
Sevgili Paul,
Zaman çok ama çok hızlı akıp geçiyor. Asura Krallığı’nda yaşanan o kaos dolu olayların üzerinden altı ay geçti bile. Artık yirmi yaşıma bastım, bu da küçük kız kardeşlerimin yakında on dördüne gireceği anlamına geliyor.
Orsted’in bana verdiği işlerle ilgilenirken bir yandan da kendimi eğitmeye devam ettim. Orsted bilinebilecek neredeyse her şeyi biliyor ama en iyi eğitmen sayılmaz. Başkalarına bir şeyler öğretme yeteneği yok sanırım. Üstelik kendi manasını kullanmayı reddettiği için bana uygulama yapıp gösteremiyor da. Benimle paylaştığı büyülerin sözlerini ve kullanımlarına dair bazı püf noktalarını öğretiyor öğretmesine ama—belki de dahi olduğu ve her şey ona doğal geldiği içindir—çoğu bana pek bir anlam ifade etmiyor.
Sorunun bir kısmının benim pek de iyi bir öğrenci olmamamdan kaynaklandığına eminim. Bana bir denklemin küçücük bir parçasını gösterip geri kalanını kendi başıma çözmemi bekleyemezsin. O kadar zeki değilim. Önceki hayatımdan kalan anılarım bazı şeyleri hızlıca kavramama yardımcı oluyor elbette ama Kutsal derece veya Kral derece büyüleri öğrenmeye gelince neredeyse hiçbir işe yaramıyorlar.
Örneğin, geniş bir alanı bir anda tutuşturan Kutsal derece bir ateş büyüsü olan Flashover’a bakalım. Dragon Quest’teki Sizzle büyüsü gibi, ısı üretmek için ışığı kullandığını sanmıştım. Ne yazık ki sezgilerim hedeften uzaktı. Ona yeterince benzeyen bir şey uydurmayı başarmış olsam da Orsted denemelerime kafasını şaşkınlıkla yana eğerek karşılık verdi.
Orsted’in bana öğrettiği tek şey büyüler değil. Özellikle diğer büyücülerle ya da çeşitli kılıç ekollerinden kılıç ustalarıyla savaşmaya dair bilgilerini de paylaştı. Örneğin, Kılıç Tanrısı Stili kullanan biri A Kalıbı şeklinde hareket ettiği için onlara karşı dikkatli olmalı ve savaşırken B Stratejisi’ni kullanmalıyım. Ateş büyüsünde uzmanlaşmış bir büyücüyle karşılaşırsam büyük ihtimalle bana karşı C Koordinasyonu ve D Birleşik Büyüsü’nü kullanacaktır, ben de bu tür büyülerle mücadele etmeye çalışmalıyım. Ve eğer kendimi bir kılıç ustası ile bir büyücüye karşı bulursam E Karşı Tekniği’ni kullanmalıyım.
Şimdi düşününce, bana temelde savaş stratejilerini öğretti.
Yüksek saldırı gücüm, elimdeki büyü çeşitliliği ve Öngörü Gözü’m göz önüne alındığında, Orsted’e göre en iyi seçeneğim son darbeyi indirmeden önce düşmanın dengesini bozup onu köşeye sıkıştırmak ve seçeneklerini tüketmek. Şimdiye kadar temelde böyle savaşıyordum ama bunun bilincinde olarak yapmanın en büyük farkı yarattığını düşünüyorum.
İyice zihnime kazındığından emin olmak için Eris’e karşı yaptığım antrenman savaşlarında ve Sylphie, Norn ile Aisha’ya ders verdiğim anlarda bu stratejiyi uyguluyorum. Bu çabalar sayesinde büyüm muazzam derecede gelişti: Rüzgar ve ateş büyüm artık Kutsal derece, iyileştirme ve detoksifikasyon büyüm de öyle; kutsal büyüm ise Orta derece. Sadece bir yılda oldukça büyük bir sıçrama.
Yine de hâlâ büyü çemberlerini pek çizemiyorum ve çağırma büyüsüne el atmadım. Yapılacaklar listemde çok şey var. Zaten çok fazla büyü biliyor olabilirim ama kazandığım başarılarla yetinemem; çalışmaya devam etmeliyim. En azından şimdilik biraz daha güçlendim.
Orsted’le yürüttüğüm işler de belki de kısmen antrenmanlarım sayesinde iyi gidiyor. Ama Asura Krallığı’ndaki meseleden beri gerçekten büyük bir şey yapmadım. “Şu zindana git ve içinde kaybolan şu maceracıya yardım et,” “Canavarlar tarafından canlı canlı yenmek üzere olan şu tüccarı kurtar” ve “Şu şirkete git, köle olan şu çocuğu satın al ve sonra onu şurada sat” gibi küçük şeyler.
Çoğunlukla insanlara yardım etmekten ibaret angarya işler ama hepsine tüm çabamı koydum. Bunlar anlaşılan gelecekte Orsted’in işine yarayacak. Örneğin, geçen gün kurtardığım Tal-Chi adındaki cüce hırsızı ele alalım. Bizzat kendisi faydalı biri değil ama oğlu Suikastçılar Loncası’nın gelecekteki lideri olacak. Eninde sonunda, aksi takdirde Orsted’in ayağına dolanacak birine suikast düzenleyecek. Elbette yoluna çıksaydı bu kişiyi doğrudan öldürmek Orsted için çocuk oyuncağı olurdu ama işleri önceden planlayarak değerli zamanından ve manasından tasarruf ediyor. Basitçe söylemek gerekirse, geçmişi değiştirmek gelecekte daha az sorun demek.
Tüm bunlarda zaferin anahtarı, en nihayetinde İnsan-Tanrı ile yüzleştiğinde Orsted’in içinde bulunacağı durumda yatıyor. Sayısız zaman döngüsü yaşamış olan Orsted, zamansız bir ölümden kurtarıldıkları takdirde belirli insanların neler başarabileceğini zaten biliyor. Kendi lehine iş yapacak kişilerin emniyetini sağlamak, gelecek nesillerde verimli bir şekilde hareket etmesine olanak tanıyacak. Oyun terimleriyle söylemek gerekirse, temelde değişkenleri kontrol etmek ve önkoşulları yerine getirmek ama bu durumda doğru kişilerle tanışmayı gerektiriyor.
Her neyse, Orsted genelde benim işlerime yardım etmez. Başka yerlerde başka işlerle uğraşıyor. Sadece kendisinin hazırlayabileceği şeyleri ayarlıyor.
İnsan-Tanrı pek müdahale etmedi. Ya da şöyle demeliyim, tek başıma yürüttüğüm işler sırasında hiç etmedi. Orsted’in yaptığı işlere engel olmaya çalışıyor, bu da onun için çok daha büyük bir tehdit olduğu anlamına gelmeli. Hatta Orsted’le birlikte çalıştığımız zamanlarda, süreç içerisinde İnsan-Tanrı’nın elçilerinden biri veya ikisi ortaya çıktı. Garip olan şu ki hiçbir zaman üç kişi gelmediler, belki de arka planda başka bir şey yapan üçüncü bir kişi vardır.
Emin olmanın hiçbir yolu olmadığını düşününce bu durum beni tedirgin ediyor. Yeterince şey yapıyor muyuz diye merak etmeden duramıyorum. Doğrudan İnsan-Tanrı’ya saldırmanın bir yolunu bulmamız gerekmez mi?
Orsted’e bunu sorduğumda sadece başını iki yana salladı. “Günlüğüne göre, gerçekten değiştirmeye çalıştığı gelecek henüz gerçekleşmedi,” dedi.
Sanırım o zamana kadar hazırlıklarımızı sürdürmemiz gerekiyor.
İnsan-Tanrı’nın değiştirmeye çalıştığı geleceğe gelince, bir sonraki büyük hesaplaşmamızın Cliff’le ilgili olacağından şüpheleniyorum. Gelecekteki günlüğüme göre ölmesine izin vermişim. İnsan-Tanrı’nın bununla bir ilgisi olduğundan şüpheleniyorum, her ne kadar bunu doğrulama yolum olmasa da. Orsted’in temel detayların çoğunu benimle paylaşmaması da yardımcı olmuyor tabii.
Her neyse, işler böyle gidiyor işte. Bir ay çalışıyorum, raporumu vermek için ofise gidiyorum, sonra iki üç gün ailemle ve arkadaşlarımla vakit geçiriyorum. Bir sonraki iş gelmeden önce beş ila on gün dinlenme sürem oluyor—bunu da antrenman yaparak geçiriyorum. Bir süredir hayatım aşağı yukarı böyle.
Ha evet, işten bahsetmişken… Sonunda yaptığım planlardan bazılarını hayata geçirdim. Bunlardan ilki çalışma alanımla ilgili. Sharia’nın dış mahallelerinde Büyülü Zırh’ımı ilk yaptığımız küçük kulübeyi kullanıyorduk ama ana merkezimizin uzun vadeli ihtiyaçlarını karşılamayacaktı, ben de onu tadilattan geçirdim. Hâlâ tek katlı bir ev ama artık bir şekerleme odası, bir toplantı odası ve bir referans odası var. Bu da gerektiğinde gecelemeyi sağlıyor ve strateji toplantıları yapmamızı kolaylaştırıyor. Tabii ki toplantılarımızın ve planlarımızın kayıtlarını orada bırakmak beni biraz endişelendiriyor ama diğer yandan hepsini akılda tutamayacağım kadar çok bilgi var. Filanca yerden filancanın filanca şeyi ne zaman yapacağı ve yaşamasına izin verilirse gelecekte nasıl bir etki yapacağı gibi.
Kulübenin pek de uzağında olmayan bir yere, büyü eşyalarını ve gereçlerini, ayrıca Büyülü Zırh’ımı sakladığım bir cephanelik de yaptım. (Bu arada, Büyülü Zırh’ımın daha küçük bir versiyonunu yapmayı başardık ama detaylara girmeyeceğim.) Orada istiflediğim eşya miktarıyla, bir hırsız hepsini çalıp satsa hayatı kurtulurdu. Envanteri sadece ben kullandığımdan, birinin her şeyi yürütme ihtimaline karşı kapıyı toprak büyüsüyle mühürledim. Orsted’in oradaki şeylerle hiçbir işi olmayabilir ama teknik olarak hâlâ ofis malzemesi sayıldıkları için başlarına bir şey gelmeyeceğinden emin olmalıyım. Bütün bunlara göz kulak olacak birinin olmasını isterdim doğrusu.
Bununla birlikte, yaptığım tek değişiklikler bunlar değil; asıl merkez çalışma ofisimiz aslında kulübenin bodrum katında. Toprak büyüsü kullanarak neredeyse bir labirenti andıran devasa bir alan oluşturdum. Burası, her birinde kendi ışınlanma çemberi bulunan yirmi üç odaya bölünmüş durumda. Her biri seni dünyanın dört bir yanındaki önemli konumlara götürecek… yani, eninde sonunda. Çemberlerden sadece beşi düzgün şekilde etkinleştirildi, bu da seyahat ettiğimiz tek yerlerin Asura Krallığı, Milis Kutsal Ülkesi, Büyük Orman, Kral Ejderha Krallığı ve İblis Kıtası’nın güney kısmı olduğu anlamına geliyor.
Elimizde sadece bu beşinin bulunma sebebi, karşı tarafa da bağlantılı bir ışınlanma çemberi kurmamız gerekmesi. Ve ne yazık ki Orsted amacımız için ideal sayılabilecek ıssız yerlere pek uğramıyor; kalabalık yerler ise ışınlanma çemberleri kurmayı biraz zorlaştırıyor. Gelecekte genişletmeyi planlasak da elimizde beşten fazlasının olmamasının sebebi işte bu.
Pekala Paul. İşle ilgili laflarımın seni sıkıntıdan patlattığına ve muhtemelen daha fazlasını duymak istemediğine eminim. Asıl beklediğin konuya gelelim ve çocuklarından, torunlarından konuşalım.
İşe en büyük kızımla, Lucie Greyrat ile başlayalım. Lucie istikrarlı bir şekilde büyüyor. Geçen gün daha üçüncü yaş gününü kutladı. Yürümeyi iyice öğrendi, evin içinde sendeleye sendeleye koşturup duruyor. Epey kelime öğrendi ve yüksek sesle konuşmayı seviyor—bunda Eris’in de payı olduğuna bahse girerim—bu yüzden evimiz oldukça şenlikli.
Görünüşe göre Sylphie son zamanlarda ona İnsan Dili’ni ve büyüyü öğretiyor. Henüz üç yaşında ve şimdiden genellikle üstün zekalı çocuklara verilen türden özel bir eğitim alıyor. Sanırım Sylphie öğretmen bir anne olacak. Gözüne bir de üçgen gözlük takarsa, geceleri onunla yaptığımız küçük dersler de epey alevlenebilir.
Her neyse. Lucie’ye dönelim. Sanırım onunla o kadar da çok vakit geçiremedim, bu yüzden bazen eve geldiğimde kim olduğuma dair en ufak bir fikri yokmuş gibi bana boş boş bakıyor. Bu gerçekten çok heves kırıcı. Neyse ki Sylphie her seferinde, “O baban. Hadi merhaba de,” diyor. O da “Hoş geldin baba,” diye karşılık veriyor. O kadar tatlı ki onu ısıra ısıra yiyesim geliyor. Ama beni selamladıktan hemen sonra, babanın ne olduğunu bilmiyormuş gibi bir ifadeye bürünüp Sylphie’nin arkasına saklanıyor.
Yürek burkucu bir durum. Bu gidişle bana asla babası olarak saygı duymayacak. Seçtiğim yolun bu olduğunu biliyorum ama bu durum yine de moralimi bozuyor.
Ancak Lucie konusundayken, onu bir keresinde Orsted’le tanışmaya götürdüm. Lanetinin onun üzerinde işe yarayıp yaramayacağını—İnsan-Tanrı’nın söylediklerinin doğru olup olmadığını merak ediyordum.
Kısacası: laneti onun üzerinde işlemiyor. Hatta onu gördüğü an gözleri ışıldadı. Minicik ellerini onun gümüş rengi saçlarına doğru uzatıp “Baba! Baba!” diye bağırdı. Sanki gerçekten onun öz babası olduğunu sanmış gibiydi. Dürüst olmak gerekirse o noktada Orsted’i öldürmeyi ciddi ciddi düşündüm.
Şaka yapıyorum! Özür dilerim. Yemin ederim ona karşı o kadar katilce hisler beslemiyordum. Ama bilirsin işte… biraz canımı sıktı, hepsi bu.
Belki de Sylphie’nin saçları beyaz olduğu için Lucie, benzer renkte saçları olan Orsted’in aileden biri olduğunu varsaymıştır. Ona adını öğrettim, o da hemen “Ostay? Ostay!” diye tekrarladı. Ne kadar da tatlı. Bana sorarsan tam bir yerli telaffuzuydu.
Ben surat asarak izlerken Orsted, Lucie’nin omuzlarına binmesine izin verdi. Saçlarını kökünden söküp çıkaracak kadar sıkı tutuyordu, ben de ona kızdım. “İnsanların saçını çekmek iyi bir şey değil,” dedim.
Eğlenceli—ya da belki de ilgi çekici—bir şekilde Orsted, “Sorun değil. Bu kadar önemsiz bir şey Ejderha Azizi Savaş Auram’ı etkilemeye başlamaz bile,” diye yanıt verdi. Bizim Lucie’nin kendisinden bu kadar hoşlanmasından oldukça mutlu görünüyordu. Hem nasıl olmasın ki? Acayip sevimli bir şey.
Her neyse, İnsan-Tanrı’nın söyledikleri şimdi kulağa daha da inandırıcı geliyordu. Soyumdan gelenlerin onu yenmek için Orsted’le birlikte çalışacağı kısmından bahsediyorum. Konuyu Orsted’e açtığımda bana korkunç bir ifadeyle dik dik baktı ve “İnsan-Tanrı’nın söylediklerine güvenme,” dedi.
Söylediği her şeye güvenmiyorum elbette ama içinde bir nebze doğruluk payı olduğunu da hissediyorum. Belki de bu sadece benim hüsnükuruntumdur.
Son zamanlarda Orsted’in ruh halini okumakta daha iyi hale geldim. Lucie ile oynarken keyfi acayip yerinde oluyor. Görünüşe göre kendisine bağlanan herkesi sevimli buluyor. Üstelik aynı zaman döngülerini tekrar tekrar yaşadıktan sonra yeni bir şeyle karşılaştığı için mutlu olduğuna eminim. Geçirdiği döngü sayısından sonra nasıl hissediyor olabileceğini ancak tahmin edebiliyorum. Onun bir astı olarak, her günün bir önceki kadar eğlenceli geçmesini sağlamaya yardımcı olmak istiyorum.
Tüh, sanırım yine konudan saptım. Neyse, laf çocuklardan açılmışken, Roxy doğum yaptı. O gün kar fırtınası vardı. O zamanlar ofisimizdeki tadilat henüz tamamlanmamıştı, bu yüzden görevimi yerine getirip kulübeye döndüğümde Orsted’i beni beklerken buldum. Bu ara sıra yaptığı bir şeydi. Kulübede o sırada sadece tek bir oda vardı, bu yüzden gidecek başka bir yeri yoktu aslında; yeni emirler almak ile önceki işi raporlamak bir nevi paket program gibiydi. Bu yüzden kendi işini bitirdiğinde, bir sonraki adıma geçme vakti gelene kadar genellikle kulübede beklerdi.
Her neyse, o gün her zamanki gibi raporuma başlamaya niyetlenmişken aniden, “Vakti gelmedi mi?” dedi.
Ağzından çıkan ilk sözler bunlardı. Ne demek istediğini anlamıştım; yeterince barizdi. Bütün görev boyunca bunun ne zaman gerçekleşeceğini merak edip durmuş, endişelenmiştim. Tabii ki konusunu Orsted’in açacağı asla aklıma gelmezdi. Ama ben de herkes gibi insanım sonuçta.
“Bana raporunu sonra verirsin,” dedi.
Kabul edip kulübeden hızla çıktım, eve yetişmek için kar yığınlarını bir kar küreme aracı gibi yara yara koştum. Eve vardığımda Roxy’yi her an doğuma girebilecek vaziyette buldum. Eve iki gün bile geç dönseydim doğumu tamamen kaçırmış olacaktım.
“Ah, Rudy… Bunu gerçekten yapabilecek miyim? Bu bebeği gerçekten doğurabilecek miyim?” Roxy bana böyle sormuştu.
Zavallı şey. Ben geri dönene kadar çaresizlikten ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Yüzü kağıt gibi bembeyazdı ve “Bu iş iyi olacak mı? Belki de gerçekten yapamam,” deyip duruyordu. Elimi bir an olsun bırakmadı. Zenith—yani Annem—beni doğururken de aynı şekilde mi tepki vermişti acaba diye düşünmeden edemedim. O sırada tek düşünebildiğim, Roxy’nin ne kadar evhamlı olduğuydu.
Ne yazık ki Roxy’nin endişeleri yersiz değildi. Doğum hiç de kolay olmadı. Bebeğin omuzları doğum kanalında sıkıştı. Sanırım omuz takılması dedikleri şey. Sebebinin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Belki de Roxy’nin çok minyon olmasındandı. Bir Migurd kadını olarak çocuk doğuracak yaştaydı elbette ama yarı insan bir bebeğe hamile olması, bebeğin normal bir Migurd bebeğinden daha büyük olduğu anlamına geliyordu. Onun için muhtemelen genç yaşta doğum yapan biriyle benzer bir durumdu. Ne olursa olsun, asıl suçlunun benim genlerim olması yüksek bir ihtimaldi.
Neyse ki anne veya bebek için herhangi bir tehlikeye yol açmadı. Lilia’nın eli bu konuda artık iyice tecrübeliydi, Aisha da her zamanki gibi bir dahiydi. Benim fırlayıp bir kliniğe kadar kar küreye küreye gidip gelmem sayesinde bir doktor ile ebenin de yardımı vardı. Bu macera için parti kadromuz kesinlikle eksiksizdi. Aisha’nın Lucie’nin doğumuna yardım etmekten biraz tecrübesi vardı, bu yüzden tüm süreç boyunca son derece sakindi. Kimsenin bir hata yapmaması ya da ters bir durum yaşanmaması sayesinde nispeten sorunsuz geçti. Böylece Roxy sezaryen olmadan doğum yapabildi ve hem kendisi hem de bebek sağ salim atlattı.
Yeni bebek bir kız daha oldu, Lucie’nin bebekliğine göre biraz daha büyüktü. Ona toplu demezdim ama yüzünde oldukça arsız bir ifade vardı. Bunu kimden almış olabilir ki acaba…
Sylphie, “Gözleri tıpkı Roxy’ninkilere benziyor ama ağzı daha çok Rudy’ninki gibi,” demişti.
O ukala yüzü anlaşılan ikimizin karışımıydı. Bizim çocuğumuz olduğunu düşünürsek, aksi olsaydı garip olurdu zaten.
“Kız olursa Lara isminde anlaşmıştık, değil mi?”
Ve böylece kızıma Lara Greyrat adı verildi.
Doğumundan biraz sonrasına kadar fark etmemiştim ama Roxy’nin saç rengine sahipti. Güzel bir mavi. Migurd’ların simgesi niteliğinde bile denebilir.
Roxy ile Sylphie bu konuda karmaşık duygular içindeydi. İlk başta bunu bu kadar dert etmelerinin sebebini anlayamamıştım. Roxy’nin saçlarının çok güzel olduğunu düşünüyordum. Ayrıca Lara bir kızdı. Onun da büyüyünce çok tatlı olacağından hiç şüphem yoktu.
Ancak Sylphie, benzersiz bir saç rengine sahip olmanın çocuklara onu zorbalamak için bolca malzeme vereceğini hatırlattı. Sharia’da insan olmayan pek çok ırk yaşıyor ama nüfusun çoğunluğu hâlâ insanlardan oluşuyor. Doğal olarak, insana ne kadar az benziyorsan bu yüzden sataşılma ihtimalin o kadar artıyor. Lara’nın Roxy’den miras aldığı mavi saçları onun için bir lanet mi olacaktı? Bu yüzden zorbalığa uğrayacak mıydı? Bunu bilmek için henüz çok erkendi ama babası olarak ona göz kulak olmaya niyetliydim.
Konudan biraz sapmak gibi olacak ama Elinalise de Roxy ile aşağı yukarı aynı zamanda doğum yaptı. Tecrübesi göz önüne alındığında, bebeği pırtlatmakta hiç zorlanmadı. Bir gün Cliff bana eli kulağında her an doğurabileceğini söylerken; Elinalise’i bir sonraki görüşümde kucağında bir bebek tutuyordu ve o her zamanki narin formuna kavuşmuştu bile. Doğum yapma konusunda böylesine tecrübeli olunca böyle oluyor demek ki. Şimdiye kadar muhtemelen yüz kere doğum yapmıştır.
Her neyse, Grimoire’ların ilk çocuğu, Clive adını verdikleri bir erkek çocuk oldu. Ben ona bakarken Elinalise coşkuyla, “Bir varis dünyaya getirdim!” diye haykırdı.
Bir varis, ha. Şahsen bir ailenin varisinin mutlaka erkek olması gerektiğini düşünmüyorum. Eğer Lucie veya Lara, Orsted’e yardım etme işimi sürdürmeye ilgi gösterseydi onları durdurmaya çalışmazdım. Laneti nasıl olsa onların üzerinde işe yarıyor gibi görünmüyordu.
Ne var ki Elinalise’in sözleri bir kişiyi kışkırtmayı başardı: Eris’i. O sıralar benimle birlikte çalışıyordu. Orsted’in şirketiyle ortaklaşa çalışan geçici bir personel denebilir sanırım. Yanımda duruyor, savaşta öncü birliği oluşturuyor ve yolumuza çıkan herkesi biçip geçiyordu. Ancak Elinalise’in söylediklerini duyduktan sonra, sanki “Sıra bende!” dercesine, işin ortasında bile olsa benimle daha sık kafasına göre takılmaya başladı.
O kadar sık bu işi yapıyorduk ki hamile kalması onun için sorun olmamalıydı. Hatta cinsel hayatımızın ne kadar aktif olduğu düşünülürse, hamile kalmaması daha garip olurdu. Her defasında beni yere savururdu ve ben de çaresiz bir genç kız gibi—tamam, peki, seni bu edepsiz detaylardan muaf tutacağım.
Her neyse, ister şanssızlıktan ister başka bir şeyden olsun, Eris’in hamile kalma konusunda şansı yaver gitmiyordu. Doğal olarak bu durum onu endişelendiriyordu. Eve döndüğümüzde gece üstüne gece Sylphie’ye danıştığını fark ediyordum. Ne kadar endişelendiğini bilmemi istemiyordu herhalde, zira detayları benden gizliyordu. Yine de beni dehşete düşüren bir şey söylediğini duydum.
“Acaba bu işi daha sık mı yapsak…”
Eris zaten iliğimi kemiğimi kurutuyordu; biraz daha zorlarsa günkurusu gibi büzüşüp kalacaktım. Yine de karısının endişelerini gidermek kocanın görevidir, ben de elimden gelen her şeyi yaptım. Takvim yöntemini (Japonya’da bilindiği adıyla Ogino Yöntemi, bir kadının adet döngüsünü takip etmeyi gerektirir) kullanmaya başladım; yediklerime daha çok dikkat ettim ve antrenmanları en aza indirdim. Her türlü yolu denedim.
Tamam, onun endişelerini yatıştırmaya çalıştığım bahanesini bir kenara bırakırsam, tüm bu sürecin beni tahrik etmediğini söylersem yalan söylemiş olurdum.
Bir ara Zenith’in de hamile kalamadığı için endişelendiğini duymuştum. Acaba sen de onu rahatlatmak için böyle şeyler yapmış mıydın? İkinizin de her gece hayvanlar gibi seviştiğinizi hatırlıyorum. Norn da böyle dünyaya gelmişti neticede.
Bu arada, Norn’un neşesi yerinde ve hâlâ okula devam ediyor. Ama ondan bu kadar bahsettiğimiz yeter. Çabalarım sayesinde Eris sonunda hamile kalmayı başardı. Bütün antrenmanlarını azaltmasını sağladıktan yaklaşık bir ay sonra gerçekleşti bu. Görünüşe göre yaşadığı sıkıntının kaynağı, her gün yaptığı ağır antrenmanlardı. Zıplamak, hoplamak, yumruk atmak, tekmelemek… Aklına ne gelirse yapıyordu. Bebekler normalde oldukça dayanıklıdır, hatta bir insan spor yaparken bile hamile kalabilir ama Eris’in durumunda, egzersizlerinin sıklığı ve yoğunluğu normal bir insanın yapacağının iki katından fazlaydı. Döllenmenin gerçekleşmesi muhtemeldi fakat bu kadar ağır fiziksel aktivite yüzünden embriyolar tutunamıyordu.
Böylece onun geçici görevi de sona ermiş oldu. Artık iş için bana eşlik edemiyordu ama buna rağmen halinden memnun görünüyordu; şişen karnını sıvazlarken gururla sırıtıp kıkırdıyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyan biri olarak, onu bu halde görmek içimi duygularla doldurdu. Böylesine hayranlık uyandıran bir kadına dönüşmüştü. Philip ve Sauros —ruhları şad olsun— mezarlarında sevinç gözyaşları döküyor olmalı.
Bu arada, hamileliğinin kesinleşmesi ben sana bu satırları yazmadan sadece bir ay kadar önce gerçekleşti. Şu anda Eris hamileliğinin dördüncü ayında. Kısmen sabah bulantıları yüzünden olsa gerek, son zamanlarda epey uslu duruyor. Bir sonraki işimi bitirip eve döndüğümde, sanırım beşinci ayında olacak.
Hamileliğe alıştıktan sonra tekrar o ağır antrenmanlarına dönmesinden içten içe korkuyorum. Ghislaine’e mektup yazıp tavsiye istedim; neticede Eris’i benim kadar uzun süredir tanıyan tek kişi o. Hamileliği bitene kadar Eris’i sakinleşmeye nasıl ikna edeceğimi belki biliyordur diye düşündüm.
Ghislaine de zor zamanlar geçiriyor olmalı. Zira uzun süredir hastalık yüzünden yatalak olan kral sonunda vefat etti. Ariel yakında tahta geçecek. Birinci Prens Grabel son bir çırpınış sergiliyor gibi görünse de bu saatten sonra pek dişli bir rakip sayılmaz. Ariel’in bu savaşı kaybetme ihtimali yok. Bana bildirdiğine göre Ariel’in tahtını sağlama almak için muhtemelen önümüzdeki iki üç yılı savaşarak geçirmesi gerekecek, bu yüzden Ghislaine’in de muhafız olarak yapacak çok işi olacak.
Eris doğum yaptıktan sonra herhangi bir nedenle Asura Krallığı’na doğru yola çıkarsak, hepsini ziyaret etmek isterim.
Eris’ten bahsetmişken, görünüşe göre bebeğimiz erkek olursa ne isim koyacağımızı düşünmüş sadece. Bu yüzden kız ismi bulma işini kendi üstüme almaya karar verdim. Bebeğin cinsiyeti umurumda değil; kazasız belasız doğum yaptığı ve sağlıklı bir bebek sahibi olduğumuz sürece mutlu olacağım. Bütün derdim bu; annenin ve çocuğun sağlığı.
Dürüst olmak gerekirse iş, antrenman ve evde takılmak derken günlerim oldukça dolu dolu geçiyor. Doğru, çocuklarımla vakit geçirmek için çok fazla zamanım olmuyor ama bunun dışında her şey yolunda.
Son olarak, Zenith’in zihinsel durumundan bahsetmek istiyorum. Hafızasını geri kazandığına dair hâlâ en ufak bir belirti yok. Duygularında bir gelişme kaydediyordu ama bu ilerleme bir noktada durdu. Neredeyse hiçbir şekilde konuşamıyor. Bir çözüm bulmak için Orsted ile beyin fırtınası yapmaya çalıştım ama o da ona nasıl yardım edeceğini bilmiyor gibi. Onun için bile bir gizemse, belki de ona yardım etmenin hiçbir yolu yoktur.
Yine de yaşadığı tüm döngüler boyunca onun ilk kez bu şekilde yetisini kaybettiğini söyledi. Yani belki de sadece haberinin olmadığı bir çözüm vardır orada bir yerlerde; onu iyileştirebilecek büyülü bir eşya falan. Pes etmeyip bir çare aramaya devam etmeyi tercih ederim ama sanırım uzun maratona hazır olmaktan başka çarem yok.
Baba, Milis Krallığı’ndayken beni nasıl azarladığını hatırlıyor musun? Başka bir kadınla meşgul olup Annemi kendi haline bıraktığım için kızmıştın. Bu sefer durumun böyle olmasını istemiyorum ama onun iyileşmesine daha fazla öncelik vermediğim için beni bağışlayacağını umuyorum.
Elimden gelenin en iyisini yapmaya devam etmek istiyorum.
Saygılarımla,
Oğlun

