ZANOBA ARTIK BİR prens değildi. Benim evimin yakınında bir ev yaptırabilmek için günlerini saraydan kalan yadigârları rehine vermekle geçiriyordu—iki katlı, derli toplu ve sağlam bir yerdi. Burayı figür üretimini hesaba katarak tasarlamıştı, bu yüzden giriş katı bir garaj misali geniş ve ferah tutulmuştu. Yaşam alanı ise ağırlıklı olarak ikinci kattaydı; Ginger, Julie ve kendisini orada barındırmayı planlıyordu. Üçü için gayet geniş görünüyordu. Yine de zamanla aralarındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceğini bilemiyordum; içlerinden biri evlenecek olursa durumlar biraz tuhaflaşabilirdi.
Neyse, şimdilik yeterince parası olsa da (ister birikimlerinden ister krallık ödeneğinden gelsin), bu para giderek azalacaktı. Ben de Büyülü Zırh’ın üretimi için ona kira ödemeye karar verdim; bunu araştırma gideri olarak kategorize etmiştim. Zanoba parayı kabul etti ama biraz itiraz etmeden de duramadı.
“Bu işte tek çalışan ben değilim, bu yüzden parayı tek başıma kabul etmek bana doğru gelmiyor,” dedi kaşlarını düşünceli bir tavırla kaldırarak.
Ne demek istediğini anlamıştım; Büyülü Zırh’ın yapımı Zanoba, Cliff ve benim ortak emeğimizdi. Ama burada sadece Zanoba’ya AR-GE fonu ödeniyordu. Mantıklı gelmiyordu.
Ama bu mantıkla bakarsak, asıl mantıksız olan bendim. Dışarı çıkıp Büyülü Zırh’la iş yapan bendim ve karşılığında parayı alan da bendim. Başka bir deyişle, şimdiye kadar Büyülü Zırh’ın yapımından para kazanan tek kişi bendim. Oysa hep birlikte emek verdiğimiz bir eserdi. Büyülü Zırh maddi kazanç için yapılmamıştı ama üç kuruş fazla para için birbirinin boğazına sarılmak insanoğlunun fıtratında vardı. Adil olmak isteseydim Cliff’e de ödeme yapmam gerekirdi. Tabii Cliff’in para sıkıntısı pek yoktu, bu yüzden kabul eder miydi emin değildim.
Her neyse, bunu bir kenara bırakalım.
Hayatta bazen istendiğinde pamuk elleri cebe atmak gerekir. Zaten tanıdığım kimse beni sömürecek kadar açgözlü değildi. Cüzdanım da biraz cömertlik yapabilecek kadar doluydu. Evet, maddi özgürlüğe kavuştuğumuzda elimizdekini paylaşmak hepimizin borcuydu.
Öyle ya da böyle, Büyülü Zırh’a ihtiyacım vardı ve Zanoba’nın figür mühendisliği becerilerine de ihtiyacım vardı. İhtiyacın olan bir şey için para ödemekten daha doğal ne olabilirdi ki? Böylece Zanoba’nın geçimini sağlama işini aradan çıkarmış oluyordum.
Şimdi o figür mühendisinin evinin kapısındaydım. Derin bir nefes aldım. Ev sahibi evde olmasa bile dilediğim gibi içeri girebileceğim söylenmişti. Ama tek bir kural vardı: girmeden önce kapıyı çalmak. İki dost yoldaş arasında olması gereken basit bir nezaket kuralıydı bu.
“Zanobaaa, huu huuu! Aç şu kapıyı artık!” diye bağırdım, bir yandan da kapı zilini çınlatarak Zanoba’ya seslendim.
“Ah, Üstat. Lütfen, çekinmeyin. Kapı zaten açık.”
Işık hızıyla cevap vermişti vermesine ama bu kadarı bana yetmezdi.
“Emiiinn miisinn? Gerçekteeeen gireyim mi içeri? Bak geliyooorumm haa! Yol yakınken durdur beni! Bir başlarsamm kendimi tutamaamm!”
Son seferinde açıkça izin almadan içeri girmiş, az kalsın hapsi boylamama neden olacak bir felakete imza atmıştım.
“Neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok ama sizi durduracak değilim, lütfen buyurun.”
“Emin misin? Yanında giyinmekte olan bir kadın falan yok, değil mi?”
“Endişelenecek hiçbir şey yok.”
Bu sözler içime işlemişti. Zanoba’ya inandım. Doğru ya, ona bir kez daha güvenecektim. Gelecekten gelen o günlüğü elime aldığımda bana inanmaktan bir an olsun vazgeçmeyen o adama. Siyah beyaza dönse, dünya altüst olsa bile bu hayatta hâlâ inanmaya değer tek bir adamın var olduğunu bilirdim: Zanoba.
“Hadi bakalım, giriyorum o zaman.”
Kapıyı açtım. İlk adımı attığınız andan itibaren buranın Zanoba’nın atölyesi olduğu anlaşılıyordu; her tarafa saçılmış ahşap kutuların ve figür denizinin ortasında iki çalışma masasının yer aldığı ferah bir alandı. Zanoba masalardan birinin önünde oturuyordu. Julie de yanındaydı.
Sadece bu durum sıra dışı sayılmazdı elbette ama bugün atölyedeki havada farklı bir şey vardı. Tam olarak parmak basmam gerekirse, asıl mesele Julie’nin oturduğu yerdeydi. Normalde Julie, Zanoba’nın masasından biraz ötedeki kendi masasında oturup figür yapardı.
Ama bugün o masada oturmuyordu.
“…”
Julie, Zanoba’nın kucağında oturuyordu. Bir yandan boyadığı figüre pürdikkat bakıyor, bir yandan da onun kucağında kurulmaya devam ediyordu.
Zanoba ise kızın başının tam üzerinde bir Büyülü Zırh parçasını pürdikkat yontuyordu. Oyduğu ahşap kıymıkları Julie’nin kafasına dökülüyordu ama kızın ruhu bile duymuyordu.
“Zanoba… Ben yokken Julie’yle bayağı yakınlaşmışsınız, ha?”
“Hmm? Bir sakıncası mı vardı?”
Julie’nin minicik bedeni, Zanoba’nın heybetli gövdesinin içinde kaybolmuş gibiydi. Tıpkı bir abi kız kardeş gibilerdi. Ne kadar da iç ısıtan bir manzara! Yani, o vaziyette sadece birlikte figür yaptıkları sürece tabii… Ama evet, burada zerre kadar edepsizlik emaresi olmadığını rahatlıkla söyleyebilirdim. Gerçi olsa bile onlar için bir sorun teşkil etmezdi ya. Bu dünyada rıza yaşı diye bir kanun yoktu, yani kimse bunu ona karşı kullanıp suçlamazdı.
Yine de, ne bileyim işte… Madem kapıyı çaldım, en azından biraz ayrışsalardı fena olmazdı hani.
Atölyenin köşesinden bir sandalye çekerken, “Yok canım, içinizi ısıtan tatlı bir manzarasınız sadece,” dedim.
“Eee, Üstat, bugün hangi rüzgâr attı sizi buraya?”
“Şey, aslında…”
Elbette Zanoba’nın yanına sadece havadan sudan konuşmaya gelmemiştim. Ona Büyülü Zırh üretim projesini zaten teslim etmiştim ama aynı anda yürütmesini istediğim başka bir iş daha vardı.
“İşin aslı Zanoba, sana yeni görevini tebliğ etmeye geldim.”
“Ha… Görev mi dediniz?”
“Evet, görev,” diyerek göğüs cebimden tek bir kâğıt çıkardım. Kâğıdı, adeta bir tapınak sunusu gibi Zanoba’ya doğru tuttum.
“Ah, bağışlayın nezaketsizliğimi!” dedi Zanoba. Aceleyle Julie’yi kucağından indirip üstündeki ahşap kıymıklarını sildi ve kâğıdı büyük bir zarafetle teslim aldı. Adamda doğuştan gelen bir asalet vardı.
“Hmm…” diye mırıldandı Zanoba. “‘Zanoba Shirone, Figür Satış Departmanı’na atanacaktır’ yazıyor.”
“Aynen öyle. Bu görevi kabul etmeni istirham ediyorum.”
“Karşı çıkacak değilim elbette… Ama biz o projeyi ertelemeyi düşünmüyor muyduk?”
Bu yeni atama, çok uzun zaman önce yaptığımız o Ruijerd figürlerini satma planında nihayet harekete geçeceğimiz anlamına geliyordu. Neden durup dururken şimdi, bu anda böyle bir şey yaptığımızı sorgulamış olabilirdi. Oysa tam da bu zamanda o özel figürleri satışa çıkarmak kritik bir öneme sahipti. Laplace’a karşı verilecek savaş için dünyanın dört bir yanından liderleri safımıza çekmeye çalışacak, gözümüze kestirdiğimiz her müttefiki kapacaktık. Gelgelelim nerede olduğu bilinmeyen birkaç kişi vardı. Ve evet, bunlardan biri de Ruijerd’di.
Normal zaman çizgilerinde Ruijerd İblis Kıtası’nda vakit geçirirdi fakat bu döngüde benimle birlikte Merkez Kıta’ya ışınlanmıştı. Son zamanlarda kendisinden haber alamamıştım, nerede olduğunu da bilmiyordum. Başına kötü bir şey geldiğini sanmıyordum ama şu an için onunla yüz yüze görüşüp yardımını isteme imkânımın olmadığı da bir gerçekti.
Hani öyle saklandığı falan da yoktu. Ufak bir aramayla onu kolayca bulabilirdik. Yine de inkâr edemezdim; Laplace’ı devirme konusunda yardımını istemek istediğim ilk kişi oydu. Ne de olsa Ruijerd’den bahsediyorduk; Laplace ile geçmişten gelen bir hesapları vardı. Ne pahasına olursa olsun onu bulmak ve doğrudan kendisiyle konuşmak istiyordum. Ona intikamını alma şansını vermek istiyordum…
Tabii bu işin sadece kılıfıydı. İçten içe, bunca yıldan sonra Ruijerd’i sadece yeniden görmek istiyordum. Belki ortak bir hedef, kısa süreliğine de olsa bizi yine aynı yolda omuz omuza getirebilirdi. Yani niyetim bencilceydi ama Ruijerd figürlerini satmaya işte bu yüzden başladık. Hem dürüst olmak gerekirse bir arama ekibi kurmaktan katbekat daha hızlı bir yöntem olacağı kesindi. Superd Kabilesi’nin zedelenen itibarını düzeltme fikrinin de zaten öteden beri aklımda olduğunu söylemiyorum bile…
Zanoba’yı ikna etmek için başka gerekçelerim de vardı hani, olur da daha fazlasına ihtiyaç duyarsa diye. Örneğin Büyülü Zırh projesi… Ben, Zanoba ve Cliff, bu silahın geliştirilmesinde tam anlamıyla tıkanıp kalmış durumdaydık. Mk-III modelinin hiçbir zaman tamamlanamaması çok ciddi bir olasılıktı. Ama bak sen şu şansa! Tam da bu sırada devreye figür satışına dair bu büyük çaplı plan girmişti. Dağıtım ve satış için gereken ölçeğe ulaşmak, yeni mühendisleri işe almak ve eğitmek anlamına geliyordu. Bebek ve figür yapımında kullanılan mühendislik tekniklerinin doğrudan Büyülü Zırh’ın geliştirilmesine aktarılabileceğini unutmamak lazımdı. Bizim teknik yöntemlerimizden anlayan uzman sayısını artırarak ve daha fazla deneme yanılma yapma fırsatı bularak çığır açıcı bir buluş yapma şansımızı yükseltmiş olacaktık. Kilit nokta, yetenekli insan yetiştirmekti.
“Plan kısaca böyle,” diyerek sözlerimi bitirdim. Zanoba’ya tüm bunları en ince detayına kadar anlatmıştım. “Her ne kadar bu işi istememde kişisel nedenlerim olsa da Büyülü Zırh projesi için mühendislik birikimimizi büyütmek istiyorum. Bu konuyu en iyi sen anladığın için de sana başvurmak istedim.”
“Hmm…”
“Sana destek olması için Ruquag Paralı Askerleri arasında daha önce ticaret deneyimi olan birini arayacağım. Tabii ilk dükkânı açıp faaliyete geçirene kadar Aisha ile ben de sana yardım edeceğiz. Ee… kabul ediyor musun?”
“Elbette! Derhal icap eden yapılacaktır.”
Zanoba hiç tereddüt etmeden başını salladı ve önümde diz çöktü. Kenardan olan biteni izleyen Julie de telaşla onun gibi diz çöktü.
“Büyük Usta! Peki ben ne yapacağım?” diye heyecanla cıvıldadı.
“Julie, sen Zanoba’nın yanında kalıp onun emirlerini takip edeceksin!”
“Tamamdır!”
Görünüşe göre Julie de bu işe canıgönülden varımdı. Yakında ilk parti Ruijerd figürlerinin seri üretimine geçecektik, bu da Zanoba’ya para kazandırmak için ter dökeceği anlamına geliyordu. Bunu duymak şüphesiz onu heyecanlandıracaktı.
“Pekala öyleyse, detayların üzerinden daha sonraki bir tarihte geçeriz. Bugünlük bu kadar.”
“Anlaşıldı.”
Şimdi sıra gözüme kestirdiğim o paralı askeri buraya getirmeye gelmişti…
***
Birkaç gün sonra arkama iki kişi takıp Zanoba’nın evine geri döndüm. Sol tarafımda yuvarlak gözlüklü, ürkek bakışlı bir adam duruyordu; çanak kesim saçlar yerine saçlarını yedide üç oranında yana taramıştı. Üzerinde sarı işlemeli siyah bir palto vardı. İnsan olduğu her halinden belliydi.
“Bundan sonra burada çalışacaksın.”
“P-pekala…”
“Beni iyi dinle Joseph. Bu devasa projenin senin omuzlarında yükseldiğini söylesem hiç abartmış olmam,” dedim.
Joseph yutkundu.
“Ama gereğinden fazla endişelenmene lüzum yok,” diye devam ettim. “Ne de olsa o büyük velinimetimiz için bu, yürüttüğü sayısız projeden yalnızca biri.”
İşte Joseph böyle bir adamdı: Evhamlı yapısı ve felaket boyuttaki alkol problemi birleşince yüzü sık sık sapsarı kesilir, bu yüzden de paralı askerler arasında kendisine sevimli bir lakap niyetine “Soluk” denirdi. Paralı Asker Birliği’ne katılmadan önce tüccarlık yapıyordu. Bu dünyadaki tüccarlar mesleğe genellikle gezgin satıcı olarak başlardı. Biraz para biriktirip loncalarında veya sektörlerinde yeterli statüyü kazandıklarında, gözde bir tüccarın yanında çalışan ya da çırak olabilir, daha da fazla kaynak ve tecrübe edinerek nihayet kendi dükkânlarını açabilirlerdi. Bir dükkân sahibi bu ivmeyi korumayı başarabilirse en sonunda daha büyük bir dükkân açabilir, bir şirketin yöneticisi konumuna gelebilir, hatta kraliyet ailesinin özel tedarikçisi bile seçilebilirdi.
Joseph dükkân sahipliği evresine kadar gelmeyi başarmış gibi görünüyordu fakat sonra her şeyine mal olan büyük bir hata yapmıştı. Nerede yanlış yaptığı sorulduğunda her defasında içine kapanır, tek kelime etmezdi. Ama işin içinde kesinlikle bir kadın vardı; en azından Linia bana böyle söylemişti. Tabii Linia’nın namını biliyorsanız, teorilerinin ıslak bir kâğıt havlu kadar bile hükmü yoktu. Benim tahminimce yaptığı hata alkolle ilgiliydi. Zurna gibi sarhoş olup kadın bir çalışana el uzatmış, sonra da bunun kendisi hakkında koz toplamak için kurulmuş bir kumpas olduğunu anlamış olabilirdi…
Bir dakika. Bu kulağa Linia’nın bana anlattığı şeyin aynısı gibi geliyordu.
Neyse, boş ver gitsin.
Her halükârda, her şeyini kaybettikten sonra bizim Joseph ortalıklarda sürünmüş, sonunda da Paralı Asker Birliği’ne kadar düşmüştü. Aisha’nın söylediğine göre yönetim ve finans konularında inanılmaz yetenekliydi, dolayısıyla dükkân sahibi olduğu konusunda yalan söylüyor gibi durmuyordu. Aisha’nın yetenek konusundaki standartlarının ne kadar yüksek olduğu düşünülürse, bu övgü çok şey ifade ediyordu. Şey… Bir daha düşününce, Aisha beni de yetenekli görüyordu, dolayısıyla bu övgünün ederi de ancak o kadardı işte. Her neyse, tüm bunlar Zanoba’nın ilk dükkânının açılışında danışmanlık yapması için kalabalığın arasından onun seçilmesini sağlamıştı.
“E-emin misiniz?” diye sordu Joseph, süzgün yüzüyle lakabının hakkını vererek. “Bay Zanoba’nın korkunç biri olabileceğini duymuştum… Kızdığı zaman insanları krep gibi tavana yapıştırıyormuş…”
“Sevgili Joseph dostum, onlar yalnızca dedikodudan ibaret,” diyerek rahatlattım onu. “Hangi dünyada bir adam kızınca birini tavana yapıştırır ki? Bir insan gerçekten öfkelendiğinde, karşısındakini yere vurmaz mı? İşte aynen öyle! Yer çok daha serttir.”
“Hak… haklısınız, evet…”
Elbette haklıydım. Zanoba birini ancak sevinçten havalara uçtuğunda tavana yapıştırırdı. Öfkelendiğinde ise asıl tercihi adamın yüzünü demir pençesiyle kavramaktı.
“Yine de en iyisi en baştan onu hiç kızdırmamak. Ama bu herkes için geçerli, öyle değil mi? Eskiden tüccardın, müşterilerin yüzünü güldürmenin en doğrusu olduğuna sen de katılıyorsundur herhâlde?”
“Yo… hayır, bazen karşı tarafı kızdırmanın daha iyi olduğu durumlar da vardır.”
“Öyle mi dersin?”
“İ-insanlar öfkelendiklerinde yanlış kararlar verebilirler. Özellikle de düşmanlar. Onları çileden çıkarmak muhakeme yeteneklerini köreltir ve pazarlıklarda elinizi güçlendirir.”
İlginç. Düşmanlar için geçerli olabilirdi tabii. Fakat neticede düşmanlardan bahsetmiyorduk, öyle değil mi?
“Zanoba bir düşman mı?” diye sordum.
“H-hayır! Çok özür dilerim. Ukalalık etmek istememiştim…”
“Yok canım, dert edecek bir şey değil. Neticede ben yanılmışım. Evet, bazı düşmanların hakkından en iyi onları öfkelendirerek gelinir, son derece doğru.”
“H-haklısınız… Ama tabii ki Bay Zanoba bir düşman değil… Bu yüzden onu öfkelendirmekten kaçınmaya kararlıyım… Yalnızca, paralı askerlerin yanındayken ne yaparsam yapayım mutlaka birilerini kızdırıyordum da…”
Doğruya doğru, bizim paralı asker birliğini oluşturan gözü kara heriflerin arasına pek uyum sağlayabilecek biri gibi durmuyordu. Muhtemelen bu kadar ürkek ve çekingen olmasındandı. Aisha onu önerdikten sonra kendisiyle yaptığım ilk mülakatın ne kadar felaket geçtiğini dün gibi hatırlıyordum: Yüzbaşının odasına girdiğinde yüzünün rengi sararmayı da geçip kireç gibi bembeyaz kesilmişti, adeta yürüyen bir ceset gibiydi. Kesin yaptığı bir hatadan dolayı cezalandırılacağı varsayımıyla söze başlamış, yaltaklanırken de yüzüne donuk, zoraki bir tebessüm yapıştırmıştı. Adam hakkında ciddi şüphelerim vardı açıkçası. Hatta Aisha bile onu önerdiğine pişman olup lafını geri almaya çalışmıştı.
Tüccarlıkta dikiş tutturamamış biriydi. Yani anlayacağınız, beceriksizin tekiydi. Başarısız insanların tavsiyelerine genelde güven olmaz. Bir insan neden çuvalladığını tam olarak kavrayamamışsa aynı hataları tekrarlamaya mahkûmdur. Bunu bizzat tecrübelerime dayanarak söylüyordum. Ama başarısızlık da hayatın bir gerçeğiydi sonuçta. Heybesinde bunca yenilgi biriktirmiş birinin olgunluğu paha biçilemezdi. Başarısızlığın önümüzü kesmesine izin verirsek asla büyüyemezdik. Yüzde yüz başarı oranına gerek yoktu; söz konusu “sınav” dünyayı değiştirmek olsa bile yüzde altmış yine geçer not sayılırdı.
Başarının tadını bir kez alan insan değişirdi. Eğer bu adama o tadı tattırabilirsem olağanüstü bir cevhere dönüşeceğine inanıyordum. Onu bu projeye geçmişine rağmen değil, tam da o geçmişi yüzünden seçmiştim.
“Velinimetimiz başarısızlıklara karşı hoşgörülüdür ancak başarıyı da ödüssüz bırakmaz. Eğer bu projeyi başarıyla tamamlayabilirsen kendini paralı asker birliğinin pazarlama departmanının başında bulabilirsin.”
“N-nasıl yani, böyle bir pozisyona layık olabileceğimizden pek emin değilim.”
“Belki de. Ama bu fırsatı geri tepmedin. Buradasın. Bu bile tek başına çok şey anlatıyor.”
Kendi adıma konuşmam gerekirse, lafı gediğine oturtan oldukça derin bir kapanış cümlesiydi.
Tabii Belli Biri gelip içine edene kadar derindi. O “Belli Biri” de Linia’dan başkası değildi.
“Hiç dert etme, miyav! Zanoba benim küçük kardeşim sayılır, miyav. Dik dur, bir şey olursa bana haber ver yeter. Ona gününü gösteririm, miyav!”
Nedense bu projeyi ilk kurduğumda peşime takılmış, tüm bu süre boyunca da bir ticaret dehasıymış gibi davranıp durmuştu. Düzgün bir işe girmeye yönelik ilk girişiminin daha başlamadan bittiği düşünülürse, attığı bu havalar onu sadece çok bilmiş bir çaylak gibi gösteriyordu.
“Patron… Çok teşekkür ederim. İçim öyle rahatladı ki.”
Linia’nın varlığı Joseph’e güven vermiş gibiydi; üstelik onun da otoritesini sarsmak istemediğim bir konumu vardı, bu yüzden şimdilik lafını kesmeden saçmalamasına izin vermeye karar verdim. Yine de ayak bağı olmaya kalkışırsa tekmeyi yiyecekti.
“Pekâlâ, içeri girelim mi?” diye teklif ettim. Daha fazla tereddüt yaşanmasını istemediğim için kapıyı açtım.
“Hey, Zanoba, hani şu konuştuğumuz şey var ya—”
İşte o an çuvalladığımı fark ettim. Yine kapıyı çalmadan içeri dalmıştım. Ve tıkırtıyla açılan kapının ardında, gözlerimizin önünde akılalmaz bir manzara duruyordu.
Zanoba’nın evinin giriş katında Zanoba ile Julie oturmuş, kendi figürleri üzerinde çalışıyorlardı. Bu sefer Julie, Zanoba’nın kucağında oturmuyordu. Buraya kadar her şey normaldi.
Ama içeri girer girmez beni olduğum yere mıhlayan kişi başkasıydı: Ginger. Kucağındaki sevimli mi sevimli peluş köpeğe sevgiyle sarılıyordu.
“N-ne var?” diye sordu şüpheci bir tavırla.

Ginger ve elinde bir peluş oyuncak… Hayır, bir araya gelemezler demek istemiyordum ama yine de tamamen beklenmedik bir manzaraydı. Sanki görmemem gereken bir ana denk gelmişim gibi hissettim. Ginger’ın bu tarz şeylere zerre ilgisi olmadığını sanıyordum. Belki de Zanoba’nın artık bir prens olmaması kalbinin yumuşamasına vesile olmuştu.
Evet, sakinleşip biraz düşününce gayet doğal geldi. Hem insanları zevkleri yüzünden yargılamak doğru değildi.
“Gah ha ha ha! Bir şövalye niye peluş bir oyuncağı kucağında pışpışlar ki, miyav?! Bebek falan mı bu—Miyav?! Patron, ne yapıyorsun ya, miyav, bir dakika dur—”
Linia’ya tekmeyi bastım.
Sırası gelmişken, canavar insanlarda küçük çocukların iblis ve canavar bebekleriyle avcılık pratiği yaptığı bir oyun kültürü vardı. Yani sadece minicik çocukların oynadığı bir oyundu. Bu yüzden Linia’ya kızamıyordum; Ginger’ın zevkleriyle alay etmeye çalışmıyordu. Sadece bir canavar insan olarak kendi tecrübesinden konuşuyordu. Yine de sözlerinin can yakmadığını söyleyemezdim. Ginger dayanılmaz bir utançla kıpkırmızı kesilmişti. Bir an önce neşesini yerine getirmeliydim.
“Öhöm, kucağınızdaki peluş oyuncak pek güzelmiş. Nereden temin etmiştiniz acaba?”
Oo, laflarım biraz Zanoba’yı andırdı sanki.
“Şey… Asura Krallığı’ndan ithal edilmişti. Yapan kişi Venger adında biriymiş, battaniye kumaşlarından böyle bebekler yapıyormuş falan…”
“Venger ha? İsmi de ‘Ginger’a epey benziyor, değil mi?”
“Evet. Zaten bu yüzden biraz içim ısınmıştı… Gerçekten o kadar çocukça mı?”
“Yok canım, hiç de bile. Duygusuzun teki olan o kedinin ne dediğine bakmayın siz. Zevksizin teki o. İnsan neyi seviyorsa onu sevmeli bence.”
“Ah… Şey, çok teşekkür ederim.”
Bizi dinleyen Zanoba’nın yüzünde bir tebessüm belirdiğini görebiliyordum. Bir arkadaşının kendi hobisinin tavşan deliğine çekildiğini izleyen bir tutkunun yüz ifadesiydi bu; Ginger’ın bebeklere ilgi duyduğunu görmek onu mutlu etmiş olmalıydı. Gerçi tam olarak bebek sayılmazdı, peluş oyuncaktı ama neyse.
“Rudeus, bu beyefendi kim acaba?” diye sordu Joseph gergince.
“Ah, hemen tanıştırayım. Zanoba!”
“Geldim!” diye karşılık verdi Zanoba. Adını çağırdığım anda doğruldu, üstündeki yontu tozlarını silkip yanımıza geldi. Julie de hemen arkasından pıtır pıtır geliyordu.
“Bu Joseph. Paralı asker birliğinde pazarlama işlerinden en iyi anlayanlardan biridir. Figür satışı projesinde senin danışmanın olması için onu görevlendiriyorum.”
“Hımm.” Zanoba’nın gözlüklerinde bir ışık parıldadı. Joseph’i süzerek tarttı. Julie de Zanoba’nın o bakışını minyatür boyutta taklit ediyordu. Çok tatlıydı.
“Üstadım, ne olur kabalığımı bağışlayın ama acaba kendisinin figür konusundaki uzmanlığını sorabilir miyim?”
“Tam bir acemi.”
“Demek öyle.” Zanoba tek kaşını kaldırdı. “Eminim kendinize göre sebepleriniz vardır Üstadım. Yine de neden bir acemiyi seçtiğinizi sorabilir miyim?”
Bu alışılmadık bir durumdu. Zanoba’yı tanıdığım kadarıyla daha ikinci cevabımda Joseph’i kabulleneceğini sanıyordum. Kendimce sebeplerim olduğuna güvenip bu sebeplerin ne olduğunu sormamayı tercih etmesini beklerdim.
“Kusura bakmayın,” diye devam etti Zanoba, “ama bunu sormak zorundayım. Zira takdir edersiniz ki bu iş benim için çocuk oyuncağından ibaret değil.”
“Açıklayayım tabii ki.”
Zanoba bu işi ciddiye alıyordu. Orsted’in ordusuna katılmak, Pax’in intikamını alma yolunda atılmış bir adımdı ve bu kararı öyle hafife alarak vermemişti. Yani Zanoba sırf sanattan anlamayan bir zevksizin kendi işini eleştirmesini istemediği için dikleşiyor değildi.
Öyleydi, değil mi?
“İlk olarak, eski bir satıcı olduğu için pazarlama işlerinden iyi anlıyor. İkincisi, zamanında bu işte başarısızlığa uğradığı için temkinli davranacaktır. Son olarak da figür dünyasına tamamen yabancı biri olduğu için taze bir bakış açısı sunabilir.”
“Taze bir bakış açısı mı dediniz?”
“Evet. Bu projenin hedef kitlesi sadece senin gibi tutkunlardan oluşmayacak. Çoğunluğu sıradan insanlar olacak. Hatta hedefimizdeki bazı kişilerin figürlere zerre ilgisi dahi olmayabilir. Asıl mesele şu: Bu insanlara nasıl satış yapacağız? Buradaki Joseph’in bile satın almak istemeyeceği bir fikirle gelirsek, diğer sıradan insanlara da satamayız.”
“Anlıyorum! Yine dahice bir fikir Üstadım. Hakikaten de sanatı yaymak için bazen neredeyse çocuksu bir bakış açısı şarttır.”
Julie de Zanoba’yı taklit ederek başını derin bir hürmetle salladı. Bunu, Zanoba’nın kendi üslubunca onay verdiği şeklinde yorumladım. Gerçi henüz ortada yapılmış bir şey yoktu, bu yüzden onaylayacak pek bir şey de sayılmazdı ya, neyse.
“Joseph, bu Zanoba. Bundan böyle patronun o olacak.”
“T-tamamdır! Tanıştığımıza memnun oldum efendim! Bu işe canımı dişime takarak sarılacağıma söz veriyorum!”
Joseph, Zanoba’ya Paralı Asker Birliği’ne özgü o meşhur selamı verdi. Linia’nın onları ne kadar iyi eğittiğini gösteren kusursuz bir selamlamaydı bu.
“Pekâlâ. Bendeniz Zanoba. El ele verelim ve tüm dünyayı figürlerle donatalım.”
Ve böylece iki adam el sıkıştı.
Yine de Zanoba’nın bu projenin asıl amacını yanlış anlamamış olmasını ummaktan başka çarem yoktu. Figürleri yaymak elbette önemliydi ama bu girişim aynı zamanda Paralı Asker Birliği’nden bağımsız ek bir gelir kapısı yaratmak, nüfuzlu ticaret örgütleriyle müttefik olmak ve geleceğin zanaatkârlarını yetiştirmek içindi. Hatırladın mı? Tabii benim de kendime göre sebeplerim vardı; nihai amacım Ruijerd’i bir kez daha görebilmekti. Bir dakika, madem asıl mesele pazarlamaydı, o zaman satacağımız ürünün illa figür olması şart değildi ki…
“Pekâlâ, şimdi ilk dükkânımızı açma planı üzerine konuşalım.”
Tanışma faslını aradan çıkardığımıza göre artık işe koyulma vakti gelmişti.
***
“İlk olarak, ana ürünlerimiz bunlar olacak. Bunları öncelikle sıradan halka satmak istiyoruz.”
Üçümüz Zanoba’nın evinin birinci katındaki atölyede bulunan büyük bir masanın etrafında toplanmıştık. Masanın üzerine bir Ruijerd figürü ile tek bir resimli kitap koydum. Kitap, Norn’un kaleme aldığı Ruijerd’in kahramanlık hikâyelerini içeriyordu.
“Kitabı ve figürü set halinde satmayı planlıyoruz.”
Bu, bir süredir aklımda demlediğim bir fikirdi. Elbette kitabı satmak için Norn’un iznini almıştık. Bu dünyada telif hakkı yasaları olmayabilirdi ama yine de belli prensiplere sadık kalmak icap ederdi.
“Anlıyorum…”
Joseph kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı.
“Yani… Superd kabilesinin aslında korkunç iblisler olmadığını, aksine son savaş sırasında dünyaya öncülük eden kahramanlar olduğunu anlatan bir hikâye, öyle mi? Bunu satmanın iyi bir fikir olduğundan emin misiniz?”
“İznimizi aldık.”
“Şey… Kimden?”
“Lord Perugius’tan elbette.”
Joseph kaşlarını çattı. İyi de başka kime soracaktım ki? Kitapta adı geçenler arasında hâlâ hayatta olan tek kişi Lord Perugius’tu. Birilerinin tasvir haklarını onaylayabilecek tek insan da oydu.
Gerçi bu dünyada öyle haklar falan yoktu ya, neyse.
“Şey… Bu durum Millis Kilisesi’nin tepkisini çekmez mi?”
“Doğru. İblislere övgüler yağdıran bir şeyi satmamızdan hoşlanmayacak insanlar çıkacaktır. Fakat Superd’lere o gözle bakan tek grup Millis Kilisesi değil. Kaldı ki hikâyenin kendisi, kahramanın yaptıklarının öğretilere ne kadar uygun olduğunu göstermek için Millis kutsal metinlerinden pasajlar kullanıyor.”
Norn sıkı bir Millis inananı olduğu için eserinin dört bir yanına bu inancın öğretilerini serpiştirmişti. Hikâye dine karşı son derece saygılıydı; başından sonuna okuyan herhangi biri Millis’in ne kadar muazzam bir din olduğunu düşünmeden edemezdi.
Birden fazla eşim olduğu için beni aralarına hayatta kabul etmeyecek olmaları acı bir gerçekti tabii.
“Demek öyle… Ben Millis inananı olmadığım için kesin bir şey söyleyemem ama durum buysa bir problem çıkmaması lazım.”
Açıkçası, kitabı okuyup okumadıklarına bile bakmadan her “sakıncalı” detaya kulp takacak Millis Adalet Savaşçıları’nın türemesini bekliyordum. Yine de öyle insanları ciddiye almak her zaman vakit kaybıdır. Ben bu ürünlerin satmasını istiyordum. Superd kabilesinin lekelenen adını temize çıkarmak istiyordum. Bir orta yolda buluşamazsak kaçınılmaz olarak birbirimizle savaşacaktık.
“Bununla birlikte, bunları en etkili şekilde nerede ve nasıl satabileceğimizi değerlendiriyoruz… Joseph, senin dürüst fikrini duymak isteriz.”
Joseph düşünceli bir edayla bir figüre bir de kitaba baktı. En sonunda başını kaldırıp fikrini dosdoğru dile getirdi.
“Satılmaz. Bu hâliyle imkânı yok satılmaz.”
Hayda, bak bu sürpriz oldu işte.
Zanoba tehditkâr bir adımla öne atılarak araya girdi: “Bana bak sen—”
Zanoba’yı tutup geride tutarak, “Dur bakalım, hemen parlama, bir izin ver de konuşsun,” dedim. Adamın ne diyeceğini sonuna kadar dinlemek istiyordum.
“En başta, kitap işi asla yürümez. Zaten okuma yazma bilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Amacınız bunu sadece konunun meraklılarına değil, sıradan insanlara da satmak, değil mi? Soylular sınıfından belki tek tük alan çıkar ama hedef kitleniz halktan insanlarsa işiniz gerçekten çok zor…”
Demek sadece soylulara ve işin meraklılarına satabilirdik, ha? Amacımız yalnızca para kazanmak olsaydı bu sorun teşkil etmezdi ama benim peşinde olduğum şey farklıydı. Kitap sadece kısıtlı bir kitleye ulaşabilecekse yaptığımız işin hiçbir anlamı kalmazdı. Hımm…
“Usta, acaba bir şeyi unutmuş olabilir misiniz?”
“Hı?”
Zanoba’nın gözlüğünün camında keskin bir ışık parıldadı. Bilerek yaptığı bir şey değildi tabii; sadece öne doğru adım atınca gözlükleri ışığı daha çok yansıtmıştı.
“Zamanında kitabın yanına böyle bir şey de ekleyebileceğimizi söylediğinizi hatırlıyorum…”
Zanoba, Joseph’in tuttuğu kitabı alıp sayfalarını hızlıca çevirdi. Son sayfaya geldiğinde durdu; Zanoba içeriği geri kalanımıza göstermek için açarken Joseph nefesini tutmuş bakıyordu.
“Bu… bir okuma yazma alıştırma kâğıdı mı?”
Hah, tabii ya. Bu, okuma yazma öğrenmek için tasarlanmış bir alıştırma kâğıdıydı. Telaffuzlar, dil bilgisi kuralları, harflerin yazılış sırası ve hatta pratik alıştırmalar bile vardı. Birine akademik ağır ciltleri su gibi okumayı öğretmezdi belki ama buna çalışarak basit şeyleri rahatlıkla okuyabilirlerdi.
Dürüst olmak gerekirse bununla oldukça gurur duyuyordum. Gerçek bir başarı gibi hissettiriyordu. Ne de olsa o kâğıtta özetlenen teori, dünyadaki tüm insanlar arasında koskoca Ghislaine Dedoldia’ya bile okuma yazma öğretmişti. Başka söze gerek var mıydı?
“Okuma kitapları ülkeden ülkeye değişiklik gösterir ama bu oldukça anlaşılır olmuş. Eğer bu da kitabın yanında verilirse okuryazarlık engelini aştığımızı düşünebiliriz.”
Joseph saygıyla başını salladı. Oy oy, utandırıyorsun ama beni.
Yine de bakışları figürü değerlendirirken yeniden ciddileşti.
“Fakat tamamen dürüst olmam gerekirse, kitabı ve figürü birlikte satmanın işe yarayacağını sanmıyorum. Kitabı isteyen insanlarla figürü isteyen insanlar birbirinden farklı olacaktır…”
“Tabii ya,” diye iç çektim. Aslında son derece belirgin bir şeydi bu. Yalnızca bir kitap satın almak isteyen birinin eline kocaman bir figür tutuşturmak insanları rahatsız bile edebilirdi.
“Ama bir dakika,” diye itiraz etti Zanoba. “Deneden bilemeyiz, değil mi? İnsanlara okuma yazma öğrettiği düşünülürse, pek çok kişinin bunu çocukları için satın alacağından eminim. Çocukların ilgisini çekmek adına bir figür eklemek tamamen göz ardı edilmemeli.”
“Demek çocuklar için… Evet, bu mantıklı bir fikir.” Joseph, Zanoba’nın önerisi karşısında başıyla onayladı. “Ama durum buysa, figürün çocukların daha çok hoşuna gidecek bir tarzda olması gerekmez mi? Bu birazcık korkunç kaçıyor.”
Joseph konuşurken bir yandan da figürün başıyla oynuyordu ancak figürün özenle işlenmiş saç parçası yuvasından çıkıverince irkilmeden edemedi.
“Kahraman olma hayalleri kuran genç bir erkek çocuk için bundan daha mükemmeli olabilir mi?” diye sordu Zanoba.
“Fakat dünyadaki tek çocuklar erkekler değil ki. Kız çocuklarının da isteyeceği başka bir figürün olması en doğrusu olur bence.”
Kız çocuklarının isteyeceği bir şey, ha? Şöyle modaya uygun, Blairbie bebek tarzı bir şey olabilir herhâlde. Ya da maskot karakterler gibi küçük ve sevimli bir şey mi desek? Küçük kızların neyden hoşlandığından pek emin değildim. Daha sonra ne isteyeceğini Lucie’ye sormak üzere bunu bir kenara not ettim.
İlerledikçe Joseph’in az önceki o tedirgin hâlinden eser kalmadığını görebiliyordum. Zanoba ile beklediğimden çok daha uyumlu bir ikili olmuşlardı. İşi garantiye almak adına sessiz kalıp meseleyi kendi aralarında tartışmalarına izin verdim.
“Peki, bunları ne şekilde satmayı planlıyorsunuz?” diye sordu Joseph.
“Şimdilik bunları normal bir dükkânda satmak istiyoruz. Elimizde fazladan stok kalırsa onları satmak için bir açık hava tezgâhı da açabiliriz.”
“Tezgâh mı dediniz? Korkarım ki… Yok ya, okuma yazma bilmeyen pek çok maceracı var, dolayısıyla bu işe yarayabilir. Çoğunun okula gitme fırsatı olmadı ne de olsa.”
“Peki sizce dükkân için en uygun konum neresi olur?”
“Yaya trafiğinin yoğun olduğu bir yer iyi bir başlangıç olurdu ancak bu projenin bir diğer amacının da daha fazla zanaatkar kazanmak olduğu söylendi bana. Bu durumda, Sharia’daki ilk dükkânı açmak için en uygun yer atölyeler bölgesi olacaktır.”
“Atölye olarak kapasitemizi genişletmek istiyoruz. Seri üretime geçmeye hazırız, hatta imkânlarımız el verirse doğrudan ana cadde üzerinde bir dükkân açmayı bile düşünebiliriz,” dedi Zanoba.
“Evet, anlıyorum. Asıl mesele ana caddenin tam olarak neresinde dükkân açacağımız… Öyle damdan düşer gibi gelip iyi bir yer kapmak için para saçarsak Ticaret Loncası’ndakilerin pek sempatisini kazanamayız. Yine de konum çok önemli…”
“Hmm. O zaman belki Asura Krallığı’nı değerlendirebiliriz?”
“Ş-şey, doğru, Asura Krallığı’nda bir dükkân kapmak Sharia’nın asla ulaşamayacağı kadar çok müşteri çekerdi—fakat nakliye masrafları hesaba katıldığında bu hiç pratik değil. Buradan Asura Krallığı’na gitmek aylar sürer…”
“Eğer sıkıntı buysa, üretimi de doğrudan Asura Krallığı’nda yapabiliriz. Şansımıza, ustam da ben de o diyarın müstakbel hükümdarıyla eski dostuz. Orada çalışmak Sharia’da çalışmaktan daha kolay olacaktır,” dedi Zanoba.
Joseph bana şöyle bir baktı. “Gizemli bir ekip olduğunuz söylenmişti ama bu kadarı da… Yok, boş verin. Boşuna Ejderha Tanrısı’nın Sağ Eli demiyorlar size ne de olsa. Yine de evet, Asura Krallığı’nda bazı başarılar elde etmek Sharia’daki işlerimizi kolaylaştırabilir, o yüzden…”
Benim aradan çekildiğimi fark etmeden ikisi kendi aralarında detayları konuşmaya devam ettiler. Zanoba, Joseph’in fikirlerini dinliyor, takdirini ifade ediyor ve ardından kendi düşüncelerini özetliyordu. Joseph burada, Paralı Asker Birliği’nde olduğundan çok daha canlı görünüyordu.
Evet, doğru kararı vermişim gibi görünüyordu. Mülakat sırasında ne kadar gergin olduğunu görünce biraz endişelenmiştim ama adam ticareti gerçekten seviyordu. Bir şeyi sevmek, o işte ustalaşmanın ilk adımıdır. Belki yine başarısız olurdu… ama bu da kendi içinde gayet doğaldı.
“Pekala, şimdilik planlarımızı netleştirdik sanırım. Siz ne dersiniz, Başkanım?”
Eyvah, dalıp gitmişim. Bir ipucu yakalarım umuduyla Ginger ile Julie’ye göz attım. Julie’nin yüzünde, neler döndüğünü pek anlayamamış gibi endişeli bir ifade vardı. Ginger’ın yüz ifadesi ise gayet rahattı.
“Ginger, senin fikrin nedir?” diye sordum.
“Daha derslerimin çok başında olduğum için kesin bir şey söyleyemem… ama duyduklarıma bakılırsa, bence işler yolunda gidecektir.”
Vay be, demek ders çalışıyordu. Aferin sana Ginger. Benim de eğitimimi sürdürmek için bir fırsat yaratmam gerekiyordu. Tabii bunun için boş vakit de şarttı.
“Haklısın,” dedim. “Ticaret konusundaki bilgim yetersiz, bu yüzden son kararı veremem. Şimdilik planlarımızı Aisha’ya anlatalım, o da onay verirse ona göre ilerleriz.”
Fikirlerini almak için Aisha’ya danışacaktım. O zamana kadar bu dünyadaki ticaret hakkında biraz ders çalışmam gerekiyordu. Tabii bu beni acemi olmaktan öteye taşımazdı. Yine de acemi birinin kendi kararlarına güvenmektense okuduklarına danışması daha iyidir.
Önemli olan, şimdilik Joseph’i danışmanımız olarak işe almaktan hoşnut olmamdı. Üstelik Aisha’nın onay mührünü almış bir danışmandan bahsediyoruz. Projenin yöneticisi olan Zanoba da bu karara katılıyordu. Proje lideri olarak bana düşen tek şey hepsini onaylamak ve sonuçları beklemekti.
“Zanoba, Joseph, bütün yükü üzerinize yıkmayı hiç istemiyorum ama işin ticaret kısmını siz ikinize bırakacağım. Umarım bu projeyi doğru rayına oturtursunuz.”
“Emredersiniz!”
“E-elimden geleni yapacağım!”
“Herhangi bir kaynağa, personele ya da bağlantıya ihtiyacınız olursa çekinmeden isteyin. Bir şekilde hallederim.”
Bütün işi onların üzerine yıkmaya niyetim yoktu. Aslına bakılırsa bu projeyi kendim yürütmek isterdim ama yapmam gereken o kadar çok şey vardı ki. Hepsini tek başıma üstlenmem imkânsızdı. Gelecekte çalışanlarıma emanet etmek zorunda kalacağım daha pek çok girişim olacaktı; dolayısıyla bu benim için önemli bir ilk adımdı.
“Başkanım, dükkânımızı hazırlama vakti geldiğinde sanırım bir isim gerekecek. Aklınıza heyecan verici bir şey geliyor mu?”
Çekinerek, “Şey… Zanoba Dükkânı nasıl?” dedim.
“Ooh.”
İsim babası olundu ve dükkân yola çıkmaya hazırlandı. Bir dükkâna verilebilecek tüm isimler arasında bu kesinlikle onlardan biriydi.
Görüşme sona erince çıkmak için döndüm ve kapı aralığından içeri bakan bir çift gözle karşılaştım. Hay aksi.
Kapıyı açarken, “Kusura bakma, unuttum,” diye özür diledim. Linia ilk başta bana dik dik baktı ama çok geçmeden iç çekip omuzlarını düşürdü.
“Neyse, Joseph sıcak bir karşılama almış gibi görünüyor, bu yüzden şikâyet edemem, nya.”
“Vay canına, sanki biraz olgunlaşmışsın.”
“Tabii ki var! Ben Paralı Asker Grubu’nun patronuyum. Adamlarımın yeni görev yerlerinde ezilmediğinden emin olmak işimin bir parçası, nya.”
Demek bu yüzden takılmıştı peşimize. Niyeti buysa, onu dışarı attığım için kendimi biraz kötü hissettim. Yine de Linia’nın bir örgütün başındaki konumunu ciddiye almaya başlamış olması beni etkilemişti. Bu gelişmenin getirdiği sevinç, eve dönene kadar içimi ısıtmaya devam etti.
***
Zanoba Mağazası’nın ilk şubesi atölye bölgesindeydi. Bina olarak, atölye bölgesinin dış mahallelerindeki bir depoyu tadilattan geçirmiştik. Büyü Şehri Sharia’daki odak noktamız merkez bina ve atölye işleri olacak, ileride Asura Krallığı’na doğru genişlemeyi planlayacaktık. Bunun için muhtemelen Ariel’in yardımına başvurmam gerekecekti.
Ruijerd figürü projesi artık elimden çıkmıştı. Henüz emekleme aşamasında olduğu için gergindim ama akışına bıraktım ve sonunun bir felaketle bitmemesi için dua ettim.
