sarayında gördüğüm kadarıyla oldukça komik bir adamdı. Muhtemelen arkadaş olarak sevebileceğim biriydi.

Büyük ihtimalle Yedi Büyük Güç’ten birileriyle savaşacağız. Bunun altından kalkabileceğini sanıyor musun?

Şüphesiz. Kraliçe Ariel’e hizmet yemini ettiğim günden beri ölmeye hazırım.

Hmmm. Pekâlâ, tamam. Belki de Ariel onu gözden çıkarılabilir biri olduğu için göndermişti. Onu Zanoba’nın yanına verir idare ederdim… Ama bir dakika. Bu işte bir gariplik yok muydu? Ariel’e o mesajı daha yeni yollamıştım. Hızlı çalışıyordu tamam ama bu kadar hızlı mı? Zamanlama fazla mükemmeldi. Ya İnsan-Tanrı—

Sen,” dedi bir ses. Arkamı döndüğümde Orsted’in arkamda dikildiğini gördüm.

Chandle başıyla selam verdi. “İyi günler, Ejderha Tanrısı Orsted. Sizi görmek bir şeref. Ayrıca lanetinizin Kraliçe Ariel’in belirttiğinden çok daha kontrol altında olduğunu görmek beni ziyadesiyle memnun etti.

Göz ucuyla Elf Kıza baktım. Göğsünde kavuşturduğu kollarıyla Orsted’e adeta tutku dolu bir ifadeyle bakıyordu. Neyin nesiydi bu şimdi? Onu ilk kez görüyor olamazdı herhalde. Gerçi Orsted’in kafasında miğfer vardı ama belki de lanet kızı beklediğinden daha az etkiliyordu.

Ama her neyse, boş ver şimdi bunu. Ben Chandle’a odaklanmış durumdaydım.

Artık Ariel’e mi hizmet ediyorsun?” dedi Orsted.

Öyle. Atama belgem de yanımda.” Cebinden bir kâğıt çıkarıp Orsted’e gösterdi.

Kâğıtta gerçekten de Chandle von Grandour’u Altın Asura Şövalyeleri Kaptanı olarak atıyorum yazıyordu. Üzerinde Ariel’in kendi imzası ve Asura arması vardı. Demek yanında getirmişti. Bu durum bana bir tık şüpheli gelse de muhtemelen adama karşı önceden beslediğim kuşkulardan kaynaklanıyordu.

Siz ikiniz Rudeus ile gideceksiniz. Geese yüzlerinizi tanımaz.

Emredersiniz.

Senin için uygun mu, Rudeus?

Ha? Ah, şey, tabii.” Orsted bir anda bitivermiş ve karar benim yerime çoktan verilmişti. Madem Orsted’in emri böyleydi, bize de uymak düşerdi sanırım…

Bir dakika, bu iş benim pek içime sinmedi. Biraz geriye sarabilir miyiz? Öyle pat diye karar veremeyiz. Hem kim ki bu adam? Siz onu tanıyor gibisiniz Efendi Orsted.

Evet, o—” Orsted gerisini getiremeden sustu. Chandle’a dönüp baktığımda, parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptığını fark ettim.

Meseleyi bilmiyorsa, belki de hiç öğrenmemesi herkes için daha hayırlı olur?” diye bir teklifte bulundu. “Şu an için Kraliçe Ariel’in şövalyesiyim. Bundan böyle de Efendi Rudeus’un hizmetkârı olacağım.

Görünüşe göre Chandle bayağı ünlü biriydi. Ama kim olabilirdi ki? Hiç de büyük bir güce sahipmiş gibi durmuyordu. Hatta aksine, biraz ezik bir havası bile vardı. Orsted’in tanıyabileceği ne kadar ünlü isim vardı ki? Belki Ejderha Irkı ile bir bağı vardı… Kutsal Ejderha İmparatoru Shirad veya Dipsiz Ejderha Kralı Maxwell gibi. Fakat adamda gümüş saç yoktu. Belki de saçını boyatmıştı?

Bu karardan emin misiniz?” diye sordum Orsted’e.

Sana iyi hizmet edecektir. Seni tek başına göndermek benim de içime sinmiyordu, bu iş için biçilmiş kaftan. Havari olma ihtimali düşük ve istihbarat toplama konusunda becerikli olacağını tahmin ediyorum.

Orsted son derece kendinden emin konuşuyordu. Ona güvenmekten başka çarem yoktu. Ariel de sırf bağlantıları var diye ne idüğü belirsiz birini şövalyelerinin kaptanı yapacak değildi ya; adamın bileğinde muhakkak bir güç olmalıydı.

Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım,” dedi Chandle.

Bir düşünelim… Orsted onun istihbarat toplamada iyi olduğunu söylediğine göre, uzmanlık alanı bu olmalıydı.

Orsted’in Chandle hakkındaki bilgisini gayet olağan bir şeymiş gibi sunması, Chandle’ın da Orsted’in kendisini tanımasını hiç garipsememesi her şeyi açıklıyordu. Tek başıma çalışmak beni tedirgin ediyordu; diğer yandan hiç tanımadığım insanlarla çalışmak da gözümü korkutmuyor değildi. Fakat Orsted ona kefil olduğuna göre şüpheyle yaklaşmama gerek kalmamıştı. Değil mi? Üstelik adamı bizzat Ariel göndermişti.

Orsted bu adamı gönderme fikrine hemen atladığına göre, herif hem işinde uzman hem de tehlikesiz bir seçim olmalıydı. Orsted durumu böyle değerlendirmiş olmalıydı. En azından Ariel, ışınlanma çemberlerini kullanmasına izin verecek kadar adama güveniyordu. Bu bile başlı başına bir anlam taşıyordu.

Belki de Orsted ile Ariel’in onun hakkındaki değerlendirmelerine güvenmeliydim.

Pekâlâ,” dedim. “Lütfen içeri buyurun, toplantıya katılın. Gerçi neredeyse bitmek üzere ama.

Nasıl isterseniz,” diye karşılık verdi Chandle.

İkisiyle birlikte bütün stratejinin üzerinden bir kez daha geçer, sonra da Ariel’in onlar hakkında ne diyeceğine bakarım, diye düşünerek bu iki gizemli şövalyeyi toplantı odasına buyur ettim.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla