Piskoposun makam odası!
“– Rapor bu kadar. Kriz çözüldü.”
Bana uzatılan raporu okuduktan sonra, deli gibi çarpan kalbimi sakinleştirmek için derin bir nefes aldım.
Raporu bana veren rahip de muhtemelen benimle aynı durumdaydı: Dışarıdan sakin görünüyor ama içten içe mutluluktan patlamak üzereydi.
Deminden beri gözlerini kapatmış teşekkür kelimeleri mırıldanıp duruyordu.
“Bütün bir şehrin kaplıcalarını tek başına arındırmak. Üstelik Şeytan Kral’ın generali Hans’ın zehri ve bedeninin parçaları tamamen temizlendi–”
Raporu okurken sesi titriyordu.
“Şeytan Kral’ın generalinin kalıntılarını arındırmak… Kalabalık ve seçkin bir başrahipler grubunun bunu başarması birkaç ay sürerdi. Ama–”
“Öyle, ve o yüce kişinin ortaya çıkışı…”
Raporu getiren rahip duygulu bir sesle konuştu. Sesi titriyordu.
“Mavi saçlar; mavi gözler; asil ve güzel bir görünüme sahip bir hagoromo giyiyordu.”
Doğru.
Duyduğu sevinçten bayılacak gibi oluyordu.
“Bundan sonra ne yapmalıyız? Bunu şehirdeki müritlere duyurmalı mıyız…”
“Elbette duyuracağız. Ancak bunu gizlice bildirmemiz gerekecek. O yüce kişi eğlenmek için bir kez daha bu şehri ziyaret edebilir. Zamanı geldiğinde, müritlere ona karşı saygılı davranmalarını ve onunla çok rahat konuşmamalarını söylemeliyiz… Peki ya arındırılan su kaynağı ne olacak?”
“Evet, kaplıca suyu artık fışkırmıyor, ama…”
“Eğer yanılmıyorsam, su artık yaraları iyileştirebiliyor ve ölümsüz canavarlara karşı oldukça etkili, değil mi?”
“Evet, kutsal su da oldukça güçlü… Kısacası, bir kaplıca işletmek yerine bu kutsal suyu satmaktan elde edilecek kâr çok daha yüksek olur.”
Bu çok açıktı.
Ne de olsa o yüce kişinin tüm gücüyle arındırılmıştı; bu gayet normaldi.
“… laf açılmışken, o yüce kişiye ağır borçlar yüklemişiz gibi görünüyor…”
“… Ne yapacağız? O yüce kişinin burayı gönül rahatlığıyla tekrar ziyaret edebilmesi için kimliğini fark etmemiş gibi davranmalıyız…” Diye cevap verdim.
“Şöyle yapalım. Axel’e bir elçi gönderip tazminat parasını bir şekilde iade edelim…”
“… Mantıklı, o halde öyle yapalım. Aslına bakılırsa, şehri kurtardığı için ona teşekkür etmeli ve üzerine borç yıktığımız için özür dilemeliyiz…”
O yüce kişinin bu şehri tekrar ziyaret etmesini bekleyelim ve–
Rahip başını öne eğdi.
“Pekâlâ, emrettiğiniz gibi yapacağım Zesta-sama–”
“Evet, lütfen öyle yap.”
İşimi bitirdikten sonra rahip bana saygıyla eğilip odadan çıktı.
Raporu tekrar okudum ve minnetle mırıldandım.
“Tarikat adına size en içten teşekkürlerimi sunarım, Aqua-sama–!”
Yolculuğun ardından!
“Evim–!”
“’Evime döndüm’ demeyi düzgünce öğrenemeyecek misin sen?”
Aqua malikânenin kapısını neşeyle açtı ve son birkaç gündür uzak kaldığımız yuvamıza adım attı.
Ben bu tatilde ne yaptım peki? Her zamanki gibi bazı baş belası işlerin içine sürüklendim ve durumu anladığımda hevesim kursağımda kaldı.
Boş ver; kaplıcaları ziyaret ettim ve karma banyoya girdim…
Karma banyo.
Hım? Orası gerçekten karma banyo muydu?
Ben sadece Wolbach adındaki o büyük ablaya banyo yapmamış mıydım?
Üstelik o büyük abla bedenini sıkıca bir havluyla sarmıştı.
Malikânede Megumin ve Darkness’la daha önce de banyo yapmıştım.
Hım, bu da neyin nesi?
Şimdi düşününce, o tatile hiç gitmemiş olsam daha iyi olmaz mıydı?
“Neyin var senin? Neden tuhaf bir ifade takındın? Yeni bir oyun mu bu?”
“Sadece seni taklit ediyorum. Tıpkı senin gibi görünmüyorum ama?”
Üzerime atlayan Aqua ile boğuşurken Darkness araya girdi:
“Gerçekten, daha yeni geldik, ikiniz biraz durulamaz mısınız? İkiniz de biraz çay içip sakinleşin.”
Bunu söyleyerek zırhını çıkardı ve kilere doğru yöneldi.
“Uf, burası insana en çok huzur veren yer–geziyi öneren kişinin bunu söylemesi pek uygun düşmese de.”
Megumin oturma odasındaki kanepenin üzerine atlayarak konuştu.
“Hey Megumin, o benim özel kutsal koltuğum!”
“İstiyorsan bir oyunla karar verelim.”
Megumin o çok iyi olduğu masa oyununu çıkardı ve Aqua’ya karşı oynamaya başladı.
Kanepenin diğer ucuna oturup onları izledim. Darkness demlediği çayla birlikte geldi.
Bu kız her zaman çok sakardı; çay demleyebileceğini hiç düşünmezdim.
“Hey Megumin, Başbüyücünü çok kurnazca kullanıyorsun. Al, benim işe yaramaz şövalyemi al, takas edelim.”
“Taktiksel olarak şövalyeye ihtiyacım yok. Takası reddediyorum. Sıra sende Aqua.”
“Şey, bakın, ikinizin de oyundan bahsettiğini biliyorum ama…”
Onların anlamsız sohbetini dinlerken çayımı yudumladım.
Belki de seyahatin ardından eve yeni ulaştığımız için, rahatlatıcı atmosfer oldukça konforluydu. Ancak böyle bir zamanda mutlaka bir şeyler olacaktı. Bunu tecrübelerimden biliyordum.
“Megumin! Hey, Megumin orada mı? Ve Kazuma-san da burada mı?”
Endişeli bir sesle birlikte biri malikânenin kapısını çalmaya başladı. Bak, işte geliyor bela..
“Geldim, geldim! Yunyun mu o? Hayırdır, yine başını belaya mı soktun? İster Şeytan Kral’ın generali olsun ister ödüllü bir hedef, derdin neyse söyle yeter.”
Kapıyı açarken aralıksız homurdandım. Yunyun hemen dışarıda gözlerini kırpıştırıyordu. Yüzü kızarmıştı. Nefes nefesteydi, ne olmuştu acaba?
“Şey, şey… Bu çok ani olacak ama… Ama…”
Yunyun dudaklarını ısırarak kendini cesaretlendiriyor gibiydi.
Rahat bir ifadeyle çayımı yudumlayarak devam etmesi için onu cesaretlendirdim. Artık korkusuzdum, bu tür olaylara zaten alışkındım.
“Ne var Yunyun? Beni mi arıyorsun?”
Megumin ayağa kalktı. Yunyun Megumine hayır anlamında başını salladı ve doğrudan yüzüme baktı.
Beni mi arıyordu? Ne tür bir bela olduğu umurumda bile değildi, hodri meydan!
Çayını keyifle yudumlayan bana doğru Yunyun bağırdı.
“Ben…! Ben…!! Kazuma-san’ın çocuklarını doğurmak istiyorum!!”
Ağzımdaki çayı püskürttüm.
