İblis krallarının hepsiyle tanışma faslını bitirmiştik. Alayı benimle müttefik olmaya söz verdi. Yine de her ihtimale karşı hepsine sözleşme imzalattım. Atofe’nin ismi bu konuda cidden çok işime yaramıştı.
Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Hatta işler o kadar pürüzsüz ilerliyordu ki bu kadarı fazla iyi gelmeye başlamıştı. İnsan-Tanrı’nın hiçbir müdahalede bulunmaması bir yana, Geese’in sessizliğini korumaya devam etmesi de tüylerimi ürpertmeye başlamıştı. Ailemi kontrol etmek için düzenli olarak eve dönüyordum fakat İnsan-Tanrı’nın oralarda da bir şeylere burnunu soktuğuna dair en ufak bir emare yoktu.
Paralı asker şirketinin dünyanın dört bir yanından topladığı tüm bilgileri gözden geçirdim ancak şüphelerimi körükleyecek tek bir şeye bile rastlayamadım. Bu da Geese her ne planlıyorsa, benim yaptıklarımın onun planlarına engel olmadığı anlamına geliyordu. Belki de mektup sırf bir blöften ibaretti ve asıl tezgâhı bambaşkaydı… Ama uzun vadede bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Şimdilik belirlediğim rotada ilerlemekten başka çarem yoktu.
Geese’in nerede olduğu da aynı şekilde bir gizem perdesinin arkasındaydı. Başını beladan uzak tutmayı ve izini kaybettirmeyi gayet iyi beceriyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kishirika’ya sormadığımız sürece onu bulamayacağımızı hissediyordum. Yine de onun için İblis Kıtası’nın dört bir yanına arama ilanları astırmıştım. Kishirika’yı bulmamız an meselesiydi.
Bu sırada ben de bir sonraki hedefimle temas kurmaya karar verdim. Kılıç Tanrısı Gal Farion’la görüşmek üzere Kılıç Tapınağı’na gidiyordum.
Orsted onun nadir kılıçları toplamayı hobi edinmiş iyi huylu biri olduğunu söylemişti. Eris ise aksine, laftan anlayacak bir adam olmadığını iddia ediyordu.
Daha önce Kılıç Kralı Nina Farion ile karşılaşmıştım… fakat Gal’ın da Atofe ile aynı kumaştan biçilmiş biri olmasını bekliyordum. İşlerin gidişatına göre, istediklerimi yine Büyülü Zırh’ımı kullanıp zorla kabul ettirmek zorunda kalabilirdim. Eğer iş o noktaya varırsa yanımda savaşabilecek birlerinin olmasını istiyordum. Ancak gideceğim yer, yetenek bakımından Eris ve Ghislaine ile boy ölçüşebilecek insanlarla doluydu; patronlarının devrildiğini görseler Atofe’nin kişisel muhafızları gibi kenarda dikilip izlemezlerdi. Aynı anda koca bir kılıç ustası sürüsüyle savaşmak zorunda kalacaktım (üstelik hepsi de Kutsal dereceydi…). Bu düşünce motivasyonumu hiç de artırmıyordu. Bunu düşündükçe mideme kramplar girmeye başlamıştı.
En azından Eris’i yanıma alacaktım… ama başka kimi alabilirdim? Belki Ariel’i kandırıp Ghislaine’i de yanıma almama izin vermesini sağlayabilirdim.
“Kocacığım! Çabuk bitirmezsen bulaşıkları yıkayamayacağım!”
“Pardon, pardon. Yiyorum işte. Ham hum.”
Ancak şu anda evdeydim ve “eşimle” akşam yemeği yiyordum.
“Biberleri tabağında bırakma sakın!”
“Ne, biberleri de mi? Onları sevmediğimi biliyorsun…”
“Yiyeceksin işte! Sen yetişkin bir adamsın, cesur olup sevmediğin şeyleri de yemelisin!”
Çilekeş “eşim” henüz beş yaşındaydı. Evimizin bir çatısı yoktu, tabaklarımız ise taşlardan ibaretti. Üzerlerine çamurdan köfteler dizilmiş, çamurdan sos gezdirilmişti. Ah, keşke işte daha çok kazansaydım da daha iyisini alabilseydik! Kendimi daha çok zorlamalıydım.
“Agu.”
“Aaa, Norn! Yine mi acıktın? Anneciğin seni daha yeni doyurmuştu! Neyse, biraz daha yiyebilirsin sanırım.”
Kızımız on beş, neredeyse on altı yaşındaydı. Bu yıl Büyü Üniversitesi’nden mezun olacaktı. Bu da onu sürekli meşgul eden her türlü etkinliğe koşturması demekti ama görünüşe göre bazen hâlâ anne sütünü özlüyordu.
“Yaaaa, teşekkürler anneciğim,” dedi Norn.
“Hayır, sen bebeksin, o yüzden sadece bebekçe konuşabilirsin!”
“Ah… Şey, agu agu.”
Kızımız henüz konuşmaya başlamamıştı. Hâlâ anne sütü emdiği düşünülürse bu durum oldukça normaldi tabii.
“Hav hav!”
“Aisha, sen de mi acıktın? Tamam, seni de doyuracağım. Al bakalım yemeğini. Ama aramızda sır, tamam mı?”
Evcil köpeğimiz de on beş yaşındaydı. Paralı asker şirketindeki işiyle ev işlerini bir arada yürütmeye çalışan, kariyer odaklı bir kadındı. Ama günün sonunda o bile boğazının kölesiydi işte. Tıpkı gerçek bir köpek gibi.
“Hrrr-hav!”
“Yemeğini bitirince git de Norn ile oyna bakalım!”
“Hav hav, hav!”
“Gagooo…”
“Uaaa, gıdıklanıyorum!”
Kızışmış gibi aşırı heyecanlanan köpek, kollarını eşimin ve kızımın boynuna dolayıp yüzlerini yalamaya başladı. Ne kadar da mutlu bir aile. Ben de aralarına katılmak istiyordum.
“Ooo, babayı da aranıza alın!”
“Hayır! Baba öyle şeyler yapmaz!” dedi eşim kararlı bir şekilde. Bu bana resmen aile içi ayrımcılık gibi gelmişti. Yüzeyde mutlu bir aile gibi görünsek de belki de evliliğimizde aslında hiç sevgi kalmamıştı. Aşkımız bitmiş, evlilik monotonluğunun çukuruna yuvarlanmıştık.
Asıl mesele, neden ben evcil hayvan olamıyordum ki? Ben de herkese sarılmak, herkesi yalamak istiyordum…
“Benden nefret ediyorsun…” diye burnumu çektim.
“Hayır, etmiyorum! Baba harika biri! Eve neredeyse hiç gelemediği, bebeğe hiç sarılamadığı halde onları yine de çok seviyor! Onun bir suçu yok!”
Harika olmak güzel hoştu da ben burada, hepinizin yanında olmayı yeğlerdim. Suçum olsun olmasın, ben de çocuklarıma sarılmak istiyordum. Tüm o sevgi sıcaklığı doğururdu, o sıcaklıkta da mutluluk gizliydi.
“Şey, Rudy…?” Arkamdan bir ses geldi. “Biraz bakabilir misin?” Arkamı döndüğümde kayınvalidemin komşu evin penceresinden dışarı bakmakta olduğunu gördüm… Ah, neyse boş ver. Evcilik oyunu bu kadar yeterdi.
“Tamamdır,” dedim. Ayağa kalkmak üzereydim ki yenimin çekiştirildiğini hissettim. Lucie, yüzündeki endişeyle başını kaldırıp bana baktı.
“Yine mi işine dönüyorsun, baba?”
Her şey yaklaşık bir saat önce başlamıştı. Kılıç Tapınağı’na yanımda kimi götürsem ya da işi kestirmeden halledip bizzat Başkan Orsted’i mi olaya dahil etsem diye kara kara düşünüyordum; bir yandan müzakereleri nasıl yürüteceğimi, oraya kavgaya hazır gidip gitmemem gerektiğini tartıp duruyordum… İşte tam o sırada Lucie, arkasında Norn’la çıkagelmişti.
Norn’un arkasına saklanıp çekine çekine sormuştu: “Baba… şey, oyun oynayalım mı?”
Anında kabul etmiştim tabii. Gal Farion’muş, Kılıç Tapınağı’ymış… Böyle önemsiz detayları kim takardı ki?
“Yok Lucie, sadece annenle konuşup geleceğim.”
“…Gitmeni istemiyorum.”
“İşimiz biter bitmez hemen döneceğim tatlım. O zamana kadar ablalarınla oyna, olur mu?”
“…Tamam,” dedi Lucie, minik ağzını büzüp gözlerini yere dikerek. Kendimi oradan koparmak için bütün irademi zorlamam gerekmişti.
Elimden gelse bütün gün seninle evcilik oynardım. Ama gerçek karım çağırıyor şimdi, gitmem lazım.
Ellerimi yıkayıp oturma odasına döndüm ve koltukta Sylphie’nin yanına kuruldum.
“Peki, ne oldu bakalım?”
“Şey, yani… Şu aralar çok meşgulsün, değil mi Rudy? Seni baskı altına sokmak istemiyorum ama şimdiden sormam lazım…” Sylphie mahcubiyetle başını öne eğip yanağını kaşıdı.
Neden lafı dolandırıyor ki şimdi?
“Yani, bugün yarın Kılıç Tapınağı’na yola çıkacaksın, değil mi?”
“Evet, her şey hazır olur olmaz; yani iki üç güne kadar…”
Geride sadece ekibimi seçmek kalmıştı. Eris ve bir kişi daha. Kılıç Tanrısı Stili ustalarının dilinden anlayan birini istiyordum. Bak bu iyi fikir! Ariel’in hizmetinde Isolde de vardı. Isolde de Kılıç Tapınağı’nda eğitim almıştı, yani gayet iyi bir adaydı.
“Ne kadar süreliğine gideceksin?” diye sordu Sylphie.
“Tam emin değilim ama muhtemelen on gün ile bir ay arasında sürer. O civara gitmişken birkaç kişiye daha uğrarız diye tahmin ediyorum.” Kılıç Tapınağı’nın etrafında nam salmış kılıç ustaları ve eğitim gören demirciler olduğu söyleniyordu, ben de gitmişken biraz çevre edinmek niyetindeydim.
“Anladım… Peki, o zaman zamanında yetişemeyeceksin sanırım.”
“Neye zamanında yetişemeyeceğim?”
“Bebeğin doğumuna,” dedi. Gözlerim karnına kaydı. İyice büyümüş ve şişmişti. Göğüsleri de biraz irileşmişti. Sylphie o kadar narin biriydi ki bu değişiklikler onda bir garip duruyordu.
“Ah… O vakit geldi bile, ha?”
Bakmayın öyle, unutmuş falan değildim. Hadi ama, Sylphie her zaman aklımdaydı. Sadece tam doğum tarihini bilmiyordum… Ama neyse, bayağı yaklaşmıştı demek. Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyordu.
Sylphie çekinerek sordu: “Karnıma dokunmak ister misin?”
Elimi uzatıp karnına koydum. Sadece dışarıdan dokunuyor olmama rağmen içindeki yaşamın kıpırtısını hissedebiliyordum. Tuhaf bir histi, sanki iki tane kalbi varmış gibiydi.
Ki zaten öyleydi. Şu an Sylphie bedeninde iki can taşıyordu. Ve çok geçmeden bunlardan biri ayrılıp kendi başına var olacaktı.
“Lucie ve diğerlerinin yeni kardeşi yakında aramızda olacak,” dedi Sylphie, elini benim elimin üzerine koyarak. “Bu sefer doğumda burada olamayacaksın, değil mi Rudy?”
“Yok, olacağım. Evde olacağım.”
“Ama Rudy…”
“Burada olacağım,” dedim kararlı bir sesle. Çocuğumuzun yakında doğacağını öğrendikten sonra öylece “Hadi sana kolay gelsin!” deyip çekip gidemezdim. Öyle yapacaksam bunca zamandır yürüttüğüm çalışmaların ne anlamı kalırdı ki?
“Teşekkür ederim Rudy. Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum.”
Sylphie gözlerini kapattı, ben de elimi omzuna kaydırıp onu kendime doğru çektim. İşte böyle anlar, kendimi gerçekten mutlu hissettiğim anlardı.
“Hazır aklıma gelmişken bir şey daha var,” dedi Sylphie. “Bebek doğmadan önce bir isim düşünebilir misin diye soracaktım. Milis’e gitmeden önce düşüneceğini söylemiştin ama bana hâlâ bir şey söylemedin.”
Yere kayıp bacaklarımı altıma alarak oturdum.
***
Böylece bir süre daha evde kalmaya karar verdim. İçimdeki aciliyet hissi her zamanki kadar güçlüydü ama artık endişelenmeye de başlamıştım. Sylphie’nin önünde diz çöküp başımı yere eğdim ve isim konusunu hiç düşünmediğimi itiraf ettim. Kızmadı, hatta canı sıkılmış gibi bile görünmedi. Bunun yerine yüzü sarardı ve derin bir sessizliğe büründü. Yüzündeki o ihanete uğramışlık hissini açıkça görebiliyordum.
“Ah Rudy… O zaman şimdiden düşünmeye başlasan iyi olur,” dediğinde o ifade bir anda kayboldu ama ben çoktan görmüştüm. O kahredici hayal kırıklığını görmüştüm bir kere. Hemen ardından, acaba onun sabrını artık tüketmiş olabilir miyim diye düşündüm. Muhtemelen tüketmiştim de.
Son altı aydır Sylphie bana yürekten inanmıştı; uzakta olsam bile çocuğumuzun doğumunu iple çektiğimden, vakti geldiğinde bu sevinci onunla beraber mutlulukla kutlayacağımdan emindi. Ben de öyle yapacağımı sanıyordum elbette. Yani niyetim tamamen buydu. Ama ne yazık ki bunu hareketlerimle hiç gösterememiştim.
“Baba, ne oldu? Karnın mı ağrıyor?”
“Yok tatlım. Sadece annenin kalbini biraz kırdım.”
“O zaman özür dilemen gerek,” diye tavsiyede bulundu Lucie. Kısa, öz ve yapılması gereken en doğru şeydi. Ne yazık ki Sylphie’nin istediği şeyin basit bir özür olduğunu sanmıyordum. Peşinde olduğu şey öylesine söylenmiş bir “özür dilerim” değildi; çok daha karmaşık, tarifi zor bir şeydi… Evet, o sadece iç huzuru istiyordu.
“Mesele şu ki Lucie, şimdi annenden özür dilesem bile ileride onun canını yine sıkacağımdan endişelenecek.”
“Ama bir daha sıkmayacaksın, değil mi?”
“Sıkmayacağım. Sıkmamak için elimden geleni yapacağım.”
“O zaman annem seni affeder!”
Sylphie en başından beri durumun farkındaydı. Uzakta geçirdiğim bunca zamandan sonra arada bir bazı şeyleri tamamen unutup aksatabileceğimi biliyordu. Ama yine de bu durum, olanları kabullenmesini kolaylaştırmıyordu.
Öfkesini çok uzun zamandır içine atıyordu. Tam hamile kaldığı dönemde Paul’ü aramak için yollara düştüğümde, Roxy ile evlendiğimde, Eris ile evlendiğimde… Bir kez olsun bana köpürmemiş, her zaman anlayış göstermişti. Ne istediysem yapmama izin vermişti.
İsim konusunu hiç düşünmediğimi söylediğimde de yine kendini tutmuştu. Asıl söylemek istediği şeyleri muhtemelen zorla içine gömmüştü. Ve bunu yapmaya devam edecekti. Ben de onu buna mecbur bırakmaya devam edecektim.
Şimdilik iyiydik. Ama bir gün, katlanabileceği şeylerin sınırına ulaşacaktı. Taşan bir su bardağı gibi, günün birinde artık daha fazlasını taşıyamayacak ve o an geldiğinde onu kaybedecektim. Tıpkı gelecekteki günlükte olduğu gibi, hiç beklenmedik bir anda kopup gidecekti.
Bunu hiç istemiyordum. Hayatta olduğum sürece Sylphie’yle birlikte olmak istiyordum. Bu duygunun karşılıklı olduğunu sanıyordum.
Ama bu sadece benim ne istediğimle alakalıydı.
Eninde sonunda bana olan sabrı tükenecek olsa bile, en azından burada ve şu anda ona iç huzuru vermek istiyordum. Sadece bunu nasıl yapacağımı çözmem gerekiyordu…
Zihnim hâlâ bu soruyla çalkalanıp dururken, sadece bir hafta sonra Sylphie’nin doğum sancıları başladı. Bu bir hafta boyunca Sylphie hiçbir sorun yokmuş gibi davranmıştı. Belki de gerçekten bir sorun olduğunu düşünmüyordu. Böyle şeyler için kin tutacak bir yapısı yoktu. O an biraz hayal kırıklığına uğramış olabilirdi ama bunu o kadar da büyütmemişti belki.
Benim de tuhaf davrandığımı sanmıyordum. Geçen bir hafta boyunca, bir yandan deli gibi isim bulmaya çalışırken bir yandan da bulabildiğim her fırsatta Sylphie’nin yanında olmuştum. Aklıma gelen her ismi not ediyor, hangilerini beğendiğimizi Sylphie’yle konuşuyorduk. Belki onun gözünde fazla çabalıyormuşum gibi görünüyordu. Ama ben gerçekten elimden gelenin en iyisini yapmak istiyordum.
Derken doğum sancıları başladı. Eris ne yapacağını bildiğinden hemen doktora koştu; Lilia ile Aisha hazırlıkları yaparken Roxy gerekirse iyileştirme büyüsüyle destek vermek için hazırda bekledi, Leo ise çocukları başka bir odaya götürdü. Ben de tüm bu süre boyunca Sylphie’nin yanından ayrılmadım. Kısa bir süre sonra Eris doktorla geri döndü. Doktor, Eris’in kolunun altında biraz sersemlemiş görünüyordu ama çabucak toparlanıp doğum hazırlıklarına koyuldu. Hepimiz buna alışkındık. Sylphie’nin ikinci doğumu, benimse dördüncü çocuğumdu. Aisha ve Norn’u da sayarsak beş doğuma tanıklık etmiştim. Önceki hayatımı da katarsak birkaç tane daha vardı.
Doktor tecrübeliydi. Buradaki hiç kimse bu işte acemi değildi. Taş gibi sağlam bir kadro.
Biz başında beklerken doğum başladı.
Hepimiz rahattık ve her şey olması gerektiği gibi tıkır tıkır ilerliyordu…
“Off…” Doktor tam da bebeğin başı göründüğü anda sıkıntıyla iç çekti. Bir anda içimdeki rahatlık uçup gitti, yerini dehşet verici bir korku aldı. Ne kadar tecrübeli olursak olalım, doğum doğumdu işte. Asla rehavete kapılmamalıydım. Makat doğum falan mıydı? Yok, kafasını görebiliyordum, o değildi… Ölü doğum falan olamazdı değil mi…
Roxy elinde asasıyla ayağa kalktı. “İyileştirme büyüsü mü?” diye sordu.
“Hayır, ona gerek olmayacak,” dedi doktor ve doğum devam etti. Yalnızca kesinlikle gerektiğinde Sylphie ile konuşarak doğumu sürdürdü. Anlayabildiğim kadarıyla ters giden hiçbir şey yoktu.
“…Ah, uwaaah.” Huzursuz sessizliği bir bebeğin ağlaması böldü. Güçlü, minik bir ses. Ölü doğum değildi. Doktor tek kelime etmeden bebeği havaya kaldırdı. Bana gayet sağlıklı görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse ters bir durum olduğunu düşünmüyordum. Ama doktorun yüzü hâlâ gergindi ve sebebini biliyordum. Bebeği görür görmez ben de anlamıştım. Doktorun neden iç çektiğini. Neden bu kadar gergin olduğunu. Ben gerçekten bir sorun olmadığını düşünüyordum ama onun neden öyle düşündüğünü gayet iyi anlıyordum.
Mesele bebeğin saçlarıydı. Lucie doğduğunda tutam tutam açık kahverengi saçları vardı. Lara doğduğunda keldi. Arus doğduğunda yanında değildim ama onu gördüğümde saçları kızıldı.
Hepimiz sessizce bakakaldık. Sylphie’nin ikinci çocuğu, kafasında yemyeşil saçlarla karşımızda duruyordu. Evet, tıpkı zamanındaki Sylphie gibi.
“İmkânı yok…” Sylphie’nin yüzü kireç gibi kesilmişti. “Ah… hayır… olamaz…”
Roxy, Eris, Aisha ve Lilia hiç istiflerini bozmamışlardı. Sylphie’nin neden böyle tepki verdiğini anlayamamışlardı. Zaten bu evde renk renk saçlı çocuk eksik olmuyordu. Üstelik Ruijerd gibi yeşil saçlı birine de alışıklardı. Burada kimse yeşil saça dönüp de bakmazdı.
Ama Sylphie… Sylphie için durum bambaşkaydı.
Sylphie çaresizlik içinde bebeğe bakarken doktor, “…Tebrik ederim, bir erkek,” dedi. Bebeği ona uzattı, Sylphie de kucağına aldı ama ne yapacağını bilemeyerek etrafına bakınıp duruyordu.
“Sylphie,” dedim.
Kutlamam gerekiyordu. Kutlamamak için hiçbir sebep yoktu. Sevincimi dile getirmeli, Sylphie’yi tebrik etmeliydim. Sonra da her şeyin yolunda gideceğine dair içini rahatlatmalıydım. Şu an ne kadar mümkünse artık, en azından bir nebze huzur bulsun diye gülümsedim.
“İyisin, her şey yolunda. Çok teşekkür ederim,” diye söze başladım ama daha devam edemeden Sylphie karşılık verdi.
“Rudy… Özür dilerim…”
“Özür dileyeceğin hiçbir şey yok, bak— o da ne!” Tam tekrar konuşacakken sanki pilleri tükenmişçesine kendini yatağa bırakıverdi. Bebeğin yataktan kaymak üzere olduğunu görünce onu yakalamak için öne atıldım.
Roxy ile doktor beni bir kenara itip öne atılırken ben şaşkın şaşkın “Ha?” deyip kalmıştım.
“Rudy! Çekil aradan!” diye çıkıştı Roxy.
Sylphie bayılmıştı. İkisi onun durumunu kontrol ederken ben öylece durmuş, boş gözlerle izliyordum.
Doktor, “Sadece bayıldı,” deyince tüm odadakiler rahat bir nefes aldı.
Kucağımda çıplak bebekle öylece sersemlemiş hâlde duruyordum. Aisha elinde bir battaniyeyle yanıma geldi.
“Al Abi, bebeği buna sar.”
“H-ha, tamam.” Söylendiği gibi battaniyeye doğru uzandım.
Sylphie zaten endişeliydi. Ne idüğü belirsiz bir kaygı bulutunun içine hapsolup kalmıştı. Ve şimdi, sanki endişelerini haklı çıkarırcasına bebeği yeşil saçlı doğmuştu. İçinin rahatlamasından mı bayılmıştı yoksa bunca stres doruk noktasına ulaştığı için mi, pek emin değildim.
İçini ferahlatmak için daha fazla çaba gösterseydim belki de bunun önüne geçebilirdik. Belki de bebeğin yeşil saçlı doğmasını bu kadar dert etmezdi.
Kendimi suçlu hissediyordum. Ama aynı zamanda içim içime sığmıyordu. Bebeğin saçları yeşildi, doğru. Ama bunun zerre önemi yoktu. Değişen tek bir şey bile yoktu.
İşte dördüncü çocuğum kucağımdaydı. Ve onun için güzel bir isim düşünmeyi ihmal etmemiştim.
Derken ansızın, odanın bir köşesinden Eris’in sesinin yükseldiğini duydum.
“Ne işin var ulan senin burada?!”
Benimle konuşuyordu; bu kadar işe yaramaz olduğum için beni haşlıyordu. Karnıma yumruk yemiş gibi hissederek arkamı döndüm.
En azından, durumun bu olduğunu sanmıştım. Yanılmıştım.
“Ha?”
Benimle konuşmuyordu. Odada varlığıyla insanı şaşırtan başka biri vardı. Sarı saçlıydı; üzerine oturan, okul üniforması gibi önü ilikli beyaz bir ceket ve altına aynı renkte bir pantolon giymişti. Yüzü ise tilki suratı şeklinde yapılmış sarı bir maskenin arkasına saklanmıştı.
“Arumanfi…?”
Arkamda, Zırhlı Ejderha Kralı Perugius’un On İki Hizmetkâr Ruh’undan biri olan Parlak Arumanfi duruyordu. Gözlerini doğrudan bana dikmişti. Hayır—bebeğe bakıyordu. Yeşil saçlı o bebeğe.
Sonra dile geldi. “Rudeus Greyrat,” diye seslendi. “Efendi Perugius seni Uçan Kale’ye çağırıyor.”
