Mushoku Tensei Cilt 17 – Bölüm 5 / Tristina

Tristina

ERTESİ GÜN haydutların bölgesine doğru ilerledik.

Kimse bizi takip ediyor gibi görünmüyordu. Auber ve askerleri izimizi sürmemişti. Muhtemelen eninde sonunda kontrol noktasından geçmemiz gerekeceği varsayımıyla yolun sonunda bizi bekliyorlardı.

Normalde İnsan-Tanrı alternatif stratejimizi öngörebilirdi. Fakat…

Sol kolumdaki Ejderha Tanrısı’nın arması kazınmış bileziğe göz attım. Bu şey sayesinde İnsan-Tanrı, doğrudan benim eylemlerimin neden olduğu gelecekteki değişiklikleri öngöremiyordu. Şimdi bile farklı bir rota izlediğimizi bilmiyor olmalıydı.

Yine de hâlâ öylece… olayı çözme riski vardı. Gelecekteki o günlüğü detaylıca anlatışımı hatırlıyorsa parçaları birleştirebilirdi.

Ama Orsted’in bana söylediğine göre İnsan-Tanrı öngörüsüne o kadar uzun süredir bağımlıydı ki geleceğe dair yürütmekte pek iyi değildi. İnsanların kendisine söylediği her küçük şeyi ezberleyecek bir tipe de benzemiyordu. Bu noktada o günlükteki ufak detayları hatırlayabileceğinden şüpheliydim.

Tüm bunları kafamda tartarak bir süredir ağır adımlarla ilerliyordum ki rüzgârın yönünün aniden değiştiğini hissettim.

“Durun!” dedi Ghislaine, arkamdan omuzumu tutarak. “Buradalar.”

Eris yanımdan geçip sıramızın en önüne geçmeye çalıştı ama elimi uzatıp onu durdurdum. O en öndeyken işin sonu yumruklarımızla “müzakere” etmeye varırdı.

Eris yeterince kolay bir şekilde geri çekildi. Ancak öne doğru değil, yanlara doğru baktığını fark ettim.

“Etrafımızı sardılar,” dedi Ghislaine. “Şimdi ne olacak? Hâlâ yarıp geçme şansımız var.”

“Planı hatırlamıyor musun? Onlarla müzakere edeceğim.”

“… Doğru. O zaman prensesi ben koruyacağım.”

Ghislaine başka tek kelime etmeden grubumuzun arkasına geçti. Arkama baktığımda, Sylphie ve diğerleriyle sessizce bir şey konuştuğunu gördüm. Gözlerim bir anlığına Ariel’inkiyle kesişti; prenses anlamlı bir şekilde başını salladı.

Şimdilik prenses, sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibi davranıyordu. Luke ve Asura soylularının icabına tek başına bakabileceğini iddia etmişti ama aklında ne olduğuna dair henüz bir fikrim yoktu. Yine de yürürken Luke ile sessizce konuştuğunu fark etmiştim… umarım her şey yolunda giderdi. Günün sonunda Orsted, Luke ile ilgilenmesine izin vermeyi kabul etmişti. Ben de buna saygı duymayı planlıyordum.

Grubumuzun önünde sessizce durup haydutların bize seslenmesini bekledim. Genel kuralım, kendini tanıtarak inisiyatifi ele almanın asla zarar vermeyeceği yönündeydi; ancak bu, onlar kendilerini göstermeye karar verene kadar bekleyebilirdi.

“… Hımpf.”

Eris hemen arkamda pusuda bekliyor, etrafa huzursuzca göz gezdiriyordu. Arada bir ağaçların arasından koyu karaltılar hareket ediyordu; Eris onları izliyor gibiydi. Bugündür bana çok yakın durduğunu hissediyordum… daha doğrusu, dünkü pusudan beri. Auber o dövüşte tam arkamda belirivermişti. Belki de benzer bir şeyin tekrar yaşanmasından endişeleniyordu.

Bir iki dakika geçtikten sonra Eris’in bakışları gezinmeyi bıraktı. Haydutlar grubumuzun etrafını sarma işini tamamlamış gibi görünüyordu. “Sanırım beş kişiler falan,” diye fısıldadı. “İcabına bakabiliriz.”

Ha. Bir ara düşman radarı becerisi falan mı kazanmıştı bu kız?

Tam o sırada hemen önümüzdeki çalılar hışırdadı ve bir adam açık alana çıktı. Diğerleri de ağaçların arkasından çıkarak ya da tünedikleri dalların üzerinde öne doğru ilerleyerek kendilerini gösterdiler.

Beş… on… şey, Eris, tatlım? Burada sanki… en az yirmi kişiler. Bu tahmin biraz az oldu sanki, ne dersin?

Onun olduğu tarafa baktığımda Eris gözlerimi kaçırdı.

Önümüzde dikilen adamın kirli bir sakalı, kürk yeleği ve belinde bir palası vardı. Temel olarak tam bir klasik haydut görünümü. Bir elinde sönük bir meşale taşıyordu.

Öne doğru bir adım daha attı ve yüksek sesle: “Yankı cevaben ne der?” dedi.

Tabii ki buna hazırlıklıydım. Orsted bana tüm parola kelimelerini önceden öğretmişti. “Tavşan sakatatı ve bir ardıç kuşunun cıvıltısı.”

Bu karşılıklı konuşmanın anlamı oldukça basitti. Adam, Bizimle ne işiniz var? diye sormuştu. Ben de, Sınırı geçmek ve çetenizden biriyle görüşmek istiyoruz, diye yanıt vermiştim. Her türlü başka parola da vardı: İnsan kaçakçılığı için “besleyici tilki”, Asura’dan birinin yerini tespit ettirmek için “kedigil vazifesi” ve Kızıl Ejderha’nın Bıyıkları’ndan geçen birinin ortadan kaybolmasını sağlamak için “uyanmış ayı” gibi. Eğer biri tüm bunları önceden bilmeden haydutların bölgesine kazara dalacak olursa, etrafımızı sarmış olan bu güzide insanlar adamın ziynet eşyalarını ve muhtemelen canını alıverirlerdi.

“Ne diyorsun lan…?” Bay Haydut devam etmeden önce beni uzun süre şüpheci gözlerle inceledi. “Ardıç kuşunun yavrusu nedir?”

“Çizgili meşe palamudu.” Bu, Triss’in kod adıydı.

Bay Haydut verdiğim cevabı değerlendirdi, eskisine kıyasla kafası daha da karışmış gibi görünse de ardından omuz silkip elini kaldırdı; etrafımızda pusuya yatmış haydutlar sessizce ormana geri karıştılar. “Beni takip edin,” dedi kestirip atarak ve meşalesini yaktı.

Grubumuzun geri kalanına “tamamdır” işareti vermek için arkama döndüm. Ariel ve diğerleri rahat bir nefes almış gibiydi.

Tekrar öne dönerken gözlerim Eris’inkiyle buluştu. Nedense gözleri heyecanla parıldıyordu. “Çok harikaydı, Rudeus!”

Dürüst olmak gerekirse birkaç parolayı bilmenin neresinin harika olduğundan emin değildim ama neyse. “Hadi, gidelim.”

“Tamam!”

Grubumuz, haydut rehberimizi yakından takip ederek ormanın daha da derinlerine ilerledi.

Adam sonunda bizi ormanın ortasındaki tek bir kulübeye götürdü. Dışarıda atlarımız için çitle çevrili bir alan vardı ve içerisi bir oturma odası, yatak odası ve depolama alanını kapsayacak kadar genişti. Yatak odasında birkaç tane üç katlı ranza bulunuyordu. Çarşaflar ve battaniyeler nemli görünüyordu ve muhtemelen böcek doluydu ama teknik olarak yataktılar işte. Genel olarak, biraz restore edilmiş bir oduncu kulübesini andırıyordu.

Bay Haydut ödemesini benden kabul etti, ardından bu işin nasıl yürüyeceğini açıkladı. “Ardıç kuşunu size getireceğiz. Geçiş yarın şafak vakti. O zamandan önce buradan dışarı çıkıp gezinirseniz anlaşma bozulur.” Ben cevap olarak bir şey söyleyemeden ormana doğru geri yürüdü. Umarım Triss’i bizim için almak üzere üslerine dönüyordur.

Adam biz veya planlarımız hakkında dolaylı olarak bile hiçbir detay sormamıştı. Bu iş kolunda, müşteri parasını ödediği sürece burun sokulmuyordu sanırım.

“Of…”

Çantalarımı yere bıraktıktan sonra grubun geri kalanına sonraki adımlarımızı açıkladım. Yarın sabah erkenden, birazdan buluşacağımız bir kadının rehberliğinde sınırı geçecektik. Bu gece ise burada kalmamız gerekiyordu. Aslında hepsi bu kadardı.

“Sabah bizi Darius’un kuvvetlerine teslim etmemeleri için dua etmekten başka çaremiz yok sanırım,” diye lafa karıştı Luke kendince yardım ederek.

Ben de benzer şeyler hissediyordum. İşler bu noktaya kadar o kadar pürüzsüz gitmişti ki başımızın belaya girmesinin vakti çoktan gelmiş gibiydi. Ama tabii ki bu pek mantıklı bir düşünce tarzı değildi.

“Ah. Hırslarım darmadağın oldu, haydutların elinde bir oyuncağa dönüştüm. Ne kadar da korkunç,” dedi Ariel hafif şakacı bir tonla. “Rudeus, en azından Cleane ve Ellemoi’yı serbest bırakacak kadar nazik olacağını umuyorum?”

Öf. Gerçekte ne olacağını siz de en az benim kadar biliyorsunuz, Prenses… Hayda, şimdi o ikisinin bana düşmanca bakmasına sebep oldunuz işte! Bu iftirayı hak edecek ne yapmıştım ki?

“Her halükarda, bu gece başımızın üstünde bir çatı olacak gibi görünüyor,” diye devam etti Ariel. “Sınırı geçme yolculuğumuzun kolay olmayacağını tahmin ediyorum, bu yüzden fırsatımız var iken bolca dinlendiğimizden emin olalım.”

Diğerleri bunu gece hazırlıklarına başlama işareti olarak kabul etti. Ormandaki yürüyüşümüzün ardından Ariel’in kendisi gözle görülür şekilde yorgun görünüyordu. Zorlu koşullarda yürüyüş yapmaya alışkın değildi elbette. Yanındaki iki görevlinin de bitkin düşmesini beklemiştim ama şaşırtıcı derecede enerjileri kalmıştı. Hummalı bir şekilde bacaklarına masaj yapıyorlardı. Son yedi yılı bu an için sıkı bir şekilde eğitilerek geçirmişler gibiydi.

Luke pencerenin yanında duruyor ve dışarısını yakından gözlemliyordu ama arada bir bana doğru sorgulayıcı bakışlar fırlatıyordu. Belli ki hakkımdaki şüpheleri hâlâ devam ediyordu. Belki de İnsan-Tanrı ona “grubunuzun içinde düşman için çalışan biri var” tarzı bir şey söylemişti? Teknik olarak bu bir yalan bile sayılmazdı… her ne kadar ben Luke’un değil, İnsan-Tanrı’nın düşmanı olsam da.

Ghislaine, odanın her şeyi tek seferde iyi gören bir köşesinde sessizce duruyordu. Bu onun her zamanki pozisyonuydu. Gözlerimiz buluştuğunda hafifçe başını salladı. Bir nevi sinyal gibi görünüyordu ama muhtemelen altında pek bir anlam yoktu.

Sylphie, temizlemeye çalıştığı yatak odasında kaybolmuştu. Bu konularda pek titiz değildim ama gerçekten o iğrenç eski çarşaflarda mı yatacaktık? Hımm… yanımızda bolca battaniye ve benzeri şey getirdiğimiz için muhtemelen sadece şilteleri kullanabilirdik.

Eris hemen arkamda oturmuş, teçhizatıyla uğraşıyordu. Arkama baktığımda, kılıcını parlatırken mutlu mutlu sırıttığını gördüm. Bıçağın yaydığı tuhaf parıltıyla birlikte bir nevi huzursuz edici bir görüntüydü.

Şey… bizim tarafımızda olduğuna şükretmek gerekiyordu, değil mi?

Kendime gelince, şu anda yapacak pek bir işim yoktu. Bu zamanı Orsted’e bir durum güncellemesi daha yapmak için kullanmak güzel olurdu ama haydutlarla yaptığımız anlaşmanın kurallarını çiğneyecek kadar aptal değildim. Kendi teçhizatımın durumunu gözden geçirmek için biraz vakit ayırmaya karar verdim.

İki saat kadar olaysız bir şekilde geçti. Bir noktada yağmur yağmaya başladı. Büyük Orman’da yağmur sezonunda göreceğiniz türden şiddetli bir sağanak değildi ama kulübenin çatısındaki pıtırtısı duyuluyordu.

Ariel uyuyordu. Sylphie’nin onun için hazırladığı yatağa girdiği an sızmıştı. Ellemoi da onunla birlikte yatak odasına geçmişti ve Luke bir nevi kapı muhafızı gibi kapının hemen dışında dikiliyordu.

Sylphie, Eris ve Cleane odanın bir köşesinde alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Arada sırada Sylphie veya Cleane’in kıkırdamasını duyuyordunuz, bu yüzden muhtemelen pek de ciddi bir konuşma değildi. En azından biraz rahatlayabilmeleri iyi bir şeydi. İnsanların günün her dakikasını yüksek alarm durumunda geçirmesini bekleyemezdiniz.

Ghislaine epeydir hiç kıpırdamamıştı. Girişe yakın bir yerde gözleri kapalı halde yerde oturuyordu ama aslında uyuyor gibi görünmüyordu.

Yani, konuşacak pek bir şey yoktu. Teçhizatımı gözden geçirmeyi bir süre önce bitirmiştim; şu an önümdeki boş saatlerde başka ne yapabileceğimi bulmaya çalışıyordum.

“Hımm…”

Ama sonra Ghislaine’in kulaklarının seyirdiğini gördüm.

“Biri var,” dedi Eris ayağa kalkarak.

Şimdi hem kendisinin hem de Ghislaine’in bir eli kılıçlarının kabzasındaydı. Kulübedeki hava aniden gerilimle doldu.

Birkaç an sonra kapı çalındı. Ses tüm kulübede yankılandı.

Ghislaine benimle göz teması kurdu ve ben de başımla onayladım. İlerledi ve kapıyı açtı.

Kapüşonlu bir kadın içeri girdi. Su geçirmeyen canavar derisinden kalın bir pelerine sarınmıştı ama yine de… şey… dolgun vücutlu olduğunu anlamak kolaydı.

“Kahretsin. Şu kapıyı biraz daha hızlı açamaz mıydınız be aptallar?!”

Kadın kime olduğu belli olmayan küfürler mırıldanarak pelerinini çıkardı. Asura’da epey tipik sayılabilecek açık kahverengi saçları vardı ve çok daha az tipik sayılabilecek derecede açık giysiler giymişti.

Vay be. O memeler gerçekten Eris’inkilerden daha mı büyük?

“Eee, ne var? Hanginiz beni görmek istiyor?” diye seslendi kadın, odaya göz gezdirerek. “Aptalın teki beni bir geceliğine satın almaya çalışacak sanmıştım ama öyle görünmüyor. Dökülün bakalım! İşim başımdan aşkın benim!”

O kadar yüksek sesle ve hırsla konuşmuştu ki sesi adeta tüm kulübeyi doldurmuştu. Eris yüzünü ekşitti, Cleane ise ona sitem dolu gözlerle baktı.

Ben daha bir şey diyemeden Sylphie lafa girdi. “Şey, kusura bakmayın ama arka tarafta uyuyan biri var. Sesinizi biraz alçaltabilir misiniz acaba?”

Kadının neşesi anında büsbütün kaçtı. “Ne diyorsun sen be?! Beni bu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda buraya kadar çağırıyorsunuz, bir de üstüne diyeceğiniz tek şey sesini alçalt mı?! Benimle kafa mı buluyorsunuz siz?! Bana boşuna Aceleci Triss demiyorlar herhalde!”

Ha. Görünüşe göre bu kadın Triss’ti. Daha yumuşak başlı birini bekliyordum.

Ne yazık ki olaya yanlış ayakla başlamışız gibi görünüyordu. O günlükteki notlarda bana çok saygılı davrandığı yazıyordu fakat bu sadece Milis Kilisesi’nin en kutsal metinlerinden birini çaldığım içindi. Bu zaman çizgisinde Triss ile hiçbir gerçek bağım yoktu. Ama bu konuyu önceden Orsted ile konuşmuştuk ve bir plan hazırlamıştık.

“Öff. Kahretsin, tam bir komedi… Bakın, şu an zaten moralim sıfır. Zarda kaybettim ve Donovan saatlerce bunu yüzüme vurdu! Şu yeni köle kız suratımın ortasına tükürdü! Üstüne bir de yağmurun altında buraya kadar koşmak zorunda kaldım! Benden ne istediğinizi hemen söyleyin yoksa çekip gidiyorum. Bugün daha fazla saçmalık çekecek havamda değilim, anlaşıldı mı? Şansınızı bir dahakine deneyin!”

Şey, bunların çoğunda bizim bir suçumuz yok sanki, hanımefendi…

Tarafımdan doğrudan konuya girmek geçiyordu elbette ama öncelikle onu sakinleştirmemiz gerektiği ortadaydı.

Ben doğru kelimeleri bulmaya çalışırken Luke süzülerek öne çıktı. Triss’in elini tutup mendiliyle alnındaki suyu sildi. “Sizi böyle aniden çağırdığımız için en içten özürlerimizi sunarız, hanımefendi. Mümkünse lütfen bizi bağışlayın. Zamanınızın değerli olduğunu biliyoruz, sizden tek ricamız söyleyeceklerimizi dinlemeniz.”

Vay be, peki. Bu ciddi anlamda yapmacıktı…

Triss bir anlığına ağzı açık bir şekilde Luke’a bakakaldı. Fakat ardından yüzüne bir kızarıklık yayıldı ve bakışlarını adamın gözlerinden kaçırdı. “Şey, yani… madem öyle diyorsun, en azından seni dinleyeyim bari…”

Bir şekilde gerçekten de işe yaramıştı. Yakışıklı bir yüzün gücünü asla küçümsememek gerek.

Luke arkasına dönüp bana manidar bir bakış attı. Gerisi artık bana kalmıştı.

“Şey, bakar mısın,” dedi Triss, Luke elini bırakırken. “Konuşmadan önce… acaba… bana adını söyler misin?”

“… Ben Luke.”

Luke soyadını tamamen eksik bırakmayı tercih etti. Ardından tek bir kelime dahi etmeden grubun yanına geri çekildi. Triss hülyalı bir ifadeyle kendi kendine adamın adını mırıldandı—

Dur, hayır. Yüzündeki şey şüphe miydi? Görünüşe göre bu isim bir sebepten ona tanıdık gelmişti.

Ama her halükarda, artık öne çıkıp bu konuşmanın kontrolünü ele alma zamanım gelmişti. “Sizinle tanışmak bir şeref, Triss,” dedim ona olabilecek en samimi ve parlak gülümsememi sunarak.

“Sen de kimsin be?” diye karşılık verdi; şüpheci ifadesi yerini açık bir çatık kaşlılığa bırakmıştı. Bayağı tekinsiz bir kapıdan kapıya satıcıya atılacak türden bir bakıştı bu. Görünüşe göre şu ‘gülümseme’ işinde hâlâ pek iyi değildim. Bu günlerde pratik yapmak için biraz vakit ayırmam gerekecekti. Belki de beni eğitmesi için bir uzmandan yardım alabilirdim… Aklıma Aisha geldi.

Her neyse. Tüm bunlara sonra vakit ayırırdım. “Benim adım Rudeus,” dedim kibarca başımı eğerek.

Triss beni tepeden tırnağa yavaşça süzdü, ardından tek kaşını kaldırdı. “Rudeus mu? Sanki bunu daha önce duymuş gibiyim… dur bir dakika.”

Hafızasının derinliklerinden bir şey çıkardığı belliydi. Şimdi iki kaşı da havadaydı ve gerçekten irkilmiş gibi görünüyordu.

“Sen Bataklık mısın?”

Vay be. Ünüm ta buralara kadar geldi mi yani?

“Büyü Şehri Sharia’nın en acımasız büyücüsünün ta buralarda ne işi var…?”

Şey, acımasız mı? Benim hakkımda tam olarak ne tür dedikodular dönüyordu böyle?

Ben bir cevap yetiştirmeye çalışırken keskin ve metalik bir çınlama sesi aramıza girdi. Triss anında ağzını kapattı, benimse sırtımdaki tüyler diken diken olmaya başladı.

Çın. Çın.

Sesler artık sabit bir ritimle geliyordu. O tarafa baktığımda Eris’i odanın bir köşesinde dururken buldum; gözleri soğuk ve odaklanmış bir halde, parmağıyla kılıcının kabzasına vurup çınlatıyordu.

Bu bir tür uyarı gibiydi ya da belki de sadece memnuniyetsizliğinin bir göstergesiydi. Tıpkı bölgesine bodoslama daldığınız bir çıngıraklı yılanın çıkaracağı ses gibi. Omurgamın dibinden kafama kadar fiziki bir ürperti yayıldı.

“Şey, özür dilerim.”

Titreyen tek kişi ben değildim. Triss’in de omuzlarının titrediğini görebiliyordum.

“Ben, şey… işinize burnumu sokmaya çalışmıyorum, tamam mı?”

Bu sözler benden ziyade Eris’e yönelik gibi duruyordu. Özrü sessiz bir burun kıvırmayla kabul etti ve sonunda kılıcına vurmayı bıraktı.

Tanrım, bu kız bazen gerçekten korkunç oluyor.

“Sadece, bu işte hayatta kalmak için bilgiye ihtiyacınız var,” diye devam etti Triss. “En azından çoğu… şey, tehlikeli kişinin adını ve yüzünü biliriz.”

“Açıkçası ben o kadar da tehlikeli biri değilim,” dedim.

“Hadi ya, kesinlikle. Merak etme, anladım ben. Sen sadece Rudeus adında sıradan bir adamsın, o ünlü büyücü değilsin, değil mi? Şuradaki hanımefendi de Vahşi Kılıç Kralı değil. Şu canavar ırkı kadın da Siyah Kurt değil. Anlaştık mı?”

“… Evet, öyle diyelim.”

Ona gerçek adımı vermek belki de bir hataydı. Yine de Eris’i bile bilmesi şaşırtıcıydı. İnsan-Tanrı’nın bir elçisi olma ihtimali var mıydı acaba?

Yok canım, bu pek olası görünmüyordu. Muhtemelen Bataklık Rudeus hakkında birkaç dedikodu duymuştu ve bunlardan birinde Siyah Kurt ve Vahşi Kılıç Kralı ile birlikte çalıştığım geçmiş olmalıydı. Anlamadığım her şey için hemen İnsan-Tanrı’yı suçlamaya kalkışamazdım. Bu durum sağduyumu zedelerdi.

“Peki madem, Sıradan Rudeus. Sınır ihlali yapan eşkıya Triss ile ne işiniz olduğunu söylemek ister misin?”

Sonunda asıl konuyu açma vakti gelmişti.

Uzun vadede Triss’in Darius’un kirli çamaşırlarını ortaya dökmesini ve onu devirmemize yardım etmesini istiyorduk. Ama bunu pat diye söylersem iyi bir tepki vereceğini hayal etmek zordu. Söze doğrudan “Sen eski bir Asura soylusu olan Tristina Purplehorse’sun, değil mi?” diye sorarak başlayamazdım. Bu kadın Asura siyaset dünyasının ne kadar acımasız olabileceğini biliyordu. Durumumuzu ona açıklayabilirdik ama bir zafer şansı görmezse bu işe bulaşmazdı.

Bu işi adım adım halletmemiz gerekiyordu. İlk olarak Triss ile dost olmalıydık. Ardından güneye doğru yolculuğumuz sırasında Darius’u yenme planımız hakkında birkaç çıtlatmada bulunabilirdim. Daha sonra onun itibarını zedeleyecek bir yol bulmanın —örneğin düzenli olarak köleleştirdiği yüksek soylu kızlardan birini tespit etmenin— ne kadar faydalı olacağından bahsedebilirdim. O noktada hemen gönüllü olma ihtimali yüksekti. Olmazsa da numara yapmayı bırakıp bize yardım etmesi için ona baskı yapabilirdim.

Dolayısıyla şimdilik…

“Bakar mısınız. Siz acaba… musunuz?”

Odanın arkasından gelen bir ses bütün söyleyeceklerimi boğazıma tıkadı.

Yavaşça arkama dönüp hepimizin gerisinde duran güzel, sarışın kadına baktım. Ariel’di elbette. Saçları her zamankinden biraz daha dağınıktı —muhtemelen henüz yeni uyanmıştı— ama sesi her zamanki gibi berrak ve çekiciydi.

Triss şaşkınlıktan büyümüş gözlerle odanın öbür ucundaki Ariel’e dik dik baktı. “N… Neden bu ismi biliyorsunuz?”

“Ah, gerçekten de sizsiniz. Beni hatırlamadınız mı? Sadece bir kez, benim beşinci yaş günü partimde karşılaşmıştık.”

Araya girmeyi düşünmüştüm ama Ariel eliyle bir işaret yapıp bana hızlıca göz kırptı. Görünüşe bakılırsa bir planı vardı.

“P-Prenses Ariel mi?!” dedi Triss, büsbütün dona kalmış bir halde. Uzun bir süre boyunca Ariel’in yüz hatlarını dikkatle inceliyor, belki de hafızasındakilerle kıyaslıyor gibiydi; ardından ağzı hafifçe açık bir şekilde tamamen kaskatı kesildi. “Neden… Ama… Burada ne yapıyorsunuz, Altesleri…?”

Bacakları titreyen Triss, ahşap zeminde diz çöktü. Prenses yanımdan geçip onun önünde durdu.

“Babamın ölümcül bir hastalığa yakalandığı haberini aldım ve Asura’ya dönmeye yeltendim,” dedi Ariel mütevazı bir gülümsemeyle. “Fakat görünüşe göre ağabeyim pek de misafirperver bir ruh halinde değil.”

Şey, bunu öylece pat diye ortaya dökmesi gerçekten iyi bir fikir miydi? Benim gibi sinsi ve tedbirli bir adama kesinlikle öyle gelmiyordu… ama tekrar düşününce, bu tür bir açıklık muhtemelen gerçek bir güven kazanmanın en iyi yoluydu.

“Ah, anladım. Demek sizi sınırdan kaçırmamız için bize geldiniz…”

Triss düşünceli bir şekilde başını salladı. Detayları bilmese de ormandaki son savaşı zaten duyduğunu hissettim.

Peki ya sen Tristina? Böyle bir yerde ne işin var? En son iz bırakmadan ortadan kaybolduğunu duymuştum…

Şey, yani…” Triss bir an tereddüt etti; ama başını kaldırıp Ariel’in gözlerine bakınca devam etmek için bir sebep bulmuş gibiydi. “Uzun bir hikâye ama—

O andan sonra her şey hızlıca ve zahmetsizce ilerledi. Meğer tek bir kelime bile etmeme gerek yokmuş. Triss, günah çıkaran bir günahkâr gibi tüm sefil hayatını Ariel’e döktü.

Darius onu küçük yaşta kaçırmış ve yıllarca seks kölesi olarak tutmuştu. En sonunda da onu bu haydut çetesine satmıştı. Bir süre liderin kadını olmuş, ama adam bir hevesle onu bir haydut olarak eğitmişti. Yeni bir patron başa geçtiğinde ise çetenin bir üyesi olarak özgürlüğünü kazanmıştı. Hikâyede her türlü tuhaf ve çirkin detay vardı, ama Triss ne bir gözyaşı ne de bir tebessüm göstermeden son derece sakince anlattı.

Öte yandan Prenses Ariel, anlatılanların çoğunda hüngür hüngür ağlıyordu. Ve gözyaşları tam anlamıyla samimi görünüyordu. Yüzünden süzülen son damlalarla Triss’e bir söz verdi: “Çektiğin acıyı tam olarak anlayamam ama sana bunu yapan adama hak ettiği cezayı vereceğime garanti ediyorum.” Ardından Triss’ten, Darius’un ona yaptıklarına tanıklık ederek davamıza yardım etmesini istedi.

Olağanüstü derecede inandırıcı bir performanstı.

Yine de Triss kabul etmekte tereddüt ediyordu. Asura Krallığı çok güçlüydü ve Darius kurnaz, acımasız bir adamdı. Kazanma şansımızın olmadığını iddia edip durdu. Ariel ise ona durumun böyle olmadığını söyledi. Müttefiklerini saydı: Sylphie, Eris, Ghislaine, ben ve Perugius’un kendisi. Darius’u alt edip ona tahtı kazandıracak güçte olduğumuzu savundu.

Triss tam bir saat boyunca kararı üstünde kıvrandı durdu. Fakat o sancılı sessizlik evresinden sonra nihayet başını salladı. Tam orada, Prenses Ariel’i başkente güvenle götüreceğine ve Darius’u devirmesine yardım edeceğine ant içti.

Ariel göz açıp kapayıncaya kadar kendisine bir başka sadık takipçi daha kazanmıştı. Benim en ufak bir katkım dahi olmamıştı. Ben elim kolum bağlı otururken prensesin içten sözleri ve becerikli argümanları Triss’i canıgönülden ikna etmişti.

Bu hedef, önceki gece Orsted ile yaptığımız görüşmede gündeme gelmişti. Ancak bunu başarmak için detaylı bir plan hazırlamamıştık. Ariel muhtemelen benim planımın ne kadar yavaş ve hantal olduğunu görünce hemen harekete geçmişti.

Prenses cidden etkileyici bir kadındı. Bütün Asura soylularını tek başına kendi tarafına çekeceğinden emin olmasına şaşmamalıydı.

Ben sadece yalnızca benim yapabileceğim şeylere odaklanmalıydım.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 3 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla