Mushoku Tensei Cilt 22 – Bölüm 14 / Ek Bölüm: Maymun ve Hayalperest Genç

Ek Bölüm: Maymun ve Hayalperest Genç
  • Geese

BEYAZ BİR ODADAYDIM. Etrafta başka hiçbir şey yoktu, yalnızca sonsuza kadar uzanan beyaz bir zemin… Burayı seviyordum. Beni yıllar öncesine, umutlar ve hayallerle dolup taşan çulsuzun teki olduğum o gençlik yıllarıma götürüyordu—toy, tecrübesiz ve katıksız bir ahmak.

İblis Kıtası’nın güneyinde küçük bir köyde doğmuştum; kuşlar kadar özgürdüm. Gelgelelim burnum öyle havadaydı ki köyün bana dar geldiğini düşünüyordum. Dünyaya büyük işler başarmak için geldiğimi sanacak kadar küstah bir özgüvenim vardı, ben de evden kaçtım.

Peki günün sonunda büyük işler başarabildim mi? Cık, tek bir tane bile başaramadım. Zamanla edindiğim tek beceriler herkesin yapabileceği şeyler oldu—yemek yapmak, çamaşır yıkamak, temizlik… Ha, harita çizebilir, pazarlık yapabilir ya da tuzak bozabilirdim belki ama gerçek bir profesyonelle boy ölçüşmeye kalksam ne olurdu dersin? Eh, orasını hiç kurcalamamak en iyisi.

Eziğin teki olmasaydım belki ben bile kendime inanabilirdim ama gerçek şuydu ki dövüşmekten zerre anlamazdım. Tek amacım güçlü, muazzam adamların peşine takılıp zayıf noktalarını kapatmaktı. Japon balığı yüzerken peşinden pisliği nasıl ayrılmaz bilirsin ya? İşte ben de öyleydim. Elimdeki tek şey ucuz numaralar ve laf yapan bir dildi.

Bu odada dururken, o moronun—yani kendimin—bir şekilde hâlâ hayatta kaldığı gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı. Ama işin böyle bitmesine izin vermeyecektim. Büyük bir şey başaracaktım. Aynaya baktığımda kendimle yüzleşebilmemi sağlayacak bir şey.

“Aah, evet. Tabii ki işin böyle bitmesine izin veremezsin, ne hissettiğini çok iyi anlıyorum,” dedi garip bir şekilde bulanık duran bir figür. İnsan-Tanrı.

Gözlerimin onun üzerinden kayıp gitmesi, hiç beklemediğim anlarda birden bitivermesi tüyler ürperticiydi. Ama benim için tuhaf bir şekilde huzur veren bir varlığı da vardı. Küçük köyümde çürüyüp gittiğim o günlerden beri rüyalarıma girer, bana öğütler verirdi. Kutsal İnsan-Tanrı’mdı o benim.

“Duygularına kapılıp gitmişken seni böldüğüm için üzgünüm ama yakın zamanda bir açıklama alabilecek miyim?”

Açıklama mı? Ne açıklaması?

“Öfkeliyim. Sorularımdan kaçmayı bırakmazsan sonunun kötü olacağını biliyorsun, değil mi?”

Hop, sakin ol be usta, kızma hemen. Açıklama istiyorsan önce neyi bilmek istediğini söyleyeceksin.

“Milis’teyken Rudeus’a o mektubu yazmak da neyin nesiydi? Sen orada sadece onun nasıl dövüştüğünü teyit etmek için bulunmuyor muydun, bunu konuşmamış mıydık?”

Haa, şu mesele. İnsan-Tanrı’nın müritlerinden biri olduğumu bilsin diye ona savaş ilan ettiğim şu küçük mektup. Ama bak, bunun nedenini kelimelere dökmek biraz çetrefilli bir iş.

“Ne kadar çetrefilli olduğu umurumda değil. Açıklayacaksın. Söyleyeceklerine bağlı olarak ilahi gazabımı üzerine salmaktan başka çarem kalmayabilir.”

Haha. İlahi gazabın demek? Zamanında bir kere yaptın zaten onu. Kaybedecek o kadar şeyim kaldığından pek emin değilim, bilirsin ya?

Ah, neyse ne. Anlatayım bari. Son zamanlarda bunu neden yaptığıma dair epey kafa yordum, o yüzden kafamda tasarladığım cevap hazır ve nazır.

“Pek de takdire şayan bir davranış.”

Değil mi ama?

“Şimdi sadede gel.”

Tamamdır. Şöyle ki, her şeyden önce ben hayatımı yalan dolanla sürdürdüm. Bu yüzden foyamın ne zaman meydana çıkacağını az çok hissederim. Bu tür şeylerin bir fitili, bir son kullanma tarihi vardır; yalanın ne zaman patlayacağını şıp diye anlarım.

İşi önceden bitirip topuklamak daha güvenli… bilirsin ya? Patron olaya uyandığı an etrafta olmaktan iyidir.

İnsan-Tanrı düşünceli bir ses çıkardı.

Yine de bu iki numaralı nedendi.

“İkinci neden mi? Peki bir numaralı neden neydi?”

Kendime karşı dürüst olmakla ilgiliydi desek daha doğru. Ya da bu işe kendimi tam anlamıyla adamak da diyebilirsin. Bak, ne kadar atıp tutarsam tutayım, günün sonunda ben de tırsıyorum. Rudeus’un karşısına dikilmem gerekse, yolda illaki tırsar, geri adım atardım. Kendime hep bir kaçış yolu bırakırdım yani. Sonra da plan patladığında, “Ben zaten hiçbir zaman havari değildim ki” diye kıvırıp paçayı kurtarmaya bakardım. Şans bizden yana olmadığında, zamanı gelince taraf değiştirip Patron’un yanına geri dönerdim.

Her an topuklamaya hazır olsaydım, kazanabileceğimiz bir durumu kendi elimle yenilgiye çevirirdim. Sen de öyle düşünmüyor musun? Bence kesinlikle öyle. Ne yazık ki ben durup dururken kelle koltukta savaşacak bir tip değilim. Ama geri dönemeyeceğini bildiği hâlde kendini ateşe atan insanları defalarca gözlerimle gördüm. Paul da Ghislaine de öyleydi, hatta bazen Elinalise bile.

Kazanmanın tek yolu bu. Ölmekten korkup tırstığın sürece bunu başaramazsın. Bir darbe, ancak kendini tamamen ortaya koyup ölümü göze aldığında öldürücü bir vuruşa dönüşür. Bana kalırsa devasa düşmanları devirmenin tek yolu bu. İşte bu yüzden kendimi de öyle olmaya zorlamak istedim.

“Hımm. Demek ona o mektubu bırakma zahmetine bu yüzden girdin?”

Aşağı yukarı öyle.

“Anladığımı söyleyemem… ama neyse. Benim durduğum yerden bakınca, ölümü göze almanın genel resmi nasıl etkileyeceğini sorgulamam gerekiyor. Bu beni endişelendiriyor.”

Ohoo, lafa bak! Karşıma geçip “Kazanmam imkânsız, yardım et banaaa!” diye zırıl zırıl ağlayan kimdi peki?

“Evet, sırf bu yüzden bu kadar dikkatli davranıyorum zaten. Sana güveniyorum.”

Hı-hı, ben de tam istediğin gibi Rudeus ve Orsted’in işini bitirmek için tarafımıza gitgide daha fazla adam topluyorum işte. Bu iş için varımı yoğumu ortaya koydum.

“Doğru. Şimdiye kadarki ikna başarın gerçekten de kusursuz. Zayıf noktalarını sana benim söylemem sayesinde olsa bile… Çocukluklarından tut arzularına, yanlarına yaklaşılacak en doğru zamana kadar her şeyi ben tarif ettim neticede…”

Yani, tamam, öyle söyleyince insanın biraz kalbi kırılıyor açıkçası… Ama ne olursa olsun, günün sonunda o lafları eden benim sonuçta. Birazcık daha güveni hak ediyorum sanki, ha?

“Anlaşılabilir bir durum. Sana güveniyorum zaten. Ama zamanımız tükeniyor.”

Anlıyorum, anlıyorum. İşi doğru günde yapmak önemli, değil mi?

“Evet. O, Rudeus’un zayıf noktası; bu yüzden onu kullanmaktan başka çaremiz yok. İşe yarayacağından en ufak bir şüphem yok.”

Öyle mi dersin? İçimde bir şüphe var ama… Biliyorsun ya, hiçbir planın yüzde yüz garantisi yoktur.

“Bunun farkındayım. Orsted işin içine girdiğinden beri bütün planlarım altüst oldu. Artık gına geldi.”

Yine de önden olabildiğince çok adamı tarafımıza çekmek isterim. Özellikle de bir sonraki elemanı. Bayağı büyük bir balık. Belki ilk adamla aynı seviyededir, hatta daha bile güçlüdür.

“Bunu başarabileceğini düşünüyor musun?”

Hadi ama, adama savaşması için birkaç sebep uydururum, gazı verip iyice doldururum, sonra da arkada çaktırmadan zemin hazırlarım. Bir bakmışsın, tıpkı diğerleri gibi taş gibi sağlam bir müttefikimiz olmuş. Her zamanki hâlim yani, değil mi?

“Güzel, güzel. Sen olmasan ne yapardım bilmem.”

Heh. Şöyle içinden gelerek övmeye devam et bakalım.

Neyse, yarın nereye gidiyorum ve oraya nasıl varacağım? İşime yarayacak güzel bir şeyler hazırlamış olsan iyi edersin. Sana güveniyorum bak.

“Evet, elbette. Yarın uyandığında tam batıya doğru ilerle, ardından büyük bir kayanın gölgesinde bekle. İstersen orada kestirebilirsin de. Sonra, güneş batarken tekrar tam batıya doğru yola çık. Şafak sökerken bir köye ulaşacaksın. Köydeki tek meyhaneye git. Bunu yaparsan onu kesinlikle bulacaksın… kesinlikle…”

İnsan-Tanrı’nın sözleri kulaklarımda yankılanırken zihnim karardı.

***

Gözlerimi açtım.

Yerimden kalkıp boynumu kütlettim, vücudumun her yerinin düzgün çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Kol ve bacaklarımda karıncalanma yoktu. Hazımsızlık yoktu. Cildimde garip bir şişlik ya da leke yoktu. Karnım acıkmıştı ama onun dışında turp gibiydim.

Çadırımdan dışarı çıkıp esnedim, esnerken sırtımın kütlediğini hissettim. Güneşin doğuşunu izledim.

Ardından hangi yöne baktığımı tayin ettim. Günlük rutinim işte. Bu olmadan güne başlayamam.

“Hadi bakalım,” dedim.

Önümde göz alabildiğine uzanan bir çöl vardı. Burası, İblis Kıtası’ndan sonra dünyanın en tehlikeli ikinci yeri olan Begarit Kıtası’ydı. Çevre koşulları acımasızdı ve en az İblis Kıtası’ndakiler kadar yırtıcı canavarlarla kaynıyordu.

İblis Kıtası’nda büyümüş biri olmama rağmen kendimi, gerçekten en tehlikeli ikinci yer mi yani? diye düşünürken buluyordum.

Yani sebebini anlıyordum aslında. Burada genel olarak daha az canavar vardı, üstelik doğu ve kuzey bölgeleri gayet güvenliydi. Bu tür detaylar insanı Begarit Kıtası’nın o kadar da kötü olmadığı yanılgısına düşürüyordu. Oysa İblis Kıtası’nın neresine düşerseniz düşün, her yer tehlike doluydu. Koca kıtada tek bir güvenli köşe bile yoktu. Tabii gözünü karartan biri için her iki yerin de yaşanabilir olduğu gerçeği tartışılamazdı.

“Yola koyulma vakti.” Eşyalarımı toplayıp batıya doğru yola çıktım.

Çöl ıssız görünüyordu ama bu sadece yüzeydeki tabloydu. Kumun altında sizi tek lokmada yutabilecek dev solucan sürüleri ve kuyruklarındaki zehirle insanı ağır ağır çorbaya çeviren akrepler pusuya yatmıştı. Durun, dahası da var! Bir de o yaratıkları avlayan canavarlar vardı ki onlar çok daha korkunçtu. Tüm bunların arasından bileğinin hakkıyla sıyrılabilmek için en az A-rütbeli bir maceracı olmak gerekiyordu.

Tabii bölgedeki canavarlar hakkında bilgi sahibi olmak da işe yarardı. Çeşit çeşit canavarın kendine has davranışı vardı. Kimi bölgesini korur, kimi yuva kurar, kimi de av arayışıyla dolanıp dururdu. Bazıları görme yetisine güvenirken bazıları da işitmeye dayanırdı… Davranışlarını bilirseniz yolculuk ederken onlardan kaçınmak… zordu ama imkânsız değildi.

Asıl sorun, bir insanın canavarların keskin duyularıyla baş edememesiydi. Görme yetisine güvenenler en iyi kamuflajı bile bir bakışta çözer, işitmeye güvenenlerse en ufak bir çıtırtıyı yakalardı. Yuvalarında pusuya yatanlar varlıklarını fark ettirmezdi, av aramak için dolananlarsa sizi günlerce dur durak bilmeden kovalayacak bir dayanıklılığa sahip olurdu.

Tabii bizi güçlü kılan şey, canavarları atlatmak için gereken farklı becerilere sahip olmamızdı. Üstelik benim arkamda İnsan-Tanrı’nın koruması vardı. Hiçbir canavara yakalanmadan dosdoğru batıya ilerleyebilirdim. Çocuk oyuncağıydı.

Dur bakalım orada, gardını öyle hemen düşürme.

“Öyle rahat rahat takılacak kadar numaram yok sonuçta,” diye kendi kendime mırıldandım. “Çok dikkatli olmam lazım, değil mi?”

Rotamı hiç bozmadan batıya doğru ilerlemeye devam ettim. Bir at ya da deve falan satın almak istemiştim ama görünüşe göre bu durum canavarları üzerime çekerdi. Bu yüzden bu sefer ya taban teperek gidecektim ya da hiç gitmeyecektim.

Boğazım kurumuştu. Ağzımı nemlendirmek için mataramdan birkaç damla yudumladım.

Begarit Kıtası’nı İblis Kıtası’ndan bile daha çetin kılan şey neydi? Sıcaklık olmalıydı kesinlikle. İblis Kıtası’nda sıcaklık bölgeden bölgeye değişirdi ama aşırı sıcak ya da aşırı soğuk diye bir şey yoktu. Kuzey Bölgeleri’ndeki gibi karlarla kaplanan tek bir yer bile yoktu orada. Aşırı sıcak da aşırı soğuk da hem enerjinizi emer hem de sağduyunuzu köreltirdi.

Zaman zaman elimi alnıma ve boynuma götürüp yolunda gitmeyen bir şey olup olmadığını kontrol ediyordum. Vücudum aşırı ısınırsa bu bir tehlike sinyali olurdu. Şimdilik iyi gidiyordum ama durmaksızın yürümeye devam edersem eninde sonunda takatten düşerdim. İblisler dayanıklı varlıklardı, bu yüzden benim gibi umutsuz bir serseri bile bir insana kıyasla biraz daha dayanıklıydı. Ama sırf bu kadarlık bir şeyin insanı hayatta tutmaya yeteceğini sanmak tam anlamıyla zırzopluk olurdu.

Yani, gün gibi ortada değil mi? Hikâyelerde o Ölümsüz Necross Lacross bile en sonunda nalları dikmişti. Ölümsüz varlıklar için bile kaçış yoktu işte, değil mi?

“Eh, geldik işte.” Karşımda beliren devasa kaya beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Yaklaşık yirmi metre yüksekliğinde olmalıydı; bakabilmek için kafanızı iyice geriye atmanız gerekecek kadar büyüktü. Çölün ortasında adeta “ben buradayım” diye bağırıyordu. İnsan-Tanrı’nın dediği gibi, dinlenmek için duracağım yer tam da burasıydı.

Bak sen şu işe. Buraya ulaşmak çocuk oyuncağı olmuştu. Neredeyse gülesim gelmişti.

Devasa kayanın gölgesinde oturup bir süre hiçbir şey yapmadan bekledim. Gençler böyle anlarda sabırsızlanır. Sürekli bir şeylerle uğraşmaları gerekiyormuş gibi hissederler ama bazen sırf enerjinizi boşa harcamamak adına yapabileceğiniz en iyi şey durmaktır.

Kayanın gölgesinde, meyveleri küçük fenerler gibi parıldayan bir Kum Kirazı kümesi duruyordu. Kuma uyum sağlayan dikenli, soluk sarı yaprakları ve kırmızı çiçekleri vardı. Onları gören biri, bu zarif çiçeklerin bir kraliyet sarayının vazosuna gayet yakışacağını düşünebilirdi. Ancak Kum Kirazları hakkındaki gerçeği öğrendiğinizde fikriniz tamamen değişirdi. Buranın ne kadar dehşet verici bir yer olduğunu işte o zaman anlardınız.

Kum Kirazı’nın yaprakları ve gövdesi güçlü bir zehir barındıran minik dikenlerle kaplıydı; öyle güçlü bir zehirdi ki panzehir büyüsü bile fayda etmezdi. Kum Kirazları ancak birileri kraliyet ailesinin ölümünü gerçekten istediğinde saraylara girerdi. Oldukça nadir bulunan bir bitkiydi. Bu ufaklıklardan tek bir dal bile beni uzunca bir süre rahat ettirmeye yeterdi. Her neyse. Kum Kirazları sayesinde canavarlar buraya yaklaşmıyordu. Hiçbirine dokunmamaya özen göstererek çadırımı kurdum ve uzandım. Dinlenme vakti de garip şeydi. Dinlenmek zorundaydınız ama dinlenirken hiçbir şey yapamazdınız. Normalde olsa bu vakti saçma sapan bir iki ıvır zıvır icatla uğraşarak geçirirdim… ama ne yazık ki olabildiğince hafif seyahat ediyordum. Hayatta kalmak için gereken en temel şeylerden başka hiçbir şeyim yoktu.

Diğer insanlar ne yapıyordu acaba diye düşündüm. Okumuş yazmış tipler kitap mı okuyordu? Ben ne yapıyordum eskiden…? Ha, doğru ya, hayal kurardım. Bütün hayallerim de nasıl bir maceracı olacağıma dairdi.

Ha, o zamanki halim şimdilerde ne yaptığımı duysa herhalde havalara uçardı… Bir Tanrı’nın tavsiyesine uyup Begarit Kıtası’ndaki bir çölü aşıyorum, zehirli bitkilerle çevrili güvenli bir noktada kestiriyorum. Böyle anlatınca kulağa bayağı havalı geliyor, değil mi? Taverna masalarında anlatılacak güzel bir hikâye çıkabilir bundan.

“Ha?” Başımı çevirdiğimde hemen yanımda oturan bir Kum Tavşanı gördüm. Beni fark etmemiş gibiydi. Ya da belki de buralardaki canavarlarla kıyaslandığında beni ciddi bir tehdit olarak görmüyordu. Zıplayarak ilerledi, ardından boynunu uzatıp Kum Kirazı’ndan bir ısırık aldı.

Kum Kirazı’nın meyveleri de etrafındaki dikenli kabuğu kadar zehirliydi ama bu Kum Tavşanı hiçbir şeyi umursamadan afiyetle atıştırıyordu. İşini bitirince avurtlarını davul gibi doldurup yeniden zıplayarak uzaklaştı. Kum Kirazı’nın zehrinin ona sökmediğini tahmin ettim. Onu yakalayıp mesela Milis’e götürsem dünya kadar para dökerlerdi; standart bir ödülden çok daha fazlasından bahsediyorduk.

Dur bir dakika, doğru ya, ben bir iblisim; kapıları suratıma kapatırlardı.

Bu dünyada keşfedilecek şeylerin asla bitmediğini düşünerek vakit öldürmeye devam ettim.

Güneş batarken yola çıktım ve yaklaşık üç saat yürüdükten sonra köye vardım. İnsan-Tanrı güneş tepedeyken yürümeme izin vermemişti ve yol boyunca bunun sebebini öğrenmiştim.

Yolun ortasında devasa bir kertenkele ölüsü yatıyordu. Pardon, ona kertenkele demek biraz hafif kaçar, tekrar deneyeyim. Bir ejderhaydı bu. Bir Sarı Naga. Begarit Kıtası’nın ejderhaları genelde yer altındaki mağaralarda yaşardı. Kumun içinde sudaki balık gibi hareket eder, çoğunlukla çöl yüzeyine yakın yerlerdeki Kum Solucanları ile beslenirlerdi. Aslına bakarsanız Ejderhalardan ziyade Wyrm türüne daha yakın olmaları gerekiyordu ama yani, en az Ejderhalar kadar tehlikeliydiler. Buralardaki tüm savaşçılar ikisini de aynı şey olarak görürdü zaten.

Çenesi benim gibi üç kişiyi tek seferde yutacak kadar büyüktü; gövdesi de rahat yüz metre olmalıydı. Çölün ortasında, sanki üzerine devasa bir şey basmış gibi pestili çıkmış vaziyette yatıyordu. Leşçiller yarısını çoktan yemişti bile. Onu bu hale getiren canavarın ne tür bir şey olduğunu düşünmek bile istemiyordum. Aynı akıbete uğramadan önce hemen oradan uzaklaştım.

Köye işaret eden belirgin bir simge vardı: Uzaktan anca seçilebilen, mavimsı beyaz bir ışık yayan devasa bir kayalık. Acaba canavarları köye çekmiyor mudur diye düşünmeden edemedim… Ama neyse, buralar için kesin önemli bir kayadır herhalde.

Vardığım köy küçücük bir yerdi. Yan yana tıkıştırılmış birkaç binadan fazlası yoktu. Evler, sıkıştırılmış çamurdan barakalar ile oraya buraya kurulmuş çadırların karışımından ibaretti; her an haritadan silinecekmiş gibi duruyordu. Ahaliye hizmet veren tek bir han, tek bir meyhane ve tek bir dükkân vardı. Tahmin edeceğiniz üzere, buralarda Maceracılar Loncası’nın esamisi bile okunmuyordu. Kendi yağında kavrulan bu insanlar, yetiştirdikleri ürünleri arada bir uğrayan tüccarlara satıyor, ihtiyaç duydukları ufak tefek şeyleri alıyorlardı. Burayı görünce kendi köyümün bile bu kadar küçük olmadığını düşündüm. Neyse, belki de aşağı yukarı aynı boyuttaydı. Tam da hatırlayamıyordum açıkçası.

Ben de “meyhane”ye uğradım. Burası aynı zamanda köylülerin yemekhanesi olarak da kullanılıyordu. Gece vardiyasını bitirmiş koyu tenli, iri yarı birkaç işçi bir şeyler içip keyif yapıyordu. Kemerlerinde alışık olmadığım türden kavisli kılıçlar asılıydı. Çöl savaşçılarıydı bunlar.

Etrafa bakındığımda bir sürü yaşlı insan vardı, genç insan ise neredeyse hiç yoktu. Evet, kulaktan kulağa yayılan o çöl savaşçıları köyü burası olmalıydı. Çöl savaşçıları tüm Begarit Kıtası genelinde faaliyet gösterirdi ama anlatılanlara göre ununu eleyip eleğini astıklarında, kendilerini çocuk büyütmeye adamak için memleketlerine çekilirlerdi. İçeri girdiğimde hepsi aynı şaşkın ifadeyle bana dik dik baktı. Haklarını vermek lazım, buralara pek fazla iblisin uğradığını sanmıyordum.

Kırmızı suratlı bir adam, “Hoş geldin… Konuksun, değil mi?” diye sordu.

Ellerimi niyetimi göstermek istercesine havaya kaldırarak Savaş Tanrısı Dili’nde, “Evet, kesinlikle bir konuğum,” diye cevap verdim. Bu hareketin buralarda ne anlama geldiğini kim bilir ama sonuçta kötü bir niyetim olmadığını göstermenin en kestirme yoluydu. Bakın işte, elim boş, silahım yok.

Adam, “Pek tüccara benzemiyorsun,” dedi.

“Öyle. Aslında birini arıyorum. Ama buralı değil kendisi…”

Adam anladığını belirtircesine hırlamaya benzer bir ses çıkardı, ardından tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.

Pencereden dışarıyı işaret ederek, “Aradığın kişi yukarıda,” dedi.

Kumların arasından, az önce yanında dinlendiğim kayaya benzeyen devasa bir kayalık yükseliyordu. Her yanından şöyle parıl parıl bir ışık yayılıyordu. İçine gömülü büyülü taşlar falan mı vardı acaba? Daha iyi görebilmek için gözlerimi kıstığımda etrafına iskele kurulduğunu ve en tepesine kadar uzanan bir merdiveni olduğunu fark ettim. Şöyle bir bakınca, gözlem kulesiyle deniz fenerinin karışımı bir şeye benziyordu.

Verdiği bilgi için adama bir bakır sikke fırlatarak, “Anladım. Eyvallah,” dedim.

Adam, “Bu ne?” dedi.

“Bilgi için. Sizde böyle adetler yok mudur?”

“O bilgi para edecek bir şey değildi.”

“Dostluk nişanesi say o zaman,” dedim. “Hadi ama, her gün böyle para göremezsin, değil mi? Milis bronz sikkesi o, bilesin.”

Adam bir süre bana dik dik baktı ama en sonunda sikkeyi cebine attı, ardından teşekkür etmek için yumruklarını birleştirdi.

Buraların parası varken niye Milis sikkesi çıkardığımı merak ediyorsunuzdur kesin. İşin aslı, ışınlanma çemberi beni hiçliğin ortasına fırlattığı için paramı bozduracak fırsatım olmamıştı.

Meyhaneden çıkıp hafif hafif parıldayan kayalığa doğru yürüdüm. Yaklaştıkça ne kadar devasa olduğunu daha net anlıyordum. İskele platformu ve merdiven vardı var olmasına ama kaya o kadar büyüktü ki bu pek de içimi rahatlatmıyordu. Yarı yola geldiğimde dökülüp dağılacakmış gibi bir hali vardı.

“Harbi harbi tırmanacak mıyım ben buna şimdi?” dedim. Cevap verecek kimsecikler yoktu etrafta. Yani cevabın ne olduğu belliydi: Çeneni kapa ve tırman.

Beklediğimin aksine merdiven gayet sağlamdı ve hiç rüzgâr yoktu. İşimi zorlaştıran tek şey zifiri karanlıktı ama ayağım bile kaymadan en tepeye tırmanmayı başardım.

Kayalığın düzleşen tepe kısmına, kabzalarına kırmızı kumaş parçaları bağlanmış ve kayaya saplanmış hançerler dizilmişti. Yüzeyde, büyü çemberine benzer mistik harfler kazılıydı. Böyle bir yeri daha önce de görmüştüm. Hislerim beni yanıltmıyorsa, burası köyün gençlerinin ergenliğe geçiş ritüeli için geldikleri bir yerdi. Ya da belki de ölen insanların hançerlerini alıp kıyafetlerinden bir parçayı kabzaya bağlıyor ve buraya saplıyorlardı. Benim köyümde de buna benzer bir ritüel vardı. Gerçi ben hiçbir zaman yapmamıştım.

Başımı kaldırıp yukarı baktım. “Vay be, manzaraya bak,” dedim kendi kendime.

Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Ayın parlak ışığı altında çöl mavi mavi parıldıyordu. Yıldızlar, gök kubbenin kıvrımı boyunca ufka kadar uzanıyordu.

Ne ironi ama değil mi? Aslına bakarsanız, maceracı olmak istememin tek sebebi tam da böyle manzaralar görebilmekti. Uçsuz bucaksız bir maceranın sonunda beni bekleyen, henüz keşfedilmemiş güzellikleri görmek istiyordum. Ama gerçekten maceracı olduğumda tek gördüğüm şey soğuk gerçeklik oldu. Açgözlülük. Ayrımcılık. İnsanoğlunun sansürsüz, tüm o çirkin doğası. Ancak maceracılığı yarı yarıya bırakıp kendimi İnsan-Tanrı’ya adadığım an böyle yerlere gelmeye başlamıştım. Hayatın böyle bir cilvesine ne denir ki?

Kayalığın daha yukarılarında duran başka bir karaltıya seslenerek, “Eee, senin derdin ne? Sadece manzara izlemeye gelmedin buraya, değil mi?” dedim.

Üst üste birkaç kat yırtık pırtık cübbeye sarınmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse kocaman bir paçavra yığınını andırıyordu ama insan olduğundan neredeyse emindim. Gerçekten bir paçavra yığını çıksaydı tam bir aptal gibi görünürdüm ama ne çıkardı ki? Bir paçavra yığınıyla laflamaktan bir şey kaybetmezdim neticede.

“Ya öyleysem?” diye karşılık verdi. Bir genç adam sesiydi bu. Derin bir nefes aldım; sırf paçavra yığınından ibaret değilmiş demek ki.

“O zaman ben de, ‘Senin gibi önemli bir adamın yıldızları izlemek gibi şeylerle uğraşacağını hiç düşünmezdim,’ derdim.”

“Peki ya buraya gelme sebebimin bu olmadığını söylesem?”

“O zaman ben de, ‘Ne işin var öyleyse burada?’ diye sorardım herhalde.”

“Ama ben de sana cevap vermeyebilirdim. Öyle değil mi?”

“Hı-hı,” dedim.

Lafı dolandırıp durmanın ne alemi vardı ki şimdi…? Yine de bu dolambaçlı konuşma tarzına bakılırsa aradığım adam kesinlikle buydu.

“İşin doğrusu,” dedi. “Begarit Kıtası’nın Efendisi’ni arıyorum. Bir Behemoth’u.”

Hah şöyle. Cevabımı almıştım.

“Efendi sürekli kıtayı turladığı için nerede biteceğini kestirmek imkânsız. Ama derler ki, birkaç yüz yılda bir bu kayalığın yakınlarında belirirmiş.”

“Ve o ‘kaç yüz yılda bir’ denk gelen gün bugün mü yani?” diye sordum. Yanıt vermedi, yalnızca yavaşça bana doğru döndü. Siyah saçlı, yanaklarında hâlâ bebeklik tombulluğu duran genç bir adamdı. Bana attığı bakış, hedefi tam 12’den vurduğumu açıkça gösteriyordu.

Sonra, “Yok, öyle değil,” dedi.

Tamam, lafımı geri aldım.

“Zaten altı üstü bir efsaneydi. Bu ‘Efendi’ denen şey gerçekten var mı onu bile bilmiyorum.”

“Ne diye böyle bir yerde oturuyorsun öyleyse?”

“Çünkü bugün o gün olabilir.”

Sadece harbi takıntılı tipler böyle konuşurdu.

“Bak şimdi, Efendi birkaç yüz yıl önce buradan geçmiş, o zamandan beri de bir daha uğramamış. Yani bugün pekâlâ o gün olabilir, anlıyor musun? Dün gelmedi, evvelsi gün de gelmedi. Birkaç yüz yıl sonrası pekâlâ bugün olabilir. Değil mi?”

“Haksız sayılmazsın.” Bakışları ölümüne ciddiydi. Efendi’nin bu koca kayalığın yanından geçeceği günün yarın olabileceğine gerçekten inanıyordu.

Bu arada, bu çocuğun Efendi hakkında bulabildiği tek bilginin “birkaç yüz yılda bir bu kayalığın yakınlarında belirir” lafından ibaret olduğuna neredeyse emindim. Sırf buna dayanarak dünyanın öbür ucundaki bu ıssız yere kadar yol tepmiş, günlerce burada oturup beklemişti. Katıksız bir kaçıktı.

“Hem ne diye Efendi’nin peşindesin ki? Ananı babanı falan mı öldürdü?”

“Aşağı yukarı öyle sayılır aslında.”

“Yalancı.”

Güldü. “Hiç tanımadığın birine doğrudan yalancı mı diyorsun yani? Hahaha! Neyse. Yalandı tabii, kabul ediyorum.”

O kadar komik mi ki? diye düşündüm çocuk kıkırdayınca. Ama neyse, belki de onun açısından bakınca bayağı komikti. Efendi’yle ne diye dövüşmek istediğini sormuştum, söylemişti; ben de tutup adama yalancı demiştim.

Şey, aslında anne babasının ne durumda olduğunu gayet iyi biliyordum. Annesi ölmüştü tabii ama babası neredeyse sağlığı kendine fazla gelecek kadar zindeydi. Merak ediyorsan babaannesi de oldukça cin gibiydi. Aslına bakarsan bildiklerim bundan çok daha fazlasıydı. Efendi’yi ne zaman göreceğini, onu neden öldürmek istediğini, sonrasında ne yapacağını ve ardından işlerin onun için nasıl gideceğini bile biliyordum. İğneden ipliğe her şeyi. Ama kalkıp da bunları ona bülbül gibi şakıyacak değildim. Bu çocuk her şeyi pat diye yüzüne vurursan huysuzlaşacak tiplerdendi; yani lafı önce onun açmasını sağlamam gerekiyordu. Böyle tiplerin keyfini yerine getireceksin ki çenesi düşsün.

“Ee, neden buradasın öyleyse?” diye sordum.

“Hm. Hiç harika birini görüp de ondan bile daha büyük biri olmak istediğin oldu mu?”

“Birkaç kez olmuştur herhalde.”

“Günün birinde aşmayı umduğum büyük bir kahraman var, böylece gelmiş geçmiş en büyük kahraman olabileceğim.”

“Ne yani, kuş uçmaz kervan geçmez bu yerde Efendi’nin peşine düşmek seni o süper harika kahramana dönüştürecek ritüel mi şimdi?”

“Yok, öyle değil. O büyük kahramanı aşmak istiyorum, değil mi? Ama o zaman da mesele onu nasıl aşacağım oluyor… Anlıyor musun?”

“Gidip o kahraman elemanla düello edip onu yenmen gerekmiyor mu?”

“Evet, kulağa mantıklı geliyor. Ama bu bana göre bir yol değil.”

“Değil mi?”

“İnsanlar her zaman en formda dönemlerinde kalamaz. Dövüşlerin seyrini şartlar ve şans belirler. İnsanlar sadece tesadüfen kazandığımı ya da ballı bir vuruş denk getirdiğimi söyleyecekse, o zaferin bana hiçbir hayrı olmaz.”

Pekiii…

“Şahsen ben şans eseri ya da ballı bir vuruşla kazanılmış zaferleri asla küçümsemem. Ama dünyanın geri kalanı o kadar insaflı değildir. Başkaları sana ‘büyük’ demeye başladığı an gerçekten büyük olursun; daha önce değil.”

“Peki, insanlara kendine ‘büyük’ dedirtmeyi nasıl başaracaksın?” diye sordum.

“O kolay. Büyük birinin yaptığı şeyi yaparsın. Değil mi?”

“Efendi’yi devirmek için mi buradasın yani?”

“Tam üstüne bastın. Efendi’yi… Begarit Kıtası’ndaki en devasa Behemoth’u alt edeceğim.”

İşin aslı ortaya çıkmıştı. Demek hedefi buydu. Behemothlar, Begarit Kıtası’ndaki en büyük canlılardı. Ejderhaları bile cüce gibi bırakan, yollarına çıkan her şeyi ezip geçen devasa mahluklardı. Yenilmez oldukları söylenirdi. Ve işte bu velet, bir tanesini katletmek için buradaydı.

Çok uzun zaman önce, bu veledin aşmak istediği o büyük kahraman da bir Behemoth katletmişti. O efsane çağlar boyunca nesilden nesile aktarılmış, dünyanın dört bir yanına yayılmıştı. Kahraman, yoldaşlarıyla birlikte zorlukların üstesinden gelir, acı çeken halkı kurtarır, ardından devasa Behemoth ile savaşmaya gidip zaferle dönerdi. Bildiğiniz kahramanlık destanlarından işte.

Bu velet de aynı şeyi yapmaya soyunmuştu. Ha, işi yokuşa sürmek isterseniz tabii: Tek başınaydı, aşması gereken bir zorluk yoktu ve etrafta acı çeken bir halk da görünmüyordu. O büyük kahramanı aşma arzusunu saymazsanız, Behemoth’un peşine düşmek için yüce bir sebebi falan da yoktu.

Ve işte şimdi burada, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyün ortasındaki bir kayanın üzerine kurulmuş, Behemoth’un ne zaman geleceğinden bihaber bekleyip duruyordu.

“Demek öyle, ha? Bir kahraman olmak istediğine göre gayet mantıklı.”

Kahramanlık sevdalısı bu zırzopun aklını çelmek için kelimeler yeter de artardı bile. Bir kahramanlık destanının başrolü olmak mı istiyordu? Harika. Ben de hikâyede kahramana bir sonraki sınavını veren bilge rolünü üstlenirdim. Karaktere bürünme vakti gelmişti.

“Pekala, sana neden burada olduğumu söyleyeyim,” dedim.

“Ha? Öylesine oradan geçmiyor muydun yani?”

“Sence de bir gariplik yok mu? Tüccar değilim, yanımda kimse de yok. Benim gibi çelimsiz bir maceracının böyle bir yerde ne işi olsun?”

“Ha… Yani şey mi diyorsun…”

Çıkarabildiğim en gizemli kâhin sesiyle söze girdim: “Şafak vakti sırtını güneşe verip yola koyul ve yarım gün boyunca yürü.”

Derin bir sessizlik çöktü. Birdenbire ortaya attığım bu kehanet yüzünden veledin gözlerinde saklamaya gerek bile duymadığı çaresiz bir merak parıldıyordu. Cevap vermek yerine arkasını döndü, elini kayaya dayayıp gözlerini bana dikti. Hatta dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.

“Kazanırsan,” diye ekledim, “buraya geri dön. Sana çok daha güzel bir şey söyleyeceğim.” Ardından arkamı dönüp gitmeye koyuldum.

“Bekle!” diye arkamdan seslendi. “Ne demek bu şimdi?” Ne arkama döndüm ne de cevap verdim. Rolü bozamazdım. Şimdi, çaktırmadan hızlıca tüyme vakti…

Eyvah, doğru ya… Dev bir kayanın tepesindeyiz… Kahretsin, öyle pat diye aşağı da atlayamam ki.

Merdiveni kavrayıp aşağı inmeye başladım. Velet arkamdan gelmedi ama inerken beni izlediğini hissedebiliyordum. Gözlerindeki o bakış tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.

Sonlara doğru rol yaparken biraz çuvallamıştım ama olsundu. Bu kadarı da iş görürdü herhalde.

Ertesi sabah kulakları sağır eden bir gürleme sesiyle uyandım.

Fırlayıp çadırdan dışarı koştum ve etrafa bakındım. Yakınlarda bir tehlike olmadığını anlayınca rutin kontrollerimi yaptım. Karnım biraz ağrıyordu. Gece soğuk almış olabilirdim ya da buranın yemekleri mideme dokunmuştu. Yaklaşık bir saatimi helada geçirdikten sonra sesin geldiği yöne doğru ilerledim. Acele etmeye gerek yoktu. Şu an ne oluyorsa, bundan sonra ne olacağını da gayet iyi biliyordum.

Sesin peşinden giderken bir yandan da esniyordum. Köyün girişinde toplanmış bir kalabalığa rastladım. Yaşlı savaşçılar silahlanmış, çocuklar endişeyle büzüşmüştü; hepsi de ufka, uzaklara dikmişti gözlerini.

“Müsaade edin, geçeyim,” diye mırıldanarak kalabalığı yarıp ilerledim ve nihayet sesin kaynağını rahatça görebileceğim bir yere ulaştım.

Gözlerimin önüne serilen manzara adeta bir mitolojiden çıkmış gibiydi. İlk gözüme çarpan şey o devasa canavar oldu. Hayatımda gördüğüm en tuhaf mahluktu bu; bedeninden fışkıran sayısız bacak vardı. Bu mesafeden bile gerçek boyutunu kavramakta zorlanıyordum; fazlasıyla devasaydı. Boyu en az beş yüz metreyi buluyor olmalıydı. Dünkü ejderha bunun yanında yenidoğan bir bebek gibi kalıyordu.

Bu yaratık bir Behemoth’tu ve acı içinde kıvranıyordu. Her yuvarlandığında havaya adeta devasa kum dalgaları savurarak çırpınıyor, sağa sola saldırıyordu. Havadaki o yoğun toza rağmen onu hâlâ görebilmemizin tek sebebi, lanet olası boyutunun büyüklüğüydü. Minik bir kedinin Behemoth gibi yuvarlandığını görseniz, üstündeki sineği kovalamaya çalıştığını sanırdınız. Ama bu farklıydı. Behemoth baştan aşağı kana bulanmıştı. Üstelik sırtında bir şeyler koşturup duruyordu. O şey her hareket ettiğinde, devasa mahlukun derisinde yeni bir yarık açılıyor ve dışarı kan fışkırıyordu.

Dövüşüyorlardı. Birisi o devasa canavarla dövüşüyordu.

Korkudan annesine sarılan bir çocuk, “Anne…” diye sızlandı. Yaşlı savaşçılar ise dövüşü izlerken adeta nefes almayı bile unutmuş gibiydi.

Dövüş bir süre daha devam etti. Kıvranan canavardan tek bir ses çıkmıyor, sadece hırsla çırpınmaya devam ediyordu. Hareketlerindeki çaresizliği fark etmemek imkânsızdı. Canını kurtarmak için mücadele ediyordu.

Güneş ufka doğru meyletmeye başladığında, yani öğleni henüz geçmişken savaş sona erdi. Ölüm yaklaştıkça Behemoth’un çırpınışları giderek dermansızlaştı. Kanı çekilirken bile yattığı yerde kıvranmaya devam ediyor, pes etmeyi reddediyordu. Ancak bu direnişi uzun sürmedi. Aniden mücadele etmeyi bıraktı. Ayağa kalktı ve sanki kaçmaya çalışıyormuşçasına yavaş adımlarla yürümeye başladı. Artık bunun için çok geçti ama sanırım Behemoth henüz durumun farkında değildi.

Sonunda Behemoth tüm heybetiyle doğruldu. Bacaklarının dördünün üzerinde yükseldi… sonra derin, devasa bir nefes verdi ve bedenindeki bütün güç çekiliverdi. Oturur gibi geriye doğru devrildi ve ardından tamamen hareketsiz kaldı.

Devrildiği an, savaşçıların hepsi yumruklarını birleştirip diz çöktü ve ölü Behemoth’a doğru başlarını eğdi. Onları taklit etmedim ama öylece durmak da biraz tuhaf hissettirdiği için kalabalığın arkasına çekildim. Savaşçılar pozisyonlarını hiç bozmadı. Sanki bir şey bekliyor gibiydiler.

Nihayet kum bulutu dağıldı. Behemoth’un leşi görünür hâle geldiğinde, ufukta bize doğru yaklaşan bir karaltı belirdi. Üst üste giyilmiş yırtık pırtık cübbeler içindeydi ve sırtında devasa bir kılıç taşıyordu.

“Bir kahraman,” dedi biri. Ardından diğer sesler de birbirini izleyerek aynı kelimeyi yankılatmaya, onun dikkatini çekmek için bağrışmaya başladı.

“Kahraman…”

“Kahraman!”

“Kahraman!”

Evet ya, bu köyde Behemoth katleden herkes bir kahraman—savaşçıların en güçlüsü—olarak hürmet görürdü. Tıpkı eskiden çıldırmış bir Behemoth’u devirip köylerini yıkımdan kurtaran o efsanevi kahraman gibi. Köyün savaşçıları ayağa kalktı ve onu köye buyur etmek için hazırlık yaptı.

Behemoth bu sefer köyü tehdit falan etmiyordu aslında ama kimsenin umurunda değildi bu. Savaşçılar açısından bakarsak, bir Behemoth’u alt edebilen her savaşçı el üstünde tutulmayı hak ediyordu. Gelgelelim, o karaltı yanımıza kadar ulaştığında kendini bekleyen savaşçıları tamamen görmezden geldi. Yanlarından yürüyüp geçti. Doğruca bana doğru geliyordu.

“O Efendi değildi,” dedi.

“Öyle mi?”

“Efendi bundan bile daha büyük.”

Oy oy, bak bu ürkütücü bir düşünce işte. Yani o devasa şey sadece bir çelimsiz miydi? Benim boyut algımın içine edeceksin adamım.

Haklıydı. O Efendi değildi. Duyduğuma göre bu adam Efendi ile kapıştığında, savaş tam on gün boyunca sürer, kahramanımız ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide gidip gelirmiş.

“Yine de sana teşekkür ederim. Tavsiyelerin sayesinde bir Behemoth öldürebildim.”

“Rica ederim.”

“Şimdi,” dedi gözleri keskinleşerek, “bana anlatacağın o ‘çok daha güzel’ hikâye neydi bakayım?” Söyleyeceklerimle ilgilenme inceliğini göstermişti en azından. Nihayet adamakıllı konuşabilecektik.

Ama kusura bakma be dostum. Kehanet vakti doldu. Sen kahramancılık oynarken peşine takılıp gezemeyecek kadar meşgulüm.

“Ha, o mesele. Bir kahraman olmak istiyorsun, değil mi evlat? Hatta o diğer büyük kahramandan bile daha büyük biri olmak istiyorsun, öyle değil mi?”

“’İstiyorum’ değil. Olacağım.”

“O zaman, hadi ama! Sence de bu işe baştan aşağı yanlış bir yoldan yaklaşmıyor musun?”

“Ne demek ‘baştan aşağı yanlış’?”

“Bak şimdi evlat, şu an o büyük kahramanın yaptığı şeylerin aynısını kopyalıyorsun, değil mi? Ejderhaları defetmek, Behemoth’ları katletmek falan.”

“Evet. Onun yaptıklarının dengi bir şey başaramazsam, kimse benden bahsetmeye tenezzül bile etmez.”

“Bak şimdi,” diye karşılık verdim, “biraz düşünecek olursan, bu yaptıkların seni gerçek bir kahramana dönüştürmez.”

“Yani… sanırım dönüştürmez…”

Bir Behemoth’u dize getirmişti; bu köyde Behemoth katleden herkes el üstünde tutulur, kahraman sayılırdı. Gelgelelim köyün öyle başı belada falan değildi. Üstelik o zavallı mahlukun kimseye en ufak bir zararı bile dokunmamıştı; tek suçu gelip burada katledilmekti. Sırf canın öyle istedi diye canavar avlamayı yüceltmek zordu. Bunda kahramanca tek bir taraf bile yoktu.

İşte tam da bu yüzden ona gerçek bir kahraman olmanın yolunu gösterecektim.

“Hiç Superd Kabilesi’ni duydun mu?” diye sordum.

“Evet. İblis soyundan bir ırktı, değil mi? Laplace Savaşı sırasında dost düşman demeden önüne gelen herkesi katlettiklerini söylerler.”

“İçlerinden hayatta kalanlar oldu.”

“Neredeler?” diye üsteledi.

“Ağır ol bakalım ufaklık. Sözümü bitirmeme müsaade et. Bak şimdi, dışarıda Superd’lerden bile çok daha beter bir adam var.”

“Biri… daha mı beter?”

“Aynen öyle. Bu adam bir nevi dünyadaki tüm kötülüklerin kökü gibi bir şey, bilirsin ya? Yine de adını daha önce duymuşsundur diye tahmin ediyorum.”

Çocuk cevap vermedi.

“Yedi Büyük Güç’ün iki numarası. Ejderha Tanrısı Orsted.” Bu sözler ilgisini çekmişti. Önemli bir şey söylüyormuş gibi bir hava takınarak ellerimi iki yana açtım, başımı yana eğdim ve gözlerinin içine baktım. “Adını duymuşsundur herhalde?”

Her şeyi biliyordum. Çocuğun neyin peşinde koştuğunu, kimi aşmaya çalıştığını… O birinin neleri başardığını, neleri başaramadığını… Tüm bunlara hâkim olunca onu kışkırtmak hiç de zor değildi.

“Superd Kabilesi’ni kendi emri altına aldı, şimdiyse onları koruyup kolluyor.”

“Ejderha Tanrısı kötü biri değil ki. O, İblis Tanrısı Laplace’ı yenen kahramanlardan biri. Mantıken, onunla Superd Kabilesi’nin can düşmanı olması gerekirdi.”

“Sen birkaç nesil önceki Ejderha Tanrısı’ndan bahsediyorsun, değil mi? Devir değişir, insanlar aptallaşır. Haksız mıyım?”

“Yani… sanırım.”

“İşte sen tam da bu noktada başkasın. Sen önceki nesilleri aşmaya çalışıyorsun. Bence bu takdire şayan bir şey.”

Çocuk iyice sessizleşmişti. Normalde pek çenebaz biri olmasına rağmen şimdi gıkı bile çıkmıyordu. Bu da dediklerimi iyice sindirdiğinin ve üzerinde etraflıca düşündüğünün kesin bir işaretiydi.

“Superd Kabilesi’nden geriye kalanları öldürüp Orsted’i yenebilirsin,” diye devam ettim. “Böylece sonsuza dek unutulmayacak bir kahraman olursun. Üstelik Yedi Büyük Güç’ün iki numarası olman da cabası.”

Yanıt vermedi.

“Sırf muhteşem biri olman, senin yenilmez ve yeri doldurulamaz olduğunu göstermez. Hakkında destanlar yazılan her kahramanın hayatında asla yenemediği birileri olmuştur. Nedenini biliyor musun? Çünkü o fırsatı hiçbir zaman yakalayamadılar.”

Çocuğun gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Sana altın tepside bir fırsat sunuluyor. Şimdiye dek kimsenin erişemediği bir şana şöhrete kavuşma şansı. Bu fırsat bir daha eline geçmeyebilir.”

Çocuğun dudakları mühürlenmiş gibiydi; pürdikkat beni izliyordu.

Evet, anlıyorum. Bunu benden bile iyi biliyor olmalısın, değil mi? Küçüklüğünden beri ona imrendin, annenden babandan onun hikâyelerini dinledin, sonra bu da yetmeyince sırf onu aşabilmek için dünyayı dolanıp hakkındaki efsaneleri topladın.

Bak ne diyeceğim ufaklık: Orsted’i yenersen o hedeflediğin yere kesinlikle ulaşırsın.

“İmkânsız,” dedi. “Yıllardır ne Teknik Tanrısı’nın ne Ejderha Tanrısı’nın ne İblis Tanrısı’nın ne de Savaş Tanrısı’nın nerede olduğunu bilen var. Orsted’in nerede olduğunu kimse bilmiyor.”

Ha, tam da böyle söyleyeceğini tahmin etmiştim.

“Doğruya doğru. Ama ben Behemoth’un tam olarak nerede olduğunu biliyordum.”

“Efendi değildi ama.”

“Yahu benden ne istiyorsun ki? Efendi seksen yıl daha buralarda görünmeyecek zaten.”

“Öyle mi? Söylediğin için sağ ol. Seksen yıl sonra geri geleceğim.”

“Aman canım, seksen yıl sonrası seksen yıl sonrasının işi… Sen şimdi bileğini Orsted’e karşı sınamak istemiyor musun? Adam dünyanın en güçlüsü olarak tescilli. Teknik Tanrısı’ndan katbekat güçlü — tabii o adam hâlâ hayattaysa. Laplace Savaşı’ndan beri karşısına çıkanı ezip geçiyor, sen de onunla kozlarını paylaşma fırsatı yakalayacaksın işte.”

Gözlerini bana dikti. İnsan-Tanrı için çalışıyor olmasaydım bu adamın dönüp yüzüme bakmasına imkân yoktu. Maceracılar Loncası’nda yolumuz kesişse, yol kenarındaki ot parçasına bakar gibi geçer gider, beni zerre takmazdı. Utangaç biri sayılmazdım ama böyle bir adamla laflamaya kalkışacak yürek de bende yoktu. Dünyadaki birkaç SS rütbeli maceracıdan biriydi; onların arasında bile bambaşka bir seviyedeydi. En iyilerin de en iyisi desek abartmış olmazdık. İşte öyle bir adamdı karşımdaki. Ben bile ona gıptayla bakardım. Maceracılığa ilk başladığım zamanlarda, onun şu an aşmaya çalıştığı adam gibi biri olmak isterdim. Ben de kendime söz vermiştim: Günün birinde onun gibi büyük işler başaracaktım.

Sonra gerçekler kıçıma tekmeyi bastı. Tek bir büyük iş bile başaramadım. Uzun zaman maceracılık yaptım, memlekete dönüp caka satmaya değecek şeyler de gördüm. Ama sorun şuydu ki, izlemekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Büyük işler başaran adamlar için yemek pişirdim, her şeyi önlerine hazır ettim ama iş ciddiye bindiğinde tek yaptığım öylece izlemek oldu. Paul’ün yanında da durum aynıydı. Hidra ile olan savaşta ön safların yanına bile yaklaşamamıştım.

“Pekala,” dedi. “Orsted nerede o zaman?”

“Söylerim söylemesine ama bir şartım var.”

“Kabul ediyorum.”

“Ağır ol bakalım! Daha ne olduğunu söylemedim bile, değil mi? Hemen alelacele atlama.”

“Senin gibi çulsuzun teki bir şart koşmadan kimseye bir şey koklatmaz zaten.”

“Yalan yok, haklısın,” diye itiraf ettim.

Keyfimden havalara uçuyordum. Maceracılığa başladığım ilk günlerden beri hayranlıkla baktığım bu adam, kalkmış benimle dengiymişim gibi konuşuyordu.

“Gözünü korkutacak bir şey değil,” diye devam ettim. “İki şey var. Şimdilik şuraya gideceksin —” eline bir harita tutuşturdum, “— oraya vardığında bir sonraki adımı anlatacağım. Bir şey daha — yolda izde karşılaşırsak beni tanımıyormuş gibi yapacaksın. Bunların hepsi son derece gizli.

İkinci şeye gelirsek: İşverenimin gebermesini istediği bir adam var. Superd Kabilesi’nden ayrı, Orsted’in peşine takılmış bir tip. Orsted’in yakınına sokulmaya kalkarsan önünü keseceğine şüphe yok, yani kısacası gitmişken yolda onun da işini bitirmeni istiyorum.”

“İşverenin mi?”

“Rüyalarına girmedi mi hiç? Sana tavsiyeler veren şu pek gizemli adam?” diye sordum.

“Evet,” diye mırıldandı. “Çok eskiden öyle bir rüya gördüğümü hatırlıyorum sanırım… Sen onun tavsiyelerine mi uyuyorsun?”

“E yani, bilirsin işte.”

Velet, öyle bir adamın tavsiyesine asla uymayacağını belli eden bir ifadeyle omuz silkti. Ama durumun hiç de öyle olmadığını biliyordum — nihayetinde onu kafalamak için buraya İnsan-Tanrı’nın emriyle gelmiştim. Görüyorsun ya, İnsan-Tanrı yalnızca emin olduğu kişileri seçer. İnsan-Tanrı korkaktır aslında; aşırı tedbirlidir. Planın bu aşamasında biri ötecek olsa bütün iş tepetaklak olurdu.

“Eee? Ne diyorsun? Bana net bir evet veya hayır lazım.”

“Evet, elbette,” dedi. Kararını tek celsede verivermişti. Bu huyu hoşuma gitmişti.

“Masum insanları öldürme fikri pek içime sinmiyor ama ne derler bilirsin, bazen elini kirletmen gerekir.”

“‘Ne derler’ ha? Sözüne güveniyorum o zaman.” Şahsen ben, suçu günahı olmayan o kadar Superd’i gıkını bile çıkarmadan öldürme görevini birinin öylece kabul etmesinden pek hoşlanmazdım ama neyse.

Maceracılığa henüz yeni başladığım o ilk günleri hatırladım. Neredeyse öleceğim ve hayatımı Ruijerd’in kurtardığı o anları. Ha tamam, o zamanlar da sadece İnsan-Tanrı’nın talimatlarını uyguluyordum. Ama bak, içten içe kendimi Superd Kabilesi’nin bir dostu olarak görmeyi severim. Onlara karşı en ufak bir ön yargım yoktu, orası kesin. Ama buraya kadar geldik bir kere. Artık düşmeye devam etmekten ve dipteki o nihai çakılışa kendimi hazırlamaktan başka yapabileceğim hiçbir şey kalmadı.

“Tamamdır, hepsi bu kadar,” dedim. “Elini çabuk tutmaya bak, olur mu?”

“Pekala. Derhal yola çıkıyorum,” dedi ve yürümeye başladı.

Çölün emektar savaşçıları onu durdurmaya çalıştı ama o hiçbirine kulak asmadı. Yolculuk için en ufak bir hazırlık bile yapmamıştı ama parkta yürüyüşe çıkar gibi çöle doğru adımladı. Bir kere karar verdiler mi hiç vakit kaybetmiyor bu tipler.

“Kahramanlar işte,” diye mırıldandım.

Bir zamanlar ben de kahramanlara imrenirdim, çok eskiden. Gelgelelim büyüyüp de kendi emsallerinin kahramancılık oynamaya kalkıştığını görünce, aslında ne kadar kırılgan olduklarını anlıyorsun. Ya da “toy” demek daha uygun olurdu belki de… Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, hepsi arasında bu velet bilhassa öyleydi.

“Pekala, bugün bu köyde çakılıp bir sonraki haberini bekleyeceğim, oldu mu?” diye konuştum boşluğa doğru. Ensemi kaşıya kaşıya köye geri döndüm.

Yolda giderken içimden gelen bir dürtüyle arkama baktım. Adamın karaltısının çölde gözden kayboluşunu izledim. Kandırması da parmağında oynatması da kolay bir tipti ama yine de kimse bileğinin gücünü inkar edemezdi. Yine de… Sadece bu tarz adamlarla çevrili olmak bana pek güven vermiyordu. Bizim tarafımızda olduklarını bilmek ne kadar iç ferahlatıcı olursa olsun, bilirsin işte… Her zaman garantiye oynayarak zafer kazanamazsın.

Ee, yüce İnsan-Tanrı… Sen bu işe ne diyorsun bakalım?

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla