Mushoku Tensei Cilt 20 – Bölüm 1 / Geleceğe Yönelik Planlar ve Cliff’in Endişeleri

Geleceğe Yönelik Planlar ve Cliff'in Endişeleri

Shirone Krallığı’nda yaşananların üzerinden bir ay geçmişti. Kışın son günlerini yaşıyorduk, bahar kapıdaydı. Geçen bu bir ay boyunca bütün odağımı Orsted ile birlikte detaylı bir plan hazırlamaya vermiştim. İlk işimiz müttefik toplamaktı. Bunun için de üç ayaklı bir strateji üzerinde karar kıldık.

İlk büyük hedefimiz, bilgi toplamak adına bir istihbarat ağı kurmaktı. Aisha ile Linia’nın temelini attığı Ruquag Paralı Askerleri bu iş için biçilmiş kaftandı. Üst kademesi tamamen benim adamlarımdan oluştuğu için onları kullanmak son derece mantıklıydı. Perde arkasında tam desteğe sahip olacaktım. Örgütün dünya genelindeki hiyerarşisini, merkez üssün her bir şubeyle sürekli temas halinde kalacağı şekilde kuracak; böylece dünyanın dört bir yanından bilgi akışı sağlayacaktım. Sistemi öyle bir tasarlayacaktım ki, merkeze gidemediğim anlarda bile herhangi bir şubeye uğrayıp dünyadaki son gelişmelerin tüm detaylarını öğrenebilecektim.

Bu ağ Orsted’den ziyade benim işime yarayacaktı. Taşlarımı tahtaya diziyor, hamle yapmaya hazır hale getiriyordum.

İkinci hedefimiz ise yetkili makamları ve geleceğin liderlerini kendi safımıza çekmekti. Laplace’ın dirilişi, sanırım bütün insanlığı kapsayan devasa bir savaşı tetikleyecekti. Şayet uluslar hazırlıklı olursa, işgal günü gelip çattığında tepki verme süreleri kısalırdı. Bu yüzden nüfuz sahibi kişileri yaklaşmakta olan savaş ve ne kadar büyük bir riskin bizi beklediği konusunda bilgilendirecektik. Elimizden geldiğince yardım teklif edecek, seksen yıl sonra kapımıza dayanacak olan felakete kendi imkânları dâhilinde hazırlanmalarını sağlayacaktık. Gelecekteki Laplace Savaşı’nda bu krallıkların desteğini arkamıza almak, Ruquag Paralı Askerleri olarak işlerimizi inanılmaz derecede kolaylaştırabilirdi; tabii bu desteği alamazsak tam tersine işimiz katbekat zorlaşırdı.

Planın üçüncü ayağı ise doğrudan savaşa girecek savaşçılar devşirmekti. Orsted açısından bakılacak olursa asıl öncelik buydu. Laplace ile bizzat dövüşmek yerine işi başka savaşçıların sırtlanmasını tercih ediyordu. Üstelik Orsted’in lanetini kaldırmayı başarıp artık tek başına dövüşmek zorunda kalmadığı bir senaryoda, bu yeni savaşçıları İnsan-Tanrı’ya karşı verilecek nihai savaşa bile sürebilirdik. Orsted ile kimlerin bu işe uygun olabileceğini enine boyuna konuştuk ve en sonunda şu profile karar verdik: Zaten Laplace ile savaşma kaderine sahip olan fakat İnsan-Tanrı’nın müridi olmaya kolay kolay yanaşmayacak savaşçılar.

Mesela Ogre Tanrısı veya Cevher Tanrısı gibi unvanları taşıyanlar… Şu anki sahiplerinin Laplace’a ne sevgisi ne de nefreti vardı, ama gelecek nesilleri vakti geldiğinde kesinlikle ona karşı duracaktı. Su Tanrısı Stili ya da Kılıç Tanrısı Stili gibi ekoller için de durum aynıydı; şimdiki ustaların Laplace ile bir derdi olmasa da yetiştirdikleri çıraklar onunla burun buruna gelecekti. Ayrıca Kuzey Tanrısı III. Kalman veya Ölüm Tanrısı Randolph gibi uzun ömürlü savaşçıların kapısını çalmayı da planlıyorduk. Bazılarının Laplace’a karşı kişisel husumeti dahi vardı; özellikle de Ruijerd’in. Nerede olduğu bilinmeyenleri Ruquag Paralı Askerleri sayesinde tespit edebilir, ardından bizzat ayağına gidip gerekirse diz çökerek müzakere edebilirdim. Gerçi bazılarının bu iş için benden bir karşılık bekleyeceğini tahmin edebiliyordum. Fakat şimdilik plan aşağı yukarı aklımıza gelen tüm güçlü ve yetenekli kişilere teklif götürmekten ibaretti.

Pekala, gelelim asıl meseleye.

Tüm bu imkânları bir araya getirdiğimizde karşımıza çıkacak son engel İnsan-Tanrı olacaktı. Onu birazcık tanıyorsam, yolumuza taş koymak için müridlerini üzerimize salacağı kesindi. Üstelik kimin İnsan-Tanrı’nın müridine dönüşeceğini kestirmek çoğu zaman imkânsızdı. Orsted, normal bir döngüde ihtimalleri tahmin edebileceğini ama bu döngüde daha önce hiç İnsan-Tanrı’ya hizmet etmemiş kişilerin bile mürid olarak ortaya çıktığını söylemişti; yani kesin bir şey söylemek zordu. Görevlerimi başarıyla yürütmek istiyorsam, Orsted’in bile öngöremeyeceği müritlere karşı işimi sağlama almak zorundaydım.

Bunu nasıl başaracağıma gelirsek… Dürüst olmak gerekirse aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Ben de kafa yormamaya karar verdim. İnsan-Tanrı’nın müritlerini hangi kriterlere göre seçtiğini bilmiyordum. Orsted onun “kaderi güçlü olanları seçme eğiliminde olduğunu” söylemişti ama kaderi zayıf kişilerin de mürit olarak ortaya çıktığını görmüştük. Bir insanın kaderindeki “gücün” nasıl ölçüldüğünü bile anlamıyordum. Sadece Orsted ile İnsan-Tanrı’nın anlayabileceği türden bir kural gibi duruyordu. En ince ayrıntısına kadar hesaba katmaya çalışsam, her ufak detay için Orsted’in başının etini yemek adamın başını ağrıtmaktan başka işe yaramayacaktı. Bu konu üzerine kafa patlatmak bana pek bir şey kazandırmayacaktı.

Bu oyunda küçük bir piyondum belki ama piyonlar da büyük hamleler yapabilirdi. Müttefikimiz olan kişilerin arasında, “Rüyanızda size söylenen hiçbir şeye inanmayın,” gibi bir mesaj yayabilirdim. Yine de müritler muhtemelen türeyecekti. Şüpheli bulduğumuz kişileri teyit edip gerekirse öldürmek zorunda kalacaktık. Zor bir işti ama yapacaktım.

Kapıda bekleyen o pis iş bir yana, edinebildiğim kadar çok müttefik edinmenin hiçbir zararı yoktu. Sonuçta İnsan-Tanrı aynı anda sadece üç müride sahip olabiliyordu; bu da safımıza katılan her bir kişinin bize avantaj sağlaması demekti. Bizim tarafta sadece beş kişi olsaydı ve biri bize ihanet edip mürit olsaydı, gücümüz yüzde yirmi düşerdi. O mürit bir de düşman saflarına katılırsa, matematik bizim açımızdan daha da vahim bir hal alırdı. Ama ya on kişi olsaydık, ya da yirmi kişi? Belki yüz, belki de bin… Kısacası, sayımız ne kadar çok olursa, bir iki ihanetin durumumuza yapacağı etki o kadar azalırdı. Elbette bizim taraftan bir lider İnsan-Tanrı’nın kontrolüne girip bin müttefiki düşmana dönüştürürse ayayı yerdik; bu yüzden tek bir lidere aşırı yetki vermeyerek bu riski en aza indirmeliydim. Yine de bir süreliğine o lider ben olacağımdan, şimdilik bu konuda endişelenmeme gerek yoktu. Öldükten sonra bu bir sorun haline gelecekti ama zaten bu işe benden katbekat daha uygun bir sürü lider vardı ve arkası da geliyordu. Sonuçta elimde zaten Roxy vardı.

Adam devşirmek, lojistik ihtiyaçlarımızdan sadece biriydi. Mesela Orsted ile iletişim kurmanın bir yoluna ihtiyacım vardı. Son savaşımızda Pax’ın ölümüne engel olamayışımız iletişim eksikliğinden kaynaklanmıştı. Elbette tek sebep bu değildi… ama Orsted’e ulaşmanın net bir yolu olsaydı belki de bunu durdurabilirdik. Her konuda Orsted’e bel bağlayamazdım ama planlarımız gereği giderek daha fazla ayrı çalışacaktık, bu yüzden iletişim hayati önem taşıyacaktı. Hassas bir durumu sadece altı hisse güvenmek yerine ekibinle istişare ederek yürütmek her zaman daha iyiydi. Üstelik müttefikinin tehlikede olduğunu bilirsen yardımına koşabilirdin. Orsted’in benim onu kurtarmama ihtiyaç duyacağını pek sanmıyordum ama ona tek taraflı da olsa bilgi gönderebilmek bile sıkıştığı anlarda işine yarayabilirdi.

Böylece tüm bunları Orsted’e açtım. Zaten var olup olmadığını sorarken bir yandan da telefon kavramını açıklamaya çalıştım, eğer yoksa bir tane yapıp yapamayacağımızı merak ediyordum.

Yani ses veya metin gönderebilen büyülü bir alet mi?” diye sordu Orsted.

Sadece metin olsa bile kâfi ama uzak mesafelerden bilgi paylaşmamızı sağlayacak bir yolumuz olursa çok yardımı dokunur diye düşünüyorum. Mesela zor bir karar vermem gerektiğinde, önce birisiyle enine boyuna konuşmayı tercih ederim. Sizce böyle bir şey mümkün mü?

Pek iyimser değildim. Bu kadarı fazla elverişli olurdu, değil mi?

Ejderha halkının öyle bir büyülü aleti var,” dedi Orsted. “Yeniden üretebilirsek istediğin şeyi yapmak mümkün olur.

Şaşırmıştım. “Ha, gerçekten de öyle şeyler var mı?

Evet. Hatta sen de daha önce bir tanesini gördün.

Harbi mi? Ne zaman olmuştu o iş? Öyle kullanışlı bir şeyi unutmuş olmam imkânsızdı.

Yedi Büyük Güç anıtları ve Macera Loncası kartları.

Haa, onlar mı!

Şimdi söyleyince hatırlamıştım, gerçekten de görmüştüm. Macera Loncası kartları sesli komut alabiliyordu, Yedi Büyük Güç anıtları ise dünyanın her yerinde aynı yazıyı sergiliyordu. Ama ilginçti; Macera Loncası kartlarının ejderha halkı tarafından yapıldığını bilmiyordum. Bu dünya için fazla bilim kurgu kaçıyorlardı zaten…

Biraz üzerinde değişiklik yapmak gerekecek,” diye devam etti Orsted, “ama bir deneyeceğim.

Ha? Bizzat siz mi yapacaksınız yani?

Senin gelişin zaten bütün tahminlerimi altüst etti. Lazım olur diye şimdiden hazırlamakta fayda var. Hem bir dahaki döngüde de işime yararlar.

Böylece Orsted onları bizzat yapmayı teklif etti. Kesinlikle beni ziyadesiyle mutlu eden tatlı bir hesap hatasıydı. Orsted’in bir sonraki döngüde de beni müttefik olarak yanında isteyeceğini bilmek beni daha da neşelendirmişti.

Olmama ihtimali de var, bunu aklından çıkarma,” diyerek uyardı Orsted.

Anlaşıldı patron!

Böylece iletişim aracı meselesi çözülmüş oldu.

Yine de bir şey daha vardı. Geçen seferki başarısızlığımızı düşününce, yapmam gereken bir şey daha olduğu aşikârdı: Büyülü Zırh’ı taşımanın bir yolunu bulmak. Son seferinde Mk-I’i yanımda götürmeyi başarmış olsam da tek işe yaradığı kısım yolculuk süreciydi. Onu şehirden kaleye kadar sürüklemek zaten başlı başına büyük bir çileydi; üstelik kalenin içine sığdıramadığım için Ölüm Tanrısı Randolph’la olan dövüşüm sırasında tamamen atıl kalmıştı. Yakın zamanda Ölüm Tanrısı seviyesinde biriyle dövüşeceğimi sanmıyordum ama bu ihtimali tamamen göz ardı da edemezdim. O zaman durumun ne kadar vahim olduğunu hatırlayınca, bu kez işi şansa bırakmayıp tedbiri baştan almak istiyordum.

Elbette Mk-III’ün geliştirme süreci hâlâ devam ediyordu; amacı da hem güçlü hem de hafif olarak bu sorunları çözmekti. Ancak tamamlanmasına daha çok uzun bir yol vardı. Zanoba’nın tam desteğine rağmen bu projeyi bitirmek yine de bir iki yılı bulacaktı.

İşte bu noktada aklıma bir fikir geldi. Mk-I’i doğrudan olduğu gibi çağırmaya ne dersiniz? Sylvaril’in bana bir zamanlar öğrettiğine göre fiziksel nesneler çağrılamıyordu… Ama bilirsiniz ya, bakış açımızı biraz değiştirirsek belki de mümkün olabilirdi. Emin olmak için bunu bizzat denemeyi planlıyordum. İşe yaramazsa da yapacak bir şey yoktu, o kadar.

Böylece müttefik toplama planları netleşti. Şimdilik Ruquag Paralı Askerleri’ni büyütecek ve dünyanın dört bir yanındaki krallıklarda bulunan nüfuzlu figürlerle bağlantı kuracaktım. İşe Cliff ve Ariel ile başlayacaktık; biri Milis Kilisesi papasının akrabası, diğeri ise Asura Krallığı’nın müstakbel hükümdarıydı. Zaten onlarla müttefik sayılırdım, şimdi ise onları resmi olarak Orsted’in safına katma vaktiydi.

Peki ilk kim olacaktı? Elbette Cliff—yakınlarda konuşlanmıştı. Cliff’i müttefik yapmak, Milis Kilisesi ile bağ kurmamızı sağlayacaktı. Milis Kutsal Krallığı oldukça güçlüydü; bu da Laplace’a karşı verilecek savaşta onları muazzam bir güç haline getirirdi. En nihayetinde savaşlar paraya ve adam sayısına bakardı. Her ikisini de sağlayabilecek bağlantılara sahip olmaktan zarar gelmezdi.

Cliff aksini iddia edebilirdi belki ama ben onu yakın bir dost olarak görüyordum. Zaten Orsted’in laneti konusunda yardım ediyordu, bu yüzden onu tam anlamıyla yanımıza çekmek için muhtemelen sözlü bir anlaşma yeterli olacaktı. Şimdiden zihnimde hiç tereddüt etmeden “Tabii ki,” dediğini duyar gibiydim. Planımı kesinleştirip Cliff’in yaşadığı apartmana doğru yola koyuldum.

Cliff’in aşk yuvasına vardım. Onları iş üstünde yakalamadığım nadir anlardan biriydi; öğleden sonra apartmanda çıt çıkmıyordu. Gerçi her gün bu işe kalkışıyorlarsa komşuları muhtemelen pek dinlenemiyordur… Bir dakika! Yanlış hatırlamışım. Günün bu saatlerinde genellikle okulun araştırma odasında yaparlardı bu işi. Belki de buralar sadece geceleri hareketleniyordu?

Odaya girdiğimde beni avurtları çökmüş, bitkin bir Cliff karşıladı. “Ah, selamlar Rudeus…”

Elinalise’in hamileliği boyunca, çocuğunun doğumuna kadar durumu iyi gibi görünüyordu ama son zamanlarda onu ne zaman görsem kireç gibi beyazdı. Artık yatak odasının dışındaki dayanıklılığı için de endişelenmeye başlıyordum.

“Ah, Rudeus. Hangi rüzgâr attı seni buraya?” diye sordu Elinalise.

Elinalise ise aksine sağlıklı bir şekilde parıldıyordu. Bebeğini göğsüne bastırırken yüzünde tatmin olmuş bir ifade vardı. Belden yukarısı tamamen çıplaktı, altında ise sadece bir iç çamaşırı vardı. Görünüşe göre onları kısa bir arada yakalamıştım; muhtemelen öğle yemeği biter bitmez kaldıkları yerden devam edeceklerdi.

“Şey, konuşmak istediğim bir konu vardı da,” diye açıkladım. Yine de dikkatim dağılmıştı; bu sarışın, zarif güzelliğin bebeğine memesini verişini izlemek adeta yüksek bir sanat eseri gibiydi. Müzeye kaldırılması gerekirdi. Esnek elf bedeninin de bu duruma pek faydası olmuyordu tabii. Alışılagelmiş sürtükçe tavırlarıyla gözlerimin önündeki o azizeyi andıran manzara arasındaki zıtlık insanı büyülüyordu.

Sylphie ve Roxy’yi emzirirken gördüğümde de aynı hisse kapılmıştım. Son zamanlarda Eris bile bu tür bir zıtlık sergiliyordu; bebeği kucağına alıyor ve tek bir bağırış ya da tokat bile atmadan memesini emmesine izin veriyordu. Evet, bir kadının anne oluşunu ve bebeğine göğsünü sunuşunu izlemek gerçekten de büyüleyici bir şeydi.

“Hey Rudeus, biraz daha az dik dik bakabilir misin acaba?” diye sordu Cliff.

“Ha? Ah, kusura bakma.”

Düşüncelere fazla dalmışım, Cliff beni gerçekliğe döndürdü. Benim hatamdı. Gerçekten azgınlığımdan bakmıyordum. Cidden bak.

“Lise, sen de üzerine bir şeyler giyinsen diyorum? Misafirimiz var.”

“Aman tanrım Cliff… Yoksa kıskanıyor musun?”

“Evet, kıskanıyorum. Sen Rudeus’u sadece aileden biri olarak görüyor olabilirsin ama…”

Elinalise’in omuzları düştü. “İyi tamam, madem çok ısrar ediyorsun.”

Bebeğini kucağına alıp arka odaya çekildi.

“Rudeus, zaten üç tane karın varken benim karıma et parçasıymış gibi bakmaktan vazgeçebilir misin lütfen?”

“Et parçası mı? Hey, dinle bir—”

Öyle bir şey yapmadığımı açıklamaya çalıştım ama neticede bakmıştım. Ben de insanların karılarıma çıplakken bakmasını istemezdim, bu yüzden özür dilemek en doğrusuydu.

“Neyse, özür dilerim. Bir dahakine aklımda tutarım.”

“Güzel…”

Cliff derin bir iç çekerek koltuğuna gömüldü. Yorgun olduğu kesindi ama neşesi de oldukça kaçmış gibiydi. Belki de gece hayatında birtakım teknik aksaklıklar yaşıyordu.

“Eee, bugün ne için gelmiştin?” diye sordu.

“Ah, şey, sadece küçük bir ricam vardı. Ya da bir davet diyelim…”

Cliff boş bakışlarla yüzüme dik dik bakmaya devam etti. Konuyu açmak sanki biraz zordu. Başka bir zaman tekrar uğramayı düşündüm ama öncelikle onu bu kadar neyin huzursuz ettiğini öğrenmem gerektiğine karar verdim.

“Bir şey mi… oldu?”

“Yok, önemli bir şey değil…” diye başladı Cliff, fakat hemen kafasını sallayıp lafını düzeltti. “Daha doğrusu, tam zamanında geldin. Zaten sana anlatmam gereken bir konuydu.”

Tıpkı geçenlerde Zanoba’nın ailesi tarafından çağrılması gibi, ciddi bir meseleye girmek üzereymiş hissi veriyordu.

“Aslında… Milis Kutsal Diyarı’ndaki dedemden bir mektup geldi.”

Bu da tamamen aynı kalıbı izliyordu. Bu durum tek bir anlama gelebilirdi: Cliff’i buradan uzaklaştırmak için tezgahlanmış bir şeydi. Yine bir savaş mı çıkmıştı? Yoksa İnsan-Tanrı’nın kurduğu bir tuzak mıydı? Fark etmezdi. Her iki ihtimalde de Cliff’ten Milis Teokrasisi ile aramda bir köprü kurmasını istemeyi planlıyordum. Anlaşılan onun da aklından benzer bir şey geçiyordu, bu yüzden beni de yanında götürmeyi teklif etmekte gecikmeyecekti. Elbette Sharia’da kalmasını tercih ederdim ama benim de peşinden koşmam gereken bir hedefim vardı.

Cliff ayağa kalktı ve rafından tek bir mektup çıkardı. İçimde yine bir dejavu hissi belirdi. Tek bir kelimesini bile okumadan mektubun içeriğini tahmin edebiliyordum: Dedenin seni büyütmek için ne kadar para harcadığını biliyor musun? Peki o paranın neden harcandığını? Bizim tarafımız için kıymetli bir koz olasın diye! Peki o koza ne zaman ihtiyacımız var? Tam da şu an!

Okumadan önce kendimi en kötüsüne hazırlamam gerekiyordu.

“Öyle pek de vahim bir mesele değil aslında,” dedi Cliff gergin bir tavırla yanağını kaşıyarak. Biraz suçluluk duyuyor gibi bir hali vardı. “Sadece mezun olunca geri döneceğime dair çok önceden sözleşmiştik. Benim tek endişem yolculuk bütçesi ve yoldaki olası tehlikeler.”

Mektuba göz attım.

Mektup önce Cliff’in hal hatırını sormakla başlıyordu. Ardından, seyahat bütçesi tükenecek olursa zarfın içindeki Milis İnancı Ruhban Kuruluna ait nişanı herhangi bir Milis Kilisesi’nde göstermesini tembihliyordu. Milishion’ın şu anda çetin bir iktidar kavgasının ortasında olduğunu ve kendilerinin kaybeden tarafta yer aldığını belirtiyordu. Sonra da sert bir uyarı geliyordu: Cliff eve dönmeye niyetliyse kendisini en kötüsüne hazırlamalıydı; eğer bunu göze alamıyorsa dönmeye zahmet bile etmemeliydi. Cliff’in dedesi mektubu, bu sert sözlere rağmen Cliff’i yeniden görmeyi ne kadar çok özlediğini ve dönüşünü canıgönülden beklediğini söyleyerek bitirmişti.

Sayfadaki her bir kelimeden Cliff’e duyulan derin endişe akıyordu. Cliff’in dedesiyle hiç tanışmamıştım ama böylesine içten bir mektup kaleme alabildiğine göre iyi biri olduğuna şüphem yoktu. Peki sorun ne olabilirdi ki?

“Dürüst olmak gerekirse bir ileri bir geri gidip geliyorum,” dedi Cliff; görünüşe göre en kötüsüne hazırlanmakla ilgili kısımdan bahsediyordu. “Mezun olduğum an eve dönmeyi planlıyordum. Bunca zamandır bu kadar sıkı çalışmamın sebebi buydu. Şimdiye dek tek istediğim şey de buydu zaten. Milis Kilisesi’nin o acımasız dünyasında bile tutunabileceğime inancım tamdı.”

“Tahmin edebiliyorum,” dedim. Cliff zaten en başından beri bundan bahsedip duruyordu; akademiden mezun olunca Milis Kutsal Diyarı’na dönecek ve dedesinin izinden gidecekti… Tabii ki son zamanlarda papalığa geçmenin ne kadar zorlaştığının farkındaydı, bu yüzden papazlığın o mütevazı zanaatı için de aralıksız bir şekilde eğitilip duruyordu.

“Ama…” dedi Cliff koltuğuna tekrar çöküp başını ellerinin arasına alarak. “Artık evlendim. Hatta bir de çocuğum var.”

Neden endişelendiğini anında anlamıştım. Bu, benim de zihnimi sürekli kemirip duran o tanıdık korkunun ta kendisiydi.

“Milis Kilisesi… Zayıfların, yani düşmanlarının ailelerini hedef almaktan asla çekinmez.”

“…”

“Lise başının çaresine bakar, kendini nasıl koruyacağını iyi bilir. Ama Clive henüz kendi ayakları üzerinde durabilecek yaşta bile değil. Ben… Ben onu koruyabileceğime güvenemiyorum.”

Endişesini çok iyi anlıyordum. İnsan, sevdiklerini her zaman güvende tutmak isterdi.

“Dedeme evlendiğimi bile söylemedim. Milis Papası’nın torununun bir elfle evlendiği duyulacak olursa büyük bir skandal patlak verir. Hatta kendisi ülkeyi terk etmek zorunda bile kalabilir.”

Milis inancı diğer ırklara karşı oldukça acımasızdı. Elfler ormanda yaşayan bir topluluk olduklarından genelde daha az ayrımcılığa maruz kalıyor olabilirdi ama sırf insan olmadıkları için onlara zulmeden aşırılık yanlıları olduğunu duymuştum. Elinalise’in de elfler arasındaki saygınlığının pek parlak olmadığı düşünülürse, Cliff ve ailesini bekleyen gerçekler oldukça sertti.

“Dönmeli miyim, dönmemeli miyim diye defalarca düşünüp durdum. Ne yapacağımı bilemez hale geldiğimde de Lise beni teselli ediyor… Son zamanlarda tek düşündüğüm şey bu. Bunu anlamak için biraz geç oldu belki ama Zanoba’nın Shirone’ye dönmek konusunda neden o kadar inat ettiğini şimdi kavrıyorum sanırım…”

Kararı tam kesinleşmemiş olsa da Cliff’in şahsen dönmek istediğinden emindim. Fakat dönmek, karısını ve oğlunu tehlikeye atacaktı; daha da kötüsü, evlendiği kişi yüzünden dedesi bile riske girebilirdi. Eski hayallerine bağlı kalmaya devam etmek doğru olur muydu? Bunu söylemek imkânsızdı. Cevabı ben bile bilmiyordum. Ama buraya konuşmaya geldiğim konu da tam olarak bu soruya dokunuyordu. Nihayet ona bir can simidi uzatabileceğim bir konumdaydım.

“Cliff?”

“…Ne var?”

“Orsted’in safına resmi olarak katılmanı istiyorum.”

Cliff bu teklif karşısında boş boş baktı. Belki kelime seçimim biraz hantaldı ama “benim davama katıl” falan diyerek kafasını karıştırmak istemiyordum. Açık olmam gerekiyordu.

“Ne demek istiyorsun?”

“Orsted’in tabiyetine girersen, Orsted ve ben sana tam desteğimizi sunabiliriz. Böylece Elinalise ve Clive’ı korurken bir yandan da dedenin tarafını zafere ulaştırabilirsin.”

Cliff kaşlarını çattı. “Yardımını kabul edersem, karşılığında ne yapmam gerekecek?”

“Başa geçtiğinde, Laplace’ın eninde sonunda gerçekleşecek dirilişine hazırlık yapman gerekecek.”

Oradan başlayarak planımı—seksen yıl sonrası için Orsted’in etrafında şekillenen o planı—anlattım. Daha önce Cliff’e İnsan-Tanrı’dan bahsetmiştim ama bu kez en başından alıp her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıkladım.

“…” Her şeyi anlatmayı bitirdiğimde Cliff derin düşüncelere dalmış görünüyordu.

“Eee, ne diyorsun?” diye sordum.

Cliff hemen cevap vermedi; kollarını kavuşturdu, gözlerini kapattı ve sıkıntılı bir halde mırıldandı. “Hmm…”

Bence oldukça iyi bir teklifti. Cliff, Orsted’e karşı hissettiği o sebebsiz tiksintinin Orsted’in lanetinden kaynaklandığını biliyordu. Lanet olmasaydı Orsted’in aslında nasıl biri olduğunu bilmiyordu elbette… ama onu denklemden çıkarsanız bile ben Cliff’e asla ihanet etmezdim. Bu konuda aklında şüpheler kalırsa cidden üzülürdüm.

“Bana… bana biraz daha zaman verebilir misin?” diye sordu Cliff, tüm o derin düşüncelerin ardından laflar ağzından zorla çekip alınıyormuş gibi. “Mezuniyet töreni yakında. O zamana kadar kararımı vermiş olurum.”

Bana net bir mühlet vermişti, bu yüzden kabul etmekten başka çarem yoktu. Neden sadece başını sallayıp “tamam” diyemediğini merak etmekten kendimi alamıyordum; belki de Cliff’in kendisi bile bu tereddüdünün sebebini kavramış değildi.

“O halde bunu Elinalise’le de konuşmalısın,” dedim. “Tüm bu yükü tek başına sırtlanmana gerek yok.”

“Ha? Ah, evet, doğru ya. Teşekkürler.”

Bu sefer Cliff, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken yalnızca başını sallamakla yetindi.

Elinalise muhtemelen konuşulanları duymuştu. Koridorun sonundaki aralık kapının arkasından süzülen sarı saçları fark etmiştim. Onun gibi birinin Cliff’in aklını başına getireceğinden emindim. Sonuç tam istediğim gibi olmayabilirdi… ama hey, o da kabulümdü.

“Peki öyleyse, ben daha sonra yine uğrarım.”

“Tamam. Bütün bunlar için kusura bakma,” dedi Cliff.

“Sıkıntı etme. Zor olduğunu biliyorum ama hepimiz aynı gemideyiz.”

Bunun üzerine Cliff’in odasından ayrıldım—ama çıkmadan önce Elinalise’e işaret vermeyi de ihmal etmedim.

Cliff’in cevabı için mezuniyet törenine kadar bekleyecektim. Törène yaklaşık iki ay vardı, ben de bu sırada başka bir projeyi harekete geçireyim dedim. O proje için Zanoba’nın yardımına ihtiyacım vardı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla