Mushoku Tensei Cilt 21 – Bölüm 5 / Seni Durduran Nedir?

Seni Durduran Nedir?

Zenith ile Claire’i görmenin yarattığı şoku yüzüme yansıtmamayı başarmıştım… yani, sanırım başarmıştım. Bu restleşmeden galip çıkacağımdan ya da her şeyin tatlıya bağlanacağından emin değildim. Kontrol edebileceğim tek şey kendimdi ve ben de elimden geleni yapacaktım. Zenith’i buradan nasıl kaçıracağıma dair zihnimde bir simülasyon çalıştırmam sadece bir saniyemi aldı.

Bu kadar insanın önünde bir ışınlanma çemberi kullanamazdım ama Tapınak Şövalyeleri’nin yetenekleri hakkında az çok fikrim vardı. Papa’nın arkasında dizilen Tapınak Şövalyeleri’nin ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordum ama Kutsanmış Çocuk doğru söylüyorsa, Anastasia’nın Muhafızları’ndan daha güçlü olamazlardı.

Zenith’i alabilirdim. Sadece bunu bilmek bile ana hedeflerimden birine ulaşmışım demekti. Zenith ile Cliff’i alacak, ardından Aisha ve Geese’e ulaşacaktım. Sonra da arkamıza bakmadan buradan tüyecektik. Aisha ile Geese’in bir yerde kilitli tutulmasından endişeleniyordum ama buradaki heriflerden birinin ağzını arayıp nerede tutulduklarını öğrenebilirdim.

Kafamdaki bu planla, Kutsanmış Çocuk’u sandalyesine kadar götürüp yanında durdum. Kollarını hâlâ sıkı sıkıya tutuyordum.

Kutsanmış Çocuk’un yanındaki sandalyeye oturmadan hemen önce, “Hepinizin burada toplanmış olması harika oldu,” dedim. “Böylece işlerimizi çok daha hızlı halledebiliriz.”

Son derece sakindim; kelimeler ağzımdan tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce dökülüyordu. Kendim gibi hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.

“Sanırım aramızda ilk defa yüz yüze geldiklerim var,” diye devam ettim. “Ben Ejderha Tanrısı Orsted’in temsilcisiyim ve buraya kendisinin Milis Kilisesi ile olan dostluk bağlarını güçlendirmek için geldim.”

“Ejderha Tanrısı” unvanı masadakiler arasında huzursuz bir ürperti dalgası yaydı. Buradakilerden hiç kimse Orsted ile şahsen karşılaşmamıştı ve onun neyi amaçladığını, neye karşı mücadele ettiğimizi bildiklerinden de emin değildim. Belki bazılarının Yedi Büyük Güç’ten bile haberi yoktu. Ancak “Ejderha Tanrısı” unvanını herkes bilirdi. Zira bu unvan genelde tek bir başka unvanla yan yana anılırdı: “İblis Tanrısı.”

“Talihsiz birtakım olaylar yüzünden,” diye söze devam ettim, “şu anda Kutsanmış Çocuk’un hayatı benim avuçlarımın arasında.”

Kutsanmış Çocuk’u işaret ettim ve parmağımın ucunda çakmak alevi büyüklüğünde bir ateş yakmak için büyümü yoğunlaştırdım. Odadaki gerilim anında tavan yaptı.

“İşlerin bu noktaya gelmiş olmasından ne kadar üzüntü duyduğumu anlatamam. Rehin alma gibi düşük bir yola başvurmak, Sayın Orsted gibi yüce mi yüce bir varlığın adına leke sürmektir. Ne var ki bu müzakereleri kolaylaştırmak, hem kendi emniyetimi hem de adamlarımın güvenliğini garantiye almak için kaçınılmaz bir önlemdi. Hepinizin bunu anlayışla karşılayacağını umuyorum.”

“Yüce mi… yüce mi…?”

Orada dilimin ayarı biraz kaçmıştı. Komiklik yapmaya çalışmıyordum, yemin ederim.

Boğazımı temizleyip konuşmama devam ettim. Masadakileri süzerek, “Peki neden?” dedim. “Neden canıma kastedildi? Neden efendimin adına leke sürmek zorunda bırakıldım?” Gözlerim Claire’e takıldı. Kaşlarını çatmış bana bakıyordu. “Aramızda bunu açıklamak isteyen biri var mı? Eğer makul bir açıklama gelmezse ben, Ejderha Tanrısı Orsted ve onun tüm takipçileri, Milis Kilisesi ile açıkça düşmanlık başlatmaktan başka seçenek bulamayacağız.”

Bu Kuru bir tehdit değildi. Eğer İnsan-Tanrı, Milis Kilisesi’nin tepe isimlerini avucunun içine almışsa, bu göz önünde bulundurmam gereken muhtemel bir gelişmeydi.

Oda sessizliğini korudu. Tek bir kişi bile yeme atlamadı. “Sıkıysa gel de göster gününü!” diye bağıran falan çıkmadı.

Bugün erken saatlerdeki dövüş yüzünden hepsi tırsmış mıydı? Yoksa yine garip bir şey mi söylemiştim?

Her neyse, en azından tepemin attığını net bir şekilde belli etmiştim.

“Lord Rudeus, öfkeli olmanızı anlayışla karşılıyorum.” Cevap odanın en arkasından geldi. Yanında Cliff ile tam karşıma kurulmuş oturuyordu. Papa Harry Grimor. Buradaki en önemli adam.

“Ancak sizin de kabul ettiğiniz üzere,” diye devam etti, “bugün burada toplanan kurul üyelerimizin bir kısmını tanımıyorsunuz. Herkesi size takdim etmeme müsaade eder misiniz?” Ben cevap vermeyince de ekledi: “Çok vaktinizi almayacağım.”

Amacının ne olduğunu anlamaya çalıştım. Neden herkesi tanıştırmak istiyordu ki? Zaman kazanmak için mi? Biz burada konuşurken adamları Aisha’yı ele mi geçiriyordu? Ama zaten burada o kadar da çok insan yoktu. Diğerleri hakkında biraz daha bilgi edinmekten zarar gelmezdi. Taleplerde bulunurken her şeyi doğru sırayla yapmak önemlidir. İnsanlar ancak onları doğru şekilde hazırlarsanız sizi dinler. Onlar dinlemeye hazır değilken sadece söylemek istediklerinizi geveler durursanız, hiçbir şey zihinlerine ulaşmaz.

“Tabii ki. Acele etmemeliydim.”

“Teşekkür ederim… Cliff, zahmet olmazsa?”

“Kutsal Peder,” dedi Cliff ayağa kalkarak. “Tünaydın herkese. Ben Peder Cliff Grimor. Kutsal Papa Harry Grimor öz dedem olur.” Masadan bir adım geri çekildi. Anlaşılan Cliff sunucumuz olacaktı.

“Açılışı sizden rica edebilir miyim, Kardinal Leblanc?” dedi. Dini cüppeleri papanınkiyle yarışan adam ayağa kalktı. Yüzü tek kelimeyle şişkoydu. Malum ekmek kafalı adalet kahramanı gibi yusyuvarlaktı. Kendisi aynı zamanda İblis Sürgüncülerinin de elebaşıydı.

“Ben Kardinal Leblanc McFarlane,” dedi. “Tapınak Şövalyeleri’ni denetler ve Kutsal Peder’e yardım ederim.” Başka bir deyişle, fiilen tüm Milis Kilisesi’nin iki numaralı ismiydi. Doğru ya, kardinalin görevi papaya danışmanlık yapmaktı… Bir monarşideki başbakan gibi bir şey yani.

Milis Kilisesi’ndeki papa ile kardinal ilişkisi benim bildiğim dünyadaki dinlerinkiyle pek aynı sayılmazdı. Yine de bu papa ile bu kardinalin birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalıştıklarından kesinlikle emindim.

Adam gözünü bir sonraki papa olmaya dikmişti. Acaba birkaç yılda bir seçim falan mı yapıyorlardı…

Ben bunları düşünürken kardinal yerine oturdu. Demek ‘takdim’ derken kelimenin tam anlamıyla sadece isim ve unvandan bahsediyordu.

“Sir Bellemond,” diye seslendi Cliff. Leblanc’ın yanında oturan beyaz zırhlı bir adam ayağa kalktı. Yüzü yara izleriyle doluydu ve tek bir gözü vardı. Kırk yaşlarında görünüyordu. Beyaz zırh taşıması bir Katedral Şövalyesi olduğunu gösteriyordu. Vay be, amma sert bakıyordu. Hatırladığım kadarıyla Katedral Şövalyeleri, Milis’in paladinleri gibi bir şeydi. Kendi şehirlerinde kargaşa çıkardığım için bana deli gibi bilenmiş olmalıydı.

“Ben Bellemond Nash Vennik, Katedral Şövalyeleri Ok Bölüğü komutan yardımcısıyım,” dedi soğuk bir tavırla ve hemen yerine oturdu.

Ben bu ismi daha önce bir yerden duymamış mıydım?

Gözlerini üzerimden ayırmadan dik dik bakmayı sürdürdü ama başka bir şey söylemedi. Belki de tipi bana sadece birini çağrıştırmıştı. Orsted ya da Ruijerd gibi…

Ha, şimdi hatırladım! Ruijerd’in tanıdığı şu şövalyenin adı da buna benziyordu. Doğru ya, Galgard Nash Venik. Kısaca Gash.

“Galgard Nash Venik adında birini tanıyordum…”

“Onun oğluyum,” diye karşılık verdi.

“Tanımaktan memnuniyet duyduğum bir adamdı.” İlginçti doğrusu. Babası bir Misyoner Şövalyesi’ydi ama kendisinin farklı bir birliğe katılması sorun edilmemişti demek. Eh, komutan yardımcılığına kadar yükseldiğine göre evlatlık görevini aksatmamıştı herhalde.

Papa devam etti: “Sir Railbard.” Sırada beyaz zırhlı iki şövalye daha vardı. Kendilerini tanımıyordum fakat Ok Bölüğü’nün kıdemli yüzbaşıları olduklarını belirterek kendilerini tanıttılar. Bu bölükler bir nevi askeri birlik mantığıyla işliyordu. Kıdemli yüzbaşılık ise komutan, komutan yardımcısı ve bölük liderinden sonra gelen en yetkili rütbeydi.

“Lord Carlisle.”

Carlisle Latria kendini tanıtmaktan imtina ederek, “Beni geçebilirsiniz; Rudeus ile az önce konuşmuştuk,” dedi. Buna izin verilip verilmediğini merak ettim ama sonra Papa’nın da kendini tanıtmadığı aklıma geldi. Claire da muhtemelen kendini tanıtmamayı seçecekti.

Tanışma faslı sürdü. Bir başpiskopos ile Tapınak Şövalyeleri’nin Kalkan Bölüğü’nden bir bölük lideri vardı. Ne olur ne olmaz diye isimlerini aklımda tutmaya karar verdim. Belki hiçbir zaman bir işime yaramayacaktı ama bilmekten de zarar gelmezdi. Böyle anlarda insan keşke kartvizit teati edebilsek diye iç geçiriyordu…

“Leydi Claire.” Sıra ona gelmişti. Bunca önemli şahsiyetin arasında ne işi vardı ki? Bir nevi tanık falan mıydı? Kutsanmış Çocuk’u kaçırdığıma dair o asılsız dedikoduyu yayan belki de oydu. Peki Zenith’i niye yanında getirmişti?

İçimden bir ses derhal hesap sormak istiyordu ama yakında bir açıklama yapılacağını hissedebiliyordum. Şimdilik sabretmek en iyisiydi.

Claire resmi bir edayla, “Ben Claire Latria, Kont Carlisle Latria’nın eşiyim; bu da kızım Zenith. Lütfen durumunu bağışlayın, ne yazık ki rahatsız,” dedikten sonra yerine oturdu.

Görünüşe göre masadaki herkes kendini tanıtmıştı. Muhafızlar kendilerini tanıtmamıştı ama bu büyük ihtimalle bu masada söz haklarının olmadığı anlamına geliyordu.

“Pekala,” dedi Papa. “Lord Rudeus da aramıza katıldığına göre, neler olup bittiğini dinlemek isterim.” Görüşmemiz böylece başladı.

***

“Öncelikle Rudeus, tüm bu yaşananların arkaplanını net bir şekilde ortaya koymak istiyorum. Sence de sakıncası var mı?” Papa’nın kelime seçimlerinden, yaşananların kokusunu kendisinin de çok kısa süre önce aldığını tahmin ettim.

“Hiçbir itirazım yok. Ben de duymak isterim.”

Dövüşün üzerinden birkaç saat geçmişti. Kardinalin ve her bir Şövalye Birliği’nden önemli isimlerin burada toplanmış olması biraz şüphe uyandırıcıydı ama birlik komutanlarının yokluğu bu şüpheyi bir nebze kırıyordu. Daha çok, Kutsanmış Çocuk’un kaçırıldığını duyar duymaz ellerinin altındaki en önemli kişileri apar topar toplamışlar gibi bir hava vardı. Yine de tüm bu olan bitenin tam ortasında yer alan Tapınak Şövalyeleri’ni burada dikilirken görmek bana biraz tuhaf gelmişti.

“Pekala, nereden başlasak acaba…” dedi Papa. “Beni bağışlayın; detayları sadece birkaç dakika önce öğrendim. Henüz sindirecek vaktim olmadı.” Kaşlarının arasını ovuşturdu. Derken bir adam elini kaldırdı. Sir Bellemond’du bu. Doğru hatırlıyorsam lakabı Besh’ti.

“Sanırım burada en az bilgiye sahip olan biziz. Buraya kardinalin çağrısı üzerine geldik. Aldığımız emir, Kutsanmış Çocuk’u öldürmeye ve ülkeyi felakete sürüklemeye çalışan adamın cesediyle geri dönmekti.”

Zanoba’dan bildiğim kadarıyla bir Kutsanmış Çocuk, ülke için son derece kritik bir değerdi. Kaçırılması, ulusal bir felaket gerekçesi sayılmaya yeterdi. Kilise bu Kutsanmış Çocuk’a bakıp onu kendi özel mülkü bellemiş olsa da yokluğu yine de tüm ulus için ağır bir darbe olurdu. Böylesi bir çağrının göz ardı edilemeyeceği kadar büyük bir darbe hem de.

“Ancak vardığımızda muhafızlarını baygın halde, Kutsanmış Çocuk’u ise kayıplara karışmış bulduk. Şimdi ise fidyecinin kendisi burada, öfkeli bir halde suçsuz olduğunu iddia ediyor,” diye devam etti Besh. Kardinale sert bir bakış fırlattı. “Bize ulaşan çağrının gerçeklerle bağdaşmadığı göz önüne alındığında, bu süreçte tarafsızlığımızı ilan etmek istiyorum.” Böyle deyip yerine oturdu.

Papa genişçe gülümsedi, ardından kardinale döndü. “Eminansları, acaba neden böyle bir emir çıkardığınızı açıklama zahmetine katlanır mısınız? Yanıtlarken lütfen Bay Rudeus’a dönerek konuşun.”

Anlaşılan bu iş kardinalin başının altından çıkmış, diye düşündüm.

Kardinal yumuşak bir tebessümle ayağa kalktı ve “Latria Hanedanı’ndan bir ihbar aldım. Sokakta birinin, Kutsanmış Çocuk’u kaçırmakla ilgili endişe verici ifadeler kullandığı duyulmuş,” dedi.

Latria Hanedanı mı… sokakta duyulmuşmuş… Claire’in evine ikinci gidişimden sonra birileri beni eve kadar takip etmiş olabilir miydi? Hiçbir şey fark etmemiştim ama çıkmadan önce olay çıkardığım bir gerçekti. Bir şeylere kalkışmadığımdan emin olmak için arkama adam takmış olabilirdi. Kutsanmış Çocuk’u kaçırma konusunu ulu orta konuştuğum doğruydu. Bizi herhangi biri duymuş olabilirdi. Tesadüfen Latria ailesinin bir hizmetkârının kulağına gitmiş olması da işten bile değildi. Yer kulağı var derler ya, bu durumda sokakların kulağı vardı işte. Hiçbir yer tekin değildi.

Kardinal, “Konuşan kişinin kimliğini araştırdığımda,” diye devam etti, “bunun Rudeus Greyrat olduğunu öğrendim. Soruşturması için gönderdiğim astım, Rudeus’un Kutsanmış Çocuk’a yaklaşabilmek için Therese ile olan yakınlığını kötüye kullandığını iddia etti.”

Kardinalin dediğine bakılırsa kendisi normalde dedikodulara pek itibar etmezmiş. Sokak arasındaki boş laflar olağan dışı bir şey değildi ve Tapınak Şövalyeleri’nin de sokakta duydukları her çirkin lafın peşine düşecek vakti yoktu. Fakat benim en yakın dostlarım arasında iblisler vardı ve iblis ırkına imtiyaz tanınmasını savunan Papa’nın torunuyla da yakındım. Üstelik Latrialarla da ipleri koparmıştım. Dışarıdan bakılınca gayet şüpheli bir profil çizdiğim kesindi. Ardından Latrialarla kavga eder etmez dosdoğru Kutsanmış Çocuk’un yanına gitmiştim. Kutsanmış Çocuk’u kaçırıp katletmek için muhafızların dikkatini dağıtmak kesinlikle yapabileceğim bir şeydi; son noktayı da bu koymuştu. Yani hem yeteneğim hem de motivasyonum vardı.

“Ben de ondan önce davranmaya karar verdim,” diyerek sözlerini tamamladı kardinal.

“Anlıyorum… Fakat Kardinal, bu söyledikleriniz Katedral Şövalyeleri’nin tanıklığıyla bağdaşmıyor. Kaçırmak ile katletmek arasında dağlar kadar fark var.”

Kardinal, “Sanırım gönderdiğim ulak mesajı iletirken biraz fazla heyecanlanmış,” diye yanıt verdi. Yüzü gayet sakindi fakat öğrendiğim bu son bilgiler niyetinin ne olduğunu anlamama yetmiş de artmıştı bile.

Beni Kutsanmış Çocuk’u katletmeye teşebbüs etmekle suçlayıp tuzağa düşürmek, sonra da perde arkasından beni Papa’nın yönlendirdiği süsünü vermek istemişti. Ama ne yazık ki planı patlamıştı. O çok kıymetli Tapınak Şövalyeleri nakavt olmuştu ve artık Kutsanmış Çocuk bir yana, muhafızlardan tek birini bile öldürmek istemediğimi herkes kendi gözleriyle görebiliyordu.

“Pekâlâ… Sir Carlisle, sırayı size getirmeden önce bir de Rudeus’u dinleyelim,” diye devam etti Papa. “Sen ne diyorsun bu işe?”

Aniden gelen bu soruyla afallayıp bir an sessiz kaldım. Bir saniye kadar düşündükten sonra yalan söylememi gerektirecek bir durum olmadığını fark ettim. Utanıp çekineceğim hiçbir şey yoktu.

“Kutsanmış Çocuk’u kaçırma fikrini ortaya atarak ağzımdan düşüncesizce bir laf kaçırdığımı kabul ediyorum… Ama bu sadece anlık bir öfkeyle söylenmiş bir sözdü. Yoldaşlarım da bu fikre anında karşı çıktı ve konu orada kapandı.”

“Peki öyleyse neden Kutsanmış Çocuk’un peşine düştün?”

“Latria ailesiyle aramızdaki bir anlaşmazlığı çözebilmek için halam Therese’in desteğini almaya çalışıyordum. Asıl hedefimin Kutsanmış Çocuk gibi görünmüş olabileceğinin farkındayım.”

“Öyle mi? Madem işin aslı bu, peki nasıl oldu da Kutsanmış Çocuk şu an senin elinde rehine durumuna düştü?” Papa’nın sesi, sorduğu sorular bir çapraz sorguyu andırsa da son derece dost canlısıydı. Sanki hiç endişelenme, sadece doğruyu söyle ve her şey yoluna girecek der gibi güven veren bir tondaydı.

“Daha önce de belirttiğim gibi,” diye yanıtladım. “Kendi güvenliğimi garantiye almak adına önemli bir rehine tutmak zorundaydım. Tabii bu durum yalnızca Kutsanmış Çocuk’un rızasını aldıktan sonra gerçekleşti.”

“Bu doğru mu?” diye sordu Papa.

“Doğru,” diye cevap verdi Kutsanmış Çocuk. “Rudeus’un masum olduğunu anlamak için gözlerinin içine bakmam yetti.” Masanın etrafındakilere şöyle bir göz gezdirdi; Papa ve kardinal çaktırmadan bakışlarını kaçırdılar.

O kadar suçluluk duygusunu gizlemeye çalışmak zor olmalı, diye geçirdim içimden.

“Durum böyleyse, Tapınak Şövalyeleri’ni neden etkisiz hale getirdin? Bu işi konuşarak da çözebilirdin,” diye sordu Papa.

“Hiçbir uyarı yapılmadan bir bariyerin içine hapsedildim ve tüm itirazlarım kulak ardı edilirken saçma sapan bir yargılamaya maruz bırakıldım. Kollarımı keseceklerini söylediler. Direnmeyip de ne yapacaktım?” diye yanıtladım. Gerçi hepsini birden yere sermeme gerek yoktu sanırım.

Therese’i ayakta bırakıp onunla mantıklı bir şekilde konuşmaya çalışmak daha akıllıca bir hamle olabilirdi. Kutsanmış Çocuk dışarı çıktığında Therese orada olsaydı ve hiçbir şey yapmadığımı görseydi, belki beni dinlerdi… Yok ya, saçmalıktı bu düşündüğüm. Kutsanmış Çocuk’un ortaya çıkacağından haberim bile yoktu, ayrıca oradaki ortam hiç de meseleyi konuşarak çözebileceğimiz bir havada değildi. Kararın çoktan verildiği bir yargılama. Geçmiş hayatımda da buna benzer bir şey yaşamıştım.

“Anlıyorum… Pekâlâ, o zaman…” dedi Papa. Yavaş yavaş meselenin özüne geliyordu. “Peki, bu aile içi anlaşmazlık tam olarak neyle ilgili?”

Claire’in irkildiğini gördüm ve içimde karanlık bir şeyler kabardı. Onun o küçük narsistliği gözlerimin önüne geldi. Bana yaptığı her şeye katlanabilirdim. Ama Aisha’ya söylediklerini, Zenith’e dediklerini asla sindiremiyordum. Geese’e karşı da berbat davranmıştı.

“Annem—yani bu kadın—kontes tarafından kaçırıldı ve benden uzak tutuldu,” dedim. Konuştukça öfkem daha da katlanıyordu. “Annemin ne istediğini hiç umursamadan, daha konuşamayan bir kadını tanımadığı bir adamla evlenmeye zorlamak niyetinde. Hatta ona çocuk doğurtmayı bile planlıyor.” Sesim çatallaşmaya başlamıştı. “Karşı çıktığımda, kontes kalleşçe yöntemler kullanarak annemi kaçırdı. Sonra da hesap sormaya gittiğimde, tüm bu olan bitenden haberi yokmuş gibi davrandı!”

Masadaki herkes dehşete düşmüş gibi görünüyordu. Therese ve diğer Tapınak Şövalyeleri yüzlerinde sert bir ifadeyle ellerini kılıçlarına götürdü. Kutsanmış Çocuk hafifçe kaşlarını çattı. Görünüşe göre üstünlüğü ele geçirmiştim.

“…Söyleyeceklerim bu kadar,” diyerek sözlerimi bitirdim.

Daha fazla söyleyecek söz bulamadığımdan konuyu orada kestim. Öfklemi tam anlamıyla aktarabilmiştim. Masadaki herkes Latrialara bakıyordu.

Carlisle ve Claire. İkisi de gözlerinde acıma dolu bir ifadeyle Zenith’e bakıyorlardı. Zenith ise gözlerini tavana dikmiş, boş boş bakıyordu.

“Pekâlâ, Lord Carlisle, Lady Claire. Az önce duyduğumuz her şey bu olayın sorumluluğunu doğrudan sizin omuzlarınıza yüklüyor gibi görünüyor. Kendinizi savunmak için söyleyeceğiniz bir şey var mı?” diye sordu Papa.

Bir an göz ucuyla birbirlerine baktılar. Ne planlıyorlardı böyle? En azından kardinalin onların imdadına yetişmek gibi bir niyeti olmadığını hissedebiliyordum.

“Eşim kendi inisiyatifiyle hareket etti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu,” dedi Carlisle.

Karısını kurtların önüne atmıştı. Öz karısını hem de. Ama belki de bu kadar akıl almaz bir şey değildi. Claire her zaman böyle biriyse ve Carlisle da zamanla ondan iyice bıkıp usandıysa, belki de onu başından savmanın zamanı geldiğine karar vermişti.

Eris fevri çıkışlarıyla ne kadar kaos yaratırsa yaratsın, ona asla böyle bir şey yapmayacağımı biliyordum. Yıllar süren bir evlilikten sonra eşlerimin sinir bozucu huylarından bıkmamın tamamen imkânsız olduğunu iddia edecek değildim elbette; ancak onlara sırtımı dönmeyeceğimi veya onları yüzüstü bırakmayacağımı çok iyi biliyordum. Buna inanmasaydım en başından evlenmezdim bile.

Carlisle’ın bunu yaptığını görmek canımı sıkmıştı. Cliff’in çok önceleri söylediği bir şey geldi aklıma. Milis’te görücü usulü bir evlilik yapıldığında, gelinin ailesi çeyiz verirdi. Karşılığında damat, gelinin hanesini canı pahasına koruyacağına yemin ederdi. Bu şartlar altında “hane” tanımı biraz muğlak kalsa da yine de Carlisle’ın Claire’i burada gerçekten kaderine terk edeceğine inanamıyordum…

“Aile reisi benim, bu nedenle tüm sorumluluğu üstleniyorum. Ancak şunun net olarak bilinmesini isterim ki bu, tüm Latria ailesi tarafından alınmış bir karar değildi,” dedi.

O küçük eklemeyi yaparak vicdanlı olduğunu gösteriyorsun sanki, ha?

“Anlıyorum. Lady Claire, siz ne diyorsunuz?” dedi Papa.

Claire cevap vermedi. Ağzını düz bir çizgi halinde sıkıca kapatmıştı. Tıpkı küsmüş bir çocuk gibi görünüyordu.

Papa masadaki herkese şöyle bir göz gezdirip, “Sessizlik, suçun kabulü olarak değerlendirilecektir,” dedi. Sonra kimsenin lafa girmesini beklemeden devam etti: “Bu durumda, suç ortağı Sir Carlisle ile birlikte yaşanan bu olayın sorumlusu olarak Lady Claire’i görüyoruz. Lady Claire cezasını çekecek, Sir Carlisle da onun eylemlerinin sorumluluğunu üstlenecektir. Bir itirazı olan var mı?”

Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı; bu kadar kolay olmamalıydı. Çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyorduk. Sanırsın önceden verilmiş bir kararı resmiyete dökmek için öylesine tiyatro oynuyorduk.

“İtirazım yok!” İlk cevap veren kardinal oldu.

“İtirazım yok!” diye yankılandı diğerlerinin sesi, başlarıyla onaylayarak. Claire’in yüzü kireç gibiydi ama istifini bozmadı.

Tek bir kelime bile etmeyecek mi? Hiç mi bahanesi yok? diye düşündüm. Ama zaten uyduruk bahanelerini dinlemek de midemi bulandırırdı. Zenith benimle eve geldiği sürece gerisi umurumda değildi. Bundan sonra Latria ailesinin semtine bile uğramayacaktım. Zenith’in, Aisha’nın ya da Norn’un da onlara yaklaşmasına asla izin vermeyecektim. Artık bitmişti.

Papa bana dönüp, “Bu karardan memnun kaldın mı Rudeus?” diye sordu. “İşlerin bu noktaya gelmesini istemezdik. Seni gücendirmek ya da Lord Orsted’ın düşmanlığını kazanmak gibi bir niyetimiz kesinlikle yoktu. Dost kalacağımızı umuyorum…” Yüzündeki o samimi tebessüm hâlâ duruyordu. Kardinale baktım. O da tebessümünü korumaya çalışıyordu ama göz göze geldiğimizde zorlukla yutkundu; boncuk boncuk terlediğini görebiliyordum.

“T-tabii ki Lord Orsted ile bir çatışmaya girmekten kaçınmak isteriz. Laplace’ın dirilişini nasıl öngördü bilmiyorum ama bu mücadelede hiçbir müttefiki geri çevirecek değilim. Şu iblis figürleri denilen şeylerin satışına izin verme teklifini daha sonra ciddi şekilde değerlendirmemiz gerekecek…”

Bu son konuşmalar sırasında dönen dolapların ana hatlarını kafamda çözmeye başlamıştım.

Kaçırma suçlamasının ve diğer her şeyin arkasındaki asıl isim Papa’ydı. Bilginin onun adamları tarafından sızdırıldığından neredeyse emindim. Latriaların adını kullanarak kardinali kışkırtmış ve bana bir suikast düzenlemesini sağlamıştı. Ya da Latria hanesinde bir ajanı vardı ve bilgi oradan sızmıştı, ama detayların bir önemi yoktu. Kardinalin harekete geçeceğinden yüzde yüz emin olamazdı elbette. Ancak kardinalin penceresinden bakınca ben tam anlamıyla bir baş belasıydım: Papa’nın torununun arkadaşı kılığında çıkagelen, Ejderha Tanrısı’nın bir takipçisi. Kardinal tarafına mensup Latriaların başını ağrıtmış, sonra da bu aile içi kavgayı paravan olarak kullanıp Kutsanmış Çocuk’a yaklaşmışım. Adamın gözünde büyük olasılıkla Papa tarafından gönderilmiş bir suikastçıdan farksızdım. Beni ortadan kaldırması gerektiğini düşünmesi çok da haksız sayılmazdı. Peki sadece birkaç Tapınak Şövalyesi göndermiş olmasının sebebi beni küçümsemesi miydi, yoksa olacakları öngörüp hazırlıklı olmak istemesi mi?

Peki Papa, Kutsanmış Çocuk’u öldürmeyeceğimi biliyor muydu, yoksa her iki ihtimal de işine geldiği için umurunda bile değil miydi?

Tapınak Şövalyeleri’nin elinde ölseydim bile adamın kaybedecek bir şeyi yoktu. Cliff’in arkadaşıydım ama onun adamlarından biri değildim. Bütün bu süreç boyunca hiçbir pis işi kendi eliyle yapmamış, Kutsanmış Çocuk’u kaçırmam için bana da doğrudan bir emir vermemişti. Kutsanmış Çocuk sorguya çekilse bile paçayı kurtaracağından emindi; işler sarpa sararsa da her şeyi Cliff’in üstüne yıkabilirdi. Üstelik Orsted daha sonra çıkagelse bile iblis sürgüncülerinin kurduğu bir tuzağa düştüğünü iddia edebilirdi. Hatta belki de bunu Orsted ile ilişkilerini düzeltmek için bir fırsata çevirirdi.

Ve işte sonuç. Günün sonunda tüm bu hengamenin ihalesi Latrialara kesilmişti. Ne Papa’nın ne de kardinalin, giyotine kimin baş koyacağını zerre kadar umursamadığına kalıbımı basardım. Günah keçisinin Claire olmasının tek sebebi ona öfkeli olmamdı; tek istediğim ondan intikam almaktı. Papa ise Latrialar üzerinden kardinal tarafına ağır bir darbe indirmenin zaferini kutlayabilirdi. Burada tek kaybeden kardinalin tarafı olmuştu. Kullanılmış gibi hissediyordum… ama biliyor musunuz? Zenith’i geri alacaktım ve Claire’den intikamımı da almıştım. Bu gidişle yakında paralı asker şirketini de faaliyete geçirecektim. İtiraz etmek için hiçbir sebebim yoktu.

“Bana uyar,” dedim.

“Çok güzel. Emsal kararlar gereğince, ülkede kargaşaya yol açmaktan ötürü Claire Latria’nın on yıl hapis cezasına çarptırılmasına karar verilmiştir.”

“Eğğ?” Vay be, ağzımdan amma garip bir ses çıkmıştı.

“Bir itirazın mı var Rudeus?”

“Şey… On yıl mı dediniz?”

“Evet. Claire Latria, Ejderha Tanrısı’nın bir yakınının aile üyesini kaçırmıştır. Ayrıca eylemleri Kutsanmış Çocuk’a yönelik bir saldırıya da zemin hazırlamıştır.”

“Ama… Yani tamam, evet öyle de—”

“Sergilediği davranışlar nüfuzlu kişilere hakaret niteliği taşımakta ve kargaşayı kışkırtmaktadır. Eğer siz bu kadar iyi kalpli bir adam olmasaydınız, Kutsanmış Çocuk muhtemelen çoktan ölmüş olacaktı. Bu açıdan bakıldığında on yıl gayet merhametli bir cezadır.”

Yani… Gerçekten mi? Ama neyse, belki de adil olan buydu. Sonuçta olay bütün hatırlı erkânın meseleyi çözmek için burada toplanmasını gerektirecek kadar büyümüştü.

Bu işten canı yanacak tek kişi muhtemelen Claire olmayacaktı ama yine de, on yıl hapis cezası… Bu… gerçekten uzun bir süreydi. On yıl önce Eris’ten daha yeni ayrılmıştım. Bayağı uzun bir süre.

Yine de elimden pek bir şey gelmezdi. Kirli oynamayı seçen Claire’in kendisiydi. Bütün bunlar en başta onun Zenith’i kaçırmasıyla başlamıştı.

Ben ses çıkarmayınca Papa, “Bir itiraz yok mu? Güzel, öyleyse en az üç piskopos ve üç kıdemli kaptanın başkanlık ettiği bu geçici mahkeme, Lady Claire Latria’yı halk arasında kargaşa çıkarmaktan suçlu buluyor ve on yıl hapis cezasını tavsiye ediyor. Kendisi için resmi bir yargılama sürecinin ayarlanmasını size bırakıyorum Sir Carlisle,” dedi.

“İtirazım yok.”

“İtirazım yok.”

Kardinal, başpiskopos ve şövalyelerin hepsi ciddiyetle onayladıklarını dile getirdiler.

“Güzel. Sir Bellemond, bu meselede tarafsız olduğunuz için Latriaları gözaltına almanızı sizden rica ediyorum. Resmi hüküm verildikten sonra sonuç geri kalanınıza iletilecektir.” Papa, Katedral Şövalyeleri’ne bakıp elini kaldırdı. Besh ve diğer iki kişi hemen ayağa kalktı, ardından masanın etrafından dolanarak Carlisle ile Claire’e doğru seğirtti.

Therese’in yanından geçerken Therese anlık olarak kaşlarını çattı. Şövalyelerden biri bir çift kelepçe çıkarıp Carlisle’a taktı. Carlisle tek bir kelime bile etmeden ellerinin bağlanmasına izin verdi, ardından kendi rızasıyla şövalyenin peşinden odadan çıktı.

Claire mi? O yerinden kıpırdamadı. Yarı ayağa kalkmış gibiydi ama bütün vücudu tir tir titriyordu. Yüzündeki ifade değişmemişti ama omuzları ve bacakları zangır zangır titriyordu.

“Pekala, Leydi Claire.”

“Ben…” dedi Claire, “ben…” Katedral Şövalyeleri ona doğru yaklaştı. Tutuklanıp bir hücreye atılacaktı. Ağzımda acı bir tat bırakmıyor değildi elbette ama en azından dertlerimden biri ortadan kalkmış olacaktı.

Aniden Cliff’le göz göze geldim. Yüzünde panik ve kafa karışıklığı dolu bir ifadeyle bana dik dik bakıyordu. Nesi vardı bunun? Yani tamam, bu işin benim de hoşuma gitmeyen yanları vardı; mesela bu uyduruk mahkeme tiyatrosuyla pat diye on yıl hapis cezası kesilmesi gibi. Biraz intikamcılık kokuyordu.

Ama sizin taraftakiler oyunu bu kurallara göre oynamıyor mu zaten? Tapınak Şövalyeleri’nin bana da benzer bir numara çekmeye çalıştığı anı hatırladım. Sizin açınızdan bakınca bu sonuç gayet usulüne uygun, değil mi?

“Hadi ama, Leydi Claire,” dedi Besh, sanki onu kışkırtmaktan korkuyormuş gibi yavaşça Claire’e doğru uzanarak. Claire gözlerinde beliren korkuyla ellerine baktı. Sanki o an ruhu bedenini terk etmek istiyormuş gibi görünüyordu.

“Uğhh!” Bir sonraki saniye bir şey gürültüyle Besh’e çarptı. Ağır zırhının şakırtısıyla geriye doğru bocaladı adam. Hiç vakit kaybetmeden dövüş pozisyonu alıp kılıcını çekmeye davrandı ama sonra donakaldı. Onu durduran şey Claire değildi.

Tam orada, Claire ile Carlisle’ın arasında duran kişi Zenith’ti. Kendini Claire ile Besh’in arasına atmıştı. İki kolunu birden yana açmış, yolu kapatıyordu. Adamın karşısında dikilirken yüzü hâlâ tepkisizdi ama hareketlerindeki düşmanlık açıkça hissediliyordu. Claire’i koruyordu. Kafam eskisinden de çok karışmıştı. Zenith neden Claire’i korusun ki? Anlık bir karar mıydı bu? Yine de daha önce de çevresine tepki verdiği olmuştu ve ne zaman yapsa bu hep ailesi uğrunaydı. Annesinin kendisine ne yapmaya çalıştığını bile anlamadan, sırf annesi olduğu için otomatik bir refleksle mi onu koruyordu?

Gözden kaçırdığım bir şeyler olmalıydı. Bu tür durumlarda hiçbir zaman doğru cevabı bulamazdım zaten. Şimdi düşününce, Pax vakasında da tam olarak böyle olmuştu.

Kendine gel, diye düşündüm. Eğer bunu sakince ve etraflıca düşünürsen, nerede hata yaptığını görebilirsin.

Asıl sorun, hiç vaktimin olmamasıydı. Besh birkaç saniye içinde Zenith’i kenara itip Claire’i götürecekti. Onu durdurmalı mıydım? Sonuçlarının ne olacağını kestirmeden böyle bir şey yapabilir miydim? Harekete geçmeden önce daha fazla bilgi toplamam gerekmez miydi?

“Lütfen kesin şunu!” Ben kararsızlık içinde kalmışken başka bir ses yükselip Besh’in durmasına neden oldu. Ufak tefek bir beden kalabalığı yararak Zenith’in önüne geçti. Bir süredir bana sitem dolu bakışlar fırlatan adamdı bu. Cliff’ti.

“Bu doğru değil!” dedi, Zenith’i Besh’ten korumak istercesine önünü keserek. “Yaşlı bir kadının üzerine çullanmak, bütün suçu onun omuzlarına yıkmak… Aziz Milis bunun için hepimizi cezalandıracak!”

“Bu ne cüret! Sıradan bir rahip hem Aziz Milis adına konuşmaya hem de kilisenin adil hükmüne karşı gelmeye nasıl cüret eder?!” diye bağırdı kardinal.

“Aziz Milis’in iradesinin bu mu olduğunu sanıyorsunuz? Bir kocanın karısını yüzüstü bırakması, evladının ise onu sürükleyip götürmeye gelen güruha karşı annesini korumak için tek başına dikilmesi mi?”

“Ne evladı? O yetişkin bir kadın ve üstelik aklını yitirmiş!” diye tersledi kardinal.

“Yaşın bununla hiçbir ilgisi yok! Anne baba anne babadır, evlat da evlat!” diyerek kestirip attı Cliff. Kardinal öfkeyle kaşlarını çatarak kendi hizmetkârlarına, yani Tapınak Şövalyeleri’ne döndü. Bu, ortalığı karıştıran bu adamı susturmalarına yönelik sessiz bir emirdi. Ama göz göze geldiği kişi Therese oldu. Cliff de bakışlarını Therese’e çevirdi.

“Tapınak Şövalyeleri Kalkan Bölüğü Yüzbaşısı Therese Latria! Sen de bu kadının evladı değil misin? Aziz Milis, ‘Bir şövalye hangi sınavlardan geçerse geçsin sadakatini terk etmez. Ancak kimi zaman, sevgi bağları sadakat bağlarından üstün tutulmalıdır,’ dememiş miydi? Öz anneni sevgine layık görmüyor musun? Seni büyüttüğü bunca yıl boyunca ona karşı hiç mi sevgi beslemedin? Ona hiç mi minnet borcun yok?” Therese, yüzünde yıkılmış bir ifadeyle bakışlarını kaçırdı. Öfkesi dinmeyen Cliff, gözlerini odanın içinde gezdirdi. Bakışları gelip bende durdu. “Peki ya sen, Rudeus!” diye bağırdı. Bakışları her zamanki gibi dosdoğru ve sarsılmazdı. Adeta içimi delip geçiyordu. “İstediğin gerçekten bu muydu? İnsanları rehin alacak kadar alçalacağını… sonra da kendi öz büyükanneni tuzağa düşürüp bir hücreye kilitleteceğini hiç düşünmezdim! Mutlu musun şimdi?!”

Yanıt vermedim. Cliff’in çıkış noktası biraz hedeften sapmıştı. Kutsanmış Çocuk’u kendi keyfimden rehin almamıştım ben. Claire’i hapse attırmak da kesinlikle benim fikrim değildi. Hem Claire’in yaptığı şey yanlıştı, bu su götürmez bir gerçekti. Kötü bir şey yaparsan bedelini ödersin; öyle ajitasyon yapıp duygusal nutuklar atarak işin içinden sıyrılamazsın.

“Onunla aranızda anlaşmazlıklar olduğunu biliyorum. Ama şimdiye kadarki tüm aile kavgalarınızı hep karşı tarafın bakış açısını anlamaya çalışarak çözdün! Norn bana her şeyi anlattı. Norn’un sana o berbat muamelesinden sonra bile, kız umutsuzluğa düştüğünde geçmişe sünger çekip hiç tereddüt etmeden yanına koştun. Bu defa da sorunları tatlıya bağlamaya çalıştın! Barışçıl bir çözüme ulaşabilmek için büyükbabanla ve Therese’le istişare ettin. Bütün bunlardan sonra, bu sonuçtan gerçekten hoşnut olduğunu söyleyebilir misin?!”

Pekala, Cliff bazı şeyleri birbirine karıştırıyordu. Barışçıl bir çözüm istememin tek sebebi, paralı asker birliğini ve Cliff’i düşünmemdi. Aile sevgisinden falan kaynaklanmıyordu. Yine de bu ufak bir detaydı ve Cliff şu an bunu dinleyecek modda değildi, ben de sessiz kalmayı seçtim.

“Bana cevap ver!” diye bağırdı Cliff. “Rudeus Greyrat, bunu onaylıyor musun, onaylamıyor musun? Vereceğin cevap senin nasıl biri olduğuna dair fikrimi belirleyecek!” Bir nedenden ötürü bu sözler bana fena dokundu. Gerçekten canımı yaktı. Neden böyle olmuştu ki?

Canım acıyordu çünkü ailemden birinin hapse atılması benim bile bayıla bayıla izleyeceğim bir şey değildi. Yine de söz konusu kişi Claire’di… Bana hiçbir zaman aileden biriymişim gibi davranmamıştı ki.

Claire farklıydı. O benim ailem değildi. Yine de içimi kemiren bir şeyler vardı. Ne olduğunu bir türlü çözemiyordum ve bunu kavrayana kadar da Cliff’e cevap veremezdim.

“Bak, Cliff…” diye söze başladım. “Sana bir cevap vereceğim ama önce Claire’e bir şey sormak istiyorum. Sakıncası var mı?” Cliff şaşırmış gibi göründü ama yanıt vermesini beklemedim. Bunun yerine bakışlarımı Claire’e çevirdim. Gözlerinde korku vardı fakat yılmadan gözlerimin içine bakmayı sürdürdü.

“Annemi neden benden aldın?” diye sordum. Yüz ifadesi hiç değişmedi.

“Kızımın ve ailemin iyiliği için,” diye hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

“Kızını şu halindeyken başkasıyla evlendirmenin gerçekten onun iyiliğine olacağını mı düşündün?”

“Mevcut şartlar dahilinde, evet, öyle düşündüm,” diye karşılık verdi. Farkına bile varmadan ellerimi yumruk yapmıştım. Çenem kenetlenmişti. Claire nasıl böyle olabiliyordu? Sadece, “Hayır, hatalıydım,” dese paçayı kurtaracağını biliyor olmalıydı.

Sessizliğe büründüm. Masadaki herkes, sanki ipler birdenbire tamamen benim elime geçmiş gibi beklenti dolu gözlerle bana bakıyordu.

Bir dakika, belki de gerçekten benim elimdeydi, diye fark ettim. Hâlâ Kutsanmış Çocuk’un kolunu tutuyordum. Başından beri bu zaten eşit şartlarda geçen bir tartışma olmamıştı ki.

“Senin için hangisi daha önemli? Kızın mı yoksa ailen mi?” diye sordum.

“İkisi de. Biri diğerinden daha önemli değil,” diye kaçamak bir yanıt verdi Claire.

Bu cevabı canımı sıktı. Neden beni ikna etmeye çalışmıyordu ki? Odadaki asıl gücün bende olduğunu o da biliyordu. Şayet onu affetmemiz gerektiğini söylesem bütün bu mesele tatlıya bağlanacaktı. Tamam, belki tamamen ortadan kalkmazdı ama en azından on yıllık hapis cezasından kurtulmuş olurdu. Kimse ölmemişti sonuçta; başka bir cezayla da yetinebilirdik.

Hadi ama. İndir şu gururunu da söyle gitsin. Özür dile işte…

Ben bocalarken Claire burun kıvırdı. “Benim için kendini paralana gerek yok,” dedi. “Senden beni kurtarmanı asla istemedim. Kızımın iyiliği için yaptıklarım yüzünden cezalandırılacaksam, varsın öyle olsun.”

Şaşkınlıktan diyecek tek bir kelime bile bulamıyordum. Ne tür bir… Sen var ya… Ah, lanet olsun, bu iş hiçbir yere varmıyordu.

Zenith onu savunmuştu. Cliff onu savunmuştu. Buna rağmen kalkıp böyle mi konuşuyordu? Benden bu kadardı.

“Söyleyeceğin tek şey buysa, bence artık…” Omzumdan dürtüldüğümü hissedince cümlem yarım kaldı. “Ha?” Dönüp baktığımda Kutsanmış Çocuk’u gördüm. Tutmadığım diğer eliyle beni dürtüyordu.

“Rudeus,” dedi.

“Ne oldu?” Kutsanmış Çocuk’un yüzünde artık o her zamanki dingin tebessümü yoktu. Bunun yerine yüzü bomboştu. Bomboştu ama bir şekilde… berraktı. Tıpkı bir azize gibi.

“Onu bağışla, Rudeus,” dedi.

“Neden?”

Buna kanmayacaktım. Claire’i affetmeye artık hiç niyetim yoktu. En azından, kendisinin bu meseleyi tatlıya bağlamaya zerre niyeti olmadığı ortadaydı. Aptal moruk kızı üzerinde mutlak bir kontrol kurmak istiyor, işine çomak sokan sinir bozucu torununa da kin besliyordu. İşler istediği gibi gitmediğinde etrafa oyuncak saçıp kriz geçiren bir çocuktan farksızdı.

“Leydi Claire gerçekten de sadece kızını ve ailesini düşünüyordu,” diye ısrar etti Kutsanmış Çocuk.

“Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir,” diye yapıştırdım cevabı.

Kendi bakış açından başkasını hesaba katmıyorsan, başkalarını düşünüyor olmanın hiçbir anlamı yoktu. İstemeyen birine kendince en iyisi olduğuna inandığın şeyi zorla dayatmaya bu kadar kararlıysan, kendi işine baksan çok daha iyiydi. Üstelik Claire’in dayattığı şey gerçekten berbattı. Kimse böyle bir şey istemezdi.

“Claire seni de o ailenin bir parçası olarak görüyor, Rudeus.”

“Efendim?”

“Bütün bunlar senin de iyiliğin içindi.”

Benim için mi? Peki tüm bunlar nasıl bu raddeye geldi o zaman? Nasıl bu noktaya vardık? Burada biraz olsun bana yardımcı olması, iş birliği yapması gerekiyordu. Ama söylediklerinin tutar dalı yoktu.

“Lütfen Rudeus, bana güven. Gözlerinin içine baktığımda her şeyi anladım.” Doğru ya, Kutsanmış Çocuk’un gücü vardı. İnsanın gözlerine bakarak geçmişini görebiliyordu. Demek ki Claire’in kendine göre geçerli bir sebebi olmalıydı—ne olabileceğine dair en ufak bir fikrim olmasa da.

“Claire, Kutsanmış Çocuk’un ne demek istediğini biraz açmak ister misin? Çünkü ben tek bir kelime bile anlayamıyorum.”

“Korkarım benim de hiçbir fikrim yok,” diye kestirip attı. “Demek ki Kutsanmış Çocuk bile bazen yalan söyleyebiliyormuş. Senin için hiçbir şey yapmadığımdan adım gibi eminim.”

Al işte. Cliff, Kutsanmış Çocuk, istediğiniz kadar onu korumaya çalışın ama bu laflardan sonra geri adım atacak değilim. Yine de içim biraz burkulmuyor değil…

Artık bu meseleye bir son vermenin vakti gelmişti.

İç çektim. “Bana zerre değer vermeyen biriyle arayı düzeltemem.” Claire kararlı bakışlarla başını salladı. Cliff dehşet içinde bana bakıyordu. Kutsanmış Çocuk’un yüzünde kederli bir ifade vardı. Therese’in gözleri Claire’e kaydı, Sir Bellemond ise ayağa kalktı. Zenith… Zenith’in tam karşımda dikildiğini işte o an fark ettim.

Şey…

Şap. Eli yanağımda patladı. Vuruşunda neredeyse hiç güç yoktu; izi bile kalmazdı büyük ihtimalle.

“Ne?”

Ama nedense canım yanmıştı. Tokadı yediğim yanağımın dayanılmaz bir sıcaklıkla yandığını hissediyordum.

“Nngh…”

Bir anda yanaklarımdan aşağı yaşlar süzülmeye başladı. Daha ne olduğunu anlayamadan Zenith yanımdan geçip gitmişti. Arkamı döndüğümde Carlisle ile göz göze geldim. Kelepçeli hâlde öylece durmuş, tüm bu yaşananları seyrettikten sonra kenara çekilmişti. Arkamda durduğu için yüzünü göremiyordum ama bakışlarında endişe, korku ve pişmanlıktan oluşan koca bir duygu karmaşası vardı.

Zenith ona da bir tokat attı. Tıpkı az önceki gibi bu vuruş da son derece cılızdı. Ardından, her adımında sallanarak yürümeye devam etti. Kimse onu durdurmadı. Ne Katedral Şövalyeleri, ne Tapınak Şövalyeleri… Hiç kimse. Sanki etrafında zaman durmuş gibiydi.

Sonunda Claire’in önünde durdu. Avucu dışarı bakacak şekilde elini kaldırdı, tam… Hayır, beklenen tokat gelmedi. İki eliyle birden Claire’in yüzünü kavradı; annesinin gözlerinin içine bakabilmek için burun buruna gelene kadar öne eğildi. Durduğum yerden Zenith’in yüz ifadesini göremiyordum. Fakat Claire kızının yüzüne baktığı anda yaşanan değişim sarsıcıydı.

Önce gözleri fal taşı gibi açıldı. Ardından dudakları titremeye başladı, sonra yanakları, omuzları ve nihayet bütün vücudu. Bu titreme parmak uçlarına kadar yayıldı; derken sanki bu sarsıntının etkisiyle harekete geçmişçesine kollarını kaldırıp Zenith’in ellerine sıkıca sarıldı.

“Uwa… aaaa… waahh…”

Claire’in boğazından yükselen çığlık, hıçkırık ile inilti arası bir şeydi. Zenith’in ellerini öpecekmişçesine kendi yüzüne doğru çekti; gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalıyordu. Derken, belki de bedenini saran titremeye yenik düşerek dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere yığıldı.

Tam biri yanımdan sıyrılıp geçerken arkamdan “Ah!” diye bir ses yükseldi. Gelen Carlisle’dı. Elleri hâlen kelepçeli bir hâlde Claire’in yanına koştu. Annesinin yanına çökerek, “Claire, canım benim, yapma böyle,” dedi.

Yüzü gözyaşları içinde kalan Claire, “A-ama… ama Zenith…” diye inledi.

Carlisle ona sarılmak ister gibi bir hamle yaptı ama kelepçeleri yüzünden bunu yapamayacağını hatırladı. Bunun yerine ellerini, Zenith’in ellerini hâlâ tutmakta olan Claire’in ellerinin üzerine koydu.

Carlisle, “O iyi. Endişelenmene gerek yok. O iyi,” dedi ve ardından ayağa kalktı. Claire’in hıçkırıkları odada yankılanıyordu.

Carlisle etrafta kendilerini izleyen herkese şöyle bir baktıktan sonra, “Çok özür dilerim. Her şeyi anlatacağım. Sizden tek ricam, beni sonuna kadar dinlemeden hüküm vermemeniz,” dedi. Bu sözlerle sanki zaman yeniden akmaya başladı. Carlisle’ın belli birine hitap ettiğini sanmıyordum ama Papa, kardinal, Cliff, Sir Bellemond, Therese ve tüm Anastasia Muhafızları dönüp bana baktı. Kutsanmış Çocuk iki eliyle birden giysimin kolunu çekiştirmeye başladı.

Kızın kolunu bırakmıştım. Artık oyun bitmişti.

“…Peki,” deyip kendimi tekrar sandalyeme bıraktım.

Zenith’in tokat attığı yanağım alev alev yanıyordu.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 7 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla