Mushoku Tensei Cilt 21 – Bölüm 6 / Kızımın ve Ailemin İyiliği İçin

Kızımın ve Ailemin İyiliği İçin

CLAIRE LATRIA, doğduğu günden beri kibirli ve dik kafalı biriydi. Çocukken asla bir hatasını kabul etmez, ancak laf ağzından zorla sökülüp alındığında özür dilerdi.

Kendi annesi —yani Rudeus’un büyük anneannesi Meredy Latria— ona, “Her zaman doğru olanı yap,” derdi.

Ancak bu tavsiye son derece yanlış bir yöne sapmıştı. Kendi kusurlarını görmekten aciz olan ve bunu istemeyen Claire, hiçbir hatası olmadığına inanıyordu. İnatçılığının haklı bir sebebi vardı ona göre. Oysa insanı insan yapan şey hatalarıydı.

Fakat Claire annesinin tavsiyesine harfiyen uydu ve bu tavsiye onu sert bir kız yapıp çıktı. Doğru bir insan değil, sadece sert bir insan. En çok da kendisine karşı sertti. Eğitimine başladı ve hatalar yaptı —çünkü eğitim bir bakıma zaten bundan ibarettir. Ancak o bunu kabullenmek yerine, kendine koyduğu standartların katılık ve acımasızlığını daha da artırdı. Bu eziyet verici standartları sadece kendisine uygulasaydı, neyse der geçerdiniz. Ama öyle olmadı. Hiç kimse onun bu katı beklentilerini karşılayamıyordu ve Claire de bunun bedelini etrafındakilere acımasızca ödetiyordu.

İnatçılığı ve kibri yumuşamadan dinlediği annesinin tavsiyesi, onu mahvetmekten başka bir işe yaramamıştı. Kendince çarpık erdemler edinmişti. Güçlüydü, bu yüzden her türlü zorluğun üstesinden gelirdi. Kibirliydi, bu yüzden canının yandığını kimsenin bilmesine izin vermezdi. Ve etrafındaki herkesten de aynı şeyi bekliyordu. Yanlış yolda olduğunu söyleyen tek bir kelimeye bile tahammülü yoktu.

Kimse onu sevmezdi.

Dışarıdan bakıldığında, her işi zahmetsizce başarıyor gibi görünür, ardından dönüp aynı şeylerde zorlanan herkesi azarlardı. Ve hiçbir şey için, asla özür dilemezdi. Soğuk, şımartılmış ve vicdansız biriydi.

Tabii gerçek Claire’in içyüzünü görenler de vardı. Kimse bakmazken ne kadar çok çabaladığını fark edenler oluyordu. Fakat Claire zayıf yönlerini göstermeyi asla kabul etmediği için, bu insanların elinden takdir etmekten başka bir şey gelmiyordu. Bu iyi niyetli kişiler, “Claire, senin gerçekte nasıl biri olduğunu ben görüyorum ama başka kimse göremeyecek,” derlerdi. Yine de değişmeyi reddetti. Ne annesinin sözlerinde bir yanlışlık görüyordu ne de kendi felsefesinde. Bu sistem işine yarıyordu işte, neden değişsin ki?

Evlilik çağına geldiğinde artık herkes ondan bıkmıştı ve kimse onu gelin olarak istemiyordu. Birkaç kez evlilik konusu açılmıştı —sonuçta kendisi Latria Hanesi’nin en büyük kızıydı— fakat talip olan soylular onunla tanışıp o katılığı ve inatçılığı gözleriyle görünce çığlık ata ata kaçıyorlardı.

On sekiz yaşına geldiğinde Claire kararını verdi: “Kendime bir koca bulamıyorsam rahibe olurum, olur biter.” O, Latria Hanesi’nin asil bir hanımefendisiydi. Evde kalmış bir kız olarak aile adına leke sürmektense rahibe olmak çok daha iyiydi. O dönemde Milis’te bu, genç kadınlar arasında oldukça yaygın bir yoldu.

Claire Latria kendine karşı sertti, etrafındaki herkese karşı sertti. Ve özünde, bütün varlığı bundan ibaretti.

***

Carlisle Granz adında bir genç yaşardı. Carlisle, Claire’in babası Ralkan Latria’nın doğrudan komutası altındaki Kılıç Bölüğü’nde görev yapan, Tapınak Şövalyeleri’nin çiçeği burnunda bir üyesiydi.

Günün birinde Claire’in babası eve sarhoş geldi. Ralkan sert ve tavizsiz bir adamdı; Claire de annesi de onun sadece bu yüzünü bilirdi. Dolayısıyla eve böyle içkili gelmesi onun tabiatına hiç uymayan bir durumdu. Uymuyordu derken yakışmıyordu anlamında, yoksa öyle pek nadir yaşanan bir şey sayılmazdı. Annesi, adam sallana sallana içeri girdiğinde ne yapması gerektiğini çok iyi bilirdi. Hizmetçiler onun sadece yorgun olduğunu sanıp şüphelenmesin diye zırhını çıkarır, içmesi için su verir ve yatağına yatmasına yardım ederdi. Bu yüzden kocasına tek kelime laf etmezdi; bir Tapınak Şövalyesi’nin omuzlarındaki yükün ne kadar ağır olduğunu gayet iyi bilirdi.

Gelgelelim bir defasında şansı yaver gitmedi. Annesi ailesini ziyarete gittiği için evde yoktu. Böylece Claire, annesinin koruyucu kalkanı olmadan babasının bu aciz haline ilk kez tanık oldu ve adamı sertçe azarladı.

İnanamıyorum sana! Sen Latria Hanesi’nin reisi değil misin? Bana öğrettiğin her şey içi boş laflardan mı ibaretti yani?

Babası sarhoştu sarhoş olmasına ama yine de kızına böyle bir halde yakalandığı için utancından gıkını bile çıkaramadı.

Onun yerine, eve kadar ona eşlik eden genç şövalye söze girdi. Bu genç Carlisle’dı.

Yüzbaşının bugün neden içtiğini açıklayabilirim,” dedi. “Bir şövalye arkadaşımız görev başında şehit oldu. Kimsenin bir suçu yoktu ama anısına kadeh kaldırmak için dışarı çıktık. Yüzbaşı sadece emrindeki birinin ölümünden dolayı vicdan azabı çektiği için kantarın dozunu kaçırdı. Sırf bu yüzden, kendi kızı tarafından bile olsa burada aşağılanmasına göz yumamam.

Claire cevap vermedi. Ne diyeceğini bilemiyordu; içindeki öfkeden eser kalmamıştı.

Sessizce babasıyla ilgilendi. Ona su verdi, adam kendisinden özür dilemeye çalışırken omzuna dayanmasına izin verdi. Ancak onu tek başına taşıyamadığı için Carlisle da yardım etti; birlikte babasını odasına götürdüler, zırhını çıkarıp yatağına yatırdılar.

Tüm bu süre boyunca Claire ağzını açıp tek söz etmedi. Hatalı olduğunu biliyordu ama ne babasından ne de Carlisle’dan özür dilemeye gururu elverdi; fazla inatçıydı. Fakat Carlisle anlamıştı. Kızın o asık suratının arkasında hatasını kabul ettiğini görebiliyordu.

Evden ayrılırken, “Düşündüğünden daha merhametlisin,” dedi.

O zamanlar Claire adamın ne demek istediğini zerre kadar anlamamıştı. Bildiği tek şey; kendisinden belki bir iki yaş küçük olan bu gencin, ruhunun derinliklerinde bir şeyleri keşfetmiş olduğuydu.

O günden sonra Carlisle, Latria malikânesine sık sık davet edilmeye başladı ve çok geçmeden Claire ile dünya evine girdiler.

***

Claire ile Carlisle’ın beş çocukları oldu: bir erkek ve dört kız. Claire, kızlarını annesinin kendisini yetiştirdiği kadar katı bir tutumla büyüttü. Büyük oğulları Tapınak Şövalyeleri’ne katıldı. En büyük kızları bir marki ile evlendi. İkisi de tam Claire’in arzuladığı gibi kusursuz birer beyefendi ve hanımefendi olmuşlardı; Milis’in neresine gitse onları göğsünü kabarta kabarta tanıtabilirdi.

Claire, biraz daha sonra dünyaya gelen ikinci kızı için çok daha büyük umutlar besliyordu. Bu kızı ilk iki çocuğundan katbekat daha yetenekliydi; onunla tanışan herkes güzelliğine ve dürüstlüğüne hayran kalıyordu. O, Claire’in başyapıtı, göz bebeği ve gurur kaynağıydı: Zenith Latria. Ama Zenith çekip gitti. Maceracı olmak uğruna evden kaçarak Claire’in bütün umutlarını yerle bir etti. Ardından da derin bir sessizlik çöktü.

Claire öfkeden deliye dönmüştü. Diğer çocuklarının önünde Zenith’e lanetler yağdırıyor, onun akla hayale gelebilecek en aptalca seçimi yapmış budalanın teki olduğunu söylüyor ve ablalarının izinden gitmemeleri konusunda onları kesin bir dille uyarıyordu. İlk kez duygularını bu kadar açıkça dışa vuruyordu. En büyük umutlarını bağladığı kızı, hayal edebileceği en aşağılık, en sefil hayatı seçmişti.

Hayatı boyunca Claire’e en ağır darbeyi vuran, onu en derinden sarsan yıkım bu olmuştu.

Üçüncü kızları Saula’nın kaderi de Claire’in isteklerinden saptı. Saula bir baronla evlenmişti fakat kocası dahil olduğu bir güç savaşını kaybetti. Yaşanan hengamede Saula öldürüldü. Milis’in iyileştirme büyüsü son derece gelişmiş olduğu için böyle ölümler pek nadirdi; kızının ölümü de o binde bir görülen talihsizliklerden biriydi.

Aile, Saula’nın katilinin hak ettiği ibretlik sonla karşılaşmasını sağlamak için Latria Hanesi’nin bütün nüfuzunu ve itibarını ortaya koydu.

Claire kızının yasını tuttu. Herhangi bir annenin tutacağı gibi, o da evladının ardından yas tuttu.

Ve o daha yasını tutarken, dördüncü kızı Therese, Claire’in asla onun için seçmeyeceği bir hayatı tercih etti; Tapınak Şövalyeleri’ne katıldı.

Claire, tıpkı ikinci kızında yaptığı gibi dördüncü kızına da lanetler yağdırdı: “Seni küçük aptal! Gerçekten sende bir şövalye olacak kumaş olduğunu mu sanıyorsun? Sözümü dinleyip edepli bir hanımefendi olmayı öğrenseydin sana ne güzel bir koca bulurdum. Mutlu olabilirdin.

Therese sert bir karşılık verdi: “Bir güç savaşında can vermek ablamı çok mu mutlu etti yani?

Korkunç bir kavgaya tutuşmuşlardı.

Claire, “Bir daha bu eve adımını atmayacaksın!” diyerek Therese’i kapı dışarı etti.

Yanlış bir şey yaptığını bir an olsun düşünmedi. Hem Zenith hem de Therese çekip gitmişti ama bir gün diz çöke çöke geri gelip af dileyeceklerdi. Buna yürekten inanıyordu.

Aradan on yıl geçti. Zenith’ten hiç haber çıkmadı fakat Therese Tapınak Şövalyeleri bünyesinde başarıdan başarıya koştu ve Kutsanmış Çocuk’un kişisel muhafız birliği kaptanlığına kadar yükseldi. Claire, Şövalyeler’in bu unvanı Therese’e sırf Kutsanmış Çocuk da kadın olduğu için verdiğini düşünüyordu. Yanılmış da sayılmazdı; Therese mükemmel bir idareci ve komutandı ama şövalyelik hususunda ortalama birinden fazlası değildi. Yine de Claire, kocasına eşlik ettiği her davette insanların şöyle dediklerini duyuyordu: “Bu Latrialar da ne aile ama! Dünyanın dört bir yanında kendilerine sağlam bir yer ediniyorlar!

Claire başkalarını hırpalardı hırpalamasına ama kendisine karşı da bir o kadar acımasızdı. Bir hata yaptığını idrak ettiğinde asla özür dilemezdi fakat kararını değiştirmeyi bilirdi. Madem büyük bir hata yaptığını düşündüğü kızı artık itibar görüp el üstünde tutuluyordu, o halde yapacak başka şey kalmamıştı. Claire, Therese’i affetti ve onunla barıştı.

Yine de kızının karşısına dikildiğinde dile getirdiği sözler bir özür değil, kibirli bir “Seni affediyorum,” oldu.

Yine de Therese bir Tapınak Şövalyesi olarak huysuz insanlarla uğraşmaya alışkındı. Eğer hem bu tecrübesi olmasaydı hem de annesinin huyunu suyunu bilen ağabeyi ikisinin arasına bedenen girmeseydi, şüphesiz yeni bir kavga patlak verirdi.

Bu yaşananlar bile Claire’in Zenith’i affetmeyi düşünmesini sağlamadı. Yine de Zenith bir gün çıkıp kapılarına dayanırsa onunla yeniden konuşabileceğini aklından geçirdi.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Paul, Latria Hanesi’nin kapısını çalarak yardım istedi. Asura Krallığı’nı korkunç bir büyü felaketi vurmuştu: Fittoa Metastaz Olayı. Kayıpların izini süren bir arama kurtarma ekibinin liderliğini üstlenen Paul, Latria Hanesi’nden destek talep etmeye gelmişti.

Claire, Zenith’in de kayıplar arasında olduğunu öğrenir öğrenmez hiç tereddüt etmeden yardım etmeyi kabul etti. Carlisle’ı hem altın hem de asker sağlamaya ikna etti. Tek arzusu Zenith’in bir an önce bulunması ve karşısına geçip, “Gördün mü bak? Sözümü dinlemediğin için başına neler geldi, gördün mü?” diyebilmekti.

Fakat Zenith bir türlü bulunamadı. Bir yıl, iki yıl derken kendisinden en ufak bir iz bile çıkmadı. Zenith’in kocası Paul ise günden güne eriyip bitti. Acısını kimseden gizleme gereği duymuyor, yanında küçücük kızı olmasına rağmen kederini içkide boğuyordu.

Norn için bir şey yapılması gerektiğine ilk karar veren Claire oldu. Küçük torununu babasının elinden alıp kendi himayesinde yetiştirmeyi kafasına koydu; onu Latria soyuna yakışır, terbiyeli bir hanımefendi olarak büyütecekti. Claire’e göre en kritik husus buydu. Ne var ki Carlisle buna karşı çıktığından, kızı babasından koparmayı başaramadı. Günler geçip giderken Claire, Norn’u uzaktan izlemekten ve kendi öfkesinde boğulmaktan başka bir şey yapamadı.

Derken günün birinde Paul toparlandı. Therese’in dediğine göre büyük oğlu Rudeus ortaya çıkmış, babasını bir güzel pataklayarak aklını başına getirmişti. Bu haber Claire’in içinde Rudeus’a dair ufak bir merak kıvılcımı çaktı. Ancak bu kıvılcım çabucak söndü; çocuk gelip Latria ailesine hürmetlerini sunmayınca, Claire onun da babasının kumaşından dokunduğuna kanaat getirip tiksintiyle üstünü çizdi.

Çok geçmeden Paul’ün iki karısı olduğu ortaya çıktı.

Paul’ün metresi Lilia ve kızı Aisha Milis’e geldi. Claire, Milis Kilisesi’ne mensup olduğundan iki kadınla evli kalmak gibi bir yoldan çıkmışlığı asla kabul edemezdi. Fakat Paul bu dine inanmıyordu ve Claire kendi dini inançlarını başkasına dayatmaya çalışmanın cahillik olacağının farkındaydı. Yine de iki kızın ayda birkaç kez kendisini ziyaret etmesine izin verdi; onlara Latria ailesinin geleneklerini, adabımuaşereti ve incelikli ritüelleri öğretti. Claire doğru yaşama biçimini onlara aktararak en doğal hakkını kullandığını düşünüyordu.

Norn, Aisha’nın gerisinde kaldığı için sürekli surat asıp duruyordu. Claire ise kızın bu tavrından nefret ediyordu; yeterince çaba gösterse rahatlıkla başarabileceği şeylerde bile hemen havlu atıyor, denemeyi bile reddediyordu. Aisha’nın gölgesinde kalmaktan korkan Norn, gayret etmeyi tamamen bırakmıştı. Durumu fark eden Claire, Norn’a en iyisi olmak zorunda olmadığını, yalnızca Latria Hanesi’ne mensup bir hanımefendinin namına yakışır şekilde yaşaması gerektiğini söyledi. Bu, Claire’in kendine has motive etme yöntemiydi. Fakat Norn hiç gelişme göstermedi; Claire kızı yüreklendirmek için aklına gelen her konuşmayı yaptıysa da hiçbiri bir işe yaramadı.

Bu esnada, gayrimeşru kız Aisha’nın Norn’la dalga geçtiğini görmek onu çileden çıkarıyordu. Öfkesi gözünü bürüdüğü için mantıklı düşünemez hale gelmişti; hem kıza hem de annesine karşı son derece acımasız davrandı. Nihayetinde hem Aisha hem de Norn, Claire için büyük birer hayal kırıklığı olarak evden ayrıldılar.

Zenith’in sağ salim döndüğüne dair hiçbir haber çıkmaksızın birkaç yıl daha akıp gitti. Claire’in elinde torunlarıyla geçirdiği zamanların anılarından başka bir şey kalmamıştı. Büyük oğlunun ve büyük kızının çocukları tek tek reşit oldu. Hepsi de mükemmel birer yetişkine dönüştü; her ortamda göğsünü gere gere takdim edebileceği, kendine güvenen genç insanlardı.

Claire’in hayatında artık çocuk kalmamıştı, bu yüzden torunlarıyla da pek görüşmez oldu. Aisha ile Norn’un ne durumda olduğunu merak ediyordu. İkisi de yakında reşit olacaktı. Düşününce, umduğu gibi yetişmeyen yegâne torunları o ikisiydi. Belki de Zenith’in çocuklarından aksi beklenemezdi. Zenith’in onları nasıl büyüttüğünü merak etti… derken birden gerçeği idrak etti. Kendi kızını o büyütmemişti ki. Metastaz Olayı tam da kızlar doğduktan hemen sonra meydana gelmişti. Norn henüz bir, bilemedin iki yaşındaydı. Zenith, kızlarını kanı canlı birer insan olarak tanıma fırsatından mahrum kalmıştı. Norn’u babası tek başına büyütmüştü. Aisha’nın, babasının nikâhlı eşinden olan kızına saygı duymayı neden hiç öğrenemediğini de belki Metastaz Olayı açıklıyordu.

Zenith dikbaşlı biriydi ama zekiydi. Bir zamanlar insanlar ondan Milis hanımefendilerinin timsali olarak bahsederdi. Maceracı olsun ya da olmasın, şayet Zenith yanlarında olup onlara rehberlik edebilseydi her şey çok farklı olabilirdi…

Claire, Zenith’i öyle çok özlüyordu ki bazen bu özlem içini sızlatıyordu. Kızını görmek istiyordu. Yüz yüze gelseler muhtemelen ağzından yine iğneleyici sözlerden başka bir şey çıkmayacağını, Zenith’in kendisine üzüntüden başka bir şey getirmeyeceğini biliordu; ama yine de… Buna değerdi.

İşte tam da o sırada yaşandı. Rudeus’tan beklenen haber işte o zaman geldi. Zenith bulunmuştu. Hafızasını yitirmişti, aklını kaybetmişti ama hayattaydı.

Rudeus’un mektubu kısa ve netti; Zenith’in nerede bulunduğuna ve durumuna dair gerçekleri olduğu gibi aktarıyordu. O kadar öz yazılmıştı ki Paul’ün ölümünden laf arasında kısaca bahsedilip geçilmişti. Rudeus, Zenith’i tedavi ettirmeyi planladığını yazmıştı ama onu eve getireceğine dair tek bir laf etmemişti.

Claire hiç vakit kaybetmeden cevabi bir mektup yazdı. Her şeyden çok Zenith’i görmek istiyordu.

***

Claire’in Zenith’i iyileştirecek bir yol aradığı birkaç yıl daha gelip geçti. Milis’teki doktorları ve şifa büyücülerini tek tek gezdi, Milis Kilisesi’nin kütüphanesini defalarca ziyaret etti. Araştırmaları uğruna iblisler tarafından yazılmış metinleri incelemeye kadar düşmüştü. Bu bağışlanamaz bir günahtı ama Claire, tarihte Zenith’inkine benzer başka vakaların da var olduğuna yürekten inanıyordu.

Ve sonunda bir şey buldu. Okuduğu şeyin güvenilir olup olmadığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Tarif edilen vaka şüpheli, akıl almaz ve mide bulandırıcıydı. Yine de ortada bir yöntem vardı; bir iyileşme emsali mevcuttu.

Bulduğu şifa yöntemi iblislere özgü bir şey değildi. Zamanında Zenith’inkine benzer bir durumdan muzdarip bir elfin yaşadığını okumuştu. Akli dengesini yitiren bu elf kadın… onlarca erkekle birlikte olduktan sonra nihayet kendine gelmişti.

Claire gözlerine inanamıyordu. Doğru olamazdı. Böyle bir şeyi kesinlikle deneyemezdi. Ancak hikâyenin dayanağını bulmak için araştırmalarını sürdürdükçe… o elf kadının gerçekten yaşadığını öğrendi. Üstelik kadın hâlâ, bugün bile sürüyle erkekle yatıp kalkıyordu.

Claire ne yapacağını bilemiyordu. Gerçekten böyle bir tedaviye kalkışabilir miydi? Zenith bundan nefret etmez miydi? Ama yine de… yine de kızının iyileşmek için tek şansı bu olabilirdi.

O kararsızlığın ağlarında çaresizce kıvranırken, Rudeus Zenith’i yanına getirdi.

Sadece üç kişi gelmişlerdi: Zenith, oğlu Rudeus ve gayrimeşru kızı Aisha. Claire’in mektubu göndermesinden bu yana üç yıl geçmişti. Claire uzak diyarlarla haberleşmeye alışkın değildi, bu yüzden Rudeus’un elinden geldiğince hızlı hareket edip geldiğine inanıyordu.

Aklındaki plana göre önce bunca yolu aştığı için ona ne kadar müteşekkir olduğunu söyleyecek, ardından kendini tanıtacaktı. Sonrasında Zenith’in iyileşme sürecini soruşturup tedaviye nasıl devam etmeyi planladığını öğrenecekti. Vakit kalırsa Norn ile Aisha’nın hatırını da sorardı.

Fakat Zenith’i gördüğü an kafasındaki bütün planlar uçup gitti. Odaya girip kızının yüzüyle karşılaşınca doğruca yanına gitti; yanına kadar sokuldu ama ne yapsa yeterince yakın hissedemiyordu. Zenith’in odaklanamayan donuk gözlerini görünce—yüreği göğsünden fırlayacakmış gibi hissederek—sabırsız bir iç çekti ve aile hekimi Ander’i çağırdı. Son zamanlarda sağlığı bozulan Claire’le Ander ilgileniyordu ve Zenith’in tedavisi konusunda da ona tavsiyeler vermişti. Bunca yıl sonra nihayet Zenith’i gören Claire, Rudeus’u görmezden gelmenin nezaketsizlik olacağını bilerek yüzünü ona dönmek istedi. İşte o anda koltuğun bir köşesinde oturan kişiyi fark etti. Hizmetçi kıyafeti giymiş, koyu kahverengi saçlı ve Claire’in asla unutamayacağı bir yüze sahip bir kız… Ancak o an dikkatini en çok çeken şey üzerindeki kıyafet oldu.

Hizmetçi kıyafeti mi?

Aisha, seni yeniden görmek ne güzel. Şey, buraya… Hangi sıfatla geldin acaba?

“A-ah! Şey, ben Leydi Zenith’in… yani, ona bakıcılık yapıyorum, yardım ediyorum.”

Bu cevap üzerine Claire’in ağzından ister istemez sert sözler döküldü. Bakıcılık yapmak mı? Yani Aisha buraya Zenith’in hizmetçisi olarak gelmişti. Madem durum buydu, efendisi ve hanımı ayakta dikilirken Aisha’nın oturmasının hiçbir mazereti olamazdı. Claire sadece adabımuaşereti hatırlatmak adına onu azarlamıştı. Ne var ki Rudeus aralarına girdi. Zaten girmesi de gerekiyordu; zira asıl adabı bir kenara bırakan Claire’in kendisiydi.

Rudeus’u ilk kez böyle yakından görünce Paul’a ne kadar çok benzediğini fark etti. Oğlanın yüzünde Paul’u görmemek elde değildi. O sarhoş Paul… Zenith’i bu hale getiren Paul… Çocuğun babasına duyduğu bütün o kin ve öfke bir anda yeniden depreşti. Belki de bu yüzden, sonraki konuşmalarında Claire’in o pek de övünülemeyecek huyları baş gösterdi. Kibri ve inadı ipleri eline aldı. Kendi hatalarına dair içten içe hissettiği o silik farkındalığı bir kenara itip Nuh dedi peygamber demedi.

Rudeus ise aksine son derece açık sözlü ve dürüst bir gençti. Kadının iğneleyici sözlerini mantıklı ve doğrudan argümanlarla karşıladı. Bu açık yürekliliği, Claire’in onun hakkındaki düşüncelerini gözden geçirmesini sağladı. Sonrasında konuşmaları tam da beklediği gibi ilerledi. Önce Zenith’in tedavi sürecinden, ardından Norn’un durumundan bahsettiler. Az önceki çıkışından hâlâ utandığı için Aisha hakkında soru sormadı. Rudeus’un temel Milis geleneklerine dair bilgisi biraz eksikti ama aile reisi olarak sorumluluklarının bilincindeydi ve Norn’un yetişmesine büyük önem veriyordu. Claire ona farklı bir gözle bakmaya başladı. Gençti ama üstlendiği rolü ciddiye alıyordu; dürüst, düzgün bir delikanlıydı. En azından kadının gözüne öyle görünmüştü. ‘Ejderha Tanrısı’nın tabisi’ olmanın ne kadar büyük bir anlam taşıdığına dair en ufak bir fikri yoktu. Askeri konulardaki bilgisi yetersizdi ama yeni bir hanedan tahta geçmiş olsa bile Asura hükümdarıyla yakın bağlar kurmak belli bir statüye işaret etmek zorundaydı. Yüksek statü, beraberinde daha büyük sorumluluklar ve başarılar getirirdi. Claire, Rudeus’un düşündüğünden çok daha önemli bir figür olduğunu kavradı.

Bu, Zenith’in oğluydu. Bu düşünce, kadının içinde öfke ve gururun karmaşık bir karışımını uyandırdı.

Ne yazık ki başa bela olacaktı.

Zenith için planladığı tedavi yöntemi kesinlikle laf söz çıkaracaktı. Bir kadını, istediklerini yapsınlar diye bir dizi adamın kucağına atmak affedilemez bir günahtı.

Rudeus’un bu planı kabul etme ihtimalini tartmak için üstü kapalı sorular sormaya çalıştı fakat sonunda adamı sadece çileden çıkardı. Claire, Rudeus’un bu halinde bile Zenith’e olan sevgisinin hiç azalmadığını gördü. Tabii ki azalmazdı; aksi takdirde Zenith’i Milis’e getirmek için yıllar süren o zorlu yolculuğu göze almazdı. Ayrıca ağzını arayarak Rudeus’un bu tedaviyi henüz denemediğinden, hatta böyle bir tedaviden haberi bile olmadığından emin oldu.

Ona bundan bahsetmeli miydi acaba? İnanması zor olsa da Zenith’i geri getirebileceğini açıklamalı mıydı? Hatta her şeyi anlattığı takdirde Rudeus’un rızasını alma ihtimali bile vardı.

Fakat bir şey onu duraklattı. Karşısındaki, önünde parlak bir gelecek olan genç bir adamdı. Duyduğuna göre papa tarafındaki bir rahiple yakın dosttu. Ayrıca papanın torununun da yakın zamanda Milishion’a döndüğünü işitmişti. Yolculuğun uzunluğu düşünüldüğünde, Rudeus’la birlikte seyahat etmiş olmalarına şaşırmazdı. Claire’in kilise içindeki iktidar kavgalarında gözü yoktu ama ya Rudeus, papa tarafı adına çalışmaya başlarsa ne olacaktı? Milishion’da bir Latria olarak değil de, bir Greyrat ve Orsted’in bir tabisi —yani papalık yanlısı— olarak adını duyurursa ne olacaktı? Claire’in planladığı tedavi onun geleceğini mahvedebilirdi. Kendi öz annesine böyle bir şey yaptığı duyulursa bu tam bir skandal olurdu. Bütün Milis halkı arkasından dedikodu yapardı. Artık bu ülkede barınması imkânsız hale gelirdi.

Böylece Claire kendi içinde bir çekişmeye girdi; ona anlatmak doğru muydu? Bu yükü onun sırtına yüklemek doğru olur muydu?

Hayır. Hiçbir şey bilmemeliydi. Annesinin bütün o adamlarla yatmaya zorlandığından habersiz kalması en iyisiydi. Bu işe hiç bulaşmaması çok daha hayırlıydı.

Karar tamamen Claire’e ait olacaktı. Rudeus, Latria Hanesi’nin bir üyesi değildi; dolayısıyla bu meseleyle hiçbir ilgisi yoktu. En doğrusunun bu olacağını düşündü. Tedaviyi uygulamaktan vazgeçmeyi bir an bile aklından geçirmedi. Yirmi yıldır bu anı beklemişti — Zenith’i yeniden görme, onunla konuşabilme fırsatını.

Ve böylece Claire planını devreye soktu. Bu rezilliğin utancını tek başına sırtlanacaktı.

Rudeus’u bilerek kışkırttı, ardından onu Latria Hanesi’nden evlatlıktan reddetti. Son olarak da bir hizmetkâra Zenith’i kaçırttı.

Ancak tam bu noktada planı tıkandı. Zenith konağa geri getirilmişti. Artık yetişkin bir kadındı, yaşı ilerliyordu ama hâlâ çok güzeldi. Hâlâ arzulanan bir leydiydi. Hepsinden önemlisi, Claire’in kendi kızıydı.

Claire, Zenith’i sayımsız adamla yatmaya zorlamayı bir türlü kendine yediremiyordu. Bu doğru değildi. Doğru olamazdı. Ama aynı zamanda Zenith’in oğlundan, annesine bu halde bakmaya devam etmesini beklemek de haksızlıktı. Claire kendi kendine mazeretler bile üretti: Zenith konuşabilseydi, şüphesiz Claire’den kendisini iyileştirmesini isterdi. Mutlaka isterdi.

Kendini aklama şekli midesini bulandırıyordu.

Birinin onu durdurmasını istiyordu. Korkunç bir şey yapmak üzereydi ama kendisini engelleyemiyordu. Tereddüt ediyor, acı çekiyor ve kendi içinde savaşıyordu. Her gününü Zenith’in odasında, yüzünü ellerinin arasına gömerek geçiriyordu.

Zenith ise hiçbir şey yapmadan öylece boş boş oturuyordu. Yine de arada sırada insani bir tepki veriyor ve Claire her defasında kararsızlığın pençesinde bir kez daha kıvranıyordu.

Sonunda onun bu ızdırabına son veren Carlisle oldu. Carlisle yaşananların özetini Therese’den dinlemiş, geri kalanını da aile hekimi Ander’den öğrenmişti. Tedavinin ne olduğunu ve Claire’in bunu uygulayıp uygulamama konusunda ne kadar büyük bir vicdan azabı çektiğini anladı. Karısının aklından geçirdiği affedilemez eylemi öğrendiğinde onun yanına gitti ve son derece merhametli davrandı.

Bu işe kalkışmadan önce,” dedi karısına, “bırak da önce Kutsanmış Çocuk görsün onu.” Zenith’in anılarını öğrenebilirlerse bu durum olaya yeni bir ışık tutabilirdi. Kararlılıklarını perçinleyecek şey bu olabilirdi. Ya da belki de en nihayetinde vazgeçmelerini sağlayacak şey tam olarak buydu.

Carlisle, Zenith’in anılarının Kutsanmış Çocuk tarafından okunması için başvuruda bulundu. Zenith’in adını dilekçede anmadan Kutsanmış Çocuk’un huzuruna kabul edilebilmek için, Tapınak Şövalyeleri’nin kıdemli bir yüzbaşısı olarak elindeki tüm nüfuzu kullandı. Rudeus’un bundan haberdar olmamasını da sağladı.

Resmî olarak kişisel anıları asla incelemeyen Kutsanmış Çocuk, tam da o gün onlar için bunu yapacaktı. Carlisle ve Claire, Kutsanmış Çocuk’la görüşmesi için Zenith’e sessizce kilise merkezine kadar eşlik ederken, Rudeus onu kaçırmıştı.

  • Rudeus

“İŞTE buraya bu şekilde geldik,” diye bitirdi sözlerini Carlisle. Claire’in gözleri kan çanağına dönmüştü, Carlisle’ın yüzü ise keder çizgileriyle doluydu.

Masanın etrafındakilerden farklı farklı tepkiler yükseldi. Birkaç yüz buruşturma, çatılan kaşlar ve kavuşturulan kollar. Therese şok içinde ellerini ağzına kapamıştı. Kutsanmış Çocuk sanki detayları en başından beri biliyormuşçasına gülümsüyordu. Cliff’in yüz ifadesiyse okunamıyordu; bu da acaba bu hikâyeyi daha önce bir yerlerde duymuş olabilir mi diye düşünmeme yol açtı.

Bütün bunları dinleyince her şey yerli yerine oturdu. Claire’in planladığı şey affedilemezdi. Sonuna kadar götürmemişti ama kendi öz kızına böyle bir şey yapmayı aklından geçirmiş olması bile yetip artardı. Onu affedecek değildim; bu kesinlikle bir kültür farkı falan da değildi, Milis Kilisesi öğretilerine göre kabul edilebilir bir yanı da yoktu. Milis’te bunun resmen bir suç teşkil edip etmediğinden emin değildim ama buradaki tepkilerden gördüğüm kadarıyla Latria Hanesi’nin adını lekelemeyi kesinlikle başarmıştı.

Eğer ona yardım etmiş olsaydım, bu şehirde iş yapma umutlarıma veda etmek zorunda kalacağımı söylemeye bile gerek yoktu. İşte bu yüzden beni evlatlıktan reddetmişti. Her şeyi tek başına yapmaya çalışmasının sebebi buydu. Bu kararın yükü altında tek başına ezilmiş ve tüm cezayı tek başına çekmeyi planlamıştı.

Gelgelelim, tek bir sorun vardı: Claire olayları tamamen yanlış biliyordu.

“Şey, acaba bahsettiğin o… tedavi… iki yüz yıl öncesinden kalma bir şey olabilir mi?” diye sordum.

Claire şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Ö… öyleydi!” dedi. “İki yüz yıl kadar önce, tam da aynı durumda olan bir kadının varlığından bahsediliyordu…”

“Ve o kadın, yaptığı şeyler yüzünden köyünden sürülmüştü, değil mi?”

“Hikâyeyi biliyorsun… Yani onu sen de mi denedin?”

“Elbette hayır,” dedim. Claire’in ulaştığı o diğer vaka kesinlikle Elinalise’den başkası olamazdı. Tabii Claire’in bildiği hikâye gerçeklerin epey allanıp pullanmış hâliydi. Evet, Elinalise zamanında Zenith ile birebir aynı durumdaydı fakat birkaç on yıl geçtikten sonra iyileşmişti. Tam anlamıyla bir sürtüğe dönüşmesi ise çok daha sonraydı.

Yiğidi öldür hakkını yeme, nesilden nesle aktarılan eski anlatıların doğasında vardı karışmak. Ağızdan ağıza gezerken hikâyenin çarpıtılmış olması son derece doğaldı.

“O ‘tedaviyi’ denemedim,” diye devam ettim, “ama o kadınla bizzat tanıştım ve hikâyesini doğrudan kendisinden dinledim.”

Sanırım mektubumda Elinalise’den hiç bahsetmemiştim. O zamanlar gereğinden fazla ayrıntıyı kendime saklamıştım.

“An… anlıyorum,” dedi Claire. Bütün havası sönmüş gibi omuzları çöktü. Yine de yüz hatlarında sanki bir nebze rahatlama sezer gibi oldum. “Demek yaptığım her şey boşunaydı…”

“Aynen öyle,” diyerek onayladım.

“…Anlıyorum.”

Daha en başında planlarını bana anlatmış olsaydı bu kadar öfkelenmezdim bile.

“Aman büyükanne, yavaş ol bakalım,” der, gülüp geçerdim. “Bahsettiğin kadını tanıyorum ben, hikâyeyi de baştan sona yanlış öğrenmişsin. Bunun işe yarayacağını nasıl düşündün ki?”

Evet. Yani, muhtemelen öyle yapardım.

“Bana söylemeliydin,” dedim.

“Onu iyileştirmek için başka hiçbir yol bilmeseydin, ‘Bunu denemekten kendimi alıkoyabilirim’ diyebilir miydin?”

Cevap vermedim. Nasıl cevap vereceğimi bilemiyordum. Öyle kestirip atıp “hayır” diyemezdim. Elinalise bana, “Önüme gelenle yatıp kalkmak beni iyileştirdi,” deseydi ben de bunu deneyebilirdim. Ama hemen değil. Önce akla gelebilecek her şeyi denerdim. Fakat Elinalise ile tanışmamın üzerinden yıllar geçmişti. Hiçbir şey işe yaramasaydı şimdi ne hissederdim acaba? Yıllarca bu düşünceyle kıvrandıktan sonra nasıl bir karara varırdım, kim bilebilirdi ki?

“Senin bunu bildiğini düşününce… Bense… Nasıl bir aptallık…” Claire yeniden ağlamaya başladı.

Öz kızını hiç uğruna korkunç bir istismara maruz bırakmaya çalıştığını öğrendikten sonra, belki de onu bir daha hiç görmek istemiyordu. Belki de aralarında hâlâ biraz husumet vardı. Belki de iç dünyasında hâlâ çelişkili duygular çalkalanıyordu.

Bana gelince… Kuş gibi hafiflemiştim. Claire’in söylediği ve yaptığı her şey sonunda bir anlam kazanmıştı. “Kızımın ve ailemin iyiliği için,” derken Claire baştan beri doğruyu söylüyordu.

İşte geldiğimiz nokta buydu. Tüm bu devasa curcuna da aramızdaki anlaşmazlığın bir güç mücadelesinde üstünlük sağlamak için kullanılması yüzündendi. Claire, hakkını vermek gerekirse başkalarının planından haberdar olmaması (ve böylece işe bulaşmaması) için elinden geleni yapmıştı. Sanırım Latria Hanesi’ni—Therese’yi ve henüz tanışmadığım dayımla yengemi—lekelenmekten korumak istemişti. Ama yöntemi baştan aşağı yanlıştı. Bunun savunulacak bir tarafı yoktu. Mutlaka daha iyi bir seçenek olmalıydı. Her türlü daha iyi seçenek vardı.

Yine de bunu Zenith için yapmıştı. Ve benim için.

Kızının ve ailesinin iyiliği için. Zenith’in bana ve Carlisle’a attığı tokatın sebebi de buydu sanırım.

Derin bir iç çektim. Sonra Cliff geldi aklıma. Claire’i korumaya çalışan Cliff.

“Peki Cliff, tüm bunları ilk ne zaman öğrendin?” diye sordum.

“Bu sabah. Sabah kiliseye geldiklerinde üçüyle karşılaştım,” diye yanıtladı.

“…Ve o zaman onları durdurmaya çalışmadın mı? Elinalise hakkındaki her şeyi biliyorsun, değil mi?”

“Tedavi hakkında bana sadece, aklı başında hiç kimsenin onaylamayacağı bir şey olduğunu söylediler.”

Hımm, pekâla. Bu mantıklıydı. Bunca zaman kimseye bir şey çaktırmayan Claire, tutup da her şeyi bir çırpıda Cliff’in önüne döküverecek değildi ya.

“Bugün sana anlatmayı düşünüyordum ama sonra…” Cümlesini tamamlayamadı. “Özür dilerim.”

Sonra da tüm bu patırtı koptu ve bir türlü fırsat bulamadın tabii.

Bahsettiğimiz kişi Cliff’ti sonuçta. Claire ile Carlisle’a iyice veriştirdiğine kalıbımı basardım. “Yaptığınız şey yanlış. Zenith’i geri verin ve Rudeus’tan özür dileyin.” gibisinden laflar etmiş olmalıydı. Carlisle da Cliff’in bu öfkesi karşısında sinip her şeyi itiraf etmişti muhtemelen. Cliff de “aklı başında hiç kimsenin onaylamayacağı bir şey” lafından rahatsız olmuş olmalıydı. Belki de ona bu konuda gizlilik yemini ettirmişlerdi.

İşte bu yüzden, tüm bunları herkesin önünde açığa vurmak yerine benimle tartışmaya çalışmıştı. Meseleyi burada tatlıya bağlayabilirse, Claire’in aslında Zenith’in iyiliğini istediğini bana anlatabilirse bir uzlaşma şansı doğacağını düşünmüştü.

Pek harika bir plan sayılmazdı doğrusu… Yine de tamamen Claire ve Carlisle’ı düşündüğünden böyle bir şeye kalkışmıştı. Baştan aşağı Cliff’e yakışan bir hareketti.

Buradaki asıl önemli şey, sonunda bütün parçaları birleştirebilmiş olmamdı. Nasıl rahatladığımı anlatamam.

Ben tam ferahlamışken Cliff odadakilere şöyle bir bakıp konuştu: “Pekâla, tekrar sormama müsaade edin. Bütün bu yaşananların, kızına yardım etmeye çalışan bir anneden kaynaklandığını öğrendik. Şimdi de çıkıp, kendi planlarınız uğruna bu kadını günah keçisi ilan edip üstüne çullanmanın Aziz Milis’in iradesi olduğunu mu iddia edeceksiniz?”

Papa o her zamanki babacan tebessümünü koruyordu. Kardinalin suratı hâlâ asıktı. Katedral Şövalyeleri ile Tapınak Şövalyeleri ise rahatlamış gibiydi. Herkesin gözü Cliff’in üzerindeydi.

“Bu olay tamamen büyük bir yanlış anlaşılmadan ibaretti,” diye devam etti. “Neyse ki tek bir kişinin bile burnu kanamadı. Her şey bir annenin sevgisiyle başladı. Kabul ediyorum, sonrasında çıkan kargaşada vakit kaybedildi, zarara uğrandı. Aranızda geçici bir rahatsızlık yaşayanlar ya da yaralananlar oldu. Fakat bunların bir önemi var mı gerçekten? Geçmişe sünger çekip önümüze bakamaz mıyız? Bu kadını bağışlayıp biraz merhamet gösteremez miyiz?” Cliff bana döndü. “Rudeus, karar hakkı senindir. Burada en çok zarar gören sensin, bu hakkı sen kazandın.”

Kutsanmış Çocuk’u serbest bırakalı çok olmuştu, diye düşündüm. Ama hâlâ yanımda oturuyor, duyduğu hiçbir şeye şaşırmamış gibi gülümsemeye devam ediyordu. Sanki her şeyi önceden çözmüş ukalanın tekiydi.

“Bana uyar,” dedim sakince. Aradaki soğukluk tamamen geçmiş sayılmazdı ama daha sonra Claire ile oturup enine boyuna konuşacak vakit yaratırdım. Eğer düşündüğüm gibi biriyse, konuşup pürüzleri halledebilirdik. Süreç içinde beni gıcık edecek bir şeyler yapardı muhtemelen ama insanları tanımanın doğal bir parçasıydı bu da.

“Yalnız üç şartım var,” dedim ve taleplerimi sıraladım: “İlki, Kutsanmış Çocuk’un annemin hafızasına bakmasını ve onu iyileştirip iyileştiremeyeceğini görmesini istiyorum.” Bunu kardinale hitaben söylemiştim ama cevap veren Kutsanmış Çocuk oldu.

“Tabii ki bakarım. Zaten programımızda vardı,” dedi. Hâlâ o her şeyi bilen edasını koruyordu. Bugün Zenith’i muayene edeceğini önceden biliyor muydu yani? Sırf bunu bildiği için mi kendisini kaçırmalarına izin vermiş, sonra da bu buluşmayı manipüle etmişti? Olmayacak şey değildi.

“Fakat,” diye ekledi. “Kayıp hafızaları geri getirme gücüm yok. Onu iyileştirmek benim harcım mıdır, emin değilim…”

“Yine de denemek isterim. Sizin açınızdan bir sakıncası yoktur herhalde, Ekselansları?”

Kardinal onaylarcasına bir ses çıkardı. Keyfi yerinde görünüyordu. Muhtemelen müttefikleri olan Latria Hanesi’nin bu işten ucuz kurtulduğunu gördüğü içindi.

“İkincisi, tüm bunları sineye çekmemin karşılığında, Ejderha Tanrısı Orsted ile koşulsuz ve tam bir iş birliği yapmanızı bekliyorum.”

“Öyle olacak,” dedi papa.

Papanın kabul edeceği zaten belliydi ama kardinal de başıyla onaylayıp “Pekâla,” diye mırıldandı.

Hatta Ruijerd figürlerini bile talep edebilirim, diye düşündüm. Bir yanım bunu denemek istiyordu ama olayı tatlıya bağlayarak bitirmenin daha iyi olacağına karar verdim. Şimdilik işler yolundaydı. Açgözlülük edersem sonra acısı benden çıkardı.

“Şimdi, üçüncü ve son şartım,” dedim. Claire ile Carlisle’a baktım. Taş kesilmiş hâlde bana bakıyorlardı. “Latria ailesinin bir ferdi olarak haklarımın iade edilmesini talep ediyorum.”

Milis vakası işte böyle bir sonuca bağlandı. İlk tepki veren Therese oldu. Eli göğsüne gitti, nefesi kesildi. Carlisle mahcup bir tavırla başını öne eğdi, Claire ise hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hıçkırıklarının arasında “Teşekkür ederim” mi diyordu yoksa “Özür dilerim” mi, kestirmek zordu. Claire gözyaşlarına boğulurken Zenith elini onun başına koydu.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla