Birinci Kısım
“Ben geldim~”
“Hoş geldin!” x2
Ön kapıyı açtığımda beni hemen Megumin ve Darkness karşıladı.
Halının üzerinde oturuyorlardı ve epeydir bekliyor gibi görünüyorlardı.
“Nihayet döndün. Seviye atlamaların arasında dinlenmek için birkaç saatte bir geri gelirsin sanıyordum ama bir günden fazla ortadan kayboldun. Gerçekten çok endişelendim, biliyor musun?”
“Evet! Cidden, işte bu yüzden sana etten kalkan olmak için seninle gelmeliydim. “Gelecekte… bu da ne?”
Megumin beni sıcak bir şekilde karşıladı, Darkness ise bir şeyler hakkında söylenip durdu.
Ancak lafını bitiremedi ve getirdiğim zırh takımına merakla göz gezdirdi.
“Bir hatıra. Sadece Haçlıların kullanabildiği güçlü bir zırh takımı olduğunu duydum, ben de yanımda getirdim.”
“Ooo, sınıfa özel bir eşya. Sınıf kısıtlaması olan eşyalar genelde oldukça güçlü olur. Kendi kullanabileceğin bir eşya bulamadın mı Kazuma?”
“Ah, şey, Maceracılara özel ekipman bulmak biraz zor oluyor. Ne de olsa pek popüler bir sınıf değil.”
Megumin ile ben laflamaya devam ederken Darkness titreyen elleriyle zırh takımını aldı ve yüzü kıpkırmızı, gözlerinde yaşlar birikmiş bir halde onu göğsüne sıkıca bastırdı.
“… Teşekkür ederim. Ona gözüm gibi bakacağım.”

Basit sözlerdi ama duygu dolup taşıyordu.
Bana uymadığını fark edince zırhı ona paslamaya karar verdiğimi şimdi ona söylememin imkanı yoktu.
“Simsiyah bir zırh takımı, ha? Adına da pek yakışır.”
“Evet. Yine de rengi ve tasarımı yüzünden bunu giyersen biraz Şeytan Kral’ın korumalarından biri gibi görünürsün.”
“Ah, şey… Kutsal bir şövalyenin simsiyah bir zırh giymesinin biraz garip olduğunu ben de düşünüyorum ama, yani… bu zırh cidden çok güzel, değil mi? Güçlü bir büyüyle efsunlanmış, kullanan kişiye uyacak şekilde boyutlarını da ayarlıyor. Ben giydiğimde tam bir şövalye gibi duracağına eminim.”
Darkness aceleyle zırhı oturma odasına taşıdı ve parlatmaya başladı.
Bunu yaparken çok eğleniyor gibi görünüyordu.
Tam o sırada Megumin kolumu çekiştirdi.
“Eee, bana bir şey aldın mı?”
“Iıı, şey, h-hayır…”
Banyoya girmeden önce hafif bir akşam yemeği yedim.
Çıktığımda Darkness ortalıklarda görünmüyordu.
O zırhı bayağı sevmişe benziyordu, bu yüzden muhtemelen odasında üstünde deniyordu.
Megumin ise kanepede oturmuş, sanki banyodan çıkmamı bekliyordu.
Saatin geç olmasına rağmen Megumin her zamanki pijamaları yerine siyah, tek parça bir elbise giymişti.
“Ben yatmaya gidiyorum. Nereye gitmeyi planlıyorsun bilmiyorum ama sen de erkenden yatsan iyi edersin Megumin. Yarın yoğun bir gün olacak.”
Ben zindanda seviye kasarken Megumin ve Darkness’ın ulaştığı çeşitli maceracılardan yetenekler öğrenmeyi planlıyorum.
Bu iş biter bitmez Aqua’nın peşinden yola çıkacağız.
Yarınki yolculuğun eşyaları oturma odasının bir köşesinde düzgünce istiflenmişti.
Anlaşılan ben zindandayken Megumin ve Darkness hazırlıkları tamamlamıştı.
“Öyle mi? O zaman ben de birazdan yatayım.”
Bunun üzerine Megumin çabucak ayağa kalktı.
Ve her nedense ben odama doğru yönelirken arkama takıldı.
Odamın kapısını açtığımda Megumin çok doğal bir şeymiş gibi içeri girdi.
…
“Şey, ne yapıyorsun? Yatmaya gitmiyor muydun?”
“Yatmaya gidiyorum… Seninle birlikte, Kazuma.”
Bekle, ne?
Megumin’in az önce söylediği şeyi idrak etmeye çalışırken donup kaldığım sırada, o yatağıma doğru yürüdü ve yayları test ediyormuş gibi çarşaflara hafifçe vurdu.
“Bu yolculuk daha önceki maceralarımızın hepsinden çok daha tehlikeli olacak. İşte bu yüzden… ikimizin de hiçbir pişmanlığı kalmadığından emin olalım.”
Megumin bana kurnazca gülümsedi.
… Bekle, ne?
İkinci Bölüm
“Y-Yine böyle bir durumda olmak b-biraz gerilim dolu, değil mi? İyi misin? S-Seni çok zorlamıyor, değil mi?”
“S-Sorun yok, gayet iyiyim. Sen de kendini fazla zorlama Megumin.”
Bu gece yeni ay var.
Odaya süzülen tek ışık, büyücülerin akşam yaktığı sokak lambalarından geliyordu.
Bu cılız ışıkta Megumin’in soluk tenini bile net olarak seçmek zordu.
Uzağı Görme yeteneğim tıpkı bir termal kamera gibi objelerin sadece ana hatlarını görmemi sağlıyordu.
Ama gözlerinin kızıl ışıltısı bu karanlıkta net bir şekilde görünüyordu.
Megumin yatağın üzerine uzandı ve bana gülümsedi.
Sırf bu amaç için mi en sevdiği tek parça elbiseyi giymişti?
Aklımı dağıtmak için türlü türlü şeyler düşünüyordum ama belden aşağım kendi kafasına göre takılıyordu.
Dürüst olmak gerekirse arzularımı dizginlemek iyice zorlaşıyordu. Bir an önce bu konuda bir şeyler yapmak istiyordum.
Megumin elbisesine dik dik baktığımı fark etmiş gibiydi.
“Gerçekten seksi olduğu söylenebilecek tek kıyafetim bu… Nasıl olmuş? Güzel görünüyor mu? Şey, yoksa…”
“G-Gayet iyi görünüyor. Çok güzel ve, şey, tahrik oldum.”
“T-Tahrik mi oldun? Lafı daha düzgün bir şekilde… Yok ya, tam da senden beklenecek sözler.”
Kıkırdamadan edemedi.
Sonra sanki beni davet ediyormuşçasına iki kolunu birden açtı ve bana gülümsedi.
“Artık daha fazla dayanamıyorsun, değil mi? Sorun değil, her şeyinle kabulümdür. Hiçbir şeyden pişman olmamak, arkamızda hiçbir şey bırakmamak için lütfen ne istiyorsan yap.”
Sınırıma ulaşıyordum.
Bütün bunları duyduktan sonra hamle yapmayan birinin gerçekten kafadan sakat olması gerekirdi.
Üzerine doğru hamle yaptım ve vücut ağırlığımı ona vermemeye özen göstererek kollarımı ona sıkıca doladım.
Gözlerim karanlığa alıştığı için elbisesinin askılarından birinin kaydığını ve soluk omzunu açıkta bıraktığını netçe görebiliyordum.
Düşününce, şimdiye kadar sadece Darkness ile öpüşmüştüm, değil mi?
Burada bir öpücükle başlamak en doğrusu olurdu.
Elimi yanağına koyduğumda o da elini elimin üzerine koydu ve gözlerini kapattı.
Sadece bu basit hareket bile gerginliğimi ve heyecanımı doruk noktasına çıkardı.
Kadınlar gerçekten korkunç yaratıklar.
Yavaşça Megumin’e doğru yaklaştım, o da yutkundu.
Yaklaştığımı hissetmiş gibiydi.
Bu Darkness ile olan öpücük gibi değildi, her iki tarafın da bile isteye girdiği bir durumdu.
Sinirlerim tamamen altüst olmuştu, üstelik bir an önce acele etmem gerektiği hissi vardı.
Ne de olsa ağırdan alırsam o aptal kesin işe burnunu sokmak için içeri dalardı.
Evet, her zamanki gibi, o aptal tam işler güzelleşirken araya girecekti…!
O aptal…
“… Bir şey mi oldu?”
Bir süre sonra Megumin hareketsiz kaldığımı fark etmiş olacak ki tek gözünü hafifçe araladı.
O aptal engel olamayacaktı.
Ne de olsa burada değildi.
Başka bir deyişle, bu benim şansımdı.
Binde bir gelecek bir şanstı ama…
“… Özür dilerim.”
“… Şey, yoksa ben beceriksiz olduğum için mi? Darkness ya da Aqua’nınkiler kadar büyük olmayabilirler ama bence gayet güzel bir şekilleri var. Bakmak ister misin?”
“Çok istiyorum… Yok, öyle değil. Dürüst olmam gerekirse bunu yapmak istiyorum. Cidden yapmak istiyorum. Bedenimin alt kısmı devam etmem için bas bas bağırıyor. Yani bu senin cazibe eksikliğinden kaynaklanmıyor. Sadece…”
Bu şansı harcıyorum.
Bunun aptalca bir hareket olduğunu biliyorum.
Ama–
“Aqua, Darkness ve herkes evdeyken bunu yapmayı cidden çok istiyorum. Araya girecekler diye endişelenerek böyle şeyler yapmak. Dikkatlerini çekmemek için odana sıvışıp ortalığı karıştırmak. Tabii, tam işler güzelleşirken araya girecekler, ama–”
Megumin’in elini ağzıma kapatmasıyla sözüm yarıda kesildi.
Ardından kollarını boynuma doladı ve beni bir öpücüğün içine çekti.
Dili ağzımda hissetmek bütün düşüncelerimi uçup gitmesine neden oldu.
Doğal bir refleksle kollarımı Megumin’e doladım ve akışa bıraktım–
“… Senin o halini gerçekten çok seviyorum. Ona o kadar aşığım ki, bir türlü doyamıyorum.”
Bir sonraki adıma geçmeye çalıştığımda Megumin geri çekildi ve başımı göğsüne bastırdı.
Derin bir nefes alarak başımın arkasını nazikçe okşadı.
Yüzüm Megumin’in o yumuşacık göğsüne sımsıkı yaslanmış haldeyken, artık kendimi tutabileceğimi sanmıyorum–
“Bunu Aqua’yı geri getirdiğimiz gece devam ettireceğiz. Bu bir söz, tamam mı?”
Megumin kulağıma fısıldadıktan sonra beni itti ve yataktan aşağı indi.
Bekle, ne?
Yani bu konuda şikayet etmeye hakkım yok ama Megumin ile Fransız öpücüğü yaptıktan sonra bütün vücudum gaza geldi ve harekete geçmeye hazır durumda.
Bu noktada Aqua’yı zerre umursayacak halde değilim.
Devam etmeyi gerçekten çok istiyorum.
Hatta sanırım ağlamak üzereyim.
Megumin ellerini sırtıma bastırdı ve muzip bir şekilde kıkırdadı.
“Az önce özür dilediğinde, sen kendini açıklayana kadar içeride resmen panik halindeydim. Bu yüzden bu gece ben de biraz gaddar olacağım. İntikam olarak.”
Sözde intikam, beni bu kadar gaza getirdikten sonra havada bırakmak mı?
Artık bunun gaddarlık seviyesini aştığını düşünüyorum.
İstesem bile sükubüs dükkanı bu saatte müşteri kabul etmeyi bırakmış olurdu.
Ne ara böyle baştan çıkarıcı bir kadın oluvermişti?
“Şey… Özür dilerim, yani devam etmemizin bir yolu yok mu…?”
“S-Sen gerçekten…! En sonuna kadar havalı görünemez misin? Her neyse…” Megumin kapıya değil, neden bilmem dolabıma doğru hareket etti. “Demek olay bu.
Darkness, orada aylaklık etmeyi kes ve odana geri dön!”
“Vaaah!” Megumin dolabı pat diye açtı ve kıyafetlerimin arasında, yüzü kıpkırmızı diz çökmüş vaziyette Darkness ortaya çıktı.
“N-N-N-Nasıl bildin–”
“Orada olduğunu nereden mi bildim?
Dün Kazuma eve dönmediğinde deliye dönmüştün, bu gece de Kazuma banyodan bile çıkmadan önce ikinci kata tüstün!”
“Kızıl İblisler yüksek bir zekaya sahiptir! Senin gibi kafasında sapıkça düşüncelerden başka bir şey olmayan birinin ne yapacağını çözmek benim için çocuk oyuncağı!” “B-Benim kafam…! B-Bunu sen söylüyorsan, o zaman sen de bizzat–!”
Darkness dolabın içinde otururken kekeledi, Megumin ise onu dışarı sürükledi. “Ben hediyemi alamadım, o yüzden telafi istemeye geldim…
Seni iyi tanıdıysam, zırhı aldıktan sonra hissettiğin o heyecan dün gecenin yalnızlık hissiyle birleşince, onu odasında karşılamanın harika bir fikir olduğunu düşündürdü, değil mi?
Sonra da sesimi duyunca panikle bu dolaba atladın!” “Eylemlerimi nasıl bu kadar iyi biliyorsun…! B-Ben sadece zırh için teşekkür etmek istemiştim…!”
Darkness kulaklarına kadar kızarmıştı ve her an ağlayacak gibi görünüyordu. “Bir hediyenin karşılığı olarak bedenini mi verecektin!?
Ne sapık bir kız!
Ben sadece Kazuma’ya sarılmakla yetiniyorum ama sen sadece bununla tatmin olmazdın herhalde!? Kazuma’ya bedenini sunar ve büyük bir özgüvenle ‘Al bakalım, bu da senin ödülün!’ derdin, değil mi? Kendini cidden bu kadar büyük mu zannediyorsun!?” “Ö-Ö-Ö-Öyle değil… Öyle değil-! H-Hayır, aklımdan kesinlikle öyle bir şey geçmemişti!”
“Kesinlikle benle Kazuma’yı gözetlerken gaza gelmiştin, o yüzden öyle oturuyordun! Öyle değil mi!? Ne sapık bir kız!
Hadi ama, fantezilerinde boğulmayı kes ve odana geri dön!” “Bekle, orada olduğumu bildiğin halde Kazuma ile önden ilerledin sen de! Sen de en az benim kadar sapıksın! Aaah, en azından bir mazeret uydurmama izin ver…!”
Megumin, arkasından sürüklediği Darkness ile birlikte odadan çıktı ve koridorda gözden kayboldu. Şimdi ben bu kadar bastırılmış arzuyla ne yapacağım? Üçüncü Bölüm
Ertesi sabah.
Çok sayıda maceracı, at arabalarının kalkış noktasında bizi bekliyordu.
Önlerinde ise Vanir ve Penguen duruyordu.
“Kazuma, ne diye dalıp gidiyorsun?
Dikkat etmezsen yeni yetenekler öğrenirken canın yanacak.”
“A-Ah, kusura bakma.”
Şu anda Aqua’nın peşine düşmek ve Şeytan Kral’ı alt etmek için yolculuğumuza çıkmak üzereyiz. Evden ayrılırken iç çekerek arkama baktım ve gözümün ucuyla garip bir şey yakaladım.
Genç bir kız malikanenin ikinci katından bana el sallıyordu, sanki iyi yolculuklar diler gibiydi.
Acaba bu Aqua’nın malikanede yaşadığını söylediği soylu kızın hayaleti miydi?
Gözlerimi ovuşturup daha iyi bakmak için tekrar döndüğümde yok olmuştu.
Belki de Regina’nın rahibi olarak geçirdiğim o kısa süre yüzündendir ama son zamanlarda gözüme tuhaf tuhaf şeyler çarpıyordu.
Yine de o kızı görmek içimde herhangi bir korku hissi uyandırmadı.
Her neyse, son birkaç dakikadır aklımı meşgul ediyordu, bu yüzden…
“Veled… Yok, sevgili müşterim, ödemeyi bu sabah teyit ettim. Bu, Vanir büyü eşyası dükkanının açıldığından beri yaptığı tek seferdeki en büyük satış oldu, bu yüzden dürüst olmak gerekirse bendeniz sırıtmama engel olamıyorum. Evi bana bırak. Bendeniz o kötücül tanrıçayla ve çiğ tavuk etiyle güzelce ilgilenecektir, bu yüzden arkana bakmadan gidebilirsin.”
“’Arkanı dönüp gitmek’ mi? … Bekle bir dakika, az önce ne dedin sen? Tavuk etinin kime gönderme olduğunu anladım da, diğeri hakkında ne dedin öyle?”
Vanir, kucağında hem Chomusuke hem de Zell’i tutarak beni uğurladı.
Tam ona bu hayati soruyu sorarken, Zereschrute sırtıma hafifçe vurdu.
“Delikanlı, beni o kötücül tanrıçaların zulmünden defalarca korudun. Eğer bu yolculukta canını verirsen, cehennemdeki diyarıma buyurabilirsin. Sana en büyük misafirperverliğimi göstereceğim.”
“Böyle uğursuz sözler söylemesen gerçekten çok iyi olur…”
Artık Wiz’in dükkanının maskotuna dönüşmüş olabilir ama sonuçta hâlâ bir iblisti. Sanırım iblislerin birbirine şans dileme şekli böyleydi.
“Pekala Kazuma, birkaç yetenek öğrenmeye hazır mısın?”
Dust maceracı kalabalığının arasından çıkıp kılıcını bana doğrulttu.
Bana saldırmaya falan çalıştığından değil tabii.
Şu an herkesten yetenek öğrenmek üzereyim.
Burada geçirdiğim son bir yıl içinde bu kasabadaki maceracıların çoğuyla yakınlaşmıştım ve neredeyse hepsi beni uğurlamak için oradaydı.
“Şeytan Kral ile teke tek dövüşmeye gidiyorsun, bu yüzden seni bir güzel pataklamamız… Yani gitmeden önce seni adamakıllı eğitmemiz en doğrusu. Bunu veda hediyemiz olarak düşün.”
“Az önce beni evire çevire dövmek üzere olduğunu söyleyecektin, değil mi? Ayrıca Şeytan Kral’a balıklama atlayıp onunla teke tek dövüşmek gibi bir planım yok! Doğrusunu söylemek gerekirse, tek yapmak istediğim Aqua’yı geri getirmek!”
Dust’ın sözlerine şiddetle itiraz ederken, az ötede Megumin ile Darkness çocuklar gibi kıkırdayıp duruyordu.
Bu ikisinin Şeytan Kral’a bodoslama dalmak gibi tam bir niyeti vardı.
Bana gelince, en büyük önceliğim Aqua’ya yetişmekti. Bunun dışındaki her şey isteğe bağlı birer yan görevden ibaretti.
Benim gibi bir korkak için bu kadarına kalkışmak bile büyük cesaret gerektiriyordu.
Yine de, artık bu kadar çok yetenek puanı kazandığıma göre, tam da son perdeden önce gerçek güçlerine uyanan bir hikaye başrolü gibiyim.
Müreffeh ve huzurlu geleceğim uğruna, Şeytan Kral’ın ordusunu un ufak edeceğim.
Etraftaki maceracılar yüzümdeki kötücül sırıtışı görünce tırsmaya başladılar.
“Şey, Kazuma, belki de bu yolculuğa çıkmaman senin için en iyisidir.”
“Aynen. Zaten her zaman biraz gariptin ama bugün bilhassa garip davranıyorsun.”
O maceracılar endişeli bir şekilde böyle şeyler söylediler ama bu sadece benim gerçek güçlerime uyandığımı bilmedikleri içindi.
“Endişeniz için teşekkürler ama şu an bu kasabadaki en güçlü kişilerden biriyim. Aqua’yı ve Şeytan Kral’ı bana bırakın, siz sadece malikanemin bulunduğu bu kasabayı koruduğunuzdan emin olun yeter.”
Özgüvenli bir kahkaha attım ama her nedense herkes kaskatı kesildi.
“Şuna bak hele. Ne demek bu kasabanın en güçlülerinden biri? Yaptıklarını duyduk! Vanir-san ve Wiz-san’ın koruması altında zindanlara gidip seviye kastın, değil mi!?”
“Bunun bir çuval para döküp üst düzey ekipman seti satın almaktan ne farkı var!? Bir de sıkılmadan bununla övünüyor musun?”
“Götün kalkmasın hemen. Sana yetenek öğretelim diye hâlâ önümüzde sürünüyorsun!”
Maceracılar çeşitli silahlarını kaldırarak agresif bir şekilde arka arkaya şikayetlerini sıraladılar.
Ha, az önce benim için endişeleniyorlardı, şimdi de sinirleniyorlar mı?
“Şu an gani gani yetenek puanım var ve seviyem otuzun üzerinde! Otuzun üzerinde bir seviyeye sahip olmak kıdemli olduğum anlamına gelir! Axel’da yatıp yuvarlanmaktan başka bir şey yapmayan siz ezikler gibi değilim! Yeter artık, yeteneklerinizi öğretin gitsin!”
“Üç beş seviye atladın diye iyice havalandın ha! Yeteneklerimi öğrenmeyi o kadar çok istiyorsan, iyi! Onları dayağıyla vücuduna kazıyacağım!”
“Eziğin teki sensin be! Daha geçen gün dev bir katil kurbağadan kaçıyordun! Yeteneklerimi o kadar görmek istiyorsan, üzerinde Orta Seviye Büyü kullanacağım!”
“Dalın şuna! Daha burada yere seriliyorsa zaten Şeytan Kral’a rakip olamaz! Etrafını sarın ve indirin şunu!”
Tezcanlı maceracılar kaba hareketler yaparak hep bir ağızdan hakaretler yağdırmaya başladılar.
Bu pislikler!
“Şeytan Kral’ın karşısına çıkmadan önce harika bir ısınma olacaksınız! Henüz öğrenmediğim bütün yeteneklerinizi gösterin bana! Benim adım Satou Kazuma, hepiniz gelin lan!”
Meydan okumamı duyan maceracılar sırıtmaya başlayıp üzerime çullandılar–
Dördüncü Bölüm
“Kusura bakmayın Kazuma-san, bir işim çıktı da… N-Ne oldu burada?”
Kucağında bir sürü eşyayla gelen Wiz, kalkış noktasının etrafına serilmiş maceracıları görünce şaşkınlıkla konuştu.
“Ah, teşekkürler Wiz. Bunları benim için buraya kadar taşımana gerek yoktu.”
“Hiç önemli değil ama gerçekten ne oldu burada!? Diğer maceracılardan yetenek öğrenmeyi planladığınızı sanıyordum…”
Satın aldığım eşyalarla dolu büyük sırt çantasını yere bırakan Wiz, tereddütle sordu.
“Endişelenme. Arkamızda hiçbir pişmanlık bırakmamak için meseleyi aramızda halletmeye karar verdik. Eh, gördüğün gibi, sonuç bu.”
Wiz etrafına şöyle bir bakındı…
“Şey… Kazuma-san, siz de yerde yatıyorsunuz, o yüzden sonucun ne olduğunu pek anlayamıyorum…”
“Sadece soluklanmak için yatıyorum. Hepsine karşı tek başıma mücadele ettim, yani bu benim zaferim sayılır.”
“Saçmalamayı kes Kazuma! Daha üçüncü kişiye geldiğinde ayakta zor duruyordun!”
“Ağlayacak gibi göründüğün için herkes sana merhamet etti!”
Yenilgiye doymayan ezikler havlamayı pek severdi ama aradaki sayı farkına bakılırsa, bunun kesinlikle benim zaferim olduğu söylenebilirdi.
Eski bir maceracı olan Wiz, bu atışmamızı duyduktan sonra burada ne yaşandığını anlamış gibiydi.
“… “Aha, anladım, maceracı usulü bir veda bu!” “Öyleyse müsaadenizle ben de…”
“Senden maceracı usulü bir veda alırsam, kendini tutsan bile ölürüm.”
Ağrıyan vücudumu yukarı itip Wiz’in getirdiği eşyaları minnetle kabul ettim.
Bunlar Vanir’e satın alacağıma dair söz verdiğim eşyalardı.
“Kalkış vakti geldi!” “Alcanretia’ya gidecek at arabasına binecek tüm yolcular, lütfen hemen binsin.”
Sürücünün sesini duyunca bagajlarımızı at arabasına yükleyip bindik.
“… Şey, yola çıktığımızdan beri merak ediyorum da, zırha ne oldu?”
Darkness’ın kalçasında büyük bir kılıç vardı ama ortalıkta hiçbir zırh görünmeden sadece tulumunu giymişti. Sorum karşılığında kucağında tuttuğu kutuya hafifçe vurdu.
“Bunun içinde.”
…
“Hayır, şu an yola çıkıyoruz, o yüzden giy üstüne.”
“Ne diyorsun sen?” “Çizilirse ya da kirlenirse ne yapacaksın?”
“O benim lafım. Sen ne diyorsun Allah aşkına?”
Anlaşılan Darkness o zırhı bayağı bir bağrına basmıştı.
O kutuyu korumacı bir tavırla göğsüne bastıran Darkness’ı görmezden gelip beni uğurlamak için toplanan maceracılara döndüm.
“Pekala, o aptalı geri getirmek için yola çıkıyorum!”
“Aynen, yürü be!” “Hazır gitmişken Şeytan Kral’ın da işini bitir!”
“Bahsettiğimiz kişi Aqua abla, bu yüzden kaybolup garip bir yerlere sürüklenmiş olabilir!” “Hatta bir delikte falan sıkışıp kalmış olabilir, ülkenin yarısını kazman gerekse bile onu geri getir!”
“Hediyeler bekliyoruz, unutma ha!”
“Bu kasabayı bize bırak. Ne de olsa yeni doğan çocuğum ve güzel karım burada yaşıyor. Kesinlikle burayı koruyacağım!”
Maceracılar birbiri ardına bana destek sözleri yağdırdılar–
Az önce o devasa ölüm bayrağını çeken hangi aptaldı öyle?
“Darkness, şaklabanlığı kes de giy şu zırhını artık! Koruma meselesi bir yana, ben hiçbir şey almamışken senin hediyeni öyle kucağında taşımanı görmek sinirimi bozuyor!”
“Gerçekten tehlikeli bir bölgeye geldiğimizde giyeceğim, sal artık beni! Buralardaki canavarlar beni sarsamaz bile!”
İkisi at arabasında abuk sabuk şeyler için tartışıp durdular.
Gerçekten bu kadar güvenilmez arkadaşlarla bu dünyanın en tehlikeli bölgesine mi gitmek üzereyim?
Bir sürü yetenek öğrenmiş olmama rağmen birden aklıma kurt düştü.
“Hey, Kazuma! Senin şu kılıç, üzerinde hiçbir büyü olmayan sıradan bir kılıç, değil mi!? Ne olur ne olmaz, bunu yanına al!”
Her nedense elinde bir mızrak taşıyan Dust, kılıcını at arabasına doğru fırlattı.
Vay anasını, o laf bayağı havalıydı. Bu adam hep böyle biri miydi?
“O teknik olarak efsunlu bir silah. Sadece belirli bir sınıfın kuşanabileceği efsanevi seviye bir silah değil, yani sen bile kullanabilirsin. Sadece Şeytan Kral’ı yendikten sonra onu bana geri getirdiğinden emin ol yeter!”
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Dust cidden çok delikanlıca bir şey söyledi.
Bu dünyada büyülü bir silah olmadan zarar verilemeyen canavarlar var, bu yüzden bu kılıç için gerçekten minnettarım.
Yine de, durup dururken bu da nereden çıktı acaba?
O adam hakkındaki değerlendirmemi değiştirmem gerekebilir…
“Aha, anladım. Kazuma’nın milyonda bir ihtimalle Şeytan Kral’ı gerçekten yenmesi durumunda, o kılıç kahramanın kullandığı kılıç olarak bilinecek ve değeri katbekat artacak. Kazuma, Dust’ın o kılıcı zindanda karşılaştığı ölü bir maceracının cesedinden yürüttüğüne oldukça eminim, o yüzden geri vermene hiç gerek yok~”
“Kahretsin Lynn, köşeyi dönme planımı nasıl mahvedersin!?”
Ha şöyle, biliyordum zaten.
Yine de içim rahatladı.
Burası baş belası sakinlerden başka hiçbir şeyi olmayan bir kasaba ama yine de burayı bayağı seviyorum.
Neredeyse bu kasabanın maskotuna dönüşmüş olan Aqua’yı geri getirdiğimde, bu işe yaramaz dünyada bile mutlu ve eğlence dolu bir hayat sürebileceğim.
Dust’ın Lynn’in peşinden koşmasını acı bir tebessümle izledim.
“Gidiyoruz!”
Berrak mavi gökyüzünün altında, at arabamız ilk ve son gerçek maceramıza doğru yola çıktı–!
Beşinci Bölüm
“O maceracıların arasında Chris’i göremedim. Şeytan Kral’ın Şatosu’na gitmeden önce ona veda etmeyi gerçekten çok isterdim. Şeytan Kral’ın ordusunun başkente saldırmayı planladığını duyduktan sonra bir süre meşgul olacağını söylemişti ve ondan sonra onu bir daha görmedim…”
“Ah, evet, orada yoktu değil mi? Eh, neden bu kadar meşgul olduğunu az çok tahmin edebiliyorum.”
İnsanlığın güçleri ve Şeytan Kral’ın ordusu kader belirleyici bir çatışmaya girmek üzere, bu yüzden onun için bir sürü iş çıkacağına şüphe yoktu.
“Böyle şeyleri nereden bildiğini gerçekten sormak isterdim ama… daha da önemlisi, şuna bakın siz ikiniz. Nasıl görünüyorum?”
“Şeytan Kral’ın bir hizmetkarı gibi.” x2
Darkness sallanan at arabasında gururla zırhını sergiledi, biz de duygusuzca karşılık verdik.
Megumin ve benim aynı şeyi söylediğimizi duyunca Darkness’ın yüzü biraz düştü.
“Seni bir nevi kara şövalye gibi gösteriyor. Hani Şeytan Kral’ın koruma olarak tutabileceği türden.”
“Kalkan kullanmıyorsun ve çift elli kılıçla dövüşüyorsun, bu yüzden o siyah zırhla çok saldırgan bir izlenim veriyorsun.”
“Iııık…”
Darkness somurtarak parmağını zırhının hatları üzerinde gezdirdi.
Simsiyah zırh, vücudunun hatlarını sıkıca saracak şekilde şekil almıştı.
Siyah metal, güneş ışığında garip bir şekilde parıldıyordu.
Nasıl desem, havalı olmasından ziyade güzel kelimesi onu tanımlamak için daha uygun görünüyordu.
Gerçi, lanetli bir kılıcın güzel olması gibi bir güzellikti bu…
“Bu arada, sen zindandayken kasabada çıkan patırtıyı duydun mu?”
Derken Megumin ilgimi çeken bir şey söyledi.
“Kazuma’nın yakaladığı kadın… Şeytan Kral’ın generali Serena kaçtı.”
“Ciddi misin?”
Darkness’ın sözlerini duyduktan sonra şok içinde haykırdım.
Kasabadaki polisler ne iş yapıyor arkadaş?
“Anlaşılan Serena nöbetçilerden birini kısa bir süreliğine kukla gibi yönlendirmeyi başarmış ve kaçmasına yardım ettirmiş. O nöbetçi sonrasında Serena’nın bir teşhirci olduğu hakkında bir şeyler söylenip duruyordu.”
“Duyduğuma göre Serena kukla gibi kullandığı insanlara bir şey de göstermiş.”
Bahsettiği o şey kesinlikle külottu.
Sanırım o zamanlar Serena’ya yeteneği hakkında gereksiz fikirler vermiştim.
“Kasabanın savunmasına odaklanmak adına arkasından hiçbir arama ekibi gönderilmedi. Lonca başına ödül koydu ve diğer şehirlere bildirim gönderdi ama hepsi bu kadar. Serena da muhtemelen Şeytan Kral’ın kalesine doğru gidiyordur. “Aynı rotayı kullandığımız için yol üstünde onunla karşılaşabiliriz.”
“O zaman denk gelirsek ona iyi bir ders vermem gerekecek. O zamanlar hesabı kesiş şeklimiz hiç içime sinmedi zaten.”
Eh, onu yakalarsak muhtemelen bayağı yüklü bir ödül alırız.
Yol üstünde karşılaşırsak onu kıskıvrak yakalamaya çalışabiliriz sanırım.
Seviyesi bire düştü ve feci şekilde zayıfladı, yani Aqua yanımızda olmasa bile muhtemelen bunun üstesinden gelebiliriz.
Arkamızdan gelen arabalara bakmak için dönüp mırıldandım…
“Bugün gerçekten de pek yolcu yok, değil mi?”
Şeytan Kral’ın Ordusu’nun bu kasabaya saldırmayı planladığına dair söylentilerin getirdiği belirsizlik yüzünden olsa gerek, şu an yolda tek tük yolcu var.
Kasaba sakinlerinin bir kısmı başka şehirlere taşındı ama artık mülteci akını bile kesilmiş durumda.
Bizim at arabamız dışında diğerlerinin hepsi ticari mal taşıyordu ve toplamda sadece beş araba vardı.
Muhafızlık yapan bir avuç maceracı, tüccarlar ve sürücüler dışında ortalıkta kimsecikler yoktu.
At arabası sayısı çok az olunca, zayıf canavarlar bile yaklaşacak kadar cesaret bulabiliyordu.
Bayağı önden giden Aqua’ya yetişmeye çalışan bizler için bu pek de iyi bir haber değildi…
“Bu arada Kazuma, kaç tane beceri öğrendin? Darkness ile ben kasabada güçlü görünen veya faydalı becerileri olan maceracılara rastgele danıştık, bu yüzden tam olarak hangi becerilerin öğrenilebildiğini bilmiyorum.”
Darkness çok geçmeden zırhını çıkarıp parlatmaya başlamıştı; Megumin de tuhaf bir rekabet duygusuna kapılmış, asasını temizlerken bana bu soruyu sordu.
“Büyü becerisi olarak Işınlanma ve Orta Seviye Büyü öğrendim.”
Bunu duyan Megumin’in elindeki asa pat diye yere düştü.
“A-Anlıyorum, Orta Seviye Büyü. Ş-Şey, Üst Seviye Büyü almadığına göre sorun yok sanırım…”
Megumin, sakin görünümünü korumak için elinden geleni yaparak asasını almak üzere eğildi…
“Üst Seviye Büyü yapmak karmaşık el hareketleri ve uzun sözler gerektirir. Bu beceriyi öğrenmek hepsini ezberlememi gerektirecek gibi duruyordu, şu an onunla uğraşacak vaktim yok. Wiz döndüğümde bana Üst Seviye Büyü öğretmeyi teklif etti, bu yüzden–”
Megumin elinde asasıyla yanıma geldi.
“Sadece Orta Seviye Büyü öğrenmek yetmedi de bir de Üst Seviye Büyü mü öğrenmek istiyorsun!? Grupta benim gibi bir Başbüyücü varken hem de!? Ver bakayım kartını bana bir saniye! … Ah, Patlama Büyüsü öğrenmeye tam da yetecek kadar puanın var! Hepsini buna gömüyorum–!”
“H-Hey, kes şunu! Onları Üst Seviye Büyü ve diğer işe yarar beceriler için saklıyorum! Kendini yetersiz hissediyorsan git başka beceriler öğren! Milletin maceracı kartıyla oynama!”
“Sen de benim kartımla oynamıştın, ne yüzle söylüyorsun bunu şimdi! … Ah! Golem Yaratma ve İyileştirme Büyüsü de öğrenmişsin! Büyücü falan mı olmaya çalışıyorsun sen!? Büyü gücün benimkinin onda biri bile değil!”
“İyileştirme Büyüsü de mi öğrendin? Aqua bunu öğrenirse ağlamaz mı?”
Bu, Alcanretia’ya ilk gidişimizde kullandığımız rotanın aynısıydı ama nedense bu sefer çok daha hızlı yol alıyorduk.
O zamanlar Darkness, sırf sertliği yüzünden çiftleşme ritüelinin ortasındaki Koşan Şahinlerin dikkatini çekmişti, Aqua da gecenin bir yarısı bir sürü zombi çekmeyi başarmıştı. Tam bir eziyetti.
Şimdiki ilerleme hızımızla yarın öğleden önce Alcanretia’ya varmış oluruz.
“Muhafızlarımız gece nöbet tutacak… Normalde ne zaman gece kamp kursak hortlakları çekeriz ama bu sefer işler yolunda gidecek gibi.”
Megumin de geçmişteki yolculuklarımızı hatırlamış gibiydi, hem efkarlı hem de biraz yalnızlık hissettiren bir tonla konuştu.
“… Evet. Gözü açık bir canavarın kapımızı çalması işten bile olmayacak kadar az kişi olmamıza rağmen, işimiz çok daha kolay geçiyor gibi… Geçmişteki bela dolu maceralarımızdan çok farklı.”
Darkness bunu söylerken kulağa biraz sıkılmış geliyordu.
Güneş battığı için tüccarlardan biraz öteye kurulduk ve küçük bir kamp ateşi yaktık.
Ateş yakmazsanız canavarların saldırma ihtimali vardır.
Tabi malum kişiyle yolculuk ediyor olsaydık, ateş yaksak bile etrafımız yine bir hortlak sürüsüyle sarılırdı.
Tam da Darkness’ın dediği gibi, bu yolculuk gayet iyi gidiyordu.
Hatta fazla iyi gidiyordu.
Sırf bilhassa şanssız olan malum kişi yanımızda değil diye yolculuğumuzun bu kadar tıkırında gideceği kimin aklına gelirdi.
Başımızın belaya girmemesi güzel bir şeydi ama elimde olmadan bu yolculuğu biraz sıkıcı buluyordum.
Belayı üstüme çekmeye alışmış falan değildim, değil mi?
“Hadi, artık bize o konudan bahsetmenin vakti geldi de geçiyor bile, değil mi?”
Bagajını yanına sürükleyen Megumin aniden böyle söyledi.
Yanında Darkness uzanmış, zırhının bulunduğu kutuyu göğsüne sıkıca bastırarak yıldızlı gökyüzünü seyrediyordu.
“Ha, evet, ben de tam öğrendiğim becerilerin üstünden geçiyordum.”
Kamp ateşine birkaç çalı çırpı fırlatırken yere bir battaniye serdim.
“Hayır, bahsettiğim şey o değil. Yolculuğun geri kalanında becerilerini görmek için bolca fırsatımız olacak, o yüzden onu sonraya bırakabiliriz. Benim bahsettiğim şey Vanir’in söylediği konu, yani başka bir dünyadan buraya gelmiş olman.”
Ha, o mesele.
Darkness da yüzünü bana döndü.
Yüz ifadeleri alışılmadık derecede ciddiydi.
“Yok ya, o kadar da ciddi bir mesele değil… Yani, aşağı yukarı öyle işte. Ben bu dünyada doğmadım. Buradan çok uzaklarda olan başka bir dünyadan geldim. Sonra öldüm. Ondan sonra öteki dünyaya gittim ve tanrıça bana üç seçenek sundu. Ya kendi dünyamda bir bebek olarak yeniden doğacaktım, ya cennete gidecektim… ya da başka bir dünyaya gidecektim.”
Bu hayal ürünü gibi duran hikayeyi dinledikten sonra ikisi de ne güldü ne de şaşkınlıkla tepki verdi.
“Anlıyorum. Karşılaştığın tanrıça Aqua mıydı?”
“Aynen. İlk karşılaştığımızda acayip küstahtı. Haddini bildirmek istediğim için anlık bir hevesle onu da yanımda buraya getirdim… ”
Bir dakika.
“Megumin, sen Aqua’nın gerçek bir tanrıça olduğuna inanmıyordun sanıyordum? Kendi kendini tanrıça ilan ettiğinde bile ona hep yarım ağızla geçiştirici laflar ederdin…”
Soruma karşılık ikisi birbirine bakıp kıkırdadı.
“İlk başta ona inanmamıştım ama göze batan birkaç şey vardı. Normalde bir insan hayata sadece bir kez geri döndürülebilir ve diriltilmek yüksek seviyeli bir mucizedir. Ama sen şimdiye kadar birkaç kez hayata döndürüldün. Ayrıca dünyada sadece bir dokunuşla suyu arıtabilen, bir gölün dibinde sorunsuzca hayatta kalabilen, bir Lich ve bir büyük iblisle tek başına dövüşebilen başka hiçbir rahip yok.”
Haklıydı.
Demek bu ikisi çoktan beri durumun farkındaydı, ha?
Aslında Aqua’nın bir tanrıça olduğunu bildikleri halde ona davranış biçimlerini hiç değiştirmemiş olmaları bile kendi başına oldukça takdire şayan.
Manga ve animelerde tanrıların tatlı kız karakterlere dönüştürülmesini izleyerek Japonya’da büyüyen benim aksime, bu dünyanın insanları çok daha dindar.
Axel’deki insanların çoğunun onun gerçek bir tanrıça olduğunun artık bal gibi farkında olması gayet muhtemel.
“Nasıl bir varlık olduğu hiç önemli değil, Aqua bizim değerli parti üyemiz. Hemen ağlar, bir o kadar çabuk toparlanır, sürekli bir işleri batırır, başını belaya sokar ve Kazuma’ya sorun çıkarır… ama neşelenmesi de kolaydır ve sırf ortamda bulunmasıyla bile etrafı aydınlatır… Evet, gerçekte ne olursa olsun Aqua Aqua’dır, bizim değerli yoldaşımızdır.”
Battaniyesinin üzerinde yatmaya devam eden Darkness böyle söyledi.
Megumin tatmin olmuş bir gülümsemeyle doğrulup doğrudan gözlerimin içine baktı.
“Kazuma, Aqua neden Şeytan Kral’ı yenmeyi bu kadar çok istiyor? Şeytan Kral yenildikten sonra Aqua’ya ne olacak?”
Cennete geri dönerdi.
Bu kelimeler ağzımın ucuna kadar geldi ama bir türlü dışarı dökemedim.
Uzun bir sessizlikten sonra sessizliği bozan Megumin oldu.
“Kazuma, Şeytan Kral’ı yendikten sonra kendi dünyana döneceğini söylemeyeceksin, değil mi? Eski ülkene dönmeye hiç niyetin olmadığını söylemiştin, değil mi? Bu yolculuk bittikten sonra hep birlikte kasabaya geri döneceğiz, değil mi?”
Yıldızlı gökyüzünün altında, Megumin’in parıldayan kırmızı gözleri karanlıkta ışıl ışıl parlıyordu.
O gözler, içindeki huzursuzluğun ne kadar derin olduğunu gözler önüne seriyordu.
Darkness sessizliğini koruyarak kararlı bir şekilde gökyüzünü seyretmeye devam etti.
“… Kendi dünyama dönecek halim yok ya. Bu dünya pek çok açıdan garip olabilir ama günün sonunda bu dünyada arkadaşlarım, tanıdıklarım, bir evim ve para sıkıntısı çekmeyecek kadar servetim var… Ayrıca şey de var, yani, şey…”
İkisine şöyle bir göz attım.
Onlar da anında kıkırdamaya başladılar.
“Ne var? Ne demeye çalışıyorsun?”
“Hadi durma söyle Kazuma. Utanmana hiç gerek yok. Tam olarak neyin var bu dünyada?”
Sadece Megumin değil, Darkness da battaniyesinden doğrulup bana baskı yapmaya başladı.
Kahretsin, ortama kapılıp lüzumsuz şeyler söyledim!
Altıncı Bölüm
Ertesi sabah.
Dün bu yolculuğun sıkıcı derecede pürüzsüz gittiğini düşünmemeliydim.
“M-Maceracılar! Canavarlar çıktı! Parlama vaktiniz geldi!”
Sürücülerden birinin nidasıyla birlikte muhafızlık yapan maceracılar at arabalarından dışarı fırladı.
Yolumuzu kesen şey, tıpkı zindanda karşılaştıklarıma benzeyen yamyam ogr sürüsüydü.
Yaklaşık üç metre boyundaydılar ve tefeci kılıklı sinirli bir yakuza çetesine denk gelmişsiniz gibi bir hava yayıyorlardı.
“Bir Ogr sürüsünün böyle bir yerde ne işi var!?”
Muhafız maceracılardan biri bağırdı.
Ben zindandayken Vanir ile Wiz icaplarına baktığı için bir ogrun tam olarak ne kadar güçlü olduğunu bilmiyorum ama herkesin tepkisine bakılırsa bu durum aslında bayağı tehlikeli olabilir.
Toplamda beş ogr vardı.
Ayrıca hepsinin elinde bir tür silah vardı ve silahsız olan tek ogr diğerlerinden bir baş daha büyüktü.
Bunu görünce diğer maceracıları takip edip arabadan indim.
“Megumin, Darkness, biz de yardım ediyoruz! Birkaç ogrun karşısında pısacaksak Şeytan Kral’ı katletmeye aday ne biçim tipleriz biz!?”
“Bana uyar! Onları bir anda rüzgardaki toza çevireceğim!”
“Ah, be-bekleyin bir dakika! Eli boş olan ogru bir kenara bırakırsak, silahlı ogrlarla yüzleşeceksem gerçekten zırhımı giymeliyim…!”
İşte bu yüzden zırhını giymeni söylemiştim!
Darkness alelacele kutusundan zırhını çıkarıp giymeye koyuldu, bu sırada Megumin ve ben ogrlarla yüzleşmek için aşağı indik.
Maceracı olabiliriz ama şu an müşteri olarak yolculuk yapıyoruz.
Savaşa can atan Megumin’e biraz haksızlık olacak ama Patlama büyüsünü şimdilik saklamak istiyorum.
Bu yüzden destek sağlamak yeterli olmalı.
“Kahretsin, gerçekten de ogr kanı kokusu alıyorum!”
“Hangi pislik arkadaşlarımızı öldürdü!? Yüreğiniz yetiyorsa ortaya çıkın!”
“Arkadaki cılız görünümlü adam! Ogr kanı kokusu onun üstünde yoğunlaşıyor!”
Ogrlar kükredi.
Ne dediklerini tam sökmek biraz zor ama sanırım ne kastettiklerini anladım.
Arkadaşlarımı öldüren o cılız görünümlü adam ben oluyorum, değil mi?
Bizim muhafızlar ogrlarla yüzleşmeye pek hazırlıklı gibi görünmüyordu. Silahlarını çekmişlerdi ama yüzleri kireç gibiydi ve tek bir adım bile ileri atamıyorlardı.
“Küçük olan dört tanesini biz hallederiz, o yüzden eli boş iri olanı sana bırakıyorum, Lider!”
“B-Ben tek başıma mı!? E-Evet, anladım! Sakın orada ölmeyin!”
Maceracıların lideri gibi görünen adam kılıcını çekip en büyük ogra doğru atılmadan önce bağırdı.
Yaklaşamadı bile. Ogr daha o tek bir darbe bile indiremeden ters bir el hareketiyle adamı havaya uçurdu.
Aynı ogr yerde serili yatan adama şöyle bir bakıp burundan soludu.
“Megumin, Megumin, adam acayip hızlı nakavt oldu!”
“Gözlerini kaçırma! Doğal dünyada göz temasını ilk kesen taraf kaybeder!”
Megumin’in yaptığını yapıp gözlerimi dikerek doğrudan ogrlara baktım.
“Hey, cılız adam, ne bakıyorsun öyle!?”
Anında gözlerimi kaçırdım.
“Neden bu kadar çabuk pes ettin!? Şimdi hepimizin ezik bir grup olduğunu sanıyorlar! Bak, yaklaşıyorlar!”
“E-Elimde değil! Suratları çok korkunç!”
Yardım istemenin alemi yoktu, diğer maceracılar arabaları ve içindekileri korumaya çalışmakla meşguldü.
Ama ben seçilmiş bir kahraman olarak gücüme uyanmış durumdayım.
Henüz panikleme zamanı değil!
“İyi izle, Megumin! Bu benim gerçek gücüm! Al bunu! Ateş Topu!”
Elimi kaldırıp yeni öğrendiğim büyülerden birini bana doğru hücum eden ogra doğru saldım.
“… Ah, sıcakmış. İyi cesaret var sende, cılız adam…”
Ancak ogr, ateş topunu avucunun içinde kolayca ezdi ve ateş topunun bıraktığı hafif yanık tenine hafifçe üfledi.
Anlaşılan ateş topum ancak insanlara “ah” dedirtecek kadar güçlüymüş.
“Hey, büyüm işe yaramıyor! Neler oluyor!? Ogrların bu kadar güçlü olması normal mi!?”
“Sadece büyü gücün yetersiz işte! Sınıfın büyülerine hiçbir şekilde takviye sağlamıyor, ayrıca büyü gücün en baştan beri oldukça düşük; bu yüzden düşük büyü direncine sahip bir ogra karşı bile yapabileceğinin en iyisi bu!”
Megumin bunu söylerken Patlama büyüsünün efsununu okumaya başladı.
“Şimdi sıra bende! Yüreğin yetiyorsa gel de yumruk yumruğa dövüş benimle!”
“Ben beyin takımıyım, o yüzden reddetmek zorundayım!”
Bu atışmanın ardından Megumin’in önüne geçip avucumu yere koydum.
Saldırı büyüsü kullanmaktan vazgeçeceğim.
Zaten benim uzmanlık alanım saf savaş gücü değil, sinsice hileler tezgâhlamaktır.
Evet, mesela şöyle–
“Toprak Golemi Yarat!”
Siper görevi görmesi için bir golem yarattım.
Bu elemanın arkasına saklanıp siper gerisinden ateş edebilirim, tabii Megumin’e yeterince zaman kazandırabilirsem…!
“… Hey, bu biraz fazla mı küçük sanki!? Bu herif anca belime geliyor! O ateş topunun aksine, bu büyüye bayağı mana gömdüm ben!”
“Sadece yeterli manan yok işte! Sorun değil, efsunumu bitirdim! Her gün boşuna Patlama antrenmanı yapmıyorum ben! İşte geliyorum!”
Tamamen işe yaramaz!
Bütün o becerileri öğrenmek için kıçımı yırttım ama tek bir tanesini bile düzgün kullanamıyorum!
Yeterince beceri öğrenerek sıradan bir insandan dünyadaki en güçlü kişilerden birine dönüşebileceğimi sanıyordum ama bu hayal ettiğimden fersah fersah uzak!
Yayımı kaldırıp alışkın olduğum becerilere, yani Nişan Al’a güvenmeye karar verdim.
Megumin efsunu bitirdiğini söylemişti ama her ihtimale karşı!
“Vaaaaah, bittim ben!”
Yayımı hazırlarken diğer maceracıların olduğu taraftan bir çığlık geldi.
Megumin asasını o yöne doğru çevirdi ve kısa bir duraklamanın ardından–
“Patlama!!!”
Patlama büyüsünü tam da sürücülere saldırmak üzere olan ogrların üstüne saldı.
Diğer maceracılara verilen hasarı olabildiğince azaltmak için büyüyü havada patlattı ama yine de şok dalgasıyla hepsi savruldu ve çoğu bayıldı.
Ama hâlâ hayattaydılar.
Alternatifiyle kıyaslanınca, bilincini kaybetmek ödenmesi gereken küçük bir bedeldi.
Tabii ki asıl sorun–
“Kahretsin! Darkness! Darkness! Hâlâ bitirmedin mi!?”
Mana tükenmesinden ötürü yere yığılan Megumin’i arkamda tutarak ogra bir ok fırlattım.
Yakın mesafeden atmış olmama rağmen ogr, ok gözüne ulaşamadan çıplak eliyle kenara savurdu.
“Senden güçlü biriyle karşılaştığında gözlerini hedef almak temel stratejidir!”
“Zeki canavarlar işte bu yüzden–! İleri git, Golem! Senin adın–”
Siper olarak kullandığım golemi öne sürdüm ama daha ona bir isim bile veremeden ayaklar altında ezildi.
“Geber!”
“Gerçekten tamamen işe yaramazlar!”
Şu anda ogr tüm dikkatini tamamen bana vermiş durumdaydı.
Savunmasız Megumin’i ayakları altında ezmesini önlemek için bacaklarının arasından kaymayı hedefleyerek ona doğru koştum.
Ogr tabii ki tepki verdi ve tam yumruğu suratımla temas etmek üzereyken–
“Otomatik Kaçınma etkinleştirildi.”
“Ne!?”
Normalde kaçınmama imkan dahi olmayan darbenin etrafından bedenim zarifçe sıyrıldı.
Otomatik Kaçınma.
Bu, çıplak elleriyle dövüşen bir sınıf olan keşişten öğrendiğim beceriydi.
Bir düşman saldırısıyla karşılaştığında şansa bağlı olarak etkinleşme ihtimali var, bu da onu benim için biçilmiş kaftan yapıyor.
Saldırıları boşa çıkan ogr, şaşkın bir ifadeyle arkasını döndü.
Dust’ın bana verdiği büyü kılıcını çektim. Keskin kenarları kendine has garip bir ışıkla parlıyor, sanki gümüşten yapılmış gibi görünmesini sağlıyordu.
Kılıcımı çekmiş olsam da bu herifle kafa kafaya dövüşmeme gerek yoktu.
Sonuçta burada yalnız değilim. Tek yapmam gereken yeterince zaman kazanmak.
Seviyem şu anda oldukça yüksek. O ogren bir iki darbe yesem bile…
“Lütfen kaç! Kıdemli bir savaşçı bile tek darbede nakavt oldu! Zaten en başından beri pek dayanıklı sayılmazdın, bu yüzden sana vurursa kesinlikle ağır yaralanırsın!”
Savaş pozisyonu aldığımı gören Megumin beni bu şekilde uyardı.
Aqua burada yokken ağır yaraları iyileştirmenin kolay bir yolu olmayacaktı.
Bir sonraki saldırısından kaçmamı engellemek için ogr iki kolunu da iki yana açarak üzerime geldi.
“T-Tamam, konuşalım. Anlaşabiliriz, bu yüzden bir uzlaşmaya varabiliyor olmamız lazım.”
“Tüm bedenini kardeşlerimin kanına bulamışken konuşacak ne var!?”
Ogr bana tam bir yakuza kılıklı gibi dik dik baktı. Sanırım altıma biraz kaçırmış olabilirim.
“K-Kazuma–!”
Megumin çığlık attı.
“Aah, havalı takılmak yerine dün gece Megumin ile ileri gitmeliydim! Bakir ölmek istemiyorum!”
“S-Sen gerçekten var ya…! Şu anda nasıl böyle şeyler söyleyebilirsin!?”
Tam ogr üzerime çullandığı sırada–
Sağlam görünümlü siyah bir kütle yandan ogra çarparak onu yere serdi.
Bu kriz anımda ortaya çıkan kişi, tabii ki de…
“Geç kaldın! İşte bu yüzden sana zırhını giymeni söylemiştim!”
“A-Ama, her zaman giyersem kokabileceğinden endişelendim…!”
Darkness bunu söylerken yüzü kızardı.
Çift elli kılıcını kaldırarak, omuz darbesiyle savurduğu ogra bakmak için arkasını döndü.
O ogrun saldırı vuruşları güçlüydü ama zırhıyla Darkness onu bayağı bir süre tutabilirdi.
Darkness onu oyalarken diğer maceracılardan birkaçını uyandırmayı başarırsam…
“Seni öldüreceğim!”
Aklıma bu fikir geldikten kısa süre sonra Darkness böylesine tehditkar bir laf savurdu ve çift elli kılıcını rastgele sallayarak ogra doğru atıldı.
Ogr onun darbelerinden kolayca kaçındı elbette ama Darkness insafsızca saldırılarına devam etti.
“Darkness, saldırıya yüklenmene gerek yok, tek yapman gereken diğer maceracıları uyandırmam için bana yeterince zaman kazandırmak–”
Tam o sırada Darkness’ta bir tuhaflık fark ettim.
“K-Kazuma, Darkness’ta gerçekten garip bir şeyler var! Normalde hiç böyle saldırgan değildir!”
Darkness’ın böyle durmadan saldırması hiç ona göre bir şey değildi.
Her zamanki mazoşist kişiliği nereye kaybolmuştu ki?
Ogr karşı saldırıya geçtiğinde bile ona neredeyse hiç aldırış etmedi; amansız baskısını sürdürürken darbeleri zırhının emmesine izin verdi…
“Hahahahaha! Fuhahahahaha!”
“Hey, Darkness, neden malum bir iblis gibi gülüyorsun!? Zırh yüzünden, değil mi? Sebep o zırh!”
Darkness’ın giydiği kapkara zırh garip bir ışıkla parlıyordu.
Lanet mi yoksa lütuf mu bilmiyorum ama böyle garip davranmasının sebebi kesinlikle bu.
Neyse, zırh konusunu sonra dert ederiz, şu an önemli olan o ogr.
“Fena değilsin, küçük hanım! Karın kasların da bayağı sertmiş! Kadınım olmak ister misin?”
“Pekala, seni sekiz parçaya doğrayacağım!”
Şu anki haliyle Darkness, ogrun kışkırtmasına anında tav oldu.
Bu gidişle durum gerçekten onun için kötüye gidebilirdi.
Diğer maceracıları uyandırma çabalarımı bırakıp destek sağlamak için ileri atıldım.
Yayla destek ateşi açmak güzeldi ama bu durumda yeni öğrendiğim büyüyü kullanmak en iyisi olacaktı–
“Ye bunu! Flaş!”
“Gırrrrraaaaah!?”
Büyüyü haykırdığım an elimden parlak bir ışık patlaması çıktı.
O sırada Darkness ile dövüşmekte olan ogru kör etti ve–
“Gyaaa! G-Gözlerim!!!!”
“N-Ne yapıyorsun!? Kendi büyünle kendini nasıl kör ettin!?”
Işık kaynağının hemen yanında duran ben de kör olmuştum.
Kahretsin, alışkın olmadığım becerileri kullanmamalıydım!
Uşandıktan sonra ne kadar güçlü olduğumu sergilemeyi beklemek yerine önce onları adamakıllı test etmeliydim!
“Grah! Seni gidi- ıkk…!”
Gözlerimi kapatıp acının dinmesini bekleyerek yerde yuvarlanırken, yakından ogrun ızdırap dolu çığlıklarını duydum.
Görünüşe göre Darkness onun işini bitirmişti.
“Kazuma, dahi misin yoksa aptal mısın gerçekten kestiremiyorum.”
Bıkkın bir tonla söylerken Megumin’in elimden çektiğini hissettim.
Bense–
“Bunun tek sebebi evden kaçan o aptal! Onu bulduğumda ayağını denk alsa iyi eder!”

İşe Yaramaz Tanrıça Ara Perde 3
Alcanretia’ya giden at arabasına bindiğimden beri yaklaşık bir saat geçti.
“Baksana Cecily, buralar gerçekten çok sıkıcı.”
“Ben de aynı şekilde hissediyorum, Aqua-sama. Hadi geri dönelim.”
Cecily anında cevap verdi.
“Normalde sana anında katılırdım ama şu an bunu yapamayız. Aksi takdirde bu dünyanın insanları Şeytan Kral’ın altında acı çekmeye devam edecek.”
Bir an için cidden eve dönmeyi düşündüm.
“Sizden de beklendiği gibi Aqua-sama. Ama bu yolculuğu neden can sıkıcı bulduğunuzu anlıyorum. Sürücüyle konuşup küçük bir mola verelim mi?”
“… Bunu yapamayız Cecily. Axel’den henüz pek uzaklaşmadık. Zaten geç yola çıktık, bu yüzden böyle mola verip durursak Kazuma bize kolayca yetişir.”
Cecily beni kalkış noktasına getirdi getirmesine ama kiliseden bayağı yüklü miktarda bagaj getirmek zorunda kaldığı için en erken kalkan arabaya yetişemedik.
“Üzgünüm Aqua-sama. İyi kadınların hazırlanması çok zaman alır.”
“Elden bir şey gelmez. Sonuçta Axis Tarikatı’nda sadece iyi kadınlar vardır.”
Kendimi iyi bir kadın gibi göstermek için belki de gelecekte evden her çıkışımda bilerek geç kalmalıyım.
“Yine de bu araba bayağı yavaş ilerliyor, değil mi? Bizimkilerle Alcanretia’ya gittiğim zamanlarda böyle manzarayı seyredecek vaktimiz olmuyordu.”
Pencereden dışarı bakan Cecily, sözlerimi duyunca bir gülücük kondurdu.
“Çünkü bu turistik gezi için tasarlanmış bir araba turu. Ah, şuraya bakın Aqua-sama! Orada bir yengeç sürüsü var! Avcılardan ve güneşin sıcağından korunmak için sert kabuklarını kullanıyorlar! Henüz üreme mevsimi değil, bu yüzden muhtemelen bölge kapışması yapıyorlar.”
“Çok bilgilisin Cecily… Bir dakika, bu bir gezi turu mu? Ama ben bir an önce Şeytan Kral’ın kalesine ulaşmak istiyorum.”
Yengeçler ilgimi çekiyor çekmesine ama sanki şu an onlara bakmanın sırası değil gibi hissediyorum.
“Aqua-sama, gezi arabasını seçmemin bir sebebi var. Üst düzey gezi turları, yüksek ücret ödeyen müşterilerinin güvenliğini sağlamak için genellikle güçlü korumalara çuvalla para döker. Aqua-sama gibi becerikli bir Başrahip’in başına bir şey gelirse bu tüm dünya için bir kayıp olur. Eski bir deyimin de dediği gibi, tedbir tedaviden iyidir, bu yüzden bu yolculukta ağırdan alalım.”
“Anlıyorum. Pekala, güçlü korumaların olması iyi bir şey. Ağırdan alalım o zaman.”
Cecily’den de beklendiği gibi, harika biri.
“Hesabı da Axis Tarikatı ödeyecek, bu yüzden pahalı bir arabayla gitmekte sakınca yok.”
“Bu güzel. Pahalı bir arabanın içinde seyahat etmek harika, popomu acıtmıyorlar.”
Tam o sırada.
“Değerli müşterilerimiz, arabayı bir süreliğine durduruyoruz. Görünüşe göre şu an bir grup ogr yengeçleri avlıyor, bu yüzden onlar çekip gidene kadar burada bekleyeceğiz.”
Sürücünün sözleri üzerine bakınca, göçmen yengeç sürüsünün peşinden koşan birkaç ogr fark ettim.
“Baksana Cecily, ogrların yamyam canavarlar olması gerekmiyor mu?”
“Sanırım ogrların da canı arada sırada yengeç eti çekebiliyor.”
…
“Şimdi benim de canım yengeç ziyafeti çekmek istedi sanki.”
“Ne tesadüf Aqua-sama, benim de canım yengeç yemek istedi. Ne de olsa koskoca bir yengeç sürüsü tam karşımızda duruyor.”
Sürücüye anlamlı bir bakış attık, o da buruk bir gülümsemeyle omuzlarını oynattı.
“Orada o kadar çok yengeç varken, bir iki tanesini alırsanız ogrların kızacağını sanmıyorum. Diğer arabada oldukça becerikli maceracılar var, ne dersiniz, biraz daha yaklaşıp bir iki yengeç kapmaya var mısınız?”
Sürücünün fikrini duyunca aklıma daha da parlak bir fikir geldi.
“Yaklaşmamıza hiç gerek yok. Yengeçlerin kendi bacaklarıyla buraya kadar emeklemelerini sağlayacağım.”
“Aqua-sama, sadık kulunuz Cecily’yi tam olarak ne yapmayı planladığınız konusunda aydınlatmak ister misiniz?”
Büyümü hazırlarken Cecily’ye cevap verdim.
“Yengeçleri buraya çekmeyi planlıyorum.”
“Aqua-sama, bu ne yapmak üzere olduğunuz hakkında bana hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece bir rahip sezgisi işte ama içimde kötü bir his var–”
Cecily cümlesini bitiremeden büyümü tamamlayıp serbest bıraktım.
“Bu büyüyü kullanmak anıları tazeliyor! Bugün harika bir hasat elde edeceğiz! Sahte Ateş!”
“Harika bir hasat falan değil!”
Cecily çığlığı bastı.
Ve yengeç sürüsü ile onları avlayan ogrlar, başımın üzerinde çaktığım mavi ateş topuna doğru hücum etmeye başladı.
“Vaaaaaaah! Bu olayın gidişatı da anıları tazeliyor ama Kazuma-saaaaan!”
“Sizin bu yanınızı sevmeden edemiyorum, Aqua-saaamaaaaa!”
