Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 17 – Bölüm 5 / Bu maceracıya şan olsun!

Bu maceracıya şan olsun!

Kısım 1

Kendimizi bir video oyununda son bölüm canavarının odasına giden kapı olarak hiç sırıtmayacak, şaşaalı bir şekilde süslenmiş çift kanatlı bir kapının önünde bulduk.

İkimizi o zindanın en alt katına ışınlamıştım.

Şeytan Kral ve ben, daha birkaç gün önce şu kadim vampirin saklandığı yerin önünde dikiliyorduk.

Bu katta hiçbir canavar izi yoktu.

Wiz ve Vanir ile buraya geldiğimizde, bu katta karşılaştığımız tek yaratık o vampirdi.

Başka bir deyişle, burası Şeytan Kral’la dövüşmek için biçilmiş kaftandı.

──Şeytan Kral aradaki mesafeyi açmak için hızla geriye doğru sıçradı.

Neredeyim ben? Kesin arkadaşlarının beklediği bir yere ışınlanacağını düşünmüştüm… Hmm, küf kokusuna ve yoğun mana birikimine bakılırsa bir zindanda olmalıyız.

Yavaşça Şeytan Kral’dan uzaklaşırken ona nerede olduğumuzu söyledim,

Bildin. Bu diyarın en derin zindanı olduğu söylenen yerin en alt katındayız. Buradan çıkmak istiyorsan, tırmana tırmana ta en üste kadar gitmen gerekecek… Ya da gerisin geri ışınlanman.

Sözlerimi duyduktan sonra Şeytan Kral burnundan soluyarak mırıldandı,

İyi o zaman, ben de kaleme geri dönerim. Gerçekten bir Şeytan Kral’ın Işınlanma kullanamayacağını mı sandın? Bu küflü mekanda kalmama hiç gerek yok──

Cümlesini bitiremeden araya girdim.

Işınlanma kullanabildiğini elbette biliyorum. Ama koskoca Şeytan Kral, cesur bir maceracıyla bire bir dövüşmekten gerçekten kaçacak mı?

İşaret parmağımı sallayarak Şeytan Kral’a kışkırtıcı bir edayla söyledim.

…… Anlıyorum. Bu bilgiyi nereden edindin bilmiyorum ama Şeytan Krallar hakkında dersine iyi çalışmışsın gibi görünüyor. Doğru ya, böyle bir meydan okumadan kaçacak olursam kendime artık iblislerin kralı diyemem… Ancak sen, emrimdekilerden birine kolayca yem olan ezik birisin. Senin gibi ezik bir güce sahip biri bana rakip olamaz. Geri gelmeden önce git de birkaç yıl daha antrenman yap. Karşıma çıkmayı düşünmeden önce en azından şu sihirli kılıçlı Kılıç Ustası kadar güçlü olmalısın.

Şeytan Kral alaycı bir şekilde sırıttı.

Cevap olarak şöyle dedim──

Ben bir Maceracıyım.

Onun bana tepeden bakan tavrına ben de kendi alaycı sırıtışımla karşılık verdim.

Maceracı mı?

Aynen öyle, Maceracı. En zayıf sınıfa, yani Maceracı sınıfına sahibim.

Burası büyülü bir yer mi yoksa bir tür ışık saçan yosun mu var bilmiyorum ama yerin metrelerce altında olmamıza rağmen bu kat her zaman hafif bir ışıkla aydınlanıyordu.

Maceracı mısın? Gelişmiş bir sınıf, bir öncü ya da bir büyücü bile değil de düz bir Maceracı mı? Şu çaylaklar çaylağı olan sınıf…

Aynen öyle. Zayıf bir Maceracı, Şeytan Kral’ı teke tek dövüşe davet ediyor… Aaa? Tanrıçanın güçleriyle ne kadar zayıflamış olursan ol, bir Maceracıdan kaçacak kadar da ezikleşmemişsindir herhalde, değil mi sevgili Şeytan Kralım?

Şeytan Kral’ın dudakları öfkeyle büküldü.

Onu görünce az kalsın altıma kaçırıyordum ama Şeytan Kral’ın çekip gitmesine izin veremezdim.

Şimdi, Japonya’da ev kuşu olarak yaşadığım dönemde bilediğim trolleme yeteneklerimi iyi bir şekilde kullanma zamanıydı.

Ancak Şeytan Kral derin bir nefes alıp sakinleşti.

Kışkırtmalarına gelmeyeceğim. Ben bu kadar kırışıklığı boşa toplamadım.” “Maceracı olsan ne yazar? Aah, ne peşinde olduğunu anladım. Doğrudan savaşta pek bir işe yaramıyorsun, bu yüzden görevin beni uzaklara ışınlamak ve güçlerimden mahrum kalan adamlarımın icabına arkadaşların bakarken bana vakit kaybettirmek.

Şeytan Kral sesli bir şekilde akıl yürüttü.

Yeterince zaman kazandıktan sonra da tüyeceksin. Ondan sonra kaleye ışınlanacak olursam, etrafım senin arkadaşlarınla çevrilmiş olacak… Planın bu, değil mi?

Bunu söyledikten sonra Şeytan Kral gerisin geri ışınlanmak için hazırlık yapmaya başladı.

──Şimdi onun zekasına hayran kalmanın sırası değildi.

Önünde kartımı zıp diye çıkarıverdim.

Aman aman, acele etmeye hiç gerek yok. Bu benim maceracı kartım. Karanlık sayılır ve aramızda biraz mesafe var ama seviyemi, statlarımı ve sınıfımı görebiliyorsun, değil mi? Hadi ama, statlarıma bir bak. Orta rütbeli maceracılarla karşılaştırıldığında bile epey düşükler, değil mi? İstediğin kadar mazeret uydurabilirsin ama günün sonunda sadece yenilmekten korkuyorsun. Önünde duran böyle zayıf ve lezzetli bir lokmadan yine de kaçacak mısın? Koskoca bir Şeytan Kral böyle mi yapar?

Şeytan Kral’ın şakağında bir damar atmaya başladı.

…………… Beni kışkırtma, küçük velet. Keyfim isterse senin gibi bir bücürün anında işini bitiririm.

Ooo, tıpkı üçüncü sınıf bir ara patronun söyleyeceği türden laflar. Beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattın. Kendine Şeytan Kral deyip caka satıyorsun ama en zayıf sınıfa sahip birinden kaçan korkak bir ihtiyardan başka bir şey değilsin!

Çıtırtı.

Şeytan Kral’ın dişlerini gıcırdatmasının hafif sesi boş katta yankılandı.

Nefesini boşa tüketme. En zayıf sınıfa sahip olduğunu ve açıkça bir piyon olduğunu bilmek, seninle dövüşmem için bana daha da az sebep veriyor. Artık sırf zaman kazanmak için burada olduğuna kesinlikle eminim. Elveda, büyük laflar eden küçük velet!

Şeytan Kral dişlerinin arasından konuşup büyüsünün sözlerini tamamlamaya geri döndü…!

──Biliyor musun, generallerinin çoğunun icabına bakan bendim. Kimlerdi onlar bakayım? Beldia, Vanir, Hans, Sylvia, Wolbach ve Serena. Sanırım onlarla karşılaştığım sıra böyleydi. Bir de bay… Bu kaleyi koruyan, adını öğrenmeyi başaramadığım Bay En Güçlü vardı… Şeytan Kral olarak en azından adamlarının öcünü almaya çalış.

Şeytan Kral büyüyü okumayı bıraktı, bana baktı ve burun kıvırdı,

Ne kötü bir şaka. Senin gibi bir aptalın zaman bile kazanamayacağını bil! Lanetli Yıldırım!

Şeytan Kral aniden bana doğru bir büyü savurdu.

Ha? Kahretsin, gebereceğim──!

!?

!?… Ah, ucuz atlattım… Cidden, ne biçim Şeytan Kral sinsi saldırılara başvurur ki? Ama neyse, benim kadar usta olunca ihtiyar bir adamın hilelerini sezmek çocuk oyuncağı oluyor. Hahaha!

Harbi ödümü kopardı.

Şeytan Kral’ın bana fırlattığı siyah yıldırım oku, daha bir saniye önce kafamın durduğu yerden geçip gitmişti.

Otomatik Sıyrılma becerim tam o anda devreye girmeseydi, şu an muhtemelen kafasız geziyor olurdum.

Ben korkuyla yavaşça gerilerken, Şeytan Kral hâlâ büyü yapma duruşunu koruyarak kafasını şaşkınlıkla yana eğdi.

…? Ondan sıyrılmak için bir beceri kullandın, değil mi? Normalde kimse yıldırım büyüsünden kaçacak kadar hızlı tepki veremez. Anlaşılan belalı birisin.

Şeytan Kral bir iç çekip rahat bir tavırla bana doğru yaklaştı.

Bekle, ben henüz hazır değilim──

Bekle──

Şimdi, bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun? Numaraların bitti, değil mi? Yaşlanıyor olabilirim ama dandik bir maceracıyı öldürmek hâlâ…

……?

Şeytan Kral aramızdaki mesafeyi anında kapatıp beni göğsümden yakaladı ama sonra aniden kaskatı kesildi.

Ardından, beni yakalamak için kullandığı elinden cızırdayan sesler eşliğinde küçük bir duman sütunu yükselmeye başladı.

Gyaaaaaaaaaaah!

Şeytan Kral hızla beni bıraktı ve elini tutarak acı içinde yerde yuvarlanmaya başladı.

Geriye doğru sıçradım, sonra aşağı baktığımda göğsümden bir şeyin eksildiğini fark ettim.

Bayağıdır gözüm gibi bakıyordum ona…

Ne bu böyle!? Bir koruma muskası mı? Bir tür lanet mi!? Uuugh, ucuz numaralarla dolusun…!!

Şeytan Kral boynumdan söküp aldığı küçük keseyi öfkeyle fırlatıp attı.

──O, Megumin’in bir süre önce bana verdiği Kızıl İblis koruma muskasıydı.

[[Bkz. Cilt 9: Bölüm 1]](https://cgtranslations.me/2018/01/25/konosuba-volume-9-chapter-1/)

İçine herkesin saçının tıkıştırıldığı basit bir muska olduğunu sanıyordum ama…

Hey, o benim için çok önemli, o yüzden onu mahvetme.

Ne bu!? Elim neredeyse kömür gibi yandı! İçinde ne var böyle…!? Mavi saç mı?

Şeytan Kral yukarıdan temkinli bir şekilde muskayı dürterek söylenince ben de dedim ki,

İçi bir tanrıçanın saçıyla tıkabasa dolu bir muska.

Böyle tehlikeli bir nesneye dokunduğuma inanamıyorum! Ah, doğru ya, seninle vakit kaybetmeye vaktim yok. Önemsiz bir yem olduğunu düşünüp sana merhamet etmiştim ama bu kadar yeter! Yakında adamlarımın yanına dönmezsem…

Bu ihtiyar var ya! Onca şeyden sonra bile hâlâ benimle dövüşmeye niyetli değil!

Aqua onu zayıflattığına göre, bunun işe yarayacağından eminim!

Eris-sama, lütfen iyi bir şey yürütmeme izin ver!

Steal!

!?

İlk öğrendiğim andan itibaren bu beceriye muazzam derecede güvendim.

Elime baktım──

Ah, karavana…

……

Ondan çaldığım şey, el yapımı olduğu çok belli olan, üzerine karmaşık nakışlar işlenmiş tek bir mendildi.

Onu öylesine bir kenara fırlattım, Şeytan Kral ise telaşla üzerine doğru atladı.

Önemli bir şey miydi?

Kızımın el yapımı… Yok, önemli bir şey değil…

Vicdanım biraz sızladı ama beklenmedik bir şekilde onun için gerçekten önemli olan bir şeyi ele geçirmeyi başarmıştım.

Onu rehine olarak tutma stratejimden vazgeçip kılıcımı kınından çıkardım ve önümde kaldırarak doğrudan en başa döndüm.

Düşmanlarını kolayca hak edebileceğini düşündüğünde sinsi bir saldırıya başvuruyorsun, düşündüğünden daha dişli çıktıklarında ise kaçmaya başlıyorsun. Şeytan Kral dediğin gerçekten bundan mı ibaret? Ah-ah, ben de Şeytan Kral’la dövüşmek için üşenmeyip büyülü bir silah edinmiştim! Beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattın!

Şeytan Kral tuttuğum kılıca bir göz attı.

Efsunlu olduğu kesin ve gerçekten değerli görünüyor ama o silahın gerçek bir dövüş görmek için tasarlandığını sanmıyorum.

Yok yok, bu epey etkileyici bir silah. İyi bir arkadaşım bunu ölü bir maceracının cesedinde buldu, yani adı sanı duyulmamış, hiçbir başarısı olmayan baştan aşağı isimsiz bir büyü kılıcı. Başka bir deyişle, korkak bir Şeytan Kral’ı öldürmek için fazlasıyla yeterli── Vay!

Belki üst üste yaptığım kışkırtmalar sonunda canına tak etmişti, belki de sadece kızından aldığı değerli hediyeyi öylesine fırlatıp atmama öfkelenmişti ama──

Pekala! Madem gebermeye bu kadar heveslisin, seni hemen şu saniye öbür dünyaya göndereyim!

Şeytan Kral doğrudan üzerime doğru hücum etti!

Kısım 2

Bekle! Onca kışkırtmadan sonra korkak gibi kaçıyor musun yani!? Daha az önce bana ne demiştin sen? Asıl korkak olan sensin!

Şeytan Kral uzaktan bana bağırdı ama istediği kadar konuşabilirdi.

Zindanın gölgelerine saklanarak yayımla nişan aldım──

Gözlerimi kör etmek için o işe yaramaz büyüleri kullanacak kadar kurnazsın! Beni adam gibi bir düelloya davet etmemiş miydin!? Çabuk çık ortaya, velet!

Karanlığın içinden beni aramak için etrafta koşturan Şeytan Kral’a doğru baktım…

Snipe──!

Hgrk!?

Ok tam şakak kemiğine saplandı ve kafası yana doğru savruldu.

Üzerime hücum ettiğinde Create Earth ile gözlerini kör etmiş ve bu fırsatı aradaki mesafeyi açmak için kullanmıştım. Bu onu gerçekten tepeden tırnağa öfkelendirmiş gibi görünüyordu.

Ve hazırlıksız yakalanan Şeytan Kral yayımdan çıkan oku doğrudan yedi ama…

O-Oradasın demek! Tatmin olana kadar benimle daha ne kadar oynamayı planlıyorsun!?

Şeytan Kral tek elini şakağının üzerine koyarak benim olduğum tarafa doğru koşturdu.

Ne oluyor be, saldırılarım neredeyse hiç işe yaramıyor!

Efsunlu olmayan her silahtan daha az mı hasar alıyor yani?

Aradaki mesafeyi koruyarak zindanın daha da derinlerine çekildim.

Benimle yakın mesafeye girmeyi başarırsa muhtemelen işim biterdi.

Şeytan Kral’ı Drain Touch ile yıpratabileceğimi pek sanmıyordum ve bunu test etmeye de hiç niyetim yoktu.

Yine de, yayımla onu gıdım gıdım eritmeye çalışırsam, muhtemelen onu öldüremeden oklarım tükenirdi.

Beni o kadar kışkırttıktan sonra kendini zavallı hissetmiyor musun? O Büyülü kılıç ustası karşıma mertçe çıktı! Şu Haçlı da öyle! Onların yanında sen ne oluyorsun ki!?

Düşman Algılama becerimi kullanarak Şeytan Kral’ın yavaşça bana doğru yaklaştığını hissedebiliyordum.

Çantamdan silindir şeklinde bir kağıt çıkarıp üzerine yağ döktüm.

Yağın bir fitil gibi yere damlamasına izin vererek yavaşça geriledim, ardından becerimi aktifleştirdim.

Trap Creation.

İşte oradasın!

Fısıltımı duyan Şeytan Kral, labirentteki bir yol ayrımından doğrudan bana çıkan geçide doğru atıldı.

Korucu-san’ın bana öğrettiği Trap Creation becerisi gerçekten çok işe yaradı.

Bir amatör tarafından alelacele hazırlanmış olsa bile her türlü tuzakların gücünü ve tetiklenme şansını artıran bir beceriydi. Benim gibi birine mükemmel uyan bir beceri.

Varlığımı gizlemeye bile uğraşmadan ayağa kalktım ve üzerime doğru hücum eden Şeytan Kral’la yüzleştim.

Çek kılıcını, velet! Buna hemen şimdi bir son vereceğim!

Çakmağımı yakıp yağın üzerine düşmesine izin verdim.

Yağın alev aldığını gören Şeytan Kral geriye doğru dev bir sıçrayış yaptı.

Explosion!

!?

Sesimle birlikte, labirentimsi zindanda gürleyen devasa bir patlama yankılandı.

Zindanın duvarları ve yerleri çatladı, hatta parçaları üzerime doğru uçuştu.

“…! Ne…! Ne bu böyle!?”

El yapımı çakma dinamitim, Şeytan Kral’ın dizinden aşağısını paramparça etmişti.

Kahretsin, beklediğimden çok daha az hasar aldı.

Bu da büyü olmadığı için hasar direnci buna da mı işliyor yoksa?

Gücüne bakılırsa bacağını tertemiz koparmaya hayli hayli yetmesi gerekiyordu…

İçimdeki endişeleri gizlemek adına, aldığı yaradan sonra dizlerinin üzerine çöken Şeytan Kral’la yüzleştim ve dik bir duruş sergileyerek yavaşça geriledim.

Heh, beni sıradan bir maceracı sanma. Daha önce de söylediğim gibi, generallerinin çoğunun icabına bakan bendim. Tek bir Patlama yeteneklerimin menziline rahatlıkla girer.

Yalan söylüyorsun! Bu gerçek bir Patlama’nın gücünün yanından bile geçemez! Senden hiçbir mana sezemedim, bu yüzden patlayıcı bir iksir falan kullanmış olmalısın! Gerçekten ucuz numaralarla dolusun── Hey──!

Şeytan Kral cümlesini bitiremeden arkamı dönüp koşturmaya başladım, o da topallayarak peşime düştü.

Zayıflamış olmasına rağmen fiziksel statları hâlâ benimkilerden katbekat üstündü.

Yaralarına rağmen hâlâ benimle aynı tempoyu rahatlıkla koruyabiliyordu.

Bu kat daha ne kadar uzanıyor acaba?

Yanlışlıkla çıkmaz bir sokağa girersem kesinlikle beni ezip geçer.

Çantamı karıştırıp son çakma dinamit çubuğumu çıkardım.

Kahretsin, Megumin bu şeylerden nefret etmeseydi çok daha fazlasını yapabilirdim…

Megumin’den gizli yapması gerçekten tam bir eziyet.

Onu bir patlamaya daha yakalatabilirsem, sihirli kılıcımla işini bitirecek kadar zayıflatabilirim…

──Tam o sırada.

Arkamda son derece tehlikeli bir varlık hissettim.

Bu gerçekten çok kötü.

Megumin’in Patlama büyüsünü hazırladığı zamanki kadar güçlü değil ama Şeytan Kral kesinlikle arkamda güçlü bir büyü üzerinde çalışıyor.

Arkama baktığımda Şeytan Kral beni işaret ediyordu.

Otomatik Kaçınma becerim devreye girerse muhtemelen atlatabilirim ama bu şansıma fazla güvenmek olur. Eğer devreye girmezse, muhtemelen anında ölürüm.

Şeytan Kral ile aramda yaklaşık on metre var.

Bu kötü, büyüsü daha önce attığı yıldırım büyüsünden bile daha uzun sürüyor!

“Seninle oynamaktan sıkıldım. Sonuçta artık genç değilim. Makamı dönene kadar manamı saklamayı umuyordum ama… Bunu atlatamayacaksın.”

Kahretsin, bir şey geliyor! Bu çok kötü! Bu gerçekten çok kötü!

Kullanabileceğim herhangi bir savunma büyüm var mı?

Megumin’in bana verdiği üst kalite manatitlerden birini çantamdan çıkardım.

“Ye bunu! Inferno!”

“Create Earth!”

O manatit parçasının içindeki mananın son damlasına kadar çekip önümde muazzam miktarda toprak oluşturdum.

“Ne! Ah! Sıcak!”

Toprak duvarın diğer tarafından bu bağırışı duydum.

Oluşturduğum toprak duvar tarafından bana ulaşması engellenip geri seken sıcaklık yüzünden yanmış olmalı.

Yine de bu manatit gerçekten muazzam bir şeymiş. Tüm hayatım boyunca hiç bu kadar çok toprak oluşturduğumu sanmıyorum.

Bir dakika bekle.

Eğer durum buysa…

“Seni gidi sinir bozucu velet! Toprakla bu geçidi kapatıp kaçmaya mı çalışıyorsun!? Öyleyse bu ebelemece oyunu bitti! Ben──!”

Başka bir manatit parçası daha çıkardım.

“Create Earth Golem!”

“Şatoya… Geri… Dönüyorum…”

Toprak hareket etti ve belirsiz bir insan şeklini aldı.

Normalde manam ancak uyduruktan bir toprak bebek yapmaya yeter ama…

“… Böyle bir şeyi… Yapacak güçte misin…?”

Üst kalite bir manatitin içindeki mana ile, Şeytan Kral’ı bile cüce gibi gösteren devasa bir golem oluşturabilirdim. Hatta golem o kadar büyüktü ki tavana ucu ucuna sürünüyordu.

Toprak golemin bacaklarının arasındaki boşluktan Şeytan Kral’a bakıp sırıttım.

──Bu ebelemece oyunu henüz bitmedi.

“İkinci raunt zamanı!”

“Kahretsin!”

Bölüm 3

“Korkak! Ne biçim Şeytan Kral’sın sen, arkasını dönüp kaçıyor!? Benimle delikanlı gibi dövüş! Aramızda ne diyordun sen bana az önce!?”

“Seni orospu çocuğu! Seni orospu çocuğu!”

Rolörümüz artık değiştiği için zindanda Şeytan Kral’ı kovalayan taraf bendim.

“Vahahaha! Şeytan Kral amma da zayıfmış! Generallerinin hepsi senden çok daha iyi dövüşmüştü!”

“Seni aptal! Ununu eleyip eleğini asmış yaşlı bir adamdan ne bekliyorsun!? Zaten benim asıl gücüm adamlarımı güçlendirmektir, ön saflarda dövüşmek değil! Ayrıca şu an zayıflatılmış durumdayım!”

Şeytan Kral bile böyle devasa bir golemi kafadan yenemiyordu ya da belki de onunla dövüşürken benim gizlice saldırmamdan endişeleniyordu. Her halükarda, çabucak arkasını dönüp topallayarak kaçtı.

Avantaj bende gibi görünebilir ama aslında tüm manamı olabildiğince büyük ve güçlü bir golem oluşturmaya odakladım ve bu süreçte hareket süresinden feragat ettim.

Bu iş çok uzarsa golem duracak, bu yüzden bunu olabildiğince hızlı bitirmeliyim.

“Ye bunu! Snipe! Snipe! Snipe!”

“Ah! Öf! Mıhh! S-Sen…!”

Golemin bacaklarının arasındaki boşluktan birkaç ok fırlattım.

Hafif bir rahatsızlıktan fazlası değil ama Şeytan Kral’ın soğukkanlılığını kaybettirmesine yetip de artıyor gibi görünüyor.

Golemimi uzağa ışınlarsa ya da buna benzer bir şey yaparsa anında işim biter, bu yüzden mantıklı düşünmesini engellemem lazım.

Ah, kahretsin, okum bitti.

İdeal senaryo, son çakma dinamit çubuğum ve sihirli kılıcımla işini bitirirken golemin Şeytan Kral’ı bağlamasıydı ama…

“… Hah… Hah… Daha fazla koşamayacağım…”

Şeytan Kral olduğu yerde durdu.

“Generallerimi gerçekten sen mi indirdin? Eminim sen indirmişsindir… Kalleşçe numaralar kullanıyor olabilirsin ama beni bile bu raddeye kadar sıkıştırdın.”

Bu aniden çıkan muhabbet de neyin nesi?

Golemimin süresi dolana kadar zaman kazanmaya mı çalışıyor?

Ama ben onu durdurana kadar golem Şeytan Kral’a saldırmaya devam edecek.

“Nasıllardı? Sana bir generale yakışır şekilde, utanmayacakları bir mücadele verdiler mi?” “En azından başına iş açtılar mı?”

“… Beldia’nın kafasını çaldıktan sonra kafa karışıklığı içinde dolanırken arındırıldı. Düşününce, ilk borca batma sebebim de onu aradan çıkarmaktı.”

Şeytan Kral derin bir nefes aldı ve yırtıcı bir kuşunkini andıran altın sarısı gözleri parıldadı.

“Vanir, Patlama ile paramparça edildi ama ertesi gün neşeyle Wiz’in dükkanında onun yardımcısı olarak çalışmaya başladı. Onun tarafından kazıklandığım zamanların sayısını unuttum artık.”

Golem elini Şeytan Kral’a doğru uzattı.

“Hans beni neredeyse yutuyordu, Sylvia da farklı bir anlamda beni neredeyse yutacaktı. Ah, ama Wolbach’ın kafası bayağı iyi çalışıyordu sanırım… Ve dövüştüğümüz son general olan Serena beni bir Regina inananına dönüştürüp öldürdü. Yani, onlar yüzünden az şey çekmedim.”

“…… Görünüşe göre sen de payına düşen çileyi çekmişsin…”

Derin bir iç çektim, Şeytan Kral da gerçekten halimden anlar gibiydi.

Anlaşılan bu ihtiyar da onlar yüzünden az çekmemişti.

“Create Earth!”

Aniden, Şeytan Kral önümde devasa miktarda toprak oluşturdu.

Oluşturduğu toprak miktarı, benim üst kalite bir manatit yardımıyla oluşturduğum miktarla yarışır düzeydeydi.

Aniden ortaya çıkan toprak duvar golemin elini engelledi.

“Bekle, sen de mi──”

“Create Earth Golem!”

Şeytan Kral’ın sesiyle birlikte toprak yığını titredi ve insansı bir şekle büründü.

Onun golemi benimkinden yaklaşık bir baş küçüktü.

Gerçekten bunu söyleyen kişi ben olmamalıyım ama Şeytan Kral harbi her şeyi yapabiliyor!

“… Of. Aman ya, bu beklediğimden daha fazla büyü gücü yedi… Yine de iyi iş çıkardın velet. Kılıç ustasına karşı kılıç kullanırsın. Büyücüye karşı büyü kullanırsın. Ve bir maceracıya karşı da ezmek için hünerlerini sergiledikleri her neyse onu kullanırsın… Ama yine de beni bu kadar tuhaf bir dövüş tarzına başvurmaya zorlayan ilk kişi sensin.”

Şeytan Kral gerçekten etkilenmiş görünüyordu ama şu an bu hiç de umurumda değildi.

Benim golemimin daha büyük olduğu doğruydu ama Şeytan Kral’ın yeteneği…!

“Şimdi sıra bende. Ama gerçekten ilginç fikirlerle dolu bir adamsın. Acaba bundan sonra ne yapacaksın?”

Şeytan Kral’ın aurasıyla güçlenen golemi, tek bir yumrukla benim golemi çamura çevirdi.

“Pekala velet, üçüncü raunt zamanı!”

“Kahretsin!”

Bölüm 4

“Fuhahaha! Koş, koş! Neden bir golem daha oluşturmayı denemiyorsun? Belki bu sefer kazanırsın, ha!?”

Şeytan Kral’ın coşkulu sesi, ağır ayak sesleriyle birlikte arkamdan geliyordu.

Üzerimde üç manatit parçası daha vardı.

Son bir çakma dinamit çubuğu.

Ve tek bir sihirli kılıç ile o tuhaf isimli kılıcım. Bütün silahlarım bunlardan ibaretti.

“Yeni bir golem oluştursam seninkine kolayca yenileceğini çok iyi biliyorsun! Kişiliğin gerçekten ne kadar da bozuk böyle! Tüm o adamların patronundan da beklenildiği gibi!”

Karanlık ve kıvrımlı geçitlerde koşarken ben de ona doğru bağırdım.

“Ne…! D-Dur bir dakika! O adamlar benim başıma da bir sürü belalar açtı! Beldia kafasını banyolara yuvarlamayı bir türlü bırakmadı, Vanir karanlık duygularını hasat etmek için sürekli askerlerimi avladı ve Wiz hazineden haber vermeden para ve değerli eşyalar alıp gerçek bir dükkan açma pratiği olsun diye onları satmaya başladı…!”

Şeytan Kral, onlarla aynı kefeye konulmaya katlanamıyormuş gibi makineli tüfek gibi hızlı hızlı konuştu.

“Hans bir şey yemek istiyorsa düzgünce izin istemeliydi, erzak deposuna gizlice sızıp zehirli vücudunu oradaki yemek stoklarına sürtmemeliydi! Sylvia, gözünün çarptığı herkese ‘tek bir vücut olmak’ istediğini söylemeyi kes artık! Serena da bağış adı altında insanlardan para isteyip durarak sürekli şatoda koşturup durdu! Aralarında tek aklı başında olan Wolbach’tı…! O yüzden sanki aralarında en kötüsü benmişim gibi konuşma!”

V-Vay be, gerçekten çok çekmişsin ha…

Onca sempatime rağmen çantamdan son çakma dinamit çubuğumu çıkardım.

Büyüsel olmayan saldırılar Şeytan Kral üzerinde pek etkili değildi ama bunun yerine golem üzerinde kullanılırsa…!

Arkama dönüp çakma dinamit çubuğunu goleme doğru fırlattım.

Sonra elimi öne doğru uzattım…!

“Tinder!”

“!?”

Duman dağıldığında golemin üst gövdesi tamamen yok olmuştu, geriye sadece bana doğru yavaşça yürümeye devam eden bir çift bacak kalmıştı.

Az önceki patlama oldukça büyüktü ve tavandan taş parçaları düşmeye başlamıştı. Buranın tamamen çökebileceğinden biraz endişeleniyorum.

“S-Seni pislik…”

Goleminden sıçrayan toprak topakları yüzüne bulaşırken Şeytan Kral öfkeyle hırladı.

Zafer kazanmış bir gülümsemeyle yanıt verdim ve ilan ettim.

“… Bu arada, o Patlama değildi. Sadece Tinder’dı.”

“Biliyorum onu! Az önce bas bayağı ‘Tinder’ diye bağırdın zaten! Sıradan bir Maceracının Patlama gibi üst düzey büyüleri kullanabilmesine imkan yok zaten!”

Öfkeden deliye dönen Şeytan Kral bir kez daha peşime düştü.

Kahretsin, Şeytan Kral olmasına rağmen klasik Şeytan Kral kalıpları hakkında hiçbir şey bilmiyor!

Hala üç manatit parçam kaldı. Ne yapmalıyım? Onu şimdi mi engellemeliyim?

Ne yapacağımı düşünürken Şeytan Kral sağ elini bana doğru uzattı.

Bir manatit parçası yakaladım ve…

“Lightning!”

“Cursed Lightning!”

O manatit parçasının içindeki tüm mana rezervini bir yıldırım okunda topladım ve Şeytan Kral’a doğru fırlattım.

Aynı anda Şeytan Kral da bana siyah bir yıldırım oku fırlattı, benimkinden sekip sağ omzumu sıyırıp geçti.

“… Graaaaah! Fena değil! Fena değil velet!”

“… “O-Ooooof! Omzum! Omzumda delik açıldı!”

Sağ omzumu kavrayıp acıyla haykırdım. Aynı anda Şeytan Kral da sağ uyluğunu tutarak olduğu yere çöktü.

Omzumda doğru düzgün bir delik açılmıştı ama görünüşe göre o ciddi bir yara almamıştı.

Bu kötü. Burada durup onunla darbe takasına girmek sadece benim ölmemle sonuçlanacak. Geri çekilmem lazım──!

“Yine mi ebelemece oynamaya çalışıyorsun? Üzgünüm velet ama o oyundan sıkıldım artık. Cursed Lightning!”

Tek dizi üzerinde hâlâ çökmüş haldeyken Şeytan Kral elini uzattı ve ölümcül büyüsünden bir patlama daha fırlattı.

İşim bitti.

Hiç büyü okumadan nasıl bu kadar hızlı peş peşe bu kadar güçlü büyüler atabiliyor?

Bilinçsizce omzuma bastırdığım elimle sihirli kılıcımı çektim ve kendimi korumak için önüme getirdim…

──Gevrek bir sesle, büyünün tüm gücünü kafadan yiyen sihirli kılıç tuzla buz oldu.

“Aaah!”

“!? O durumda bile hayatta kalmanın bir yolunu buldun ha. Ne kadar şanslısın sen böyle?”

Güvendiğim silah parçalara ayrılınca, laf yetiştirirken bir yandan da kılıcın kabzasını çaresizce Şeytan Kral’a fırlattım.

“Şanslı derken neyi kastediyorsun!? Gerçekten şanslı olsaydım en başında bu yerde olmazdım! Aaah… O pislik Dust, bana böyle çöp bir kılıç verdiğine inanamıyorum!”

“B-Başkasının verdiği bir şey hakkında böyle konuşmamalısın… Zaten sıradan bir sihirli kılıç öyle bir büyüyü savuşturamazdı…”

Şeytan Kral’ın kafa karışıklığını görmezden gelerek sırtımdan o çok sevdiğim kılıcımı çıkardım.

“Her neyse, artık seçeneklerin tükendi. Kaç manatitin kaldı ve daha kaç kez Lightning atabilirsin? Üst Düzey Büyü atamıyorsun, değil mi? Atabilseydin, sabahtan beri kullandığın orta düzey büyü olan Lightning’den çok daha fazla hasar veren büyüler kullanırdın… Eee, o tereyağı bıçağınla ne yapmayı düşünüyorsun? Üzerinde büyü var gibi bile görünmüyor.”

“O Chunchunmaru.”

………

“… Ne?”

Şeytan Kral afallamış görünüyordu.

“Adı Chunchunmaru. Öyle tereyağı bıçağı falan değil, adı Chunchunmaru. Seni yendikten sonra bu kılıcı Şeytan Kral’ı katleden kılıç olarak bir müzeye bağışlayacağım──”

“Cursed Lightning!”

“Uwah!?”

Otomatik Kaçınma becerim devreye girdi ve Şeytan Kral’ın bana doğru gönderdiği yıldırım okunu atlatmamı sağladı.

“Pislik, daha ne kadar buna devam etmeyi düşünüyorsun!? İlk defa bu derece çileden çıkıyorum!”

Şeytan Kral’ı sinirlendirip manasını bitirmeye çalışıyorum ama sanırım bu garip isimli kılıcım ilk defa işe yaradı.

Zaten Şeytan Kral’a zarar veremeyen kılıcımı yere fırlattım ve elimi omzuma bastırdım.

“Heal!”

“… İyileştirme büyüsü de mi kullanabiliyorsun?”

Şeytan Kral bıkkın bir halde söyledi.

“Heal! Heal!”

Acıya dayanarak omzuma peş peşe iyileştirme büyüsü uyguladım.

Ama yara büyülerimin pek işe yaramayacağı kadar derindi.

Hâlâ sızlayan sağ omzumu kavrayarak ayağa kalktım ve bir kez daha Şeytan Kral’a arkamı döndüm.

“Kaçmakta gerçekten iyisin, değil mi? Bu kadar yeter, pes et artık. Bir maceracıya göre bayağı iyi iş çıkardın. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. Şimdiye kadarki performansına saygımdan seni bırakmaya razıyım. Hâlâ bir manatit parçan var, değil mi? Teleport büyünü okumanı bitirmen için sana zaman vereceğim.”

Şeytan Kral’ın sesi arkamdan seslendi.

Dürüst olmak gerekirse son derece cazip olan bu teklifini görmezden gelerek köşeyi döndüm ve duvara yaslandım, elim omzumun üzerine sıkıca bastırılmış halde yavaşça yere çöktüm.

Bu kötü. Kanamayı durduramıyorum. Ve gerçekten çok acıyor.

Işınlanıp gitmeme izin vereceğini söyledi…

Ne yapmalıyım? Şatodaki arkadaşlarım Şeytan Kral’ın kişisel muhafızlarının icabına bakmış mıdır acaba?

Şey, Şeytan Kral’la tek başıma dövüşürken bayağı iyi dayandım, bu yüzden o tipler bizimkilere sorun çıkaramayacaktır eminim.

Daha da önemlisi, acele edip kanamayı durdurmam lazım.

“Söylesene velet, sanırım adını hiç öğrenemedim. Böyle belirleyici bir savaşta, Şeytan Kral olarak adını öğrenmek için çaba göstermeliyim. Neden kendini tanıtmıyorsun?”

Şeytan Kral’ın topallayan adım sesleri bana daha da yaklaştı ve ben de manatitlerimden birini daha çıkardım.

“Heal!”

Omzumdaki yara kapandıktan sonra Şeytan Kral’ın olduğu tarafa doğru bağırdım.

“Benim adım Satou Kazuma… Senin adın ne?”

Çok fazla kan kaybettim. Vücudum ağırlaşmıştı.

En kısa sürede ayağa kalkmam gerektiğini biliyorum ama bunu yapacak gücü bir türlü bulamıyordum.

“Yasaka.”

Şeytan Kral’ın yumuşak sesini dinlerken ben…

Bir dakika.

“Yasaka mı? Şeytan Kral Yasaka mı? Çok daha korkunç bir adın olmasını bekliyordum.”

Şeytan Kral’ın topallayan adımları bunu söylememden sonra durdu.

Görünüşe göre Şeytan Kral yürümeyi bırakmıştı.

Sonra köşenin arkasından gelen bir kahkaha sesi duydum.

Yüzünü göremiyordum ama gerçekten gülüyormuş gibi geliyordu kulağa.

“Benim adım Yasaka Kyouichi. Şeytan Kral Yasaka Kyouichi.”

“Ha?”

“… Ne, ne, ne, ne, ne? Japonya’dan mısın? İnsan mısın sen?”

Panik dolu sesime karşılık Şeytan Kral neşeyle cevap verdi.

“Hayır, sadece sıradan bir İblisim. Japonya denen yere hiç gitmedim, ama o ülkenin dedikodularını duymuşluğum var. Düşününce, ünlü bir kahramanla aynı adı taşıyorsun.”

……!?

“Hey, hiç mantığı olmayan şeyleri zırvalayıp durmayı kes! Ne yani, kafamı karıştırıp işini bitirmek için tereddüt etmemi mi sağlamaya çalışıyorsun? Bu yaptığın gerçekten çok ucuzca, biliyorsun değil mi?”

“Kim kimin işini bitirecek acaba, çok merak ediyorum? Heheh, bilirsin, senin gibi maceracılara adımı her söylediğimde harika tepkiler alırım… Adımın nereden geldiğini öğrenmek ister misin? Peki ya Şeytan Kral’ın ordusunun neden insanlığa saldırdığını bilmek ister misin? Şeytan Kral’ın ordusuna dair en büyük gizem bu olsa gerek.”

Şeytan Kral bunu söylerken içten gelen bir kahkaha patlattı.

──Bir dakika, neler oluyor?

Oyunlarda ve çizgi romanlarda son savaşlarda yaşanan o tuhaf olay da neyin nesi böyle?

“Bunların hiçbirini öğrenmek istediğimi söylemedim ki. Neden özel olarak bana bunları anlatmayı teklif ediyorsun ki?”

“Çünkü senin gibi garip adlara sahip kişilerin benimle karşılaştıklarında soracakları sorular bunlardır. Sizin türünüz arasında Şeytan Kral’a dönüşen kahramanla ilgili popüler bir masal vardır… Ee, başka kimsenin bilmediği o işin aslını duymak ister misin?”

[[O ünlü masal için Patlama yan serisi 2: Sonsöz kısmına bakınız]](https://cgtranslations.me/2018/01/17/explosion-spinoff-2-epilogue/)

Bunu söyleyen Şeytan Kral kıkırdadı.

“… Şey, o zaman, adının nereden geldiğini anlatabilir misin? Şeytan Kral’ın ordusunun neden insanlığa saldırdığını sonra da anlatabilirsin…”

“Bunu öğrenmek istiyorsan önce beni yenmen gerekecek!”

B-Bu adam gerçekten sinir bozucu!!

“Wahahaha! Sinirine mi dokundu? Dokundu, değil mi? Ah, senin elinden bu kadar çektikten sonra nihayet acısını çıkarmak harika hissettiriyor!”

Bu ihtiyar tıpkı küçük bir çocuk gibi davranıyor!

“… Yine de kendimi bu şekilde tanıtmamın üzerinden hayli zaman geçti. Şimdiye kadar adımı sadece ölmek üzere olanlara bahşettim. Ama bu adımı öğrenip evine götürmene izin vereceğim. Beni bir dövüşte tek başına bu kadar sıkıştırdığın gerçeğini takdir etmek için bir hediye say.”

Şeytan Kral bunu söyledikten sonra bir kez daha topallayarak bana doğru yürümeye başladı.

Buradan hemen ışınlanıp kaçmazsam büyük ihtimalle işimi bitirecek.

Sadece tek bir manatit parçam kaldı.

Kendi başıma eve ışınlanacak kadar manam yok şu an.

Eve dönmek istiyorsam bunu kullanmaktan başka çarem yoktu.

“Söylesene, gerçekten şatona geri mi döneceksin? Geri döndüğünde arkadaşlarım muhtemelen seni bekliyor olacak. Aşağıda geçirdiğimiz onca süreden sonra, kişisel muhafızların muhtemelen çoktan ölmüştür.”

Sözlerimi duyan Şeytan Kral cevap verdi:

“Şey, evet, o tiplere karşı tüm adamlarım çoktan yenilmiş olmalı… Seni öldürdükten ya da sen kaçtıktan sonra biraz ara veririm herhalde. Sonra bu zindanda yoluma devam edip yanıma birkaç güçlü canavar toplarım. Dinlenip döndüğüm zamana kadar kızım ana orduyla birlikte şatoya dönmüş olur.”

Aklıma birden Şeytan Kral’ın kızı ordusuyla dönerse bunun yaşanabilecek en kötü senaryo olacağı geldi.

Axel’a ışınlanabilir, gücümü toplayıp Axel’ın en güçlü maceracılarından birkaçıyla birlikte buraya geri ışınlanabilirdim…

Hayır, hayır, buraya ışınlanacak kadar manam kalmadı ve bu manatit parçası benim sonuncu parçam.

Drain Touch ile birkaç maceracının manasını çekebilirdim ama onların şu an savunma savaşında olması gerekiyordu.

İstesem bile, kasabanın bu zor zamanında burayı terk edip benimle gelmeye razı kaç maceracı çıkardı ki?

──Tıkır. Tıkır.

Şeytan Kral’ın ayak sesleri yaklaştı.

Onu yenmeden eve dönersem ne olurdu?

O üç baş belası, Şeytan Kral arkasında bir sürü canavarla geri dönerse beni dinleyip kaçarlar mıydı?

Hayır, en başından beri beni hiç dinlemediler ki, şimdi neden dinlemeye başlasınlar?

Şeytan Kral’ın, berabere kaldığımızı ve benim onlardan önce kasabaya döndüğümü söylemesini sağlayabilir miydim?

Ama ona inanmalarına imkan yok…

Geriye bir tek…

“Söylesene, seninle şatoya dönmek istediğimi söylesem beni de götürür müydün?”

“… Sana yardım etmem için hiçbir neden göremiyorum. Yine de oldukça yeteneklisin, biliyor musun? Benim için çalışmayı hiç düşündün mü? Bana ihanet etmeni engelleyecek bir lanet yapmam gerekecek ama bu senin için sorun değilse seni şatoya geri götürebilirim.”

Evet, tabii ki.

Bir dakika, bana o laneti yapıp şatoya götürmesine izin verip sonra Aqua’ya laneti bozduramaz mıydım?

Hayır, hayır, bana ihanet etmemi önleyen bir lanetse, Aqua’ya bu durumdan bahsetmemi bile engelleyebilir.

──Tıkır. Tıkır.

Ayak sesleri giderek yaklaşırken yere oturdum ve sırtımdan iki şey çıkardım.

Sağ elimde, bunca zamanı benimle geçirdikten sonra lekelere boğulmuş maceracı kartımı tutuyordum.

Diğer elimde ise son manatit parçamı tutuyordum.

──Tıkır. Tıkır.

Dürüst olmak gerekirse bu bana hiç uymuyor.

Böyle şeylerin her zaman bir adalet savaşçısı olmak isteyen insanlara bırakılması gerektiğini düşünürdüm.

Veya bir kahraman olmak isteyenlere ya da aşırı güçlü olan o tiplere.

Her gün öğlene kadar yatan, gecenin geç saatlerine kadar içen, güzel kızların hizmet ettiği, zenginlik ve lüks içinde bir hayatın tadını çıkaran bir NEET olmak isteyen birine hiç uymuyordu.

“Eee, Teleport büyüsünü okuma hazırlıkların bitti mi? Gitmeni izin vereceğimi söyledim ama o nefret olası yüzünü gördüğüm an kendimi tutabileceğime söz veremem.”

Şeytan Kral giderek yaklaşırken düşündüm ki…

──O tipler muhtemelen bana çok kızacak.

Ama bunu yapmazsam muhtemelen sakinliklerini kaybedip gerçekten aptalca bir şey yapacaklar.

Maceracı kartıma doğru uzandım ve Şeytan Kral’ın ayak sesleri tam yanıma kadar geldi..

“──Lütfen köşeyi dönme, kızma ve beni dinle. Burada berabere kalmış olsak nasıl olur? Önce beni Şeytan Kral’ın şatosuna gönderebilirsin.”

Sözlerim üzerine Şeytan Kral’ın ayak sesleri tamamen durdu.

“Beni bıraktıktan sonra arkadaşlarımla birlikte kasabaya döneceğim. İstediğin kadar mola verebilirsin. Ya da dinlenmeden şatoya dönmek istersen bile, söz veriyorum arkadaşlarım sana dokunmayacak.”

Zindan tamamen sessizliğe büründü.

“… Heh… Hahahaha. Berabere mi? Sen ne diyorsun be? Sanırım bir şeyleri yanlış anlıyorsun. Kaybettin. Gitmene izin vermem sadece benim keyfime kalmış bir şey…!”

Şeytan Kral köşeyi döndü ve anında olduğu yerde kalakaldı.

Gözleri ellerimin arasında parıldayan Patlama Büyüsü küresine kaydı.

“……… Anlıyorum, berabere demek ha? Pekala maceracı. Önce seni şatoya göndereceğim. Bu kabul edilebilir mi?”

“Olmaz. Sana söylemiştim, değil mi? Köşeyi dönme ve kızma demiştim. Bunu gördükten sonra sana güvenmeme imkan yok. Beni hiçbir yerin ortasındaki derin bir krastere gönderirsen ne yaparım? O zaman zararlı çıkan ben olurdum, değil mi?”

Şeytan Kral gözlerini elimdeki ışık topundan ayırmadan yutkundu.

“… Anlıyorum. Peki ne yapmalıyız? Bu mesafeden Patlama Büyüsü’nü salıverirsen ikimiz de güvende olamayız. Hayır, patlama yarıçapının dışından bile fırlatsan kesinlikle tüm bu zindanın çökmesine neden olur. Eminim bunun gayet farkındasın, bu yüzden şimdiye kadar kullanmadın, değil mi?”

Şey, öyle de denilebilir.

“En başında, Üst Düzey Büyü bile kullanamayan sen, Patlama gibi en üst düzey ve en karmaşık bir büyüyü nasıl atabiliyorsun? Sen de neyin nesisin böyle?”

“… Bilmem. Bunu ben de pek bilmiyorum. Dünyadaki yerimden bile emin değilim. Onların… Koruyucusu muyum? Sevgilisi mi? Sahibi mi? Efendisi mi? Arkadaşı mı? Yoldaşı mı? Oda arkadaşı mı? Acaba bu terimlerden hangisi bana en çok uyuyor?”

Böyle bir durumda aniden düşünceli bir hale geldiğimi gören Şeytan Kral, soğuk terler dökerek gergin bir şekilde ellerime baktı.

“Bu büyüye bayılan tanıdığım bir kız var. Beni peşinden sürükler ve her gün rastgele şeyleri bununla patlatırdı. Onun günlük rutininde onunla birlikte o kadar çok zaman geçirdikten sonra, görünüşe göre büyünün sözlerine ve hareketlerine o kadar alışmışım ki benim gibi bir Maceracı bile öğrenebildi.”

Ellerimin arasındaki ışık, ellerim yanıyormuş gibi hissettirecek kadar kavurucuydu.

Bir an bile gevşersem patlayacakmış gibi hissettiriyor.

Megumin’in her gün böyle tehlikeli bir şeyi kontrol edebildiğine inanamıyorum.

“Bu mesafeden atarsan senin gibi zayıf biri küle ve toza dönüşür. Ama ben hâlâ bir Şeytan Kral’ım. Bir maceracıdan gelen tek bir Patlama atışı beni öldürmeye yetmeyebilir, biliyorsun değil mi?”

“Aqua seni zayıflattıktan sonra bundan kurtulma şansın muhtemelen yok. Ayrıca tüm bu zindan yine de çökecektir. Bir şekilde hayatta kalmayı başarsan bile, diri diri gömülürsen hiçbir işine yaramaz.”

Bu sözler üzerine Şeytan Kral bir kez daha sessizliğe büründü.

Başım dönüyor. Görünüşe göre hâlâ kan kaybının etkilerini çekiyorum.

──Bunu olabildiğince çabuk bitirmek en iyisi.

“… Ölmekten korkmuyor musun?”

“Ölmekten deli gibi korkuyorum. Zaten birkaç kez öldüm, bu da beni daha da çok korkutuyor.”

Ölmekten korkuyorum.

Dürüst olmak gerekirse her an ağlamaya başlayacakmış gibi hissediyorum.

Bir daha asla konuşamayacağım tüm o insanları düşündüğümde göğsüm acıyor. Gerçekten çok acıyor.

Fakat.

“… Burada ölürsem, insanlık tarafından bilinmeyen birçok şey benimle birlikte sonsuza dek yok olacak… Adımın nereden geldiğini öğrenmek istemiyor musun? Ve Şeytan Kral’ın ordusunun neden──”

“Umrumda değil.”

──Ama.

Eminim onlar bundan da çıkış bir yolu bulmamı bekliyorlardır.

“… Cursed──”

“Explosion!”

Bölüm 5

Vücudum tüy gibi hafifti, sanki havada süzülüyordum.

Aslında ne bir şey görebiliyor ne de duyabiliyordum.

Ama sonra, uzaktan beni çağıran bir ses duyuyor gibi oldum.

Sesin geldiği yöne doğru döndüm.

Sadece hareket etmeyi dilemekle bile, bir şekilde o sesin kaynağına doğru süzülmeye başladım.

Rüya görüyor ya da bir bulutun üzerinde yüzüyor gibi bir his.

Acaba bu garip his de neyin nesi?

Sesin geldiği yöne doğru sürüklendikçe, en sonunda bir ışık sütunuyla yüz yüze geldim──

“──Ölümden sonraki yaşama hoş geldiniz. Ben yeni yolunuzda size rehberlik edecek olan tanrıça Aqua. Satou Kazuma-san, zindanın en dibinde hayatınızı kaybettiniz. Ne yazık ki yaşamınız artık sona erdi.”

……

Kendimi tanıdık, bembeyaz bir odada buldum.

Işık sütununu fark ettikten sonra içine atlamıştım ama her ne hikmetse Aqua tam karşımda duruyordu.

Ve hemen yanında da Eris duruyordu.

Burada olduğuna göre Şeytan Kral yenildi, değil mi?

Aslında, ondan sonra ne oldu?

Ben Şeytan Kral’ı yendiğim anda buraya mı gönderildi?

“Hey Aqua, ben Şeytan Kral’ı ışınladıktan sonra ne oldu?”

Ona sordum ama bir nedenden ötürü gözlerime bakmayı reddetti.

Saçları yüzünü kapattığı için buradan nasıl bir ifade takındığını çıkaramıyordum.

“… Önünüzde seçebileceğiniz birkaç seçenek var.”

Aqua bu kelimeleri son derece duygusuz, dümdüz bir tonla söyledi.

“… Bu dünyada bir bebek olarak yeniden doğmak ister misiniz?”

“… Hey Aqua, söze durumu açıklayarak başla. Ben gittikten sonra herkese ne oldu? Ayrıca biriyle konuşurken yüzüne baksan iyi edersin.”

Ona tekrar sordum ama Aqua beni görmezden gelip kestirip atan bir edayla devam etti.

“… Yoksa huzur dolu Japonya’da bir bebek olarak yeniden doğmayı mı tercih edersiniz?”

“Hey, beni dinle. Ben gittikten sonra ne oldu diye soruyorum. Benden kaçmaya devam edersen parmaklarımı burnuna sokacağım.”

Sonunda Aqua başını kaldırdı ve titreyen bir sesle konuştu.

“… Yoksa baş belası yoldaşlarla uğraşmaktan, bel büken borçlardan, tutuklanmaktan ya da diğer zorluklardan uzak kalacağınız Cennet’te huzur içinde yaşamayı mı seçersiniz…!”

Omuzları sarsılıyordu ve yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu.

Bayağı bayağı ağlıyor.

Eris şefkatle elini Aqua’nın omzuna koydu.

Aqua yüzünü Eris’in göğsüne gömdü; titriyor, hıçkırıklara boğuluyordu.

Onu böyle görünce ne olduğunu kavramayı başardım.

Böyle ağladığına göre muhtemelen artık diriltilemeyeceğim anlamına geliyor.

Bunun olabileceğini tamamen bilerek bu işe girmiştim, bu yüzden benim için şok olmadı.

Bu konuda daha fazla karmaşa hissedeceğimi sanıyordum ama şaşırtıcı derecede sakinim.

Belki de elimden gelenin en iyisini yapıp yapmam gerekeni başardığım içindir.

──Yani, onu buraya geri getirmek.

Vücuduma aşağı doğru baktım, göğsümün altındaki her şey şeffaftı.

Ağlayan Aqua’yı nazikçe kucağında tutan Eris, saçını okşarken bana konuştu.

“… Kazuma-san, emeğiniz için teşekkür ederim. Oradaki herkes Şeytan Kral’ın adamlarını başarıyla yendi ve şu anda sizin güvende olmanız için bekleyip dua ediyorlar. Şeytan Kral’ı yendiğiniz an, Senpai buraya ışınlandı. Ve bunu gören herkes, görevinizde başarılı olduğunuzu anlamış gibiydi.”

Rahatlayarak derin bir nefes verdim.

“Şu anda o çetin savaştan sonra yaralarını sarıyorlar. Senpai’ın gözden kaybolduğunu görünce biraz kafaları karışmış gibiydi ama…”

Düşününce, o zindanda öldüğümü bilmiyorlar, değil mi?

Hadi ya, peki ya Megumin ve Darkness beni aramaya çıkarlarsa?

Aslında Axel halkı da bu arama seferine katılırmış gibi hissediyorum.

Gerçekten de oldukça büyük bir operasyona dönüşebilir…

Evet, benim aksime o uşaklar beni adamakıllı ararlardı, değil mi?

Son birkaç kelam bile edemeden herkesi geride bırakmak gerçekten zor.

Şu anda bir bedenim olmadığı için gerçekten memnunum.

Aksi takdirde, muhtemelen şu an Aqua kadar şiddetle ağlıyor olurdum.

──Düşüncelerim bir şekilde yüzüme yansımış olmalı.

Eris nazik bir tebessümle bana döndü ve konuştu.

“… Şimdi Satou Kazuma-san, Şeytan Kral’ı yenerek ölen kahraman olarak… İnsanların normalde seçebildiği seçeneklere ek olarak size başka bir seçenek daha sunmama izin verildi.”

Aqua bu haber üzerine başını hızla kaldırdı.

“Birinci seçenek, daha önce de belirtildiği gibi Cennet’te müreffeh bir hayat yaşamayı seçebilirsiniz.”

Eris parmağını dudaklarına götürdü ve gülümsedi.

“İkinci seçenek, size bir beden verip Japonya’da yeniden doğmanızı sağlayabilirim. Bunu seçerseniz, hayatınızın geri kalanında maddi konular hakkında asla endişelenmenize gerek kalmayacak kadar çok para verebilirim. Ve hayalinizdeki eşle tanışmanızı sağlayabilirim… Hey, Senpai!? Ç-Çok yakındasın! Yüzün çok yakın!”

Aqua gözyaşlarını sildi ve Eris’i pürdikkat dinledi.

Eris boğazını temizleyip devam etti,

“Ve üçüncü seçenek, bedeninizi geri alıp bir kez daha o dünyaya dönmek olur.”

──Aqua bu sözleri duyunca kocaman gülümsedi.

Bu aptal gülümseyen yüz de neyin nesi?

Sanki hangi seçeneği seçeceğimi zaten biliyormuş gibi gülümsüyor.

Cennet’e gitmem için henüz biraz erken.

Ama Japonya’da yaşamak cazip bir seçenek.

Sadece hayatımın geri kalanını huzur içinde geçirecek kadar param olmakla kalmayacak, aynı zamanda Eris’in hayalimdeki eş ve benzeri şeyler hakkında söyledikleri de var…

Başka bir deyişle, Japonya’ya dönersem sevimli karımla birlikte zorluklardan veya mantıksız durumlardan uzak bir hayatın tadını çıkarabileceğim.

“Peki, hangisi olacak?”

Eris bir tebessümle cevabımı bekledi.

Düşünecek ne var ki zaten?

O dünyada ne kadar çok çekmiştim ben öyle?

Tuhaf yaratıklar ve ıslah olmaz insanlarla dolu.

Sağduyulu insanların nadir kabul edildiği, iliğine kadar çürümüş bir çöplük dünyası.

Eğer o dünyaya geri dönersem gelecekte kesinlikle zorlukların sonu gelmeyecek.

İşte bu yüzden düşünecek bir şey yok dedim.

“Lütfen beni nefret ettiğim o işe yaramaz dünyaya geri gönderin.”

Tereddütsüz yanıtımı duyan Eris’in yüzünde bir tebessüm açtı.

“Pekala, madem kararını verdin, acele edip herkesin yanına dönmeliyiz! Eris, şunla bunla ne yapıyorsan yap da bizi Şeytan Kral’ın taht odasına geri gönder. Bir anda ortadan kaybolduğum için benim için endişelendiklerine eminim, bu yüzden yanlarına dönmem gerek!”

Aqua odada heyecanla sekerek konuştu.

Ancak Eris kaşlarını çattı.

“… Şey, Senpai, bunu söylediğim için üzgünüm ama artık Cennet’e geri döndüğünüze göre… Japonya’dan sorumlu tanrıça olarak bu dünyaya oynamaya inmeniz biraz…”

Aqua sözünü bitiremeden Eris’i omuzlarından yakaladı ve gözlerinde yaşlar birikirken başını hızla salladı.

“Bana öyle baksanız bile yapabileceğim bir şey…! Ah, lütfen durun! Senpai, lütfen göğüs pedlerimi söküp çıkarmaya çalışmayın! Gerçekten, bunu yapsanız bile yapabileceğim bir şey yok!”

İki tanrıça gözümün önünde boğuşmaya başlarken konuştu.

“… Birkaç soru sorabilir miyim?”

Yarı şeffaf parmaklarımla yanağımı kaşıdım.

“Şeytan Kral’ı yenersem bana her türlü tek bir dilek hakkı verileceğine dair bir konuşma hatırlıyor gibiyim.”

Eris’e hayati önem taşıyan bir soru sordum.

İki tanrıça bunu duydukları an hareket etmeyi bıraktı.

“Hey Eris, ne yapacağız? Şeytan Kral’ı yenmesinin imkanı yok diye düşündüğüm için ona öyle söylemiştim. Bu adam cidden tanrı olmayı veya evrene sahip olmayı isteyebilecek türden biri.”

“B-Biliyorum o Kazuma-san ama yine de öyle yapacağını sanmıyorum… Ah, ama tanıştığı tüm güzel kızlarla bir harem hayatı yaşamak isteyebilir…”

İkisi fısıldaşmaya başladı ama her bir kelimeyi net bir şekilde duyabiliyordum.

Ve ciddi ciddi, ödül yalan mıydı? Buradaki tanrıçalar gerçekten bir işe yaramıyor!

Tanıdığım kızlarla bir harem kurmak gerçekten cazip ama dileğime zaten karar verdim.

“O dünyaya ilk gittiğimde gerçekten bir hile seçmediğim için lütfen bana bir hile verin.”

Eris bunu duyunca kıkırdadı.

“Dileğinizi kabul ediyorum. Şeytan Kral yenilmiş olabilir ama o dünya hâlâ güçlü canavarlarla dolu, bu yüzden o dünyada yaşamaya devam etmek istiyorsanız sanırım bu olmadan olmaz…”

Eris bana muzip bir şekilde gülümsedi. Nereye varmak istediğimi anlamış gibi görünüyordu.

“Ah…”

Aqua bir idrak nidası koyuverip elini bana doğru uzattı ama sanki vazgeçmiş gibi hızla geri çekti.

O kadar şey yaşandıktan sonra kendini benim hilem olarak adlandırmaktan biraz fazla utanıyor gibiydi.

Sadece kendisinin baş belası bir tanrıça olduğunun farkına varması bile öz farkındalığında muazzam bir sıçrama.

“Şimdi, nasıl bir hile istersin? Güçlü bir silah mı? Güçlü bir beden mi?” “Yoksa eşsiz bir yetenek mi?”

Eris bunu heyecanla söyledi, yanı başındaki Aqua ise alışılmadık derecede sessizdi.

Onun gibi iddialı ve dik kafalı birini böyle sessiz görmek nadirdir. Keşke daha sık böyle olsaydı, o zaman bu kadar çekmezdim.

Eris’e söyledim.

“Bir Tanrıça hile sayılır mı?”

Eris bana kalbinin derinliklerinden gelen bir tebessümle karşılık verdi.

Ve hemen yanında Aqua, şimdiye kadar gördüğüm en parlak tebessümünü kondurdu yüzüne.

“Eris! Eris! Çabuk ol da Kazuma’yı dirilt! Hadi çabuk! Çok uzatırsak kaledekiler dinlenmeyi bitirip kasabaya dönmüş olacaklar!”

“Tamam, tamam, anladım, o yüzden sen de bana biraz gücünü ödünç ver Senpai. Sonuçta bedenini kaybetmiş birini diriltiyoruz… Şimdi, Kazuma-san, bu çok özel bir istisna. Tekrarı olmayacak, bu yüzden gelecekte hayatının kıymetini bildiğinden emin ol──”

“Kes artık şunu! Hadi, gidelim!”

“Ah, Senpai! Öf, iyi be… Pekala, gidelim…!”

“Yeniden Doğuş!” x2

İki tanrıçadan güç aldıktan sonra içimin derinliklerinde kavurucu bir sıcaklık hissettim.

Bedenim tekrar ağırlaştı ve ayaklarım yere değdiğinde hafif bir ürperti geçti.

Sonra iki tanrıça aniden arkalarını döndüler.

…?

“S-Senpai! Hep sen acele ettirdiğin için oldu bu! Çabuk ol da giyecek bir şeyler falan bul…!”

“A-Ama elimde değildi! Tamamen unutmuşum! Hey Kazuma-san, şu an çok cesursun!”

Şu an tamamen çırılçıplak duruyordum.

“L-Lütfen bir dakika bekleyin, kıyafet getireceğim…! Al Senpai, ona sen uzat! Zaten daha önce defalarca gördün, değil mi!?”

“İstemem, yutulacakmışım gibi hissediyorum! Kazuma-san, eskiden çok sevimliydin ama sanırım artık cidden büyümüşsün…”

“Öf, kesin şunu da verin artık kıyafetlerimi! Daha ne kadar beni çırılçıplak tutmayı planlıyorsunuz!?”

Bölüm 6

Giyindikten sonra Eris bana doğru döndü.

“… Şimdi, bundan sonra istediğiniz zaman Cennet’e özgürce geri dönebileceksiniz. Yine de yakın zamanda geri dönmeye pek niyetiniz yok gibi.”

Yanımda heyecanla parmak uçlarında sıçrayan Aqua’ya bakarak söyledi bunu.

“Ha? En nihayetinde her şey yolunda gitti işte! Sana bir dilek hakkı verme sözü vermeseydim Şeytan Kral zaten yenilemezdi… Ha? Dur bir dakika, Kazuma’nın Şeytan Kral’ı yenmesi için bir tanrıça tarafından yönlendirildiği söylenemez mi? Şeytan Kral’ı zayıflattım da, bu yüzden kendim söyledim diye demiyorum ama bu sefer bayağı örnek bir tanrıça gibi davrandım sanki… Böyle düşününce, bir nevi en değerli oyuncu ben olmuyor muyum?”

Aqua, belki aşırı heyecanlı olduğundan belki de deneyimlerinden ders çıkarma yeteneği hâlâ vahim derecede düşük olduğundan, gaza gelip tüm bu saçmalıkları yumurtladı.

“… Hey, sen benle dalga mı geçiyorsun? Şeytan Kral’ı yenen benim. Anladın mı? Kahraman Kazuma yaptı bunu. Efsane olacak olan kişi benim. Sen ise sadece evden kaçan ve tarafımdan kurtarılması gereken işe yaramaz tanrıçasın. O yüzden ne saçmalıyorsun sen?”

“Ha? Senin gibi bir sıska NEET’in benim yardımım olmadan Şeytan Kral’ı indirme şansının olmadığını anlamıyor musun? Hatta çabalarım karşılığında kafasına konan ödülden daha büyük bir pay almalıyım. Evet, 90’a 10 gayet adil duruyor. Ayrıca artık Cennet’e döndüğüme göre bundan sonra tanrıça gücümü sonuna kadar kullanabileceğim. Bu yüzden bana nasıl davrandığına dikkat etsen iyi edersin, yoksa ilahi gazaba uğrayabilirsin.”

Aqua özgüvenle saçını savurdu ve böyle utanmazca laflar sarf etti.

Eris ikimizi de eğlenmiş bir ifadeyle izledi.

“Umarım Darkness ve Megumin gözlerinin önünde kaybolduğumu görünce gözyaşlarına boğulmamışlardır. Aceleyle geri dönmeliyiz ki içlerini rahatlatabileyim!”

Aqua böylesine lakayt kelimeler sarf ederek devam etti.

“Şimdi, Kazuma-san… Dileğinizi dile getirme vakti…”

Eris ellerini dua eder gibi birleştirdi, sanki Şeytan Kral’ı yendiğim için minnetini de sunuyordu.

Onun bana böyle ilahi bir tebessüm sunduğunu görmek, onu gerçekten tam bir kadın başrol gibi gösteriyordu.

Ona kıyasla…

“Hey Kazuma, kasabaya döndüğümüzde buz gibi bir Kızıl Bira isterim! Lütfen kupama bol bol Dondurma büyüsü atmaya hazır ol. Bir an önce geri dönüp İmparator Zell’i görmek istiyorum! Şimdiye kadar kocaman bir ejderhaya dönüşmüştür herhalde!”

Bakışlarımı defalarca Aqua ile Eris arasında mekik dokuttum.

“…? O tuhaf ifade de neyin nesi? Zaten her zaman bir tuhaf bakardın ama şimdi her zamankinden daha da berbat görünüyorsun. Sana Şifa büyüsü atmamı ister misin?”

………

Eris’e dileğimi söyledim──

──Bir anlık baş dönmesinin ardından, kendimi tanıdık bir yerde dururken buldum.

Burası Şeytan Kral’ın taht odası.

Bunun kanıtı olarak, Şeytan Kral’ın muhafızlarının cesetleri dört bir yana saçılmış durumda.

Aniden ortaya çıkışım, oradaki herkesi bir anlığına afallatmış gibiydi. Ama sonra,

“Kazuma, hoş… Geldin…”

Darkness ve Megumin beni karşılamak için ileri atıldılar ama şaşkınlıkla bana bakarken kelimeleri boğazlarında düğümlendi.

Şimdi ona adamakıllı bakma fırsatı bulmuşken, Darkness neredeyse ağır yaralarla kaplıydı.

Hemen hayati bir tehlikesi var gibi görünmüyor ama çetin bir savaştan çıktığı aşikar.

Yunyun ve Megumin tamamen dona kalmış durumdalar ama üzerlerinde herhangi bir yara bere görünmüyor.

Öte yandan Mitsurugi odanın diğer tarafında yere serilmiş, iki takipçisi de başında fır dönüyor.

Hâlâ nefes alıyor, yani henüz ölmemiş.

“Şey…”

Yanımda duran kişiyi işaret eden Megumin çekinerek sordu.

“… O kim?”

İşaret ettiği kişi tanrıça Eris’ti.

Ne yapacağını bilemeyerek tedirginlikle etrafa bakan Eris’e elimi salladım.

“Bu ünlü tanrıça Eris-sama. Şeytan Kral’ı yenmemin ödülü olarak onu yanımda getirdim.”

“Ha!?” x3

Megumin, Yunyun ve Darkness şaşkınlık dolu bir çığlık atıp gerilediler.

Derken Darkness tek dizinin üzerine çöktü…

“O-Oh, Eris-sama! Tıpkı şeydeki heykellere benziyorsunuz… Kilisedeki…”

Darkness başını kaldırdı ve Eris’in yüzünü incelerken sesi yavaşça kısılarak kesildi.

Eris hızla bakışlarını kaçırdı.

Tam o sırada,

“Neeeeeeedeeeennn!?”

Odada aniden bir ışık sütunu belirdi ve içinden Aqua fırlayıverdi.

“Ah! Buraya tek başına nasıl indin!?”

“S-Senpai!? Siz ne yapıyorsunuz!? İzniniz olmadan yetki alanınız dışındaki bir dünyaya inemezsiniz! Bir daha Cennet’e dönemezseniz suçu bende aramayın!”

İkimizin de sesini duyan Aqua gözyaşlarına boğuldu.

“Hüühüüüüü! K-Kazumaaaaaaaaa! Büüühüüü! Aaaaaaaah! Büüüühüüü!”

“Gerçekten tam bir baş belasısın, biliyorsun değil mi!? Götün kalktığı için seni orada bırakmıştım! Biraz zaman geçtikten sonra seni almaya gelecektim, niye böyle yaptın aptal!?”

Aqua’nın ortalığı ayağa kaldırarak ağlamasının tanıdık görüntüsünü gören Megumin ve Darkness rahat bir nefes verdi.

Sonra──

“Hey~! Neler olduğunu pek anlamıyorum ama rahip geri döndüyse lütfen Kyouya’yı kurtarın!”

“Evet, durumu gerçekten kötü!”

Onların sesini bastırırçasına Yunyun aniden çığlığı bastı,

“Aaah!? Şeytan Kral’ın ordusu birer birer buraya ışınlanıyor! Durun, şu Şeytan Kral’ın kızı değil mi!?”

Balkonda duran Yunyun, tedirginlikle bana doğru arkasını döndü.

Dur bir dakika, ciddi ciddi çoktan döndüler mi?

Amacımıza zaten ulaştık, yani buradan tüyme vakti geldi.

“Hey, ağlamayı kes, buradan gidiyoruz! Zaten buraya inmiş olmana yapabileceğim bir şey yok, o yüzden sonrasıyla daha sonra ilgileneceğiz…”

“Hüühüüü! Büüühüüü!”

“… Şey… Darkness… san? Neden bana bu kadar yakından bakıyorsunuz…?”

“… Yoo, sadece, bir arkadaşıma benzediğinizi düşündüm de…

Darkness, Eris’e dik dik bakarken ve Aqua gözyaşları içinde böğürürken Megumin bir büyü okumaya başladı.

Ha? Dur bir dakika──!

“Patlama!!”

Sırt çantası hâlâ manatit dolu olan Megumin, balkondan bir Patlama Büyüsü savurdu.

“Megumin!? N-Ne yapıyorsun!?”

Yunyun onu durdurmak için aceleyle ileri atıldı.

“Patlama! Patlama!”

“Dur! Megumin, dur! Kanıyorsun! Burnun kanıyor!”

Megumin’in kendini daha fazla zorlamasını engellemek için balkona koştum ve şans eseri dışarıya bir göz attım.

Dışarıda toplanmış olan Şeytan Kral’ın ordusu, aniden yedikleri Patlama büyüleri yağmurunun ardından panik içinde kaçışıyordu.

Diğer canavarlar tarafından korunurken gözlerinde yaşlarla kaçan bir kız vardı. Acaba o kız Şeytan Kral’ın kızı mıydı?

“Fuhahahaha! Ben Şeytan Kral Megumin! Bu kaleyi ele geçirdim ve dünyadaki en güçlü Başbüyücü oldum! Kaleme yaklaşmaya cüret eden aşağılık aptallar, yüce gücüme tanıklık edin ve defolun!”

“Megumin, sakin ol! Daha yeni Şeytan Kral’ı yendik, ne diye yenisini peydah ediyorsun!?”

Harbi ya. Bundan sonra beladan uzak duramaz mıyız?

──Her neyse, gitme vakti geldi.

“Yunyun, Işınlanma için sana güveniyorum. Benim manam tamamen bitti.”

“Eh, şey…! İki gidişlik manam var ama… Buradaki insan sayısıyla…”

Işınlanma aynı anda dört kişinin taşınmasına izin veriyordu.

Ama Eris’i de buraya getirdikten sonra şu anda ışınlanması gereken dokuz kişiydik.

“Peki, pekala. Kazuma, lütfen bunu kullan.”

Megumin bir eliyle burnundaki kanı silerken diğer eliyle bana bir parça manatit uzattı.

“… Gerçekten kendini bu kadar zorlamamalısın.”

“Senden o kadar değerli bir hediye aldım ki, ben de karşılığında sana kesinlikle bir şey vermek istiyorum… Tabii bunu zerre umursamıyor gibi görünen biri de var.”

“Ha? Ah…! Ben mi? Benden mi bahsediyorsun!?”

Bunu söyleyen Megumin, Darkness’ı da konuşmaya dahil etti.

Dur bir dakika, manatitin karşılığı olarak bana bu kaleyi mi hediye etmeyi planlıyor?

Bir minnet hediyesi olarak bu kadarı da fazla ama.

Zaten canavarların cirit attığı böyle bir kaleyle ben ne yapayım ki?

“Şey, herkes, lütfen etrafımda toplansın. Herkesi ışınlamaya başlıyorum!”

Yunyun’un sözleri üzerine herkes ortada toplanmaya başladı.

“Hey──! Ondan önce Kyouya’yı iyileştirin! Nabzı giderek zayıflıyor!”

“Zor nefes alıyor…!”

“… Eris-sama, daha önce hiç karşılaşmış mıydık…”

“T-T-Tabii ki hayır! Aslında, bundan sonra ne yapmam gerek ki…”

Herkes bir velvele koparırken Yunyun aramızdan ilk grubu ışınladı.

“Işınlanma!”

Eris, Mitsurugi ve yanındaki iki şakşakçısı ışınlanarak geride beşimizin kalmasını sağladı.

“Hık… Mız mız… Mız mız…”

Yunyun, burnunu çeken Aqua’nın üzerine elini koydu.

Megumin onun yanında duruyordu, Darkness da yüzündeki kanı silmekle meşguldü.

“Şimdi, o zaman gidelim. Kazuma-san, Axel’da görüşürüz!”

“Işınlanma!”

Yunyun’un büyüsünün ışığı sönümlenirken, her ne hikmetse Aqua’nın burnunu çeken karartısı hâlâ bu odada görünüyordu.

“Ha!? Neler oluyor!? Işınlanma sende neden işe yaramadı!?”

“Çünkü… Hık… Karşı koydum… Hık…!”

Aqua hıçkırıklar arasında bunu söyledi.

“Sen… Neden her zaman böylesin!? En sonunda bile!”

“Ö-Öyle değil! Öyle değil, dinle beni!”

Aqua gözyaşlarını tutmaya çalışarak telaşla kelimeleri art arda sıralamaya çalıştı.

“Sana bir şey söylemek istiyordum! Sadece, herkes bakarken biraz şey oldu da…”

“Ne var? Ayrıca şu an sohbet etmenin sırası hiç değil! Şu anda sayısız düşman kaleye akın ediyor. Bize ne zaman ulaşacakları hiç belli olmaz…!”

Panik hafiften içimi kaplarken Aqua’nın içinde tuttuğu her neyse söylemesini sağlamak için acele ettirdim ama o yanaklarından yaşlar süzülürken sessiz kalmaya devam etti.

Aynı zamanda, uzaktan ayak sesleri duyabiliyor gibiydim.

Aqua ile benim kullandığımız “kestirme yol” dışındaki taht odasına doğrudan çıkan adamakıllı gizli bir geçit gerçekten var olabilirdi.

Sabırsızlıkla Aqua’nın ağzından çıkacak lafları beklerken gözlerindeki yaşları sildi.

“… Hey, Kazuma.”

“Ne var!? Çabuk ol da çıkar ağzındaki baklayı! Seni orada bıraktığım için üzgünüm ama seni daha sonra almak için gerçekten bir planım vardı!”

Aqua başını salladı.

“Şey… Biliyorsun, şey… Pek zeki sayılmam, değil mi?”

“Açmak istiyorsan, bayağı aptalsın. Ama ne olmuş yani?”

Aqua cevaben bir anlığına dişlerini sıktı ama ifadesi çok geçmeden yumuşadı.

“… Pekala, bunu söylemek için doğru kelimeleri bulamıyorum, o yüzden sadece tek bir şey söyleyeceğim.”

“Cidden, ne demeye çalışıyorsun!? Acele et de tükür artık şu lafı! Ayak seslerini duyuyorsun, değil mi!?”

Bu tarafa doğru gelen ayak sesleri giderek artıyordu.

Ben paniklerken Aqua başını kaldırdı ve bana lekesiz, dupduru bir tebessüm sundu.

“Teşekkür ederim.”

Bu insan yüzünden kalbimin güm güm atacağı bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla