Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 5 – Bölüm 5 / Gifting a proper excuse to this restless night!

Gifting a proper excuse to this restless night!

Kısım 1

Ertesi sabah.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra, işe gitmek zorunda olan Megumin’in anne ve babasıyla vedalaştık ve ardından oturma odasında miskin miskin vakit geçirmeye başladık.

“Megumin, Megumin, buraya kadar gelmişken böylesine nadir bir fırsatı değerlendir de bize köyü gezdir.”

Aqua, sabaha karşı Yunyun’un evinden geri dönen Megumin’e seslendi.

“Gezdirme mi…? Bu köyün Şeytan Kral’ın ordusuyla savaş halinde olduğunu biliyorsun değil mi?”

Ben itiraz ettim etmesine ama Kızıl İblisler’in dün Şeytan Kral’ın ordusunu nasıl darmadağın ettiğini gördükten sonra Aqua’nın bunu neden söylediğini gayet iyi anlayabiliyordum.

“Sorun yok. Köy güvenli olduğuna göre, isterseniz ışınlanıp Axel’a geri dönebiliriz. Madem Aqua böyle bir teklifte bulundu, günümüzü köyde dinlenerek geçirelim ve bir gece daha kalalım burada.”

Konunun muhatabı olan kişi bile böyle söylüyordu.

“Hım, demek burada bizi Axel’a ışınlayabilecek insanlar var. Geri dönüş yolculuğu çok daha kolay olacak o halde.”

Bu benim için harika bir haberdi doğrusu.

Orkların topraklarından yeniden geçmek zorunda kalmayacaktım.

“Çöpzuma pek bir mutlu görünüyormuş meğer. Ben Megumin’le birlikte etrafı gezeceğim, peki ya diğerleri?”

“Pekala, zaten yapacak başka bir işim yok, o yüzden ben de… Hey, sen bana demin ne ad taktın?”

Kafasını hafifçe yana eğmiş olan Aqua’ya doğru döndüm.

“Garip bir şey mi söyledim ki?”

“Yok, hayır… Sadece hayal gördüm herhalde, değil mi…?” Her neyse, ya sen ne diyorsun bu işe Darkness?”

Konuyu Darkness’a attım ve o da bir an için zırhını temizlemeyi bıraktı.

“Gitmek istediğim bir yer var. Buradaki demircinin usta olduğunu duymuştum, bu yüzden bir zırh meraklısı olarak orayı ziyaret etmek istiyorum. Pislikzuma, sen benden bağımsız olarak gezine dur.”

“Şey, peki öyle olsun… Hey, sen demin ne dedin bakayım?!”

“Demek ki ben, Aqua ve Paçavrazuma geziye çıkıyoruz. Köyde görülesi pek çok yer var, sıkıcı geçeceğini sanmıyorum–”

“Bir dakika bekleyin!”

Bağırmaya başladım, Aqua ise hâlâ kafası karışmış bir şekilde bakıyordu.

“Ne oldu ki uyuyan Megumin’e sarkıntılık etmek isteyen Çöpzuma?”

“Çok ama çok özür dilerim…!!”

Yüzümü elimle kapatıp halsizce masaya yığıldım.

Görünüşe bakılırsa Megumin uyanmadan önce her şeyi o ikisine anlatmıştı.

Hâlbuki ben sağlıklı bir gencim, böyle bir pozisyona sokulduğumda akışa kapılmamak zaten zordu.

Hatta aynı yatakta yatan bir kıza karşı harekete geçmemek kibar olmayan bir davranış olurdu.

Tutkulu savunmamın ardından.

“Umarım orklar yine sana saldırır.”

Megumin bana sanki bir çöp parçasına bakıyormuş gibi süzdü.

Kısım 2

Bir süre sonra, köydeki tek kafede ona envaiçeşit yemek ısmarlamamın ardından Megumin nihayet yola geldi ve sonunda bizi gezdirme teklifini kabul etti.

“Bu da neyin nesi?”

İlk izlenimim bu olmuştu.

Beni tapınağa benzeyen bir binanın önüne getirip şöyle dedi:

“Burası bu köyün kutsal emanetidir…”

“Hangi açıdan bakarsam bakayım bu mayo giymiş kedi kulaklı bir kızın figürü.”

Tapınağın en derin köşesine büyük bir huşu içinde bir kız figürü yerleştirilmişti.

“Çok uzun zaman önce, atalarımız canavarların saldırısına uğrayan bir seyyahı kurtarmış… Teşekkür mahiyetinde de o seyyah bu kutsal emaneti onlara hediye etmiş. Seyyah bunun kendi hayatından bile daha önemli bir emanet olduğunu söylemiş. Bunun ne tür bir tanrıça olduğunu bilmiyoruz ama ona dua edersek iyi şeyler yaşayabiliriz diye düşünüp büyük bir saygıyla buraya yerleştirmişiz. Tapınak olarak bilinen bu binaların nasıl inşa edileceği atalarımıza o seyyah tarafından öğretilmiş diye duymuştum.”

O seyyah kesinlikle Japon’du.

“Hey Kazuma, o heykele ve hatta gerçek bir tanrıça olan bana bu şekilde davranılması hiç hoşuma gitmiyor.”

“Buraya bu eşyayı getiren adamı gönderen kişi olarak, Kızıl İblislere asıl özür dilemesi gereken sensin.”

Tepkimiz karşısında kafası karışan Megumin, bizi ikinci turistik cazibe merkezine götürdü.

“Burası, onu çekip çıkaran kişiye muazzam güçler bahşettiği söylenen kutsal kılıç.”

“Kızıl İblis köyüne de bu yakışır! Ne kadar harika bir şey!”

Karşımda bir kayanın içine saplanmış bir kılıç duruyordu.

Bu kılıcı kim çekerse seçilmiş kişi olacak ve efsanevi güç elde edecekti… Oyunlarda sıkça görülen klişe bir senaryo.

“Hey, hey, deneyebilir miyiz?”

“Pekala ama biraz zaman alır; önce yaşlı demirciye bir meydan okuma ücreti ödemeniz gerekiyor. Ücreti ödedikten sonra bunu deneyebilirsiniz ve herkesin yalnızca tek bir hakkı var.”

Megumin, heyecanla kendimden geçmiş durumdayken üzerimden aşağı kaynar sular döktü…

Biraz zaman mı?

Üstelik bir de meydan okuma ücreti mi?

“Bu sadece seçilmiş kahramanın çekebileceği bir kılıç değil miydi? Ah, belki de mühür bir süre sonra zayıflar ve çekmesi daha kolay bir hale gelir…?”

“Yaşlı demirci bu kılıcı turistleri çekmek için yapmış. Üzerine öyle bir büyü yapılmış ki, ancak on bininci kişi onu çekebilsin. Zaten şu ana kadar sadece yüz kadar meydan okuyan oldu. Ne de olsa bu kılıç şurada, şunun şurasında dört yıldır duruyor.”

“Hey, bu kutsal kılıcın geçmişi fazlasıyla yeni değil mi?”

Diye karşılık verdim.

Aqua kutsal kılıcı yakından inceleyip hayranlıkla baktı.

“Şey, büyüümle mührü muhtemelen kırabilirim. Bu kılıcı yanımda götürebilir miyim?”

“Lütfen öyle bir şey yapma. Burası köyün cazibe merkezlerinden biri, sakın yerinden çıkarma!”

Sırada, bir ağacın gölgesindeki çeşme vardı.

“Burası ‘Dilek Çeşmesi’ olarak bilinir. Bu çeşmeyle ilgili bir efsane var. Balta veya madeni para gibi sunular bırakırsanız, altın ve gümüş tanrıçasını çağırabilirsiniz. Hâlâ buraya balta ve bozuk para atan insanlar var.”

Bu, kendi dünyamdaki bir masalın bozulmuş bir versiyonu gibi ses veriyordu.

“Bu efsaneyi kim yaydı bilmiyorum… Çeşmeyi düzenli olarak temizleyen o iyi kalpli demirci olmasaydı, burası bir silah havuzuna dönerdi.”

“… Madem öyle, demirci sudan çıkardığı paralarla silahları ne yapıyor?”

“Tabii ki onları eritip yeni silahlara ve zırhlara dönüştürüyor.”

Bu efsaneyi kimin başlattığına dair sanırım bir fikrim var.

“Pekala o zaman, sıradaki cazibe merkezine doğru… Hı? Aqua nereye kayboldu?”

O an hatırlayınca fark ettim ki Aqua ortalıkta yoktu.

Sakin suyun üzerinde ansızın dalgalanmalar belirdi–

“… Hey, ne yapıyorsun sen? Etraftayken bir an olsun tetikte olamıyorum.”

Suyun tanrıçası (kendilerinin iddiası) sudan dışarıya bir kafa uzattı.

Ben dikkat etmezken suya dalmış meğer.

“İçeriye bozuk para atanlar olduğunu duydum, ben de dalıp onları topladım… Şey, turizm sezonu açıldığında beni bu çeşmenin tanrıçası olarak işe almana izin veririm.”

“Tamam, suya bir balta fırlatacağım. Onu yakala ve benim için paraya dönüştür.”

Fırlatacak bir şeyler aramak için etrafa bakınırken Aqua yüzerek uzaklaşmaya başladı.

“Hadi sıradaki cazibe merkezine, sıradakine gidelim!”

Sırattaki yer, estetik açıdan hoş görünmeyen bir yeraltı girişiydi.

Tek kelimeyle, bir nükleer sığınağın girişini andırıyordu…

“Burası ‘dünyayı yok edebilecek silah’ı mühürleyen yeraltı tesisi. Burada ne zaman belirdiği bilinmiyor… Bu tesisin, oradaki o gizemli yapıyla aynı zamanda inşa edildiğini duymuştum…”

Megumin’in işaret ettiği yönde devasa, gizemli bir tesis duruyordu.

O şey ne işe yarıyordu acaba? Bildiğin betondan yapılmış bir binaya benziyordu.

“‘Gizemli tesis’ derken neyi kastediyorsun? O bina ne için kullanılıyor?”

“Kelimenin tam anlamıyla gizemli bir tesis demek istiyorum. İçeriye girip araştırma yapmamıza rağmen kimin inşa ettiğini, hangi amaçla ya da ne zaman yapıldığını hâlâ bilmiyoruz. Bu yüzden ona ‘gizemli tesis’ diyoruz ve hep böyle kalmış.”

Bu köyün zoru neydi acaba?

“Şey, ‘dünyayı yok edebilecek silah’ kulağa gerçekten korkunç geliyor ama bütün bu köy büyü konusunda uzman, o yüzden mühür öyle kolay kolay çözülmez. Onu buraya mühürlemek iyi bir seçimdi.”

Kendi kendime mırıldandım.

“Hey Megumin, burada mühürlenmiş başka harika şeyler var mı?”

“Çok geç kaldın; önceden ‘kötü tanrının mezarı’ ve ‘bilinmeyen tanrıçanın mühürlendiği yer’ de vardı. Ama bir şeyler oldu ve mühürleri kırıldı.”

“Sizin buradaki mühürleriniz de fazla güvenilmez değil mi? Hey, ‘dünyayı yok edebilecek yasaklı silahı’ bu tarz bir yere koymak güvenli mi gerçekten?”

“Yok, sorun yok. Buranın mührünü çözmek için bir bilmeceyi çözmen ve doğru cevabı girmen gerekiyor. Bilmece kimsenin anlamadığı antik bir dille yazılmış… Yani hiçbir sorun yok, bana güvenebilirsin!”

Megumin gitmek istediği bir yer olduğunu söyleyip bizi belirli bir dükkana getirdi.

Burası bir terzi dükkanı olmalıydı.

Dükkanın girişinde üzerinde kıyafet logosu olan eski bir tabela bulunuyordu. Cam kapıdan, uzun siyah cüppeler giymiş ve sert bir ifadeye sahip dükkan sahibini görebiliyordum.

Megumin içeri girdi ve dükkan sahibi bize şöyle bir göz attı…

“Hoş geldiniz… Hı? Megumin, bu ikisi yabancı mı?”

Keskin bakışlarıyla bizi süzerek sordu.

Aqua onun bakışından korkup arkama saklandı.

Ne, ne oluyor? Ters bir durum mu vardı?

Yoksa aralarında yabancılara karşı önyargılı olanlar mı vardı?

Kalp atışlarım hızlanırken Megumin başını salladı.

Dükkan sahibi aniden ayağa fırladı ve daracık dükkanın içinde pelerinini çevikçe savurdu.

“Ben Chekera’yım! İleri Büyü kullanan bir Başbüyücüyüm!” Kızıl İblis Klanı’nın bir numaralı terzi dükkanının dükkan sahibi!”

Demek bu köydeki insanlar baştan sona o ritüeli yapmadan kendini tanıtamıyordu?

Dükkan sahibi, ismini ve unvanını son derece ciddi bir şekilde belirttikten sonra memnuniyetle gülümserdi.

“Tekrardan dükkanıma hoş geldiniz! Ah, bir yabancıyı görelim ne kadar uzun zaman oldu! Görkemli takdimimi yapalı ne kadar zaman geçti? Sayenizde artık çok daha rahatım.”

Demek bu, stres atmanın bir yoluymuş.

“Ben Satou Kazuma. Demek Kızıl İblislerin en iyi terzi dükkanı burası, etkileyici doğrusu.”

Dükkan sahibi övgüm karşısında neşeyle gülümsedi.

“Ne de olsa Kızıl İblis köyündeki tek terzi dükkanı burası.”

“Benimle dalga mı geçiyorsun?”

Refleks olarak karşılık verdim.

“Zaten köyde pek fazla dükkan yok ki. Burası tek terzi ve sadece bir de ayakkabıcı var. Diğer tüm dükkanlar da tek türden ibaret zaten.”

O Bukkoroli adındaki herif de Kızıl İblislerin bir numaralı ayakkabı dükkanını devralacağını söylemişti.

Megumin iğrenti dolu bakışlarım altında garip bir şekilde yüzünü başka yöne çevirdi.

“Bunu bir kenara bırakırsak… Sizi buraya getiren nedir? Yeni kıyafetler mi istiyorsunuz?”

Megumin cevap verdi:

“Giymek için yedek bir cübbe almak istiyorum. Üzerimdekinden aynı türde var mı? Bu cüppeyi bana Yunyun verdi ama tek bir tane olunca pek kullanışlı olmuyor.”

Üzerinde giydiği cüppeyi dükkan sahibine göstererek söyledi.

“– Bu türden mi… Yeni boyanmış bir parti var elimde.”

Bizi çamaşır ipine asılmış bir sıra cüppenin önüne getirdiler.

Üzerindeki cüppelerin hepsi Megumin’inkilerle aynı türdendi.

“Hepsini alıyorum.”

“Hepsini mi? Oh, o Megumin şimdi burjuva mı oldu…? Görünüşe göre bir maceracı olarak işlerin yolunda gidiyor.”

“Tabii ki, köylülerin dışarıdaki başarılarımı öğrenmesinin vakti çoktan geldi. Hem bu cübbe benim savaş kıyafetim, bundan daha fazla olması iyi olur… Ve böylece, yakında zengin olacak Kazuma, bana borç ver.”

“Ah, seni var ya… Ha, boş ver, muhtemelen bu köyü bir daha asla ziyaret etmeyeceğiz. Sana biraz borç vereceğim.”

Dükkan sahibi hatırı sayılır bir kâr elde ettikten sonra kulaklarına varan bir gülümsemeyle çamaşır ipindeki tüm cüppeleri indirdi.

Çamaşır ipi olduğunu sandığım şeyi gördüğümde tiz bir çığlık attım.

“… Hey.”

“…? Ne oldu?”

Megumin çamaşır ipinde neyin yanlış olduğunu soruyor gibi görünüyordu.

“Sen, bu… Hey dur bir dakika, bu korkunç şeyi çamaşır ipi olarak nasıl kullanırsın?”

“Aha, müşteri efendi, bu şeyin ne için kullanıldığını biliyor musun? Bu çamaşır ipi ailemizde nesiller boyunca aktarıldı. Paslanmaz, o yüzden ona bir hazine gibi davranıyoruz.”

Dükkan sahibi huzurlu bir yüz ifadesiyle söyledi…

Aqua çamaşır ipine baktı ve merakla şöyle dedi:

“Nereden bakarsam bakayım bu bir tüfek değil mi?”

Haklıydı.

Bir çamaşır ipi büyüklüğündeydi ama ekstra uzun bir tüfeğe benziyordu ve çamaşır ipi olarak kullanılıyordu.

Köylüler bunun bir silah olduğunu kesinlikle bilmiyor olmalıydı.

Kedi kulaklı tapınak, kutsal bir yadigâr, bu tüfek ve gizemli beton bina… Bu köyün zoru neydi böyle?

Bölüm 3

Dükkandan ayrıldıktan sonra köyde dolaştık ve küçük bir tepenin çimlerinde dinlendik.

“Buradaki manzarası gerçekten harika. Bilseydim öğle yemeği kutumuzu getirirdim ve burada piknik yapabilirdik.”

“Manzarayı görmek istiyorsanız tepenin zirvesinde bir gözlem platformu var. Sihirli teleskop Şeytan Kral’ın kalesini görecek kadar güçlü. En çok tavsiye edilen gözetleme noktasının Şeytan Kral’ın kızının odası olduğunu duymuştum.”

“Siz gerçekten de işe yaramazsınız; Şeytan Kral’ın kalesini bile kendinize meze etmişsiniz.”

Çimlerin üzerine rahatça uzanan Aqua şunları söyledi:

“Hey Megumin, buranın manzarası güzel ama sana romantik bir yeri ziyaret etmek istediğimi söylememiş miydim ben?”

“Burası gayet romantik. Burası ‘iblis tanrının tepesi’ olarak bilinir. Efsanelere göre burada itiraf edip çift olursanız, iblis tanrının lanetiyle birbirinize bağlanırsınız ve asla ayrılamazsınız. Burası âşıklar için yapılmış romantik bir cazibe merkezi…”

“Ne iç karartıcı bir aşk hikayesi ama! Hiç de romantik falan değil…! O da ne?”

Tepenin tepesinden bütün köy net bir şekilde görülebiliyordu.

Tahta çitin dışında, Megumin’in evinin yakınlarında kıpırdayan siyah figürler vardı.

Bunun şüpheli olduğunu hissederek Farsight yeteneğimle baktım…

“Hey Megumin! Orada Şeytan Kral’ın askerleri var! Evinizin orası değil mi ora?”

Megumin’in evi, diğer evlerden oldukça uzakta, köyün bir köşesindeydi.

Muhtemelen Şeytan Kral’ın ordusundan olan bu insanlar, banliyö sayılabilecek bir yerde toplanıyorlardı.

Alarm verilmediğine göre, Kızıl İblislerin onları henüz fark etmediği anlamına geliyordu.

“Bir bakayım. Çok inatçılar. Onları bu kadar fena pataklamamıza rağmen neden saldırmaya devam ediyorlar anlamıyorum. Eğer etrafta sinsice geziniyorlarsa, amaçları muhtemelen insanlara saldırmak değil, köyün içindeki tesis gibi bir şeydir.”

Köyün içindeki tesis mi…?

“Kötü bir tanrıyı mühürleyen bir mezar yok mu orada? Şeytan Kral’ın ordusunun amacına uyan tek şey kötü bir tanrının dirilişi olurdu… Ama mührü kırılmamış mıydı?”

“Kırılmıştı. Şeytan Kral’ın ordusu başka ne isteyebilir ki…? Yoksa kedi kulaklı tapınaktaki kutsal yadigârı mı…?”

“Eğer Şeytan Kral gerçekten öyle bir şey istiyorsa, sanırım bu köyle birlikte ortadan kaldırılması onun için daha iyi olurdu.”

Peki o zaman, asıl amaçları neydi?

“Acaba dünyayı yok edebilecek o yasaklı silahı falan mı hedefliyorlar?”

“Bu imkansız. Sonuçta o tesis diğer yerlerden farklı mühürlendi ve o silahı kullanmanın yolunu kimse bilmiyor.”

Bu köy neden böyle başa bela bir şeyi saklıyordu ki?

“Her neyse, köyden henüz kimse onları fark etmedi, istila edilecekler! Hemen aşağı koşup Şeytan Kral’ın ordusunun burada olduğunu herkese söyleyelim!”

“Beklendiği gibi Kazuma, insanları korkutmak için başkalarının gücünü kullanmada pek mahir.”

Ee, öyleysem ne olmuş yani?

Bölüm 4

Yol boyunca karşılaştığımız tüm köylülerin aramıza katılmasıyla Megumin’in evine gittik ve gördüğümüz manzara şuydu…

“Bu kadının zoru ne? Nereden çıktı bu? Amacınız ne sizin?”

“Sylvia-sama! Yardım istemek için kaçmadı ve güçlü bir saldırı yöntemi de yok, bu çok şüpheli! Bu bir tuzak olabilir, geri çekilelim!”

Tahta çiti kırarak içeri giren Şeytan Kral’ın ordusu, dev kılıç savuran Darkness ile karşı karşıya gelmişti.

“Buradan geçemezsiniz! Daha ileri gitmek istiyorsanız önce beni alt etmeniz gerekecek! Ancak, Şeytan Kral’ın ordusunun döküntüleri tarafından asla yenilgiye uğratılmayacağım!”

“Ne bela bir kadın! Saldırıları acınası ama savunması inanılmaz derecede sert! Gücümüz arasındaki farkı öğrendikten sonra neden hemen kaçıp gitmiyor ki bu? Sylvia-sama, onu görmezden gelip ana hedefimizi tamamlayalım!”

Tahta çitin kırıldığını duyduktan sonra Megumin’in evine geri dönen Darkness, bizim için zaman kazanıyordu.

Şeytan Kral’ın ordusu Darkness tarafından engellenmişti ve daha ileri gidemiyordu.

Beklentilerimi aşan bu performansını gördükten sonra Darkness’ın gelişiminden gerçekten etkilendim.

“Darkness, bu kadar uzun süre dayanarak harika iş çıkardık! Seni kurtarmaya geldik!”

“Ka-Kazuma? Ne, neden bu kadar çabuk geldiniz…?”

Darkness pişmanlıkla mırıldandı…

Demin duygulandığım için kendim büyük bir aptaldım.

“Üzerlerine büyük umutlar bağladığım orkların hepsi dişi çıktığında hayal kırıklığına uğramıştım, şimdi bakıyorum da Şeytan Kral’ın ordusunun patronu bile kadın! Hey, eğer Şeytan Kral’ın bir astı olarak gururun varsa, bana gücünü göster! Eğer cesaretin varsa, beni kendine boyun eğdir ve ‘Efendiciğim~❤’ ya da benzeri bir şey feryat ettir!”

“Çeneni kapat yeter, harika bir performans sergileme şansını yine mahvettin.”

Getirdiğim Kızıl İblisleri gören Şeytan Kral’ın generali korkudan morarmıştı.

Patron, astlarını korumak için onların önüne dikildi. Bu Sylvia’ydı, değil mi?

“Heh… Gerçek amacınız zaman kazanmakken, bizi küçümsemenizi sağlamak için saldırınızı bilerek mi ıskaladınız? Bizi bu kadar uzun süre durdurabilecek kadar güçlü savunmalara sahip olduğuna göre, yüksek seviyeli bir Paladin olmalısın… Minyonlarımı saldırınla vurmaman sadece gerçek yeteneklerini gizlemek için bir oyundu yani… Fena değil…”

“… Ah, ah, madem, madem işin aslını fark ettin… Yapacak bir şey yok…”

Aşırı değer görülen ve yalan söylemekte pek iyi olmayan o soylu hanımefendi, yardım arar gibi benim tarafıma göz attı.

Ancak arkamda güçlü Kızıl İblis ayak takımı duruyordu.

Darkness hakkında yanlış bir fikre kapıldıkları için, bu fırsatı onları biraz korkutmak için kullanacağım.

“Sen Sylvia’sın, değil mi? O Paladin benim yoldaşım ve Şeytan Kral’ın generali Vanir ile olan savaşta doğrudan bir Patlama Büyüsü‘nü göğüsleyen kahraman. Sadece bu kısa alışverişte onun gerçek yeteneklerini kavraman oldukça iyi…”

“Hey Megumin, Kazuma’nın bunu ifade ediş şekli garip hissettiriyor.”

“Şşşt! Kulağa ilginç geliyor, o yüzden şimdilik izleyelim. Belki bizimle de övünür.”

İkisi yanımda fısıldaşıyordu.

Kızıl İblisler de gelişmeleri ilgiyle izliyordu.

Pekala, bu sefer Megumin için tam olarak bunu yapacağım.

“… Vanir mi dedin? Axel’a gidip bir daha asla geri dönmediğini duymuştum… Yoksa hepiniz…?”

Sylvia ve minyonları şoke olmuş bir ifadeyle birkaç adım geri çekildi.

“Doğru, yanımda duran kişi – Megumin, ona son darbeyi vurdu.”

Söylediklerimi duyan sadece Sylvia değil, Kızıl İblisler bile şaşırmıştı.

Sözlerim Megumin’in dudaklarını germesine, gülümsemesini bastırmak için büyük bir çaba sarf etmesine neden oldu.

“Sadece bu da değil, dördümüz Dullahan Beldia, ölümcül zehirli balçık Hans ve yüksek ödüllü hedef Mobil Kale Destroyer ile bile karşılaştık ve hepsini alt ettik!”

“Ne, ne dedin sen…î Beldia’nın yenildiğini duymuştum ama Hans ne zaman –? Alcanretia’dan gelen periyodik raporları kesildi, demek ki doğru olabilir…!”

Anlaşılan Kızıl İblis köyü ile Alcanretia oldukça uzaktı, bu yüzden düzenli olarak rapor vermek mantıklıydı.

Sözlerimi son derece ikna edici bulmuş olmalı ki Sylvia nefretle dilini şaklattı.

“… Takımınızın lideri sensin, değil mi? Bana adını söyleyebilir misin?”

Benim, adımı mı? Şeytan Kral’ın bir generalinin adımı hatırlamasını istemiyorum…

“… Mitsurugi Kyouya. Benim adım bu.”

“Mitsurugi…! Şimdi anlıyorum. Büyülü kılıç kullanıcısı Mitsurugi hakkında bir şeyler duymuştum… Yanında tuhaf bir kılıç da taşıyorsun, bu da bunu doğruluyor. Biliyor musun, tam da benim tipimsin… Ama Kızıl İblislerin ve senin gibi güçlü bir karakterin burada olması can sıkıcı. Beni bu seferlik mazur görebilir misin?”

Sylvia muhtemelen katanamı o büyülü kılıç zannetti ve af dilemeye başladı.

Şeytan Kral’ın ordusu onu hedef alsa bile Mitsurugi’nin hiçbir sorunu olmazdı.

Ve Sylvia’nın söylediklerine bakılırsa, Şeytan Kral’ın ordusu Mitsurugi’yi zaten biliyordu.

“… Bu herif en kritik anda yine korktu. Gidip o adamın adını vermek zorunda kaldı.”

“Arkasındaki Kızıl İblis sürüsü yüzünden kibirli davranıyordu ama şu anda geri vites yapıyor.”

İzleyiciler epey gürültücüydü.

“Öyle, şu an dövüşsek benim zaferim olurdu ama bu doğru hissettirmezdi. Seni alt etmek için Kızıl İblislerin gücünü ödünç almışım gibi olurdu. Pekala, şimdilik kaçmana izin veriyorum. Tabii arkamdaki Kızıl İblisler buna izin verirse.”

Cesur bir gülümsemeyle söyledim…

“Derin minnettarlığımla, Mitsurugi. Elveda, bir dahaki sefere düzgün bir maç yapacağız! Adım Sylvia, Şeytan Kral’ın ordusunun bir generaliyim…! Geri çekilin!”

“Kaçamayacaksın! Yıldırım Çarpması!”

“Kılıç Işığı!”

“Onu büyü deneyi için yakın, ahh!”

Sylvia arkasını dönüp minyonlarıyla birlikte kaçarken, Kızıl İblis sürüsü de peşlerinden koşturdu.

Astlarını önünde koşturarak kaçan Sylvia’yı uğurlarken bir yandan da düşünceli bir şekilde mırıldandım:

“– Şeytan Kral’ın ordusunun generali Sylvia, ha…?”

“Hey Kazuma, oyunun hâlâ bitmedi mi?”

Bölüm 5

“O abla harikaydı! Büyü ve oklar isabet etmesine rağmen sapasağlam ayaktaydı!”

O gece.

Geceyi bir kez daha Megumin’in evinde geçirmeye karar verdik. Akşam yemeğinden sonra Darkness, bugün sergilediği performans nedeniyle çılgınlar gibi övgü topladı.

“Ha, bir şey değil… Bir Paladin olarak bu pek sayılmaz…”

Övülmeye alışkın olmayan Darkness, oturma odasında zarifçe oturdu. Komekko’nun sözleri onu utandırdı.

“Ben de duydum, Darkness-san. Sylvia’nın sızmasını durduran sensin, değil mi? Bu ekip pek güvenilir, kızımı artık gözüm arkada kalmadan Kazuma-san’a emanet edebilirim. Doğru ya, bu geceki oda dağılımı hakkında, Kazuma-san…”

Hanımefendi konuşurken bu tarafa doğru eğildi, o anda bir şeyi fark ettim.

“Şey, Hyoizaburo-san nereye gitti?”

“Eşim yapacak çok işi olduğunu söyleyip atölyesinde uyumaya karar verdi… O halde suyu ısıtacağım.”

Hanımefendi hiç istifini bozmadan söyledi ve aceleyle oturma odasından ayrıldı.

Daha önce birlikte akşama yemek yerken Hyoizaburo-san, ‘Kızım için endişeleniyorum, bu yüzden bu gece Kazuma-san ile uyuyacağım’ diyerek bir hınçla ortalığı ayağa kaldırıyordu.

Hanımefendi yine bir şeyler mi yapmıştı?

“Her neyse, laf sokmaların harikaydı, bir dahaki sefere Sylvia ile hesaplaşalım!”

“Harika fikir, yetenekli bir demirciye popüler bir zırh modeli sipariş ettim bile, birkaç güne biter. Hehe, zırhı ve Sylvia ile yapacağım düelloyu sabırsızlıkla bekliyorum…!”

Megumin ve Darkness heyecanla yumruklarını sıktılar.

İkisine de durumu net bir şekilde belirttim:

“Siz ikiniz ne saçmalıyorsunuz öyle? Yarın eve dönüyoruz. Gezilecek yerleri bitirdik ve bu köyde kalmak için hiçbir sebebimiz yok. Yarın aceleyle eve doğru koşup günlerimizi evde tembellik yaparak geçireceğiz.”

“Ha?”

Söylediklerimi duyduklarında Megumin ve Darkness şaşkınlıkla bağırdılar.

Şarap içip bezelye kabuğu kemiren Aqua lafa atladı:

“Böyle havalı bir laf ettikten sonra kaçıyor musun yani? Kadın senden bir dahaki sefere hesaplaşmanızı istemedi mi?”

“Böyle güzel bir generalle dövüşmek vicdanıma yük olur, o yüzden bu sefer daha temkinli bir strateji izleyelim. Eve döndükten sonra neşeli bir NEET hayatının tadını çıkarabiliriz, o Şeytan Kral generalinin benimle başa çıkmasını neden burada bekleyeyim ki?”

“Seni gidi seni! O kadar görkemli bir gösteri yaptıktan sonra kaçacak mısın?”

“O kadar gözlerini korkuttuktan sonra onlarla bir daha asla karşılaşmayı planlamıyor musun? Bu kadarı da fazla!”

Tepkileri oldukça şiddetliydi.

“Pek sayılmaz, sadece yarın eve döneceğimizi düşünerek iş olsun diye havalı hareketler yaptım o kadar. Yeniden karşılaşma ihtimalimiz çok düşük. Neden Şeytan Kral’ın generaline öyle bir şey söyleyeyim ki? Bunu sadece o an arkamı Kızıl İblisler kolladığı için yaptım.”

“Bu herif abartıyor! Ne pislik ama!”

“Bir de kendine insan mı diyorsun sen?”

Kulaklarımı tıkadım ve yakınmalarını görmezden geldim.

“Herkese selam, su hazır… Ara, ne oluyor?”

“Hiç, önce banyoya ben gireyim bari.”

“Hey bekle, kaçma!”

“Henüz işimiz bitmedi!”

Arkamdan gelen küfürler eşliğinde banyoya attım kendimi.

Banyodan çıktıktan sonra rahatlamış bir şekilde geri döndüm ve her haliyle terlemiş görünen Aqua’nın odasına doğru yöneldiğini gördüm.

“Hımm? Neden yeni banyo yapmış gibi görünüyorsun?”

“Dışarıda yıkandım, yakınlarda ‘karışık kaplıca’ adında bir hamam olduğunu söylediler.”

Hey, bunu bana neden kimse söylemedi! Yarın geri dönüyoruz, şimdi ne yapacağım ben?

Bir gece daha kalıp kalmamayı tartarken…

“Megumin, gecenin bu saatinde nereye gidiyorsun? Hassas çağındaki kızımn dışarıda kalmasına izin vermem! Bu sabah da erkenden bir yerden geri gelmiştin zaten!”

“Hassas çağında olan benim için en tehlikeli yer kendi evim, o yüzden Yunyun’larda yatıya kalacağım! Beni Kazuma’yla aynı yatakta yatırmaya çalışıyorsun, değil mi sen?”

“Ara, Kazuma-san olursa bir sorun olmaz. Annenin yargısına güven, o kesinlikle beni hayal kırıklığına uğratmaz…”

“Yabancı biri için kendi kızına sırtını mı dönüyorsun? Hayır, bunu sadece onun gerçek doğasını anladığın için söyledin, değil mi? ‘Hayal kırıklığına uğratmaz’ tam olarak bunu ifade ediyor, değil mi?”

Megumin’in giriş kapısında annesiyle tartıştığını duydum.

“Ne için kavga ettiğiniz umurumda değil, ben uyumaya gidiyorum… Banyodan sonra bir de baktım ki Darkness bile uyuyor, ben de gidip uzanayım bari…”

Aqua yorgunca gerindi ve kendisine ayrılan odaya doğru yürüdü; muhtemelen fazla kaçırmıştı.

Dikkatlice baktığımda, Darkness’ın uyku pozisyonu pek doğal görünmüyordu.

Hiç şüphe yok ki madam kesinlikle…

“Bu konuda daha fazla konuşmanın anlamı yok! Yunyun’un evinde kalacağım!”

“Kaçmana izin vermem! Ayak Bağı Büyüsü!”

“Ne, ne? Kendi kızına büyü mü yaptın, sen gerçekten bir anne mi-…?”

“Uyu.”

Madam büyü mırıldandıktan sonra yere çarpan bir şeyin sesini duydum.

Sonunda Madam bana nazik bir gülümseme gösterdi.

“Özür dilerim Kazuma-san, kızım garip bir yerde uyuyakaldı da… Onu odasına taşımama yardım eder misin?”

Bölüm 6

Ne yapmalıyım şimdi ben?

Bu durumun altından nasıl kalkacağım?

“Hey Megumin, uyuyor numarası yapmayı kes. Uyanıksın, değil mi?”

Yanımda derin bir uykuda olan Megumin’e söylendim.

Ve tabii ki Megumin hiçbir şekilde cevap vermedi.

Ben akışına kolayca kapılan bir adamdım.

Gerçekten sonuna kadar gidebilir miydim bunun?

Kamp alanında Megumin’in ansızın elini kavrayışını hatırladım ve onun sakin nefes alışverişini dinlerken ellerini tuttum.

Elleri biraz soğuktu, bu yüzden onları tutmak huzur veriyordu.

Zihnim hızla yarışıyordu.

Eğer devam edersem düpedüz bir suçlu olurdum.

Öncelikle, yatağın içinde Megumin’e el uzatabilmem için geçerli bir sebebe ihtiyacım vardı.

Ve aniden kafama bir fikir dank etti.

Megumin dün gece uyandığında, dışarısının çok soğuk olduğunu söyleyerek yatağına kıvrılmıştım. Bu bahaneyi gerçeğe dönüştürmem yeterliydi.

Battaniyenin altına saklanmayı zorunlu kılacak kadar odanın sıcaklığını düşürmem lazımdı.

Doğru ya, güçlerim muhtemelen sadece bugün için vardı.

Sağ elimle Megumin’in elini tutarken, sol elimi battaniyenin dışına çıkardım ve pencereye bir büyü yaptım.

“Don!”

İçimdeki mananın neredeyse tamamını tüketen bir darbe.

Bu büyü pencerenin yüzeyini dondurdu, onu birkaç santimetrelik buzla kapladı.

Ve odadaki sıcaklık adeta çakıldı.

Oh, işte peşinde olduğum etki tam olarak buuydu!

Pencere buz tuttuğuna göre, Megumin tıpkı dün yaptığı gibi pencereden kaçamazdı!

Mükemmel.

Böyle kusursuz bir plan düşündüğüm için cidden bir dahiyim!

Planımla kendi kendime övünürken…

“… Ugh…”

Büyümü söylerken belki de biraz fazla ses çıkarmıştım, Megumin uyanmış gibi görünüyordu.

“Günaydın Megumin, iyi uyudun mu?”

“… Günaydın. Hım? Burası benim odam mı?”

Megumin sersemlemiş bir halde etrafa bakarken elimi tutuyordu. Muhtemelen hâlâ yarı uykuluydu.

Sonunda elimi tuttuğunu fark etti.

“–!! Sonunda çizgiyi aştın, seni haylaz canavar! Kazuma, seni sapık! Cinsel tacizde bulunmaya yeltenip sıra icraata gelince cesaret edemeyen korkağın tekisi sanırdım seni!”

Megumin gözlerinde yaşlarla yorganın içinden fırladı.

“Hey, dur bi’ sakin ol, hiçbir şey yapmadım! Alt tarafı el ele tutuştuk, hemen büyütme bu kadar! Baksana, dün geceye göre ortalık buz kesmiş durumda değil mi? Hava çok soğuk olduğu için farkında olmadan tutmuşum elini sadece.”

Megumin bunu söylememle odanın olağanüstü soğuk olduğunu fark edip titredi.

Ardından vücudunu dikkatle kontrol etti ve nihayet kızarmış bir yüzle konuştu.

“Sen, gerçekten hiçbir şey yapmadın mı yani? Dünkü olaydan sonra sana öyle kolayca güvenecek değilim.”

“Seni aptal, ne kadar süredir uyuduğunu sanıyorsun sen? Bütün bu zaman boyunca dürüstçe yanındaydım ben.”

“Öy-, öyle mi? Özür dilerim Kazuma, yine yanlış anladım seni. Doğru ya, Kazuma’nın çizgiyi aşacak cesareti olsaydı, riske girip Darkness’a yürürdü zaten… Kaba bir şey söyledim, affet.”

Megumin soluk ay ışığının altında pişmanlıkla mırıldandı.

“Ah, sorun değil. Şöyle arada bir bana teşekkür etsen fena olmaz ama, değil mi? Sürekli başınızı belaya sokuyorsunuz ve ben de arkanızı toplamak zorunda kalıyorum. Sence de bir teşekkürü hak etmiyor muyum?”

Kalbimin atışını hızlandıran böyle bir manzara zaten başlı başına ödülümdü.

Daha fazlasını söylemek istedim ama ay ışığında aydınlanan Megumin’in yüzünü görünce devam edemedim.

“… Minnettarlık öyle mi? Haklısın tabi.”

Bana her zaman öfkeyle, bıkkınlıkla ya da acımayla bakan Megumin, yaşıtı kızlara yakışır nadir bir gülümseme takınmıştı.

Hım?

Onun bu duru ifadesi içime bir huzursuzluk düşürdü.

“… Axel’da gidecek hiçbir yerim yokken, sadece Patlama Büyüsü kullanabilen başa bela bir büyücü olmama rağmen beni yanına aldığın için teşekkür ederim. Mana rezervim tükendiğinde beni sırtında eve taşıdığın için teşekkürler. Sana tüm o sorunları yaşatmama rağmen grupta kalmama izin verdiğin için teşekkür ederim.”

Her zaman benimle kavga etmeye hazır olan Megumin, karakterine hiç ama hiç uymayan şeyler söylüyordu.

Siyah saçlarıyla tezat oluşturan porselen beyazı tenine hafif bir kızıllık yayılmıştı.

Kızıl İblislerin heyecanlandığının kanıtı olan kırmızı gözleri büyüleyici bir ışıkla parlıyordu.

“Ne o öyle? Alt tarafı teşekkür ediyorum, değil mi? Bunu isteyen sen değil miydin? Neden öyle utangaç utangaç davranıyorsun ki şimdi?”

Öylece aptal gibi yüzüne bakakaldığımda Megumin bana muzipçe takıldı.

Ah, şu an kendimi o kadar tuhaf hissediyorum ki.

Sürekli bana diklenirdi ama birdenbire böyle nazik davranması beni dilimi yutturacak kadar şaşırtmıştı.

Ne diyeceğimi bilemeyip duraksadım.

“… Şey, neyse, ben de sizler tarafından sayısız kez kurtarıldım sonuçta. Sizin geleneklerinize göre… Ben Satou Kazuma’yım; sürekli başı belaya giren, Axel’ın en zayıf sınıfına sahip olan o talihsiz adam. Amacım yüklü miktarda para kazanıp hepinizle birlikte mutlu mesut yaşamak… Şey, bundan sonra da bana katlanmanızı dilerim!”

Konuştukça daha çok utandım ve Megumin kıkır kıkır güldü.

“Ben de öyle, bundan sonra da bana göz kulak ol… Bu arada, bugün ortalık cidden buz gibi. Ev döküntünün teki olduğu için soğuk bi’ yerlerden sızıyor galiba… Şey, Kazuma gerçekten bana hiçbir şey yapmayacak, değil mi? Hava çok soğuk, o yüzden battaniyenin altına geri döneceğim.”

Megumin bunu söyleyerek kıpkırmızı bir yüzle yorgana sokuldu.

Böyle bir atmosferde o yorganın altına girmek beni daha da geriyordu doğrusu.

Ama bugün hava cidden soğuktu.

Elden bir şey gelmezdi…

Tam o sırada penceredeki buzlanmayı fark ettim.

Biri bunu görürse hangi bahaneyi uydururdum acep?

Megumin bunu görürse, bunca zahmetle yükselttiğim Kazuma hisseleri yerle bir olurdu.

O aptalca şeyi yaparken kafam neredeydi acaba?

Biraz aceleci davranmış olabilirdim.

Tam o anda Megumin bana doğru yanaştı.

Yan yana uzandığımız o ilk ana kıyasla şimdi çok daha yakınımızdaydı.

“… Me-Megumin, biraz fazla yakın değil miyiz sanki…?”

Megumin sanki benimle dalga geçiyormuş gibi konuştu:

“Sürekli bana cinsel tacizde bulunursun, şimdi ne diye sinik sinik korkuyorsun ki? Hem hiçbir şey yapmayacağım dememiş miydin? O zaman bir sakıncası olmasa gerek.”

Şu anki gerginliğim demin ki halimden tamamen farklıydı.

Bir sakıncası yoktu herhalde.

Doğru ya, bunda büyüütülecek bir şey yoktu.

Sonuçta o kadar utanç verici şeyler söylemiştim ve o da bana gerçekten güvenmeye başlamıştı.

Donmuş pencereyi görecek olsa öfkesi tarihin en yüksek seviyesine ulaşırıdı kesin.

Birdenbire sağ elim soğuk bir şeyle kaplandı.

Megumin’in kendi isteğiyle elimi tuttuğu anlaşılıyordu.

“… Hey, hey, pek öyle hevesli atılma bakalım küçük hanım. Kamp alanındaki o sefer de dahil, durduk yere böyle şeyler yaparsan kalbim buna dayanamaz… Dün gece Darkness, seninle aynı yatakta uyumama izin vermenin, bir haftadır aç kalan bir canavarın kafesine kuzu atmak gibi olduğunu söylemişti annene bile.”

Oda soğuktu ama ben terlemeye başlamıştım. Yaşadığım gerginlikten ötürü sesim normalden bir ton daha yüksek çıkmıştı.

Megumin bu sözlerime karşılık kahkaha attı.

“Darkness öyle mi dedi gerçekten? Ama şunu da eklemişti: İcraata geçebileceğin bir durumda bile harekete geçemeyecek kadar ürkeksin sen ve her şeyi bir şakayla geçiştirirsin.”

O sürtük!

“Şey, baş başa kaldığınızda Darkness ile ne konuşuyorsunuz siz? Söyle hadi, söz veriyorum kızmayacağım.”

Megumin bunu duyunca biraz panikleyip başını başka yöne çevirdi.

“… Hey, kesin çekiştiriyorsunuzdur beni arkamdan.”

“Sır. Ha-hariçten gazel okumayı bırak da erkenden uyuyalım. Yarın Axel’a dönüyoruz, değil mi? Oradaki huzurlu günlerimize geri dönelim artık.”

Konuyu kapatmaya çalışıyordu.

Bu noktada, battaniyenin içine saklanmış olan Megumin çekingen bir sesle mırıldandı:

“… Tuvalete gitmem lazım sanki.”

Bunun üzerine yorganın altından çıkıp doğruldu.

Hey, dur bi’!

“Ah, ama annen bugün kapıyı kilitledi–”

Ben daha lafımı bitiremeden Megumin acı acı gülümser gibi oldu.

“Gerçekten de… Boş ver, bu gece pencereden çıkacağım artık…”

Megumin pencereye bakıp olduğu yerde kaskatı kesildi.

Hemen kulaklarımı tıkatıp başımı yeniden battaniyenin altına çektim ve cenin pozisyonunda kıvrıldım.

Doğru ya, Gizlenme yeteneğini devreye sokmak için kusursuz bir fırsattı bu.

Ben bunları yaparken Megumin boş boş pencereye dikmişti gözlerini.

“… Kazuma, neler oluyor burada?”

“… Kış Generali biraz önce buradandı da, pencereyi dondurup gitti.”

Megumin anında battaniyemi çekti aldı!

“Kazuma! Az önce ne oldu öyle? Bu kesin Kazuma’nın marifeti! Kazuma’nın parmağı olduğunu biliyorum ama amacının ne olduğunu bir türlü anlamıyorum! Neden dondurdun pencereyi?”

Çok soğuk!

Battaniyeyi alınca ortalık yine buz kesti.

Cenin pozisyonunda kıvrılıp Megumin’in bakışlarından kaçmaya çalıştım.

“… Bunu sana dürüstçe söylersem, kızmayacağına dair söz verir misin?”

“Eğer anlatmazsan, herkese bugünkinden çok daha acımasızca davranman için telkinde bulunurum.”

Her şeyi itiraf ettim.

“… Sen bi’ aptal mısın? Kazuma duruma göre hareket edebilen biri mi yoksa tam bir salak mı? Az önceki teşekkürümü geri ver!”

“Sonuna kadar haklısın. Bence de tuhaf, iki gece üst üste neden bu kadar aptalca davrandım ben de bilmiyorum.”

Son zamanlarda çok fazla seyahat ettiğimden beynim yanmış olabilirdi.

Megumin donmuş cama hafifçe vurdu.

Bütün manamı tüketmeme sebep olan dondurma büyüsü pencerede kalın bir buz tabakası oluşturmuştu; öyle ufak bir vurmayla kırılacak gibi değildi.

Bunu gören Megumin kapıya koştu.

“Açın kapıyı! Hey, açın şunu…! Anne, anne!”

Kapıyı yumruklaya yumruklaya bağırmaya devam etti.

Ancak evde çıt çıkmıyordu ve kimsenin uyanmaya niyetli olduğu yoktu.

Ortalık çok soğuk olduğundan kurnazca battaniyeyi kaptığım gibi tekrar büründüm.

“… Nasıl desem, hava soğuk, en iyisi şimdilik uyuyalım. Sorun olmayacak, hiçbir şey yapmayacağım, güven bana. Eğer tutamayacak duruma geldiysen… Şurada boş bir şişe var.”

“Sana tekrar soruyorum, o boş şişeyle ne yapmamı bekliyorsun sen? Az öncesine kadar sana güveniyordum ama şimdi hayatımda hiç hissetmediğim kadar büyük bir tehlike sezgisi alıyorum! Ah, cidden bu da…”

Megumin öfkesini zapt etmeye çalışarak bana çıkıştı.

Az önceki o sıcak atmosferden eser kalmamıştı.

“Benim hatam, sana hiçbir şey yapmayacağıma söz veriyorum. Büyüyle pencereyi dondurduğuma göre içime kötü bir ruh falan kaçmış olmalı. Gerçekten çok özür dilerim.”

Bunu duyduğunda–

“Hiç olmazsa battaniyenin dışındayken söyle şunu…”

Megumin bana karşı bir şey yapmaktan vazgeçip yeniden yorganın altına girdi. Muhtemelen soğuğa daha fazla dayanamayacaktı.

“Yaşasın!”

“Kazuma, sabah benden çekeceğin var.”

Sevinç çığlığıma karşılık Megumin kızılla parlayan gözleriyle bana gözdağı verdi.

Zamanında büyük bir adamın dediği gibi: “Yarın için kaygılanmayın, çünkü yarın kendi kaygısını kendine saklar.”

Ben de büyüklerimin bu öğüdüne uyup anı yaşamaya karar verdim.

Biraz önce kendi isteğiyle elimi tutan Megumin, sırtı bana dönük bir şekilde köşede uyuyordu.

Bu haliyle birbirlerinden bıkmış evli bir çifti andırıyorlardı sanki.

“… Hey, üşümüyor musun sen? Ben acayip üşüyorum, o yüzden biraz daha yaklaş.”

“… O güzelim atmosferi bana geri vermeni o kadar çok isterdim ki…”

Megumin boyun eğmiş bir ses tonuyla mırıldandı. Yapabildiğim en kısık sesle mırıldandım:

“Dondur.”

“Hava soğuk diye az önce yakınan sen değil miydin, şimdi kalkmış dondurma büyüsü mü yapıyorsun? Bana sokulmak için yanıp tutuştuğun oranın ne kadarlık bir boyutta tam olarak?”

Megumin tarafından azarlandıktan sonra…

“İç çekiş… Ortada sadece bir tane yastık var, o yüzden bunu sen kullan. Ben senin kolunun üstünde uyuyacağım.”

Megumin mırıldanarak yana doğru kaydı.

“Hey, hey, böyle uslu uslu yanaşırsan ben huzursuz olurum ama.”

Megumin beni takmayarak başını sağ kolumun üzerine koydu, yüzü göğsüme değiyordu.

“Tıpkı Darkness’ın dediği gibi: ‘İcraata geçebileceğin bir durumda bile harekete geçemeyecek kadar ürkeksin sen ve her şeyi bir şakayla geçiştirirsin.’”

Megumin battaniyenin altında kıkırdayarak mırıldandı.

Hahahaha!

Bu harika, fikrin gerçekten de mükemmel!

Bayıldım buna!”

Zayıf umudum yavaş yavaş filizlenmeye başladığı an…

“Şeytan Kral’ın ordusu alarmı! Şeytan Kral’ın ordusu alarmı! Şeytan Kral’ın ordusunun bir kısmı köye sızdı!”

Eh, tabii ki, işin buraya varacağını biliyordum zaten.

Kısım 7

Alarmı duyan hanımefendi acıyan bir yüz ifadesiyle kapıyı açtı.

Kılıcımı kapıp Megumin ile birlikte dışarı fırladım.

Dışarı çıkar çıkmaz her yeri yaralar içinde kalmış olan Sylvia ile karşılaştık.

“Ah… Ahhh! Şunun şurasında ne kalmıştı ki! Azıcık daha…! … Hay soluğunuzu seveyim, neden böyle bir zamanda karşıma çıkmak zorundasınız ki siz? Beklendiği gibi, astlarımın dikkat dağıtma saldırısı sende hiç işe yaramadı! Asıl amacımı fark edip koşa koşa buraya mı geldin yoksa? Mit–”

“Çok ses yapıyorsun, kes sesini.”

Üzerimde pijama, ayağımda çıplaklık olduğu halde kılıcımı çekip yavaşça Sylvia’ya doğru adımladım.

Beni duyduğunda Sylvia–

“Bana sesimi kesmemi mi söylüyorsun? Büyülü kılıç kullanan biri olabilirsin ama nerede soysuz bir insan cüret–”

“Sana sesini kesmeni söylemedim mi ben? Dayağın bu bucağından mı tatmak istiyorsun? Her şey bu kadar yolunda giderken lafımı bölmeye ne hakkın var senin, kendini ne sanıyorsun? Saat kaç biliyor musun sen? Komşuların uyumaya ihtiyacı olmadığını falan mı düşünüyorsun?”

Sylvia’nın sözünü kesip Şeytan Kral’ın ordusunun komutanına sanki hayatımda ilk defa bu kadar çok sinirleniyormuşum gibi gürledim.

“Öz- özür dilerim…”

İnsanın bu patlayıcı öfkesiyle karşılaşan Sylvia kısa bir panik yaşadı. Ama çok geçmeden kendini toparlayıp soğukkanlılığını kazandı.

“Hey, bana bağırmaya nasıl cüret edersin, epey cesurmuşsun demek. Arkandaki o kızla birlikte gelin üzerime, ikinizin de defterini tek seferde düreceğim!”

Onun bu sözleri üzerine arkama baktım.

Ben daha farkına varamadan Megumin elinde asasıyla arkamda bitmişti.

Sylvia sarı, yırtıcı gözlerini kısarak süzdü bizi.

Acaba hangi ırktandı bu–? İlk bakışta güzel bir kadını anımsatıyordu.

Gündüz vakti ortalıkta dolanabildiğine göre vampir değildi.

Kulakları biraz sivriydi… Yoksa bir tür iblis miydi?

Yanında herhangi bir silah yoktu ama belindeki o ip benzeri şey ne işe yarıyordu acaba?

Gecemi mahvetmesinin verdiği öfkeyle kendimi toparlayıp Megumin’i Sylvia’dan korurcasına önüne geçtim.

Sylvia bunu görünce dudaklarını yalayıp müstehcen bir şekilde gülümsedi.

“Ara, ara, yoksa oradaki veletle oldukça neşeli vakit mi geçiriyordunuz? Desene ortalığın amına koyan o talihsiz anın başrolü ben oldum.”

Sylvia, bana ve Megumin’e karşı gardını düşürürken alaycı bir şekilde konuştu.

Katanama ara sıra kaçamak bakışlar atmasından anlaşılan o ki, hâlâ beni Mitsurugi sanmaya devam ediyordu.

“Hey! Gecenin bu köründe bu ne gürültü böyle? Neler oluyor orada? Yoksa Megumin yine fazla uyuyup patlama büyüsü falan mı patlattı?”

Aqua gürültü yüzünden uyanmış gibi görünüyordu, başını kapı aralığından uzattı.

“Hey Aqua, Şeytan Kral’ın ordusundan bir komutan saldırıya geçti! Git Hyoizaburo-san’ı ya da hanımefendiyi çağır buraya!”

Aqua anında evin içine geri tüyüldü.

Mutlu anlarımı mahveden bu Sylvia’yı ortadan ikiye yarıvermek istiyordum cidden.

“Karşımda bir afet var diye merhamet edecek değilim! Ben tam bir fırsat eşitliği savunucusuyum, kötü bir kadına uçan tekme atmaktan zerre tereddüt etmem!”

“Ara, bana biraz merhamet göstermeni umuyordum oysa. Bir güzele benzediğimi söylediğin için teşekkürler! Seni şöyle bir yutmak isteği uyandırdın içimde!”

Gözlerini kör etmek için toprak ve rüzgar büyüsü kombinasyonu kullanmayı düşünüyordum ama ne yazık ki manamın tamamını o aptalca işler için harcadığımden şu an onları bile kullanamıyordum.

Odadan dışarı fırlarken kaptığım torbayı Sylvia’ya doğru fırlattım.

“Hım, bu da ne? Bana bir hediye mi?”

Sylvia hiç kaçmaya çalışmadan torbayı tek eliyle havada kaptı.

Aynı anda kılıcımı savurdum ama onu da diğer eliyle zahmetsizce yakaladı.

Hey, bu komutan da neyin nesiydi böyle merdiven altı yaratık gibi?

Katanamı zahmetsizce yakalayan Sylvia bırakmaya yanaşmıyordu.

Sonunda yüzünde kafası karışmış bir ifade belirdi.

“… Büyülü kılıç dediğin bu mu? İşçiliği fazlasıyla kaba duruyor… Sen gerçekten Mitsurugi misin? Büyülü kılıç Gram böyle ucuz bir şey miydi yoksa?”

Hay kahretsin, silahımın kalitesi ve kılıç ustalığım o kadar leş durumdaydı ki hemen açık vermiştim.

Hayır, henüz her şey bitmiş sayılmaz, ben bi’–!

“O Chunchunmaru.”

“… Ha?”

Yalanlar söyleyip gözünü korkutmayı planlıyordum ama ben davranmadan Megumin lafa atladı.

“Bu kılıcın adı Chunchunmaru dedim. Gayet normal bir ismi var, Chunchunmaru işte. Sakın onu at kemiğini andıran saçma sapan isimli Gram ile karşılaştırmaya kalkma.”

Kılıcıma bu tuhaf adı veren suçlu bunu büyük bir tutkuyla dile getirdi.

“… Fufu, hahaha! Demek sen büyücü kılıç kullanıcısı Mitsurugi falan değilsin, öyle mi? Bana gerçek adını ve neden Mitsurugi taklidi yaptığını söyler misin?”

Sylvia katıla katıla gülmeye başladı. Komik olan neydi ki bunda?

“… Adım Satou Kazuma. Mitsurugi taklidi yapıyordum çünkü gerçek adımı öğrenip peşime düşmenizi istemiyordum.”

“Ah, hah!” Hahahaha! Bu harika, fikrin gerçekten de mükemmel! Bayıldım buna!”

Cevabımı duyduğunda Sylvia’nın kafasında tuhaf bir şalter attı ve kadın deli gibi gülmeye başladı.

Giriş kapısı bir kez daha açıldı ve Aqua başını dışarı uzattı.

“Hey, Darkness’ı uyandırmakta olan hanımefendiye haber saldım bile, hemen buraya gelecekler!”

Her şey bir an içinde olup bitti; Sylvia yakaladığı katanayı kendine doğru çekti.

Katanayı hâlâ bırakmadığım için dengemi kaybedip Sylvia’ya doğru çekildim.

Hemen bıraktım ama iş işten geçmişti.

Yüzüm doğrudan Sylvia’nın göğsünün ta ortasına yapıştı.

Konukseverliğiniz için teşekkürler…

Yok artık, hayır, hayır, bu bir tuzak!

Doğru ya, teni pürüzsüz, uzun boylu, ince yapılı ve kıvrımlarıyla taş gibi büyük göğüslü bir kadın olsa bile, mutlu olmanın sırası değildi şimdi—Konukseverliğiniz için teşekkür ederim!

Yüzümü Sylvia’nın gömüsüne gömüp boşuna direnmeye çalıştım…

“Direnmeyi kes!

Bağla!” Bunu daha önce de görmüştüm; rakibin hareketlerini kısıtlayan bir beceriydi bu.

Sadece hırsız sınıfındaki maceracıların öğrenebileceği bir şey olmalıydı bu!

Yoksa o bir hırsız becerilerine sahip bir patron canavar mıydı?

Sylvia, yüzümün yarısı göğsüne gömülü vaziyette dururken bedenimi beline bağladı.

Bedenim Sylvia’ya yapışmış ve etrafımız ip dolanmış haldeyken, bundan sonra bu köyde yaşayıp yaşayamayacağımı düşündüm.

“Bu adam benim rehinem!

Oradaki kız, neden hiçbir büyü yapmadın bilmiyorum ama eğer yaparsan bu adam da harcanır!” “Ne…!

Ka-Kazuma! İyi misin? Oldukça keyifli görünüyorsun ama.” Megumin buz gibi bakışlarla süzdü beni.

Elimde değil ki, çabuk olun ve kurtarın beni!

Şey, benim için acele etmenize gerek yok ama yine de kurtarın!

“Hım?

Şeytana benziyorsun! Kaçmana izin vermeyeceğim, şu an göğsünde ağır ağır nefes alıp veren kişi benim değerli… Değerli… Hey Kazuma! Benim seninle aramdaki ilişki ne? Havalı görünmek için ne demeliyim ben şimdi?” Sylvia’yı durdurmak için büyü yapmak isteyen Aqua bağırdı.

Görünüşe göre bu kız burada fazla kalmış ve Kızıl İblislerin etkisi altında kalmıştı, çünkü havalı bir chunni repliği patlatmadan büyü yapmayı reddediyordu.

Sadece ‘değerli yoldaşım’ diye bağır, bu yeter de artar bile, o yüzden acele et–!

Bağırmak istiyordum ama kafam Sylvia’nın göğüslerinin arasında sıkışıp kaldığı için sesimi çıkaramıyordum. Son zamanlarda bana neler oluyordu böyle?

Yunyun’un benden çocuk yapmak istediğini söylediği o günden beri, bu geceye kadar.

Yunyun, orklar, Megumin ve Sylvia.

Orkları ceza oyunu kategorisine alırım gerçi ama yine de genel olarak şansım epey yaver gitmişti.

Sonuçta bu benim popülerlik dönemimdi.

Yoksa tek güçlü yönüm bu muydu–?

Yüksek şans istatistiğim harikalar mı yaratıyordu yoksa? Yüzümü göğsüne gömüp ne isterse yapmasına izin verdim.

“Hey delikanlı, üzerime sıcak nefesini üfleyip durma, beni tahrik ediyorsun.

Uslu bir çocuk olursan sana sonra bir ödül vereceğim.” Popülerlik dönemim resmen gelmişti!

“Ama, ama bu şekilde nefes alamıyorum ki…”

Benim için sevinç verici bir durumdu ama bu şekilde nefes alamıyordum.

Pozisyonumu değiştirmek için kıvranıp dururken…

“Kutsal Kovuşturma!”

Sylvia benim tarafıma baktığı için gardını düşürmüştü ve Aqua da bu fırsatı kaçırmayıp büyüsünü patlattı.

Altımızdan yukarı doğru büyük bir ışık sütunu fırladı.

Ve tabii ki ben de arada kaynamıştım…!

“?

Ahhh!!” Sylvia şiddetle çığlık attı.

Ben de arınma büyüsünün altında kalmıştım ama hiçbir yara almamıştım.

Hiçbir şey almayan benim aksime, saldırıyı yiyen Sylvia’nın elbisesi paramparça olmuştu.

“Seni, bittin sen artık…!

Düşük seviyeli iblislerin derisinden yapılan deri tek parça elbisem bile paralandı! Ama ne yazık ki ben safkan bir iblis değilim. Canım acır belki ama bu öldürücü bir darbe olmaz. İyi dinle, eğer bir kez daha saldırırsan onu öldürürüm!” Yarı çıplak kalan Sylvia, beni bağladığı ipleri çözer çözmez Aqua’yı tehdit etti, beni arkama döndürüp kendine çekti.

Kafamın arkası göğüslerini eziyordu. Şefkatli bir şekilde nefes alma sorunumu çözmüştü.

“Benim adım Sylvia!

Canavar geliştirme departmanının direktörüyüm, kendi bedenini modifiye etmeye devam edecek olan o kişiyim! Doğru ya, ben bir kimareyim, gelişim kimerası Sylvia! Bu veledi de yanımda götüreceğim. Benim tatlı veledim, benimle bir ol yeniden, Bağla!” ‘Benim adım Sylvia’, ha…

Kızıl İblislerle girdiği bitmek bilmeyen savaşlar kafasını bulandırmış gibi görünüyordu. Sylvia unvanını haykırırken, beni bir kez daha Bağla büyüsüyle bağlamayı planlıyordu.

Açık konuşmak gerekirse üzerimde hiç silah yoktu ve sırtım düşmana dönüktü.

Geri karşılık verecek hiçbir imkanım kalmamıştı. Bu yüzden direnmedim, ellerimi işbirlikçi bir tavırla yukarı kaldırdım ve beni iplerle bağlamasına izin verdim.

“Ka-Kazuma!

Kazuma’yı geri ver…! … Kazuma, az önce hiç direnmedin, bunu bilerek mi yapıyorsun yoksa?” “Hayır.”

Başımın arkası Sylvia’nın devasa göğüslerinin derinliklerindeyken bunu kesin bir dille reddettim.

Sylvia uzun boylu olduğu için başım onun göğsündeyken ayaklarım yere değmiyordu.

Bağlandıktan sonra havada asılı kalmıştım. Bu yumuşak ve huzur dolu his de nesiydi böyle?

Bunca yıldır arayıp durduğum o yuvayı bulmuşum gibi hissettiriyordu.

Megumin buz gibi bakışlarla aşağıdan süzüyordu beni.

Tam bu sırada– “Uf…!

Çok dikkatsiz davrandım…!” Bu tanıdık sesi duyduğumda arkama döndüm ve zırhsız, günlük kıyafetleriyle soluk soluğa koşa koşa gelen Darkness’ı gördüm.

Üzerinde ince siyah bir gömlek ve dar bir etek vardı, ellerinde ise devasa bir kılıç tutuyordu.

Muhtemelen hanımefendi uyandırdıktan sonra panik halinde buraya gelmişti.

Saçları hala darmadağın olan Darkness, Aqua’nın önünde durmuş, Sylvia’ya dik dik bakıyordu.

“Şeytan Kral’ın komutanı! Bu evdeki insanlar diğer Kızıl İblisleri çağırmaya gitti! Takviye kuvvetlerin gelmesi an meselesi. Başını o kadının göğüslerine gömmüş, keyifle gözlerini kapatan o işe yaramaz adamı bırak ve defol git buradan! Ne pahasına olursa olsun bir rehin istiyorsan… Beni al…! Onun yerine ben geçeceğim! Lütfen Kazuma’nın yerine beni rehine al!”

Darkness ani bir çıkış yapınca Sylvia bunu duyup neşeyle kahkaha attı.

“Ara, hey, sen epey çapkın bir şeymişsin meğer! İki sevgilin var ha? Ama yok, bu adamı sevdim. Hey, adı Kazuma’ydı değil mi senin? Şeytan Kral’ın ordusuna katılmaya ne dersin? Sanırım ikimiz çok iyi anlaşırız.”

Bunu söylerken nazikçe başımı okşadı.

“… Hey, Kazuma biz daha farkına varamadan düşmanla kanka oldu resmen. Adamın başını bile okşuyor.”

Aqua ne diyeceğini bilemezken Darkness söze devam etti–

“… Hey Kazuma, neden öyle bir yerdesin sen hâlâ…ün? Hay soluğumu seveyim, gerçekten bir an olsun gardımı düşüremiyorum. Kesin o kadının göğüslerine kandın sen. Elden bir şey yok, seni şimdi kurtaracağım, o yüzden öyle usulca kal…”

“Uğraşma hiç.”

……

“Ha?”

Anında verdiğim bu cevap diğer dört kişinin de aynı anda bağırmasına neden oldu.

Sanki son derece lüks bir kanepede uzanıyormuşum gibi arkama yaslandım ve başımı Sylvia’nın dolgun göğüslerine dilediğimce sürtmeye devam ettim.

“Uğraşma diyorum. Hepinizin, özellikle de Darkness, son zamanlarda bana karşı takındığınız tavırlar cidden berbattı. Buradaki Sylvia-san ise bana son derece nazik davranıyor. Sizler bana hep berbat davrandığınıza göre, ben de bunun yerine sadakatimi Şeytan Kral’ın ordusuna devretmeyi düşünüyorum. Özür dileyin, arkanızı toplamaktan bıktığım için artık benden özür dilemenizin vakti geldi da! Megumin de az önce teşekkür etti zaten, hadi siz de özür dileyin!”

Darkness’a diklenerek konuştum.

Aqua’nın kuracağı türden bu bencilce sözleri sarf ettiğimde Darkness şoke olmuştu.

“Hey… Hey Kazuma, böyle şakalar yapma. Öyle inandırıcı söylüyorsun ki hiç şaka gibi durmuyor. Şey… Doğru, sana karşı biraz kaba davrandığımız bir gerçektir… Şey, Megumin’in ailesiyle tanıştırdığımda biraz ileri gitmiştim, kusura bakma. Ah doğru, madalya istediğini söylememiş miydin sen? Anlıyorum, başarıların takdire şayan, Axel’a döndüğümüzde ben de…”

“Biraz daha samimi davranamaz mısın sen?! Beni parayla kandırmak için artık çok geç, bana samimiyetini göster! Şu anki duruma bir baksana! Sylvia-san bana o muazzam tepelerini sergiliyor! Peki ya senin o güçlü yönün ne oldu? Söylesene! Çabuk söylesene!”

Darkness’ın lafını kesip hepsini tek çırpıda saydırdım.

Darkness biraz huzursuzlanıp kıvranarak konuştu:

“Benim, benim savunmam…?”

“Yanlış! Senin güçlü yönün erkekleri baştan çıkarabilecek o fahişe bedenin değil mi? Neden hâlâ aptalca şeyler geveleyip masum kız rolü kesiyorsun ki?”

“Hey, bu adamdan artık köy olmaz. Tuhaf tuhaf konuşuyor, en iyisi onu Şeytan Kral’ın ordusuna bırakalım gitsin.”

“Hayır, bırakamayız, yine de kritik anlarda işimize yarar bu.”

Megumin ve Aqua kendi aralarında sessizce fısıldaştılar.

Beni en iyi nasıl kurtarabileceklerini tartışıyor olmalıydılar.

Darkness utancından bedenini kapatarak konuştu:

“B-Ben…! Asla, baştan çıkarmadım…!”

Gözyaşlarını kırpıştırarak kaşlarını çattı, suçlamalarıma karşı çıkmaya hazırlanıyordu.

“Öyleydin ama! Gerçekten de bedenin o kadar fahişemsi ki! Bu gece! Şans istatistiğim tavan yapmış durumda! Hayatımın en popüler dönemini yaşıyor olmalıyım muhtemelen! Çabuk özür dile şimdi! Hayatımın bu en popüler dönemini yaşarken Sylvia-san’la birlikte çekip gitmemi istemiyorsan, hemen özür dile! Mesela, … Bırak da düşüneyim biraz…”

Kibirime yenik düşüp bu sözleri sarf ettiğimde, Darkness nutku tutulmuş gibi öylece kalakaldı. Tam o sırada Sylvia ellerini başımın üzerine koydu ve konuştu:

“Güzel, güzel… Gözümü diktiğim adama da bu yakışır doğrusu! Şeytan Kral’ın Ordusu’na katılmana izin veriyorum! Ama şu Haçlı kızına çok fazla eziyet etme, tamam mı? Genç kızların narin kalplerine özenle yaklaşmalısın.”

Bunu duyan Darkness, Sylvia’ya sert bir bakış fırlattı.

“Sen bir iblis olduğun halde genç kızların duygularına nasıl böyle sempati duyabiliyorsun, ha…?! İblislerin yaşını dış görünüşlerinden anlamak imkansız, yoksa bu anlayışın bin yıllık bir kadın olmaktan gelen tecrübeye mi dayanıyor?”

Darkness kılıcını kaldırarak sataştıktan sonra, Sylvia sakince cevap verdi:

“Ara, tabii ki anlıyorum; ister genç kızların kalbi olsun ister genç oğlanların.”

Hoho, iblis ırkından bir güzele yakışır şekilde, hem erkeklerin hem de kadınların kalbinden anlıyordu.

Sylvia başımı okşamaya devam ederek konuşmasını sürdürdü:

“Ne de olsa benim yarım bir erkeğe ait.”

Umursamaz bir tavırla ekledi:

“…… Ne?”

Az önce ne dediğini idrak edemeyerek başımı ona doğru çevirdim.

Köyün bazı yerleri muhtemelen yanıyordu ve arkasındaki gökyüzünü aydınlatıyordu. İşte o an bir şey fark ettim.

Sylvia’nın alt çenesini.

Sadece çenesini değil, yüzünün etrafında hafif mavimsi bir renk tonu vardı…

“Hm, sana söylememiş miydim?”

diye yanıtladı Sylvia.

Keskin sağ kulağındaki mavi küpe parıldıyordu…

“Ben bir kimeroyum. O çok sevdiğin bu göğüsler doğal değil, sonradan eklenme.”

Sanki hiçbir önemi yokmuş gibi konuşuyordu.

Beynim az önce duyduklarımı reddetmek için büyük bir çaba harcıyordu.

O cümleyi anlamamak için elinden geleni yapıyordu.

Ne de olsa bu şu anlama geliyordu…

Ben bunca zaman bir erkeğin göğüsleri yüzünden mi heyecanlanmıştım, yani…

Ah…?! Hım?

“… Ka-Kazuma? Şey… Kendine gel…! Hey! Kendine gelsene! İ-İyi olacaksın, sakin… Sakin ol…”

Megumin’in yumuşak sesini duydum ve uzun zaman önce duyduğum bir söylentiyi hatırladım.

Küpelerini sağ kulağına takan erkekler meğer―

“Bu arada, gerçekten çok hoş bir adamsın… Başını böyle okşamak bile göğüslerimi ve alt bedenimi heyecanlandırmaya yetiyor.”

Boy farkımız yüzünden kıçım Sylvia’nın kasık hizasındaydı.

Orada…

“Sylvia-san, Sylvia-san, kıçımda sert bir şey baskı yapıyor… bu benim hayal gücüm, değil mi?”

Buna karşılık Sylvia o popüler Japonca ifadeyi utangaç bir şekilde söyledi:

“Bunu bilerek yaptım.”

Beynim dondu.

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla