Mushoku Tensei Cilt 18 – Bölüm 1 / Pek Çok İşten Biri

Pek Çok İşten Biri

ADI Angelique Curenttale’di ya da kısaca Angie. Kral Ejderha Krallığı’nın batı ucunda, sık bir ormana komşu olan bir köyde doğmuştu. Anne ve babası otacı olduğu için, onu büyütürken doğal olarak kendi alanlarında eğitmişlerdi. Ne yazık ki, kendisi henüz yetişkinliğe erişemeden her ikisi de bir canavarın saldırısına uğrayıp hayatını kaybetti. Köylerindeki insanlar için hiç de sıradışı bir hikaye değildi bu. Bu kayıptan dolayı kederlenen genç kız, köylülerin yardımıyla onlar için bir cenaze töreni düzenledi, ardından evlerini devralıp aynı mesleği sürdürdü.

Angie’nin yakın arkadaşım diyebileceği tek bir kişi vardı, o da yerel bir avcı ailesinin kızı olan Pham Haindora’ydı. Pham da Angie gibi ebeveynlerini erkenden kaybetmişti; annesi kendisi yetişkinliğe ermeden hastalıktan ölmüş, babası ise bir canavar tarafından öldürülmüştü… Daha doğrusu, babası aslında Angie’nin anne ve babası ot toplamak için ormana girdiklerinde onlara muhafızlık yapıyordu. Ne yazık ki bu süreçte ne korumakla yükümlü olduğu kişileri ne de kendisini koruyabildi ve canından oldu.

Tüm bunlar Pham’ın Angie’ye karşı suçluluk hissetmesine, Angie’nin ise içten içe Pham’a kırgınlık beslemesine yol açmıştı. Şans eseri, birkaç kavganın ardından ikisi barışmayı başardı. Şimdilerde bütün köy ikilinin ne kadar yakın olduğunu biliyordu. Bu yıl her iki kız da yirmi bir yaşına basmıştı.

“Cık, cık…” “Hiçbir yerde düzgün bir adam kalmadı mı ya?” Pham kendi kendine mırıldandı. İyi işlenmiş kürk bir yelek ve vücuduna oturan, kısa deri tayt giyiyordu. Çizmeleri kalın kürktendi; kalçasında bir dağ bıçağı sallanıyor, omzunda ise bir ok kılıfı ile yay duruyordu. Bir hayduta benziyordu ve tepeden tırnağa çamura batmıştı ama bu durum çekici yüz hatlarını gölgelemeye yetmiyordu.

“Valla buralarda olmadığı kesin,” diye karşılık verdi Angie. Bir otacı olarak, rahat hareket etmeyi sağlayan bir pantolon ve işlenmiş deri bir üst giymişti. Belinde bir kılıç yerine nacak vardı. Onu arkadaşından ayıran en belirgin şey, sırtında taşıdığı devasa sepetti. Sepet şifalı otlar ve meyvelerle yarı yarıya doluydu.

Angie ilaç yapmak için malzeme topladığı için ikisi şu anda ormandaydı.

“Zengin çocukları en iyisi.” “Muhteşem görünürler ama dünyadan haberleri yoktur, kadın tecrübeleri de sıfırdır.” “Tek yapman gereken ellerini tutmak, yanakları anında al al olur,” dedi Pham.

“Ben sıradan bir adama da razıyım.” “Parası varmış yokmuş umurumda değil, sadece iyi biri olsun yeter.”

“Öf Angie, biraz daha büyük hayaller kuramaz mısın?”

“Belki de sen gerçeklere dönmeyi düşünmelisin Pham.”

Köylerinde evlenmeye uygun pek az genç erkek vardı. Çoğu zaten evliydi. Aralarında pek Milis inananı yoktu ama köy kurallarına göre yalnızca muhtarın birden fazla eş almasına izin veriliyordu. Mevcut muhtar ellisine merdiven dayamıştı ve zaten beş karısı vardı. Bu saatten sonra bir tane daha alması pek olası değildi.

“Gerçekler, ha?” Pham burnunu çekti. “Buralarda evlenme şansımın olduğu tek adam muhtemelen Docchy’dir.”

Bahsigeçen adam, Dochil, köy muhtarının oğluydu ve onlarla aynı yaştaydı. Ne var ki daha doğduğu an birine sözlenmişti ve onunla çoktan evlenmişti. Varisi olacak bir oğlu bile vardı. Yakında babasının yerine muhtar olacağı konuşuluyordu. Bu gerçekleştiğinde, yeni bir muhtar için gelenek olduğu üzere kendine kesinlikle bir eş daha alacaktı. Doğal olarak köyün ana gündem maddesi, ikinci kadınının kim olacağıydı. Köylerinde bekar kadın sayısı, evli erkek sayısından katbekat fazlaydı.

Pham başını salladı. “Yok ya, beni asla karısı olarak almaz.”

“E yani, zamanında ona hep zorbalık ettiğin doğru.”

“O zaman belki sırf nispet olsun diye beni seçer.” “Böylece ilk gecemizde benimle istediğini yapıp intikamını alabilir.”

Bu kez başını sallama sırası Angie’deydi. “İmkânsız.” “Adam şimdi bile senden ölesiye korkuyor.”

Yaşları yakın olduğu için iki kız çocukken sık sık birlikte oynarlardı. Köyde benzer yaşta yedi çocuk daha vardı ve Pham çocukken onların liderliğini yapmıştı. O zamanlar Dochil’e sık sık takılır, onu gözyaşlarına boğardı. Angie de gruplarının bir parçasıydı ve doğal olarak diğerlerinden biriyle evleneceğini varsaymıştı ancak işler öyle gelişmedi. O gruptan üç kişi köyden ayrıldı; geride sadece Dochil ve üç kız kaldı. O kızlardan biri adamın sözlüsüydü, dolayısıyla çoktan evlenmişti. Geride bir tek Pham ve Angie kalmıştı.

“Ama senin hâlâ bir şansın var Angie.” “Tatlı kızsın sonuçta.”

“Ha?” “Yok canım, imkânsız.” “Yani, bu köydeki tek otacı benim.” “Evlenirsem çalışmaya devam edemem, bu da herkesi zor durumda bırakır.”

“Galiba haklısın.” “Eh, belki de bu seferki sıkı çalışmanın bir ödülü olarak şansın yaver gider.”

“Ahaha!” “Güzel olurdu, değil mi?” Angie güldü.

İşin aslı, aslında tamamen farklı bir şey düşünüyordu. Evlilik, ha? Anlaşılan beyaz atlı prensim gelmeyecek.

Angie arkadaşının gerçeklere dönmesi konusunda ısrar etmişti ama kendisi de küçük yaşlardan beri bir ozandan duyduğu ve ona derinden ilham veren bir hikayenin etkisindeydi. Milis Kıtası’ndan Merkez Kıta’ya tek başına yolculuk eden ve kısa sürede Lonca’da A-Rütbesine fırlayan mavi saçlı bir maceracının hikayesiydi bu.

Yine de Angie bunu duyduğunda kalbi pır pır etse de uzak diyardan gelen bir efsane diyerek üzerinde pek durmamıştı. On yıl önceki olaylara kadar bu hikayeyi hafife almayı bırakmamıştı.

Bir gün köylerine bir maceracı çıkageldi. Bahsi geçen kişi Westport’a giden yolda sık ormandan yeni çıkmıştı ve dediğine göre yol üstünde köylerine uğramıştı. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, kısa boyluydu ve mavi saçları vardı. Ayrıca bir cadı şapkası, beyaz cübbesi, uzun bir asası ve omuzlarına asılı kare şeklinde bir sırt çantası vardı. Tıpkı ozanların tarif ettiği gibiydi. Bir zamanlar fantastik bir masal gibi görünen şey, artık Angie’nin gözleri önünde bir gerçekti.

Genç kız köylerinde sadece bir gece kaldı ama on yaşındaki Angie’ye ve diğer köylülere yolculuk hikayelerini anlattı. İnanılmazdı; hayal ürünü bir karakterden farksız görünen bu kız, kanlı canlı karşılarındaydı ve son derece gerçek maceralarını anlatıyordu.

Pham ve diğerleri onun bir zindandaki alan liderini alt ediş hikayesini dinlerken coşmuştu ama Angie’nin kalbini asıl pır pır ettiren şey, kızın o zindana girme sebebiydi. Yakışıklı bir erkek eş bulma umuduyla zindanları keşfettiğini iddia ediyordu. Ne yazık ki söz konusu zindanı bu amacına ulaşamadan fethetmişti ama anlattığı hikayenin anısı Angie’nin üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. O günden sonra bu maceracının hikayesi onun içinde derin bir özlem uyandırdı. Bazı günler onu hayaller denizine sürükleyen bir özlem. Kendisini aniden bir canavar tarafından köşeye sıkıştırılmış, tam o anda yakışıklı bir prensin yetişip onu kurtardığını hayal ederdi! Doğal olarak kurtarıcısına teşekkür etmek için kendi bedenini bir ödül olarak sunacaktı. Ehehe! diye kıkırdadı içinden.

Ama ne kadar hayallere dalsa da bunun gerçekçi olmadığını biliyordu. Hayaller sadece hayaldi. Hülyalar bir sihirle gerçeğe dönüşmezdi. Angie, gerçek hayatta böyle elverişli bir aşk hikayesinin yaşanmayacağının gayet farkındaydı. Evlilikten bahsedildiğinde hayaller kurardı ama bu fanteziler kafasının içindeki kurgulardan ibaretti. Sadece arzuladığı bir şeydi. Şimdilik gözlerini gerçeklere dikmişti. Başka seçeneği de yoktu zaten; beş yıl önce yetim kaldığında, istese de istemese de gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmıştı.

“Angie, dikkatli ol,” dedi Pham. “Şimdi malum kişinin bölgesine giriyoruz.”

“Evet, biliyorum.”

İkili, ormanın derinliklerindeki bir mağaranın yakınına kadar gelmişti ve Angie tam orada sepetini yere koymak için durakladı. Buraya ilaç yapmak için malzeme aramaya gelmişlerdi; özellikle de bu bölgede yaygın olan ve Ibri Sendromu olarak bilinen hastalığı tedavi edecek özel bir iksir için.

“Docchy’yi kurtarmamız gerek.”

“Evet, gerek.”

Köy muhtarının oğlu Dochil, yakın zamanda bu sendroma yakalanmıştı. Bu hastalığa yakalananlar yüksek ateş çekiyor, bütün vücutlarında döküntüler oluşuyor ve gerekli ilacı içmezlerse on gün içinde ölüyorlardı. Yine de hastalıkla özel bir iksirle mücadele edilebilirdi ve ayrıca Orta Seviye panzehir büyüsüyle de iyileştirilebilirdi. Ayrıca kişiden kişiye de bulaşmıyordu. Şehirlerdeki insanların bunu pek tehlikeli görmemesinin ana nedeni buydu.

Aynı şey Angie ve köyünde yaşayanlar için geçerli değildi. Onlar için bu, ölüm oranı yüksek, korkunç bir hastalıktı. Yolda iyi vakit kaybetmeyip kendilerini zorlasalar bile, Orta Seviye panzehir büyüsü yapabilen en yakın büyücü on günden fazla uzaklıktaydı.

Çocukluk arkadaşları ve köylerinin gelecekteki lideri olan Dochil’in bu hastalığa yakalanması büyük şanssızlıktı. Ibri Sendromu, her iki kızın da anne babasının ölümünde kısmen rol oynamıştı. Pham’ın annesi bu hastalığa yakalanmış, Pham’ın babası ile Angie’nin anne ve babası ilacın malzemelerini toplamak için ormana koyulmuşlardı. Korkunç sonlarıyla işte böyle karşılaşmışlardı. Böylece her ikisi de, şimdi yakınlarındaki başka birinin hayatını tehdit eden bu hastalıkla kader bağı kurmuştu. İksir için gerekli malzemeleri toplamaları konusunda onları harekete geçiren güç de buydu.

Tedbirli bir şekilde ilerlerken aralarındaki sessizlik uzayıp gitti. İhtiyaç duydukları malzeme, hemen ilerideki uçurumun dibinde yetişen Eant Çiçeği’ydi. Sadece bir kişiye yetecek kadar iksire ihtiyaçları olduğundan, beş altı taç yaprak yeterli olmalıydı.

Ağaçların arasından çıkıp önlerinde uzanan çayıra geldiklerinde ikisi de yüksek sesle yutkundu. Ormanın tam ortasında, mavi çiçeklerle dolup taşan devasa bir alandı bu; tamamen Eant Çiçekleri’nden oluşan bir tarlaydı.

Bir kez daha yutkundular. Önlerindeki güzel manzaraya rağmen yüz ifadeleri gergin kalmaya devam etti. Angie titreyen elini çiçeklerden birine uzattı ve tek bir taç yaprak kopardı.

“Grrrrrraaaa!” Bir yıldırım patlaması gibi, derinden gelen bir kükreme havayı yardı.

“Angie, kaç!”

Bu haykırış Angie’nin beynine ulaşmadı; korkudan ayakları çoktan yere çakılmıştı. Pham ok kılıfından bir ok çıkarıp kirişe taktı ve bağırarak, “Angie! Çabuk ol!” dedi.

“Ah!”

Çayırda, uçurumun tepesinde bir karaltı belirdi; mürdüm rengi derisi olan, en az on metre uzunluğunda devasa bir kertenkele. Ormanın hükümdarıydı bu: Ibri Kertenkelesi. Begaritt Kıtası’nda yaşayan devasa kertenkelelere benzeyen kanatsız bir sürüngendi.

Neden Ibri Kertenkelesi dendiğini merak edebilirsiniz. Bunun nedeni, bu kertenkelelerin yaşadığı her diyarda Ibri Sendromu’nun kasıp kavurması ve aynı zamanda bunu tedavi edecek özel iksir için gerekli çiçeklerin her zaman kertenkelenin bölgesine yakın bulunmasıydı. Bir bilgin, Ibri Kertenkelesi’nin Ibri Sendromu’nu yayma sebebinin, insanların tedavi için çiçek toplamaya gelmesini sağlamak ve böylece kertenkeleye kolay av sunmak olduğu yönünde bir teori ortaya atmıştı. Bunun doğru olup olmadığı henüz kanıtlanmamıştır. Yine de son beş yıldır köyleri hem bu kertenkeleden hem de onu takip eder gibi görünen hastalıktan çekiyordu.

Bu suçlu, hem Angie’nin anne babasını hem de Pham’ın babasını öldüren suçlunun ta kendisiydi.

“Aaaah!” Pham kendisini gaza getirmeye çalışarak bir çığlık attı ve okunu serbest bıraktı. Ok, Ibri Kertenkelesi’ne doğru süzüldü ve yaratığın pullarını delerek tok bir sesle hedefini buldu.

Aynı anda kertenkele de harekete geçti. Bir keler kadar hızlı bir şekilde uçurumun duvarından aşağı kaydı. Pham’ın oku onu hiç etkilememiş gibi görünüyordu.

“Angie! Yalvarırım ayağa kalk!” “Kaç!”

Pham’ın cesaretlendirmesi sayesinde Angie sonunda toparlanıp kendine geldi. Kaçmam lazım! Acele etmem lazım! Panik bedenini sarıp ayaklarının takılmasına neden oldu ama tökezlemesine rağmen bir şekilde kaçmayı başardı. Pham, Angie’nin kalkıp hareket ettiğinden emin olunca o da geri çekilmeye başladı.

Ne yazık ki çoktan geç kalmışlardı.

“Grrrrrroooooooaaar!”

Müthiş bir hızla yaklaşan Ibri Kertenkelesi, Pham’a yetişti. Parlak, sivri dişleri bacağına kenetlendi.

“Gaaaaah!”

Yaratık onu paçavra bir bebek gibi kaldırıp havaya fırlattı. Pham havada süzülürken bir hanımefendiye yakışmayacak şekilde çığlık attı ve çayırı kaplayan çiçeklerin üzerine çakıldı.

Angie her şeye tanık olmuştu. Pham havada savrulurken gözleri Angie’ninkilerle kesişmişti. Yüzünde katıksız bir dehşet ifadesi vardı. Buna şahit olan Angie, arkadaşını kurtarması gerektiğini düşünerek tereddüt etti. Ama daha ne olduğunu bile anlayamadan Ibri Kertenkelesi tam karşısında bitti.

“Ah…”

Öleceğim, diye fark etti Angie.

Geçmişte, böyle bir durumda birinin atılıp kendisini kurtaracağının hayalini kurmuştu ama bunlar hülyadan başka bir şey değildi. Gerçek şuydu ki, bir insan gerçek bir kriz anındayken kimsenin atılıp yardım edecek vakti olmazdı. Ölüm bir anda gelirdi. Dünya basitçe böyle işliyordu.

Tam da bu yüzden, az sonra gerçekleşen şey bir rüyadan fazlası olamazdı.

Bir şey Ibri Kertenkelesi’ne yandan çarparak onu savurdu.

“Ha?” Angie gözlerine inanamadı. Onu az önce öldürmek üzere olan, havada taklalar atarak savrulmayacak kadar büyük ve ağır olması gereken yaratık, garip bir yöne doğru uçup gidiyordu.

“Grrr…” diye hırladı yaratık. En sonunda yere çakıldığında ağzından kanlar saçıldı. Başını kaldırıp düştüğü yerin karşısına baktı.

Angie de onun bakışlarını takip etti ve rüzgarda dalgalanan fare grisi cübbesiyle orada duran bir adam gördü. Cübbenin altına siyah bir zırh giymişti ve sol elinde tüp gibi görünen bir şey tutuyordu. Açık kahverengi saçları dalgalanırken Ibri Kertenkelesi’ne doğru büyük adımlarla yürüdü.

“Graaah!” Ibri Kertenkelesi, aldığı saldırıda ağır yaralandığına inanması güç bir çeviklikle adamın üzerine atıldı. Kocaman dişleri adamın etrafını sarıp bedenine saplandı. Yaratık adamı ikiye bölmüş gibi görünüyordu ama bu sadece Angie’nin gördüğü bir halüsinasyondu; adam turp gibi hayattaydı. Adam bir şekilde sağ eliyle Ibri Kertenkelesi’nin kafasını durdurmayı başarmış, kocaman burnunu kavrayıp onu olduğu yerde sabitlemişti. Sol elini ağırdan alarak kaldırdı ve garip tüpü yaratığın kafasına doğrulttu.

“Shotgun Trigger!” diye bağırdı adam.

Tuttuğu tüpten bir şey fırladı. Angie bunun ne olduğunu seçemedi ama inanılmaz bir hızla fırlamıştı. Gözünü kırptığı o anda, Ibri Kertenkelesi’nin bütün kafası uçup gitti. Darbe adeta bir aparkat gibiydi; uzun boynunu yukarı doğru savurdu ve tüm vücudu pat diye yere serildi.

Devasa boyutuna rağmen devrilme sesi garip bir şekilde sessizdi. Angie’nin gördüklerine inanması zordu ama yaratığın kopan boynundan oluk oluk parlak kırmızı kan akıyordu.

“Phew.” Adam bir nefes verip sağ elini yaratığın cesedine doğru uzattı. Saniyeler sonra alevler cesedi yuttu; yangın, canavarın bedenindeki doğal yağları tüketirken çıtır çıtır sesler çıkarıyordu. Yanık et kokusu ortalığı kapladı.

Adam nihayet Angie’ye döndü. Alevlerin gölgesinde, onunla havadan sudan bahsediyormuşçasına rahat bir edayla konuştu. “Merhaba.” “Angelique Curenttale’sin, değil mi?”

“Ha?” diye ağzından kaçırdı Angie, dona kalmış bir halde.

“Yoksa Pham Haindora mısın?”

Adını soruyor, diye fark etti. Ama bilinmeyen bir sebepten ötürü dili cevap verecek kelimeleri toparlayamadı, bu yüzden hızlıca başını iki yana salladı, ardından üst üste aşağı yukarı salladı.

“Sizi kurtarmaya geldim.”

Fare grisi cübbeli adam bunu söyleyince, kızın kalbi aniden daha hızlı çarpmaya başladı.

Bu yabancı kendisini Rudeus Greyrat olarak tanıttı. Angie gümbürdeyen nabzıyla mücadele ederken, adam Pham’ın yanına gidip onu iyileştirmeye başladı. Neredeyse anında gerçekleşti. Kız bilincini kazanmadı ama neredeyse kopmak üzere olan bacağı yeniden birleşti, kemiği kaynadı ve moraran derisi eski haline döndü.

Rudeus birinin kendisinden onları kurtarmasını istediğini açıkladı ama bu gizli iyilikseverin adını vermedi. Angie’ye gelince, bunu kimin rica etmiş olabileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu.

“Her neyse, zamanında yetiştiğime sevindim,” dedi. “Kıl payı kurtuldunuz.”

“E-evet!”

Rudeus, baygın haldeki Pham’ı sırtında taşıyarak ormanda yürüyordu. Angie ise Eant Çiçekleri ile dolmuş sepeti sırtlanmış, durmadan saçlarını düzeltiyordu.

Saçlarım kesin darmadağındır, kıyafetlerim de çamur içinde. Kalçam da öyle şüphesiz. Eminim yüzüm gözüm de kirlenmiştir. Öf, ne yapacağım ben? Dur bir dakika, galiba burada asıl sorunlu olan şey benim tutumum, değil mi?

Rudeus ne zaman omuzunun üstünden ona doğru baksa yanakları kızarıyor ve onun arkasından yürürken gözlerini kaçırmak zorunda kalıyordu. Neyse ki adam onun bu garip davranışına pek aldırış etmiyor gibiydi. Sanki yüzüne bakmayı yanlış buluyormuşçasına, vaktinin çoğunda gözlerini doğrudan önüne odaklamıştı. Yürürlerken sessizliği bozmadı. Arada bir geriye dönüp ona bakıyordu ama bu çok seyrek oluyordu ve sadece kızın hâlâ arkasında olduğunu doğrulamak içindi. Angie onun yüzünü daha iyi görebilmeyi çok isterdi.

Eyvah… Köye varmak üzereyiz. Köye vardığımızda o bir kahraman olacak. Sonuçta kertenkeleyi yendi ve köyümüzü kurtardı. Ne yapmalıyım? Öyle olursa, bundan sonra onunla tek bir kelime bile konuşmama imkân kalmaz.

Sonunda gözleri hâlâ adamın sırtına yığılmış duran Pham’a takıldı. Pham’ın dolgun göğüsleri adama iyice bastırılmıştı ve Angie biraz kıskanmaktan kendini alamadı.

“Ş-şey, Bay Rudeus!” diye pat diye söze girdi Angie.

“Evet, ne oldu?” Rudeus ifadesiz bir yüzle ona doğru baktı.

“Ph-Pham!” “Y-yani, Pham ağır değil mi?”

“Hiç değil.”

“A-ama,” diye kekeledi kız, “bunca zamandır yürüyoruz. Bitkin düşmüş olmalısınız, değil mi?!”

“Hayır. Bedenimi böyle bir şeyden dolayı yorulmayacak kadar eğittim.” Konuşurken kolunu kıvırıp kaslarını sıktı. Siyah zırhının altındaki kasları görmek imkânsızdı ama Angie yine de etkilenmişti. Gerçekten de vücut çalışıyor!

Rudeus yumruğunu açık avcuna vurarak, “Ah, anladım. Daha önce fark edemediğim için özür dilerim,” dedi.

“Efendim?”

Neyi fark edemedi? diye düşündü Angie. Kız ona boş gözlerle baktı, adam da ona gülümsedi; inci gibi dişleri parıldıyordu.

“Bayan Angelique, yorulmuş olmalısınız. Küçük bir mola verelim mi?”

Bu arada, dişlerinin parıldaması Angie’nin tamamen kendi hülyasıydı.

Uzun bir duraksamanın ardından nihayet kekeledi: “Ah, d-doğru, evet! Çok yoruldum. Üzgünüm ama lütfen biraz dinlenmeme izin verin. Ayrıca, bana—öhö, yani sakıncası yoksa lütfen bana Angie deyin!”

“Peki, Bayan Angie. O halde tam buraya ne dersiniz?”

Rudeus, Pham’ı yavaşça yere indirip bir ağaca yasladı, kendisi de yakındaki bir kütüğe oturdu. V şeklinde dizilmiş bu iki kütük vardı ve Rudeus, kıza incelik göstererek aralarında kısa bir mesafe kalacak şekilde kendini mükemmel bir konuma yerleştirmişti. Angie ise bunun kendi şansı olduğunu fark etti.

İşte başlıyoruz! Angie bilerek tam adamın yanına kuruldu.

Rudeus gözle görülür bir şekilde irkildi, omuzları havalandı.

Acaba… onu kızdırdım mı? Angie gizlice adamın yüzüne baktı. Huzursuz görünüyordu ama en azından açıkça tiksinmiş bir hali yoktu. Daha çok kafası karışmış gibiydi. Angie hemen bir bahane uydurdu.

“Ü-üzgünüm, sadece çok korkmuştum, anlarsınız ya. H-hâlâ da korkuyorum, bu yüzden yanınıza oturmamın bir sakıncası var mı?”

“Ha? Şey, tabii. Buyurun…”

Aralarındaki şeyler tıkırında gidiyordu ve Angie bu dalgayı nereye kadar götürebilirse götürmeye kararlıydı.

“Şey, ah, yaptığınız şey için çok teşekkür ederim,” diye tiz bir ses çıkardı.

“Rica ederim. İşimin bir parçası,” diye kestirip attı Rudeus, kıza tepeden bakarak. Nedense gözleri sürekli bir oraya bir buraya kayıyordu. Angie adamın bakışlarını takip etti, bir şeye takılıp yırtılan ve göğsünü açıkta bırakan kıyafetlerini fark edene kadar üzerinde pek düşünmedi.

Angie nefesini tuttu ve hemen ellerini göğüslerinin üzerine koyarak kendini saklamaya çalıştı. Dürüst olmak gerekirse, bu rüyayı ne kadar uzak olursa olsun tutkulu sonuna kadar götürmeye kararlıydı; tam da bu yüzden Rudeus’a biraz daha sokuldu. Adam hemen geri çekilerek aralarına daha fazla mesafe koydu. Angie mesafeyi tekrar kapattı, adam ise yine geri çekildi. Adam kütüğün köşesine kadar sıkışana dek onu takip etti ve kendini adamın koluna bastırdı.

“Şey, Bay Rudeus?”

“E-evet, ne oldu?”

Rudeus’un bakışları sürekli kızın göğüslerine kayıyor, bu da kızın yutkunmasına neden oluyordu. Pham kadar dolgun olmasa da köydeki çoğu kızdan daha iri göğüslüydü. Sapık ihtiyarlar sık sık, “Bu ilacı şu güzelim kocaman tepeciklerinin arasındaki vadide mi kaynattın bakalım?” gibi ahlaksız yorumlarla ona laf atarlardı. Köyde insanların onunla dalga geçtiği unsurlardı bunlar ama şu anda içindeki bir şey bunları bir silah olarak kullanma vaktinin geldiğini haykırıyordu.

“Belki dediğiniz gibi sizin için sadece bir iştir ama bu benim hayatımı kurtardığınız için size ne kadar minnettar olduğumu değiştirmez,” dedi Angie.

“Ş-şey, rica ederim.”

“Eğer… yani şey, köye döndüğümüzde hemen evinize dönmeyi düşünmüyorsanız, o zaman…” “Lütfen benim evime de uğrayın.” “İyiliğinizin karşılığını bir şekilde ödemeyi çok isterim.”

“Hayır, hemen eve dönmem gerek.” “Sırada bekleyen başka bir işim var.”

Bu cevap onun hevesini kursağında bıraktı ama pes etmesine yetmedi. Sonuçta Angie bu işte kararlıydı. Bu macerayı doğal sonuna kadar, uzun yolculuğu onu o mutlu sonlar diyarına ulaştırana dek sürdürmek istiyordu.

“O zaman, yani madem öyle, lütfen…” “Minnetimi şimdi göstermeme izin verin.” “Size sunabileceğim hiçbir şeyim yok, bu yüzden korkarım ki…” “Size verebileceğim tek şey v-vücudum…” Yırtık gömleğini tamamen açmaya hazırlanan Angie’nin elleri yukarı doğru çıkarken yüzü kıpkırmızı oldu. Kız kendini sergilemeye başladığında Rudeus’un bakışları göğsüne çivilenmişti ama sonra aniden ayağa kalktı.

“Şey…” “Rudeus Bey?”

“Kusura bakmayın ama nüksetmek üzere olan kronik bir hastalığım var, bu yüzden biraz ilaç almam gerek.” Konuşurken bile gözlerini kızın göğsünden bir an olsun ayırmıyordu.

Yine de ilaç lafını duymak Angie’nin aklını başına getirdi. Sonuçta o bir eczacıydı. Karşısındaki adamın kronik bir hastalıktan muzdarip olduğunu duymak refleks olarak ona yardım etme isteği uyandırdı.

“A-ah, şey!” “Eğer ihtiyacınız olan şey ilaçsa, ben bir eczacıyım.” “Eve döner dönmez size bir şeyler hazırlayabilirim,” diye teklif etti.

“Hayır, yanımda kendi ilacımı getirdim,” diye yanıtladı Rudeus, elini cebine sokarak. Katlanmış küçük bir beyaz kumaş çıkardı. Angie, romantik bir ilgiden ziyade bu ilacın ne olabileceğine dair merakının dürtüsüyle onu izledi. Bu durum kısmen işine aşırı takıntılı olmasından kaynaklanıyordu.

Rudeus inanılmaz derecede güçlü bir savaşçıydı. Zırhı vardı, saldırı büyüsü kullanabilmesinin yanı sıra bir Ibri Kertenkelesi’ni olduğu yerde durduracak kadar da kasa sahipti. Üst kademe bir büyücü savaşçı olduğu açıkça belliydi. Ayrıca Pham üzerinde oldukça üst düzey bir iyileştirme büyüsü de kullanmıştı. Angie çoğu insanın iyileştirme büyüsü ile detoksifikasyon büyüsünü birlikte öğrendiğini duymuştu, bu da onun büyük ihtimalle ikincisinde de usta olduğu anlamına geliyordu. Doğal olarak, onun gibi yaşayan bir efsaneye nasıl bir kronik hastalığın musallat olabileceğini ve bununla savaşmak için ne tür bir ilaç kullandığını merak etmekten kendini alamadı. Eğer bilmediği yeni bir şeyse, ona yakından bakmak istiyordu.

“İksir mi?” diye sordu Angie.

“Evet, yani sayılır.” Rudeus katlanmış kumaşı açtı. Angie ilacı tutmak için elini uzattı ama şaşırtıcı bir şekilde hiçbir şey yoktu. Ne bir hap, ne de bir paket toz. Kumaş kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey tutmuyordu. Peki sözde ilaç neredeydi?

Angie’nin bunu merak edecek pek vakti olmadı çünkü kafasını kaldırdığında gördüğü şey karşısında şaşkına döndü; bir kız iç çamaşırı.

Rudeus aniden ellerinde bir külot tutuyordu; boyutuna bakılırsa reşit olmayan bir kıza ait olduğu açıkça belli olan bir külot.

Ne… ne zaman… nerede… Neden bunları tutuyor ki?

Garip bir durumdu. Az önce elinde ilacının sarılı olduğu kumaş çıkınını tutuyordu… hayır. Elinde tuttuğu kumaş tam olarak buydu. İç çamaşırı sadece katlanıp sarılmıştı. Ha? Ama neden?

Şaşkınlıktan donakalan Angie, sadece bakakalabildi. “… Ne?”

“Oofff…” Rudeus, onun şaşkınlığını görmezden gelerek derin bir nefes verdi. Ardından yüzünü o külota gömdü ve derin bir nefes çekti. “Haaah, haaah… Hıff, hıff… Haaah, haaah.” Derin derin nefes alıp veriyordu. Yüzünü kumaşa gömmüş, kokuyu içine çekerken burun delikleri genişliyordu. Hatta arada bir diliyle yalıyor, elindeki yumuşak çıkının tadını doyasıya çıkarıyordu.

Angie tanık olduğu şey karşısında sarsılarak titredi. Sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi ama ne konuşabildi ne de hareket edebildi. Olduğu yere çakılmış halde sadece onu izledi.

Tam beş dakika boyunca bunu yaptıktan sonra nihayet, “Oofff,” diye nefes verdi. “Teşekkür ederim Tanrım.” Sözlerini bitirince dualar edercesine ellerini birleştirdi, ardından iç çamaşırını özenle katlayıp tekrar cebine koydu.

Ne diyeceğini bilemeyen Angie, sudan çıkmış balık gibi ağzını açıp kapatarak öylece oturuyordu. Zihni neler olduğunu kavramakta zorlanıyordu. Aralarındaki ortam mükemmeldi ama sonra bir anda nereden çıkardıysa o külotu çıkarmış ve bir tür sapık gibi koklamaya başlamıştı. Anlayamıyordu.

“İç çamaşırı giyildikten sonra bir başka oluyor, kesinlikle öyle,” diye kendi kendine mırıldandı.

Kesin olarak bildiği tek şey, çocuğun bu hareketlerinin az önce hissettiği tüm duyguları ve onunla birlikte filizlenen o romantik havayı tamamen öldürdüğüydü.

“Pekala Bayan Angie, ne diyordunuz?” diye sordu Rudeus.

Uuuzun bir sessizliğin ardından nihayet, “Yok, bir şey demiyordum,” dedi.

Hayali sona ermişti.

Angie bundan hemen sonra eve döndü.

Köye vardıklarında Rudeus, Pham’i ona emanet etti ve, “Köyünüzde kalmak gibi bir niyetim yok, bu yüzden burada müsaadenizi isteyeyim,” dedi.

“Evet. Tamam. Teşekkürler… Şey, evet.” Yüzü tüm duygulardan arınmış halde olan Angie, başını kesik kesik yukarı aşağı salladı. Ne yazık ki birkaç dakika önceki o tuhaf olaylar zihnine hala canlı bir şekilde kazınmıştı.

“Pekala, kendinize iyi bakın.” Rudeus topuklarının üzerinde dönüp gitmeye başladı, ancak sanki bir şey hatırlamış gibi duraksadı. Omuzunun üstünden ona doğru baktı. “Ah, aklıma gelmişken. Bayan Angie, iyiliğin karşılığını ödeyeceğinizi söylemiştiniz, değil mi?”

Sırtından aşağı bir soğuk ürperti daha indi. İyiliğin karşılığı mı? Evet. Düşününce, gerçekten de hayatını kurtarmıştı. Eğer vücudunu isterse, onu geri çevirmesi pek mümkün değildi. İçgüdüsel olarak ondan ne kadar tiksinirse tiksinsin, hayır diyecek kadar nankör biri değildi.

“Şey, ee… Şey, korkarım ki size iç çamaşırımı gerçekten veremem…”

“Hayır, iç çamaşırınıza ihtiyacım yok. Benim için yapmanızı istediğim bir şey var.”

“Y-yapmamı istediğiniz bir şey mi?”

Kahretsin. Tamamen ahlaksızca bir şey isteyeceğinden adı gibi emindi. Kendini zihnen buna hazırlarken yüzünün rengi soldu.

Rudeus onun bu tepkisini görüp başının arkasını kaşıdı. “Tiksinmesi gayet doğal sanırım,” diye mırıldanarak sırt çantasından bir şey çıkardı. Bir resimli kitap ile bir figür uzattı. “Bayan Angie, günün birinde bir çocuğunuz olursa, bu resimli kitabı ona okumanızı istiyorum. Onlara Superd Kabilesi’nin iblis sürüsünden ibaret olmadığını anlatın.”

“Ha? Supe-ne? Siz neden bahsediyorsunuz?”

“Superd Kabilesi.”

“Superd Kabilesi…” Beklenmedik yerden gelen bu istek karşısında neye uğradığını şaşıran Angie, onun sözlerini tekrarladı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

“Kitabın sonunda harfleri okumayı öğrenmeye yardımcı olacak bir sözlük var, böylece bunu çocuğunuzun eğitiminin bir parçası olarak da kullanabilirsiniz. Bunu onunla paylaşacağınızı umuyorum.”

Elinde bir resimli kitap ve yeşil saçlı bir figürle Angie’yi orada kalakallmış bir halde bırakıp çekip gitti. Superd Kabilesi’nin sadece suretine bakmak bile korkunçtu. Figürün kendisi ürpertici derecede ince işlenmişti ve üzerindeki boyalar o kadar gerçekçi görünmesini sağlıyordu ki bir anda canlanıverecekmiş hissi uyandırıyordu. Bu küçük heykelcik, korkunç bir iblisin birebir kopyasıydı. İçinden bunu hemen atma isteği geldi ama Rudeus’un hayatını kurtardığı aklına gelince kendini durdurdu.

“Şey…”

Superd Kabilesi, ha? Daha önce onlardan biriyle hiç karşılaşmamıştı ama adlarını duymuştu. Genellikle iblis olarak adlandırılan bir topluluktu onlar. Küçükken anne babası, kötü bir şey yaparsa Superdler gelip onu kaçırır ve yer diye sık sık uyarırdı. Yine de Rudeus, onların aslında öyle korkunç insanlar olmadıklarına dair hikayeyi yaymaya çalışıyordu.

Neden böyle bir şey yapsındı ki?

Onun amacını çözemeyen Angie, ne yapması gerektiğinden pek emin olamadı. Parmağını figürün kafasına bastırdı.

“Ah!” Saçı yerinden çıkınca nefesi kesildi. Şimdi elinde güvenle duran tek şey, elinde mızrak tutan kel bir savaşçıya benzeyen figürden ibaretti. “Pfft.” Angie kahkahayı bastı. Buna hâlâ anlam veremiyordu ama hayatını kurtaran adam ondan bir ricada bulunmuştu ve o da buna uymaya niyetliydi.

Bundan birkaç yıl sonra, Angie’nin iksiriyle iyileştirdiği Dochil ona evlenme teklif etti ve Angie yeni köy liderlerinin ikinci karısı oldu. Çalışkan biriydi ama oldukça sıkıcı bir adamdı. Tek iyi yanı sapık olmamasıydı. Angie en azından buna şükrediyordu. Çocuğu doğduğunda, tembihlendiği gibi yaptı ve onu büyütürken o resimli kitabı okudu.

Zamanla o resimli kitaptaki hikaye tüm köye yayıldı. Civardaki bölge, Superd Kabilesi’ni kel adalet savaşçılarından oluşan bir klan olarak tanımaya başladı. Ancak bu, başka bir zamanın hikayesidir.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 3 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
8 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla