Kısım 1
Bir Şeytan Kralı Generali ve bir Karanlık Rahip olan Celestina.
Benim gibi NEET’likten maceracılığa terfi etmiş birinin fersah fersah üstünde bir rakip.
Şu anda, Wiz’in gerçek kimliğini açığa çıkarması ve Vanir’in de bütün parasını yolmasından sonra ıssız bir sokakta çömelmiş duran o kadının tepesinde dikiliyorum.
Kaynak @CGtranslations. ben
Serena bana baktı, işaret ve orta parmağını bana doğru doğrultup üst üste açıp kapattı.
Bense ona kafası karışmış bir ifadeyle karşılık verince öfkeyle çıkıştı.
“Tütün. Tütünden bahsediyorum. Senin gibi kötü bir üne sahip birinin elinde kesin biraz vardır, değil mi? Hadi ama, ver biraz. Bu kasabaya geldiğimden beri içmeye hiç fırsatım olmadı.”
“H-Hayır, bende hiç yok.”
Bu dünyada sigara yerine ne geçiyor ki?
Muhtemelen kağıda sarılı tek kullanımlık sigaraları yoktur, yani belki de bir pipodan falan bahsediyordur?
Hayır, bekle, bu kadın bir serseri mi?
Eski bir hikikomori olarak, böyle bir tavırla karşılaşınca bilinçsizce kibar bir şekilde konuşmaya başladım.
Dust ve arkadaşlarıyla gayet iyi anlaşıyorum, o yüzden neden sadece onun bende böyle bir tepkiye yol açtığını merak ediyorum.
Cevabımı duyan Serena aşağı baktı ve sinirle kafasını kaşıdı.
O ciddi ve düzgün tavrından eser kalmamıştı.
Sonunda derin bir iç çekti.
“Sanırım artık bu numarayı sürdürmenin bir anlamı kalmadı… Ben Şeytan Kral’ın planlar ve sızmadan sorumlu Generali ve Kukla ve İntikamın Kara Tanrıçası Regina’nın izinden giden bir Kara Rahip olan Celestina’yım.”
“Yani gerçekten kendi tanrıçana Kara Tanrıça diyorsun. Din adamlarının kendi tanrılarına mutlak bir varlık olarak tapıp diğerlerini kafir ilan edeceklerini düşünürdüm.”
Bunu söylediğim an, Serena’nın yüzü aniden kalktı.
İfadesi öncekinden tamamen farklıydı; bir oyuncak bebeğinki gibi soğuk ve duygusuz bir maske.
Oldukça güzel bir kadın ama bana böyle bir maskeyle baktığını görmek omurgamdan aşağı bir ürperti gönderdi.
Wiz ve Vanir burada olduğu için gardımı düşürmüştüm ama şimdi düşününce; yapayalnızım, düzgün bir ekipmanım yok ve Şeytan Kral’ın Generali ile ıssız bir ara sokakta dikiliyorum.
Bu durum cidden çok kötü değil mi?
“Benim tanrıçam intikamın ve kuklaların koruyucusu, biliyorsun değil mi? Kara Tanrıça olmaktan başka ne olabilir ki?”
Kaba tonuna tamamen ters düşen nazik bir gülümseme sergiledi.
Gülümsemesi yapay ama özenle işlenmiş gibiydi, oyuncak bebeklerde görebileceğiniz türden bir şeye benziyordu.
Kukla Tanrıçası’nın bir müridinden beklendiği gibi.
Her zamanki o kibar sözlerini söylerken etrafa nazik bir cazibe yayıyor ama şu anki durumda bundan daha yersiz bir şey olamazdı.
İstediği an beni öldürebileceği bu durumda.
Kalbim deli gibi atıyordu ama bunu belli etmemek için elimden geleni yaptım.
“… Kuklacılık. Sakın bana, o mezarlıktaki Turn Undead büyüsünden etkilenmeyen zombilerin…”
“Ah, evet, hepsi benim işimdi. Onlar zombi değildi, sadece Kara Tanrıça’nın gücüyle canlandırılmış cesetlerdi. Tüm bunları ayarlamak gerçekten zordu. Gecenin bir yarısı tüm cesetleri tek tek kazıp çıkarmak ve onları kontrolüm altına almak zorunda kaldım. Kasabadaki rahipler çaresiz kaldıklarında, ben devreye girip hepsini kolayca hallediyordum… Bir şehirdeki tüm maceracıların güvenini tek kalemde kazanmak için kullanılabilecek iyi bir teknik.”
Bu kız cidden çürümüş.
Hayır, belki de Şeytan Kral’ın Ordusu’nun bir Generali’nden beklendiği gibi demeliyim.
“… O zaman, demin Şeytan Kral’ın bir kız olduğu ve lanet falan hakkında söylediğin onca şey…”
“Ha? Ne yani, buna gerçekten inandın mı? Ben o hikayeyi Şeytan Kral için bir tehdit oluşturabilecek gibi duran her yetenekli maceracıya anlatırım. Kıza musallat olan lanet er geç ortadan kalkacak ve Şeytan Kral yok olacak, böylece hayatlarını riske atıp Şeytan Kral’la savaşmasalar bile dünyaya barış geri dönecek. Çoğu böyle bir hikayeyi duyduktan sonra vazgeçer. Sonuçta herkes kendi canına değer verir. Eğer onlara hayatlarını riske atmayı gereksiz kılacak bir bahane sunarsan, bunu seve seve kabul edip yollarına devam ederler.”
Bu kız gerçekten pis oynuyor.
Şeytan Kral’ın aslen genç bir kız olduğunu öğrenince elini kana bulamaktan vazgeçecek olanlar da olurdu elbet.
Planlardan sorumlu Şeytan Kral Generali’nden beklendiği gibi, cidden çok kurnaz.
O hikayeyi ilk duyduğumda hissettiğim o tutkulu duyguları geri almak istiyorum.
“Peki, neden tüm bunları bana anlatıyorsun? Tamam, kimliğin Wiz ve Vanir sayesinde ortaya çıktı ama böyle bütün kartlarını açık oynaman biraz…”
Serena gülümsemesi zerre kadar bozulmadan cevap verdi.
“Sadece daha fazla yalan söyleyip ikimizi de tetikte tutmaktansa, sana gerçeği anlatıp bir anlaşmaya varmanın daha iyi olacağını düşündüm… Geçtiğimiz birkaç gün boyunca hal ve hareketlerini gözlemliyordum ama Şeytan Kral’ın seni neden bir tehdit olarak gördüğü hakkında hâlâ en ufak bir fikrim yok… Açıkça söyleyeceğim, sen çok çalışmaktan nefret eden bir NEET’sin.”
“Evet, o benim.”
Anında cevap verdim.
“İnsanlığın iyiliği için Şeytan Kral’ı yenmek uğruna hayatını riske atmak gibi bir niyetin yok, değil mi?”
“Hiç de yok.”
Yine anında bir cevap.
“… Eğer hiç gitmediğin bir yerde yaşayan, hiç tanımadığın birinin Şeytan Kral’ın elinde acı çektiğini duysan ne düşünürdün?”
“Başsağlığı dilerdim…”
Kulağımı kurcalarken ciddiyetsiz bir şekilde cevap verdim.
“…”
Serena o duygusuz maskesiyle bana baktı.
İfadesizdi ama nedense beni küçümsediği hissine kapılmıştım.
Japonya’da yaşadığım zamanlarda, birisi talihsiz çocuklardan veya benzer konulardan bahsettiğinde hiçbir zaman haklı bir öfke ya da harekete geçme isteği hissetmemiştim.
O zamanlar bir milyarder olsaydım bile, dünyanın öbür ucunda yaşayan, hiç tanımadığım talihsiz çocuklara yardım etmek muhtemelen aklımın ucundan bile geçmezdi.
Ben bir tür canavar falan değilim, sadece sıradan bir Japon vatandaşıyım.
Sanırım…
Galiba…
“… Şey, eminim çoğu insan benzer tepkiler verirdi, o yüzden lütfen bana öyle bakmayı keser misin?”
“Eh? A-Aaah, affedersin. Bana benzer cevaplar veren insanlar olmuştu ama ilk defa biri zerre kadar tereddüt belirtisi bile göstermeden anında cevap veriyor, o yüzden…”
Sesi biraz telaşlı geliyordu ama ifadesi hiç değişmemişti.
“… Şeytan Kral tarafından, birkaç Şeytan Kral Generali’nin kaybolduğu bu kasabayı ve onlarla bağlantılı olarak adı sürekli geçen adamı araştırmam emredildi ama… Günün sonunda, her şeyin merkezindeki adam sensin. Bunu bir kenara bırakırsak…”
“Bekle, dur bir dakika, her şeyin merkezindeki adam olarak tanımlanmak hiç hoşuma gitmiyor. Aslına bakarsan, bu tür olayların içine sürekli sürüklenen kişi benim.”
“Kesinlikle. Bunu bir kenara bırakırsak, senin kişiliğini iyice anladım.”
Bunu söylerken Serena gülümsedi.
“Satou Kazuma, Şeytan Kral’ın Ordusu sana bir anlaşma teklif etmek istiyor.”
“Oh?”
Serena yere doğru biraz daha eğildi.
“Belirli bir kişi sayesinde, Şeytan Kral ve insanlık arasında epeydir çıkmazda olan savaş yeniden hareketlenmeye başladı. Bu kadar çok Generali kaybettikten sonra, Şeytan Kral’ın kalesinin etrafındaki bariyer çökmek üzere.”
“Oh ho? Acaba o bahsi geçen belirli kişi ben olabilir miyim?”
“…” Evet, senden bahsediyorum. Neden bu kadar kendinden emin görünüyorsun? Fazla kaptırma kendini.”
Serena gözlerini kaçırdı ama, evet, epey yakışıklı bir adam olmuştum sanki, değil mi?
“Anlaşılan o ki Şeytan Kral şu sıralar epey zor durumda. Bariyer yıkılacak olursa, o savaşçı kimlikleriyle bilinen Kızıl İblisler kaleye sürekli ışınlanma baskınları düzenleyecektir.”
“Doğru, şu an pek iyi bir konumda sayılmayız ama bu insanlık için de aynı değil mi?”
Hani?
“Geçmişte bu dünyaya garip isimleri olan ve sağduyuyu hiçe sayan güçlü insanlar sürekli gelirdi. O insanlar bize epey baş ağrısı yarattı. Ancak… Sanırım falcımız bu kasabada garip bir varlık tespit ettiği zamanlardaydı? Şher neyse, o kahraman adayları bir daha hiç görünmemeye başladı.”
Garip isimleri olan ve sağduyuyu hiçe sayan kahraman adayları büyük ihtimalle benim gibi buraya Japonya’dan gelen insanları ifade ediyor.
Ve o tiplerin bir daha hiç görünmemesi…
Kaynak @CGtranslations. ben
Ah.
Kaynak @CGtranslations. ben
“… Neyin var? Sanki bir şeyin farkına varmış gibisin… Neden öyle zangır zangır titriyorsun? … Neyse, boşver. Her halükarda, seninle bir anlaşma yapmak istiyoruz.”
Bu dünyaya yeni hileli yetenek sahiplerinin gelmesinin durmasının sebebine dair içten alta bir sezgim var.
Acaba Aqua’yı bu dünyaya getirdiğim için olabilir mi?
Hayır hayır, onun işini o yedek melek devralmış olmalıydı.
Oldukça yetenekli görünüyordu, yani işlerin üstesinden iyi bir şekilde geliyor olmalı bununla.
Sakinleşmek ve kendimi toplamak için bunun benimle bir ilgisi olmadığını söyledim kendi kendime.
“N-Nasıl bir anlaşma?”
“Sesin çatlıyor, biliyor musun? Cidden, neyin var senin?”
Serena benim için endişeleniyor gibi görünse de konuşmasına devam etti.
“Şeytan Kral’ın Ordusu’na katılmalısın.”
Bunu sanki sınıf arkadaşını okul sonrası bir kulübe davet eder gibi bir tonla söylemişti.
“… … … … Ha?”
Az önce ne dedi o?
“Bana öyle bakma. Şeytan Kral’ın Ordusu’na katılmanı istiyorum diyorum… Sen bizim insanımızsın. Bunu gayet iyi biliyorum.”
Hey, benimle dalga geçmeyi kes.
“Yanlış anlama sakın. Elbette, muhtemelen çoktan bildiğin üzere, genel olarak insanlar bana kaba, pislik, NEET, lolikon falan der ama—”
“Lolikon kısmını ilk defa duyuyorum.”
Serena’nın sözlerini görmezden gelerek dikleştim ve yumruğumu kaldırdım.
“Doğru, bir insan olarak iyi yönlerimden çok kötü yönlerim olabilir… Kuşkusuz, ihtiyaçlarım için fazlasıyla param var, sahip olduğum her türlü uygunsuz arzu o dükkan aracılığıyla tatmin edilebiliyor ve etrafımda bana pervane olan sevecen yoldaşlarım var. Kolay bir hayat yaşarken el üstünde tutulmak isterdim. Arada sırada gereksiz pahalı şeylere savurganlık yaptığım ve bazen de tüm günü meyhaneyi kapatıp herkesin başına bela olduğum bir hayat…”
“Düşündüğümden bile daha berbat bir insansın sen…”
Devam ettikçe daha da coşkuya kapıldım.
“Ama benim bile ufak bir merhametim ve adalet duygum var. Hiç gitmediğim bir yerde tanımadığım biri acı çekiyorsa umrumda olmaz ama tam önümde yardım isteyen birini görmezden gelecek kadar da aşağılık biri değilim. … Gücümü kendi tarafında neden istemiş olabileceğini anlıyorum. Anlıyorum ama bu zamana kadar bana bakan insanlara sırt çevirme niyetim yok.”
“… Hayır, seni gücün yüzünden istediğimizden değil…”
…
“Ne o, bütün gücümden korkup bunun yerine beni arkadaşın olarak mı istiyorsun yoksa?”
“Asla. İşin aslı seni kendimden olabildiğince uzakta tutmayı tercih ederim ama demin de söylediğim gibi, o garip isimli insanlar gelmez oldu.”
Aniden ayağa kalktı ve yüzünü benimkine birkaç santim yaklaştırdı.
“Bu komik isimli insanlar hakkında inatçı bir söylenti var. Tanrılar ya da onun gibi varlıklar tarafından seçildiklerine dair.”
Durum tam olarak bu.
Tabii ki bunu ona onaylamayacağım.
“Fakat sonra, ot gibi sürekli bitip tükenen o insanlar sen ortaya çıktıktan sonra birdenbire gelmez oldu. Neredeyse tanrılar tek başına senin yeterli olacağını söylüyormuş gibi. Şeytan Kral bile senin masallarda ortaya çıkan o efsanevi kahramanlardan birinin soyundan gelen biri olabileceğini düşündü.”
Aqua’yı bu dünyaya getirdiğim anla birlikte hileli yetenek sahiplerinin gelmesi durmuştu ve Şeytan Kral’ın Generallerinin yenilgisiyle ilgili olaylarda adım sürekli geçip duruyordu.
Haklı olarak bu durum herkesin kafasını kaldırıp dikkat kesilmesine yol açardı.
Ne sinir bozucu bir yanlış anlaşılma ama.
“Ben Şeytan Kral’ın kalesi gibi canavarlarla çevrili bir yerde hayatta kalacak güce ya da iradeye sahip değilim. Lütfen Şeytan Kral-san’a o kadar harika biri olmadığını söylersin. Generallerinizi alt etme işine karışmam tamamen saf bir şans eseri. Sadece gerçekten inanılmaz bir şansım var o kadar. Bunun dışında, en zayıf mesleğe sahip zayıfın tekiyim, yani bir Maceracı’yım. Beni düşman gibi görmeniz beni gerçekten korkutuyor, bu yüzden lütfen durun. Lütfen bunu ona iletin.”
Sözlerimi duyan Serena acı bir kahkaha attı.
“… Evet, öyle tahmin etmiştim. Seni bizzat gördükten sonra bunu doğrulamış oldum. Seni aramızda görmek isteyen tek kişi Şeytan Kral’ın kendisi ve sanırım o da fazla endişeleniyor… Ama bu durum sence de sorun değil mi? Bize katılacak olursan senin için epeydir epey faydası olurdu… Ah, evet, sen bekarsın, değil mi? Bize katılırsan, en vahşi cinsel arzularının hepsinin tadını çıkarabileceksin. Bu arada, dişi iblislerin çoğunun vücudu cidden ateş ediyor.”
“… …” … … G-Gitmiyorum. Birkaç ay önceki ben olsaydım muhtemelen ikna olurdum ama şu sıralar popülerlik dönemimdeyim. Böylesine ucuz çıkarlar beni tavlayamaz.”
“Neden bu kadar huzursuzsun?”
Şeytan Kral’ın Generali’nden de bu beklenirdi. Ne korkunç bir müzakere tekniği ama.
Benimki gibi çelikten bir iradesi olmayan herkes hemen boyun eğerdi.
“… Neyse, sorun değil. Şeytan Kral’a senin uğraşamayacak kadar önemsiz bir çiroz olduğunu söyleyeceğim. Muhtemelen bundan sonra seni göz hapsinde tutmayı bırakacaktır. Ayrıca astlarına sana el sürmemelerini söylemesi için de ayarlama yapacağım.”
“Çok teşekkür ederim!”
“T-Tabii… Bunun karşılığında, kimliğimi yoldaşlarından bile saklı tut. Bu kasabadaki işlerime karışma. Ve iki meslektaşıma gelince… Neler karıştırıp durduğumu onlara anlatma. Özellikle de Wiz’e. … Anlaşmamızın koşulları bunlar.”
Bir an için tereddüt ettim.
“… Tüh, başka çarem yok. Vicdanım ve adalet duygum seni yumruklamam için bas bas bağırıyor ama doğrudan karşı karşıya gelirsek kasaba büyük belaya girer…”
“Evet, evet, artık o konuyu kapatabilirsin. Yani anlaştık sayılır, değil mi? Mantıklı bir insan olman güzel.”
Bunu söyleyerek arkasını döndü ve gitmek için hareketlendi…
“… Ah, kusura bakma ama… Bana biraz para borç verebilir misin?”
Hiçbir şey söylemeden, meslektaşı tarafından kazıklanan Şeytan Kral’ın Generali’ne biraz para uzattım.
“Bunu bana borçlusun.”
“… Hık…”
Serena’dan ayrıldıktan sonra malikaneye doğru geri yürüyordum.
Kafam geleceğe dair düşüncelerle dönüp duruyordu.
“Yine de Şeytan Kral’ın Generali olsa bile…”
İnsanlığın tamamına ihanet etmişim gibi hissediyorum biraz ama bununla birlikte güvenliğim garanti altına alındı.
Canavarlarla savaşan bir maceracı olarak hiç pişmanlık duymuyorum sayılmaz ama orada kavga çıkararak başarabileceğim pek bir şey yok.
Elbette teknik olarak birkaç Generalin yok edilmesine karışmış durumdayım ama dürüst olmak gerekirse çoğunlukla başkalarına talimat vererek katkıda bulundum.
Beldia’nın durumunda olduğu gibi. Kafasını çalmadan önce onu zayıflatan kişi Aqua’ydı.
Vanir, Megumin’in Patlama Büyüsü ile haklanmıştı.
Hans’a karşı ise Darkness onu korurken Aqua kaplıcaları arındırmıştı ve Megumin büyüsüyle onu bir kez daha havaya uçurmuştu.
Sylvia’ya gelince, kendisi hareketlerim sayesinde aslında güç artışı elde etmişti…
Ve Wolbach da tamamen Megumin’in işiydi…
Bütün o olaylar iyi bitti ama onlarla tek başıma karşılaşsaydım muhtemelen yapabileceğim hiçbir şey olamazdı.
O zamanlar o anlaşmayı reddetmiş olsaydım, durum hemen bir kavgaya dönüşürdü…
Şeytan Kral’ın Generali’ne kafa tutmak şüphesiz ki ani ve hızlı bir şekilde sonumun gelmesiyle sonuçlanırdı.
Ben basit bir çirozzan başka bir şey değilim. Şeytan Kral’ın radarından kaçmak bile benim için fazlasıyla yeterli.
Kaynak @CGtranslations. ben
“Evime geldim!”
Kafam bu tür düşüncelerle doluyken dalgın bir şekilde malikanenin kapısını açtım…
“Waaaaaah! Waaaaaah!”
“Şşşt, tamam, lütfen ağlamayı kes. Kazuma birazdan döner… Ah, Kazuma, hoş geldin. Tam da zamanında geldin.”
Olduğum gibi geri dışarı adım atıp ön kapıyı kapattım.
Kapı küt diye açıldı.
“Hey, görmezden geliyormuş gibi yapma! Bu gerçekten çok ciddi bir mesele!”
Darkness’ın sözlerini duymak bana kötü hislerden başka bir şey vermedi ama yine de çekine çekine sordum.
“… Peki bu sefer ne oldu?”
Aqua ana salondaki kanepede cenin pozisyonunda kıvrılmış bir şekilde bardaktan boşanırcasına ağlıyordu, açıkçası herhangi bir soruyu cevaplayacak durumda değildi.
Onun yerine Megumin derin bir iç çekti ve şöyle dedi:
“… Görünüşe göre loncada bir nevi gürültü koparmış ve maceracılar tarafından dışarı atılmış… Tam olarak ne yaptığını bilmiyorum ama galiba Aqua’nın bir süre loncaya girmesi yasaklanmış.”
Acaba gerçekten loncadaki bütün şarabı suya mı çevirmişti?
“Megumin ile ben o kadını araştırdıktan sonra malikaneye geri döndük ve onu elinde bir fatura ile ağlarken bulduk.”
Şaraba çevirdiği tüm o şarapların faturası olmalı bu.
Araştırmak mı?
“Serena’yı mı araştırıyorsunuz? İkinizin son zamanlarda bütün vaktinizi dışarıda geçirmesinin sebebi bu mu?”
Darkness heyecanla cevap verdi:
“Kesinlikle! Şuna kulak ver, Kazuma, o kadında gerçekten tuhaf bir şeyler var! O büyüklükteki bir ölümsüz ordusunu hak edecek kadar yetenekli biri oldukça ünlü bir rahip olmalı ama ben daha fazla bilgi aramak için her yere baktığımda… iletişime geçtiğim şehirlerin hiçbirinde Serena adında bir rahip hakkında tek bir söylenti bile yok!”
Darkness’ın ardından Megumin, bir yandan Aqua’nın başını okşayarak devam etti:
“… Üstelik lonca personelinin söylediğine göre, o kadın loncadan bir kez bile ödül talep etmemiş. Ne kadar azizlemiş bir rahip olursa olsun, bu kadarı da fazlasıyla saçma. Ödül talep etmek için maceracı kartını göstermen gerekiyor… Bu yüzden kartını neden başkalarına gösteremediğine dair bir sebep olabileceğini düşündük.”
Bu kızlar var ya. Normalde sadece aptalca işler peşinde koşarlar ama nedense bu durumda cidden uyanık olmak zorundalar.
“Keşke böyle bir yetkinliği her gün gösterebilseniz… Her neyse, onunla ilgili daha fazla ileri gitmeyin. Bir anlaşmaya vardık. Serena artık bize yaklaşmayacak veya partiye girmem için kafamın etini yemecek.”
Sözlerimin ardından Megumin ve Darkness birbirlerine şaşkın bakışlar attılar.
Bölüm 2
Ertesi gün.
“Sadece ikimizin dışarıda olması çok taze bir his. Yine de, loncada ne işin var senin? Meyhanede öğle yemeği mi yiyeceğiz?”
Darkness ile birlikte loncaya doğru yola koyulmuştuk.
Megumin ise malikaneye kapanmış olan Aqua’ya dadılık etmeye devam ediyordu.
Artı olarak, işler gerçekten sarpa saracak olursa kasabanın ortasında Patlama Büyüsü yapamazdı.
Bu yüzden yanımda Darkness’ı getirmiştim ama…
“… Neden böyle giyindin sen?”
Herhangi bir zırh giymek yerine Darkness, üzerinde neredeyse hiç görmediğim, üst sınıf gibi duran bir elbise giymişti.
İçinde rahatça hareket edebildiği o olağan düz etekliği yerine, dirsek eldivenleriyle uyumlu beyaz fırfırlı bir elbise giyiyordu.
Ellerinde bir silah değil, güneş şemsiyesi vardı.
“… Ne diyorsun sen? Beni davet eden sensin. Bu kasabadaki herkes kimliğimi zaten biliyor, bu yüzden bunu gizlemek için ekstra bir çaba harcamama gerek yok.”
Darkness başını yere eğip yüzü kızararak cevap verdi.
“… Neyse, sanırım sorun yok.”
Birbirimizi görür görmez kavga edecek değiliz ya.

Gerçi ben de Serena’nın hareketlerini gözlemlemek için yola koyulmuştum zaten.
Darkness’ın güçlü adalet duygusu, Şeytan Kral’ın Generali ile bir anlaşma yaptığımı öğrendiğinde muhtemelen kıyameti koparacağı için bunu ondan gizli tutmuştum.
Aynı şekilde Aqua da onun Şeytan Kral’ın Generali olduğunu bilse muhtemelen hemen gidip onunla kavga etmeye kalkardı, bu yüzden bunu ondan da saklamıştım.
Megumin’e söylemekse zaten söz konusu bile olamazdı.
Güvenliğimi garantiye almak için Şeytan Kral ile bir anlaşma yapmak.
Ben bile bunun ne kadar aşağılıkça olduğunu düşünüyorum ama eğer bu kasabaya geldikten sonra Serena da ortadan kaldırılırsa, Şeytan Kral kesinlikle harekete geçecektir.
Bu sadece benim iyiliğim için değil.
İş o noktaya varırsa, tüm kasabanın kendisi bile tehlikeye girebilir.
Serena bu kasabadaki işlerine karışmamamı söylemişti.
Bu tek bir cümle ilgimi çekerken, işin aslını araştırmak için loncaya doğru yola koyuldum ama…
“Tanrıça Regina’nın adını duyan pek fazla insan yoktur ama onun gücü gerçektir. Dileklerinizin birçoğu onun gücüyle gerçekleşebilir.”
“Gerçekten mi!? Bana bir erkek arkadaş bulmamı sağlar mı!? Ahırlarda uyumaktan başka çarem kalmadı ama maceracı olmayan birine ne zaman açılسام, ’At gübresi kokusu biraz… ’ diyerek beni reddediyorlar!”
“Bu gerçekleştirilebilir. Kalbinde yer eden o adamın saçını bana getir. Regina-sama’nın yardımıyla, onun da senin hislerine karşılık vermesini sağlayacak bir tılsım yapacağım.”
“Serena-san! Ben de! Lütfen o tılsımlardan bir tane de benim için yapın!”
“Hey, sıranı atlama! Önce ben buradayım!”
Loncaya adım attığım andan itibaren büyük bir gürültüyle karşılandım.
Bu kargaşa da ne nesi böyle?
Serena neredeyse loncanın simgesi haline gelmişti. Ortadaki bir masaya oturmuştu ve maceracılar etrafını tamamen sarmıştı.
Yüzünden hiç eksik etmediği nazik gülümsemesiyle bir maceracının derdini dinleyip diğerine geçiyordu.
“Hadi ama, hiçbir sorun çok küçük ya da hiçbir endişe önemsiz değildir. Sizi dinleyeceğim. Ne de olsa bir rahibin görevi budur…”
“… Ş-Şey…! Bu kasabada arkadaş edinmekte zorlanıyorum… Bu kasabaya en yakın arkadaşımla birlikte geldim ama son zamanlarda kendisi oldukça meşgul… Bir a-arkadaş…! Birlikte akşam yemeği yiyebileceğim bir arkadaş istiyorum! Artık yalnız yemek yemek istemiyorum…!”
“Şey, yani, ulu Regina-sama’nın yardımıyla bile ne yapabilirim pek emin değilim ama…”
“… Öyle mi… Özür dilerim…”
Serena kusursuz bir rahibe örneği sergiliyordu.
Morali bozuk bir şekilde ayrılan o yalnız Kızıl İblis hariç, diğer maceracıların çoğunun sorunları birbiri ardına çözülüyordu.
“Hey Kazuma, neler oluyor burada? Sakın bana beni loncaya davet etmenin sebebi o kadın olmasın…!”
Darkness omzuma art arda vururken huzursuz bir ses tonuyla konuştu.
“… ? Evet, Serena’yı araştırmak için buradayım. Neyin peşinde olduğunu biraz merak ediyorum.”
“S-Sen…! Onunla bir anlaşmaya vardığını söylemiştin! Onu daha fazla araştırmamamızı bize söyleyen sendin! Ben bile… B-Ben bile böyle giyindim…”
Darkness konuştukça giderek söndü.
…
“… Seni bir randevuya falan davet ettiğimi mi sandın?”
“H-Hayır…İ Y-Y-Yok ö-öyle bir şey…!”
Darkness kıpkırmızı kesilip panikleyerek inkar etme çabalarının hepsini boşa çıkardı.
Aynı anda Serena ayağa kalktı ve bana ‘buraya gel’ işaretleri yaptı.
Kısa süre sonra Serena loncanın bir köşesine doğru ilerledi.
Muhtemelen bize saygı gösterdiklerinden, diğer maceracılar etrafta dolanmaya başladı ve köşede Serena ile beni baş başa bıraktı.
“Hakkımda kimseye bir şey çıtlatmamışsın gibi görünüyor. Yalnız baştan uyarayım, bu onların da iyiliği için. Özellikle dövüş odaklı olmayabilirim ama ben hâlâ Şeytan Kral’ın bir Generaliyim. Kara Tanrıça Regina, kuklacılığın ve intikamın koruyucusudur. Eğer ölecek olursam, sadece beni öldüren kişi değil, genel alandaki insanlar da güçlü bir lanete çarpılacaktır. Tahminde bulunmam gerekirse, galiba kasabenin yarısı yok olurdu.”
Serena söze başlarken gözlerini kıstı ama gülümsemesi zerre kadar bozulmadı.
O yaklaşırken yüz ifadesi hiç değişmedi.
“Çeşit çeşit lanet türü vardır. Vücut uzuvlarını işlevsiz hale getirenler, taşa çevirenler ve hatta çok daha zalimce olanlar bile var. Eğer senden başka biri gerçek kimliğimi öğrenirse, muhtemelen kendimi savunmaktan başka şansım kalmaz. Bu durumda da epey kayıp yaşanacağı kesin. Anlaşmamızı bozmayı aklından geçirecek olursan bunu derinlemesine düşünmelisin.”
Acaba bu kız neden bütün sırlarını bana anlatıp duruyor?
Sadece ölürse lanetleneceğini söylemek bile işe yaramaz mıydı?
Sadece bunu söylemek bile herkesin onu öldürmeye kalkışmasını tereddüt ettirirdi herhalde.
Düşüncelerim yüzüme yansımış olacak ki Serena parmağını bana doğru uzattı.
“Hadi durma, hançerinle parmağıma bir defa sapla. Ah ama çok derine batırma sakın.”
…?
“Ne saçmalıyorsun sen? Herkesin ortasında bunu yapamam. Sen ne oluyorsun, Aqua falan mı?”
Bunu söyleyerek hançer kullanmak yerine, masalardan birinden aldığım bir kürdanla Serena’nın elini dürttüm.
“!?”
Kürdanı batırdığım an, parmağımda da keskin bir acı hissettim.
Aşağı baktığımda, sağ parmağımda küçük bir kan kabarcığı oluştuğunu fark ettim.
Serena’yı dürttüğüm yerin birebir aynısıydı.
Anlaşılan Regina’ya İntikam Tanrıçası denmesinin sebebi buymuş.
“… Şimdi anlıyor musun?”
“… Bu kasaba bir nevi sığınağım gibi bir şey. Seninle düşman olmak istemiyorum. Tam olarak ne planladığını bilmiyorum ama bu kasabada tezgah kurmaktan vazgeçip Şeytan Kral’ın kalesine geri döner misin?”
Serena bunun karşılığında bana sadece o malum gülümsemesini bahşetti.
İç çekerek yanından ayrıldım ve Darkness’ın oturduğu masaya geri döndüm.
“Beklettiğim için üzgünüm, Darkness…”
“Hanımefendi! Lalatina hanımefendi, bu kılık kıyafet de neyin nesi!? Bu hanım hanımcık kıyafet de ne böyle, hanımefendi!? Gerçekten çok tatlı duruyor!”
“Lalatina-çan, fırfırların cidden çok tatlı! Yüzünü saklama da şöyle rahatça bir bakayım!”
“Hey, hanımefendi, neden kızarıp duruyorsun öyle? Hadi ama, şöyle bir süzül bakalım!”
Fırfırlı tek parça elbisesi içindeki Darkness, kulaklarına kadar kızarmış bir halde elleriyle yüzünü kapamıştı; omuzları titriyordu.
Her zamanki maceracılar etrafına toplanmış, onunla dalga geçiyorlardı.
“Hey, hanımefendi’mizle uğraşmayın lan! O sergilenen bir mal değil! Hadi oradan, şuş!
Hayş!”
Maceracıları kovarken bile Serena’nın planlarının kafamın bir köşesini kemirip durduğu gerçeği değişmiyordu.
Kısım 3 “Hey, duydum ki Serena-sama vaaz veriyormuş!
Çabuk olun lan!” “Bu taraftan!
Acele etmezseniz Serena-sama’nın o nurlu yüzünü kaçırırsınız!”
O konuşmamızın üzerinden birkaç gün geçmişti.
Aqua’nın loncaya giriş yasağı o zamandan beri kaldırılmıştı lakin kasabada şu sıralar çok tuhaf bir şeyler dönüyordu. “Buradan! Buradan! Serena-sama birazdan başlıyor!
Çabuk olun!” “H-Hey, beklesenize bir! Neden hepiniz böyle tuhaf davranıyorsunuz? O da neymiş, efendim Serena-sama şöyleymiş de böyleymiş…
Alt tarafı bir rahibe değil mi bu kadın?”
Herkesin dilinde Serena-sama vardı.
Göz açıp kapayıncaya dek herkes o Şeytan Kral Generaline sanki bir azizeymiş gibi hayranlık duymaya başlamıştı. “…
Ben malikaneye tıkılıp kaldığım o birkaç gün içinde bu kasabada tam olarak ne haltlar döndü?” “Ne tıkılması be, seni ev hapsindeki miskin seni?
Sen evde irticalen küflenirken, Serena bu kasabanın gözdesi haline geldi bile.”
Malikaneden nihayet dışarı çıkan ve kasabanın haline şaşıp kalan Aqua’ya hemen lafı yapıştırdım. “… O kadında cidden pis bir koku var.
Şansımıza, Kazuma peşine düşmemi tembihlediği için olduğu gibi bırakıyorum.”
Arkamda, Aqua’yla birlikte yürüyen Megumin mırıldandı. “… Şey, en azından yaptığı işler takdire şayan sayılır… Bunu benim söylemem biraz garip kaçabilir ama insana dair hiçbir kusuru yokmuş gibi görünmesi içime bir türlü sinmiyor. Yine de Kazuma öyle dediği için ben de olayları akışına bırakacağım. Günün sonunda, sizin uyarılarınızı her zaman ciddiye alıyorum ben.
Artık laflarınızı kulak ardı edip kafama göre işler peşinde koşmayacağım.”
Ve Megumin’in ardından neredeyse anında Darkness da aynı şekilde konuştu.
Göğsüm nedense sızladı.
Kimliğini sır olarak saklamak için Şeytan Kral’ın Generaliyle bir anlaşma yaptığımı öğrenseler acaba hakkımda ne düşünürlerdi?
Bana aşağılayıcı gözlerle mi bakarlardı?
Yoksa ağzımı burnumu mu kırarlardı?
Elbette o anlaşmayı kendi derdimi kurtarmak için yapmıştım ama işin ucunda onların güvenliği de vardı neticede. Özellikle de Aqua’nın.
Eğer Aqua’nın gerçeğin ta kendisi olan bir tanrıça olduğunu öğrenirse Şeytan Kral’ın öylece kollarını kavuşturup oturmayacağı kesindi.
Aynen, onun işine burnumu sokmamak her halükarda en iyisiydi.
Arkama takılan üçlüyle birlikte sokaktan aşağıya, loncaya doğru adımladım… “Serena-sama!
Serena-sama!”
“Serena-sama, yalvarırım dileğimi kabul edin!” “Evet, evet, acele etmenize gerek yok. Lütfen sırayla ve düzenli bir şekilde…! Regina-sama dilediğiniz sayıda arzunuzu yerine getirebilir ve tabii ki bunun için herhangi bir ücret de talep edilmiyor.
Şimdi, buyurun lütfen.” “Çok teşekkür ederim, Serena-sama!
Aslına bakarsanız…” Önümüzdeki cadde insanlarla dolup taşmıştı.
Ve tam o kalabalığın merkezinde de Serena duruyordu.
Durum, coşkulu hayranları tarafından tezahürat yağmuruna tutulan popüler bir idolü andırıyordu adeta.
Bunu gören Aqua tüydüğü gibi arkama saklandı.
Serena’dan defalarca kez pestile çevrilmiş olmak belli ki Aqua’da kalıcı izler bırakmış, kadına karşı içine işleyen bir kaçınma hissi uyandırmıştı.
Serena bakışlarımı fark edip bana hafifçe başıyla selam verdi.
Tam o esnada. “Serena-sama! Lütfen, bu adam bir imha görevi sırasında ağır yaralandı…! Yarası oldukça derin!
Ona yardım edebilir misiniz lütfen!?”
Şehir kapılarının yakınlarında bir grup maceracı beliriverdi.
İçlerinden ikisi, derme çatma bir sedyenin üzerinde üçüncü birini taşıyordu. Herif bayağı ciddi bir yara almış olmalıydı.
Gözleri sönüktü ve nefesleri hırıltılı çıkıyordu.
Ve duyulamayacak kadar kısılan bir ses tonuyla mırıldandı. “… —Kva… Aqua… Abla…
lütfen…” O sesi duyan tek kişi ben değildim.
Görünüşe bakılırsa Aqua da bunu duymuştu. “Ben hemen buradayım!
Bana bırakın, bir an bile geçmeden turp gibi olacaksınız!”
Kendisine ihtiyaç duyulmasından mıdır nedir, havalara uçan Aqua neşeyle yaralının yanına koşturdu.
Ancak Serena’nın etrafını saran kalabalık tarafından yolunun kesilmesi uzun sürmedi. ben
“Ah, ne yapıyorsun öyle!? Yolun ortasındasın! Tanrı Yumruğumun tadına bakmak ister misin? Onu çabucak iyileştirmezsem…”
Aqua öfkeyle söylenirken, Serena yaralı maceracının yanında diz çöktü.
“İyileş! İyileş! İyileş!”
Serena art arda iyileştirme büyüsü yaparken, o maceracının yaraları hızla kaybolup gitti.
Adamın gözlerine ferahlığın gelmesi uzun sürmedi.
“… T… T-T… Çok teşekkür ederim, Serena-sama…!”
Az önce Aqua’ya seslenen adam, yanaklarından yaşlar süzülürken nefes nefese Serena’ya teşekkür ediyordu.
Bu da neyin nesiydi böyle?
Büyüyle yaraları iyileştirmek bizim gibi maceracılar için her gün karşılaşılan sıradan bir durumdu.
Normal şartlarda, sadece yaralarınızın sarılması bir maceracının gözyaşlarına boğulmasına ve şifacısının adının sonuna -sama ekleri iliştirmesine yetmezdi.
Aqua bile birkaç maceracıyı hayata döndürmüştü ama kimse ona bu denli büyük bir saygıyla yaklaşmamıştı.
Elbette minnettar olmak normaldi lakin o adamlar canavarlara karşı hayatlarını ortaya koyan maceracılardı sonuçta.
Yaraları iyileştirmek rahibelerin işiydi; tıpkı en önde durup rahibeleri zarardan korumanın ön saflardakilerin işi olması gibi.
Bu, karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir ilişkiydi.
Rahibeler tek başlarına canavarları haklayamazdı; diğer yandan, grupta bir rahibenin varlığı bile hayatta kalma oranında büyük bir fark yaratırdı.
Başka bir deyişle, Serena sadece bir rahibe olarak üzerine düşeni yapıyordu.
Tabii ki teşekkür etmek gayet doğaldı.
Lakin şu işe bak…
Ben bunları düşünürken, Aqua rahat tavırlarla o maceracının yanına sokuldu ve elini adamın üzerine koydu.
Hayati tehlike yaratan yaraları kapanmış olabilirdi ama adamın hâlâ sağında solunda birkaç sıyrık duruyordu.
Görünüşe bakılırsa adamı tamamen iyileştirmek Serena’nın gücünün yetebileceği bir şey değildi.
Aqua da onu tamamen iyileştirmek için harekete geçmiş olmalıydı.
Ne var ki.
Aqua’nın uzattığı el ittirilerek uzaklaştırıldı.
Hem de başka biri tarafından değil, bizzat iyileştirmeye çalıştığı o maceracı tarafından.
“Ah…”
Aqua şaşkınlıkla hafif bir nida çıkardı.
“Ben Serena tarafından iyileştirilmek istiyorum. Senin hiçbir şey yapmana gerek yok, o yüzden lütfen benden uzak dur.”
Adam bunu doğrudan Aqua’nın yüzüne söylemişti.
Kısım 4
Aqua omuzları düşmüş bir şekilde bize doğru ağır adımlarla geri döndü.
Onu bu kadar bunalmış halde görmek içimde nahoş bir his uyandırdı.
Bugün yaşanan olayda çok ters bir şeyler vardı.
Megumin ve Darkness, Serena’ya ve etrafa karmaşık bir ifadeyle bakıyorlardı.
Serena ise yüzüne her zamanki özenle takındığı sahte gülümsemesini yerleştirmişti.
Burası Axel’dı. Zayıflardan başka hiçbir şeyin olmadığı başlangıç kasabası. Şeytan Kral’ın Generali olan biri neden buralara kadar gelip böyle şeyler yapsın ki?
Hem tam olarak ne planlıyor?
Planları daha kolay anlaşılabilseydi karşı önlem almak çok daha kolay olurdu.
Normalde olaya burnumu sokmaz, görmezden gelip hayatıma devam ederdim.
Lakin her nedense içimde tarifsiz, nahoş bir his vardı.
Sanki böyle bir can sıkıntısı ve sabırsızlık karışımı bir şey… Tam olarak nasıl tasvir edeceğimi bilemiyorum.
Serena’yı çevreleyen kalabalık, sağduyuya meydan okuyacak derecede ona vurulmuş durumdaydı. Bu rahibe kısa süre önce çıkagelmişti bu kasabaya. Neredeyse bir tür büyü altında kalmış gibiydiler.
Regina Tanrıçası’nın Kuklacılık ve İntikam Tanrıçası olduğu söylenirdi.
Sadece şüphelerimden yola çıkıyorum ama bu durum kuklacılığın gücü olabilir miydi?
Ben bunları düşünürken, nihayet yanımıza geri dönen Aqua, Serena’nın etrafındaki kalabalığa imrenerek baktıktan sonra iç çekerek arkasını döndü…
Bu kasabada yaşamaya başlayalı oldukça uzun bir zaman olmuştu.
Başa bela olarak görülen Aqua bile loncanın bir nevi maskotu haline gelmişti.
Boş zamanı olduğunda tanıdık maceracılarla kafayı çekmek için loncaya giderdi ama artık o maceracılar bile yüzüne bakmıyordu.
Gözümü bir an üzerimden ayırdığım anda her türlü haltı karıştıran ve arkasını toplamak zorunda kaldığım bir kadındı o. Başa bela bir tanrıça.
Asla lafımı dinlemez, sakın yapma dediğim şeyin ta kendisini yapardı. Herhangi bir ilahi vasıftan ziyade gösteri dünyasındaki eğlence insanlarını andıran bir tanrıça.
Tatlılıktan ya da kutsallıktan eser barındırmayan, adı var kendi yok bir tanrıça.
Beni bu dünyaya gönderip hayatımı çileye çevirmekten başka bir şey yapmayan o kişi.
Her gün bana bitmek bilmeyen bir sinir krizinden başka bir şey vermeyen ve bu dünyada yanımda en uzun süre kalan o varlık—
Ah, kahretsin lan!
Aqua’yı o cıvıl cıvıl, normal halinden eser kalmamış, sönük bir halde görmek cidden içime sinmiyor!
O, karşı cins olarak içimde en ufak bir his uyandırmayan tek kızdı.
Başına ne zaman bir bela gelse bu kendi kaşınmasından ibaretti, bu yüzden hiçbir zaman pek fazla kafa yormamıştım ya da içimde özel bir his uyandırmamıştı.
E o zaman içimi tırmalayan bu his de neyin nesiydi?
Lanet olsun, yaptığımız anlaşmayı boş verip kadına karşı harekete mi geçmeliydim?
Fakat o, Şeytan Kral’ın emirleriyle bu kasabayı araştırmaya gelen bir Generaldi.
Eğer burunğu kanamadan geri dönmeyi başaramazsa kesinlikle Şeytan Kral’ın hedefi olurdum.
Korkunç yüzlü bir serseriye bile yaklaşırken altını ıslatan ben…
Şeytan Kral’ın hedefi olursam…
Tam o sırada…
Biri omzuma dokundu.
“… Kazuma, neler dönüyor ya da şu an tam olarak neye kafanı taktın bilmiyorum ama sonuçta herkesin iyiliği için verdiğin bir karardı bu, değil mi? O halde sorun ne ki? Ne seçersen seç, sonunda her şey bir şekilde yoluna giriyor zaten.”
Megumin’in söyledikleri durumu kurtarmak bir yana, hissettiğim o baskıyı daha da artırmıştı.
“… Doğru. Bize onunla işimiz olmamasını söylemeden önce bunu iyice düşündüğüne eminim. İşte bu yüzden… Hiç pişmanlık duymayacağın şekilde ne istiyorsan onu yap.”
Serena’nın gerçek kimliğini bilen biri olarak Darkness’ın bu sözleri işleri daha da sarpa sardırıyordu.
Öte yandan, Serena İntikam gücüne sahipti.
Onu öldürmek çevredeki alanın lanetlenmesine yol açabilirdi ama belki de Aqua bu konuda bir şeyler yapabilirdi?
Hayır, hayır, aceleci davranamam. İşler sarpa sardığında öylece geçiştirebileceğim bir şey değildi bu. Altından kalkılamayacak kadar tehlikeli bir kumar olurdu.
Şey, işin sonunda o da nihayetinde bir insandı; acaba onu bir Bağlama büyüsüyle pusuya düşürüp zindanın birine sürüklesem ve işini orada bitirsem miydim?
Hayır, hayır, o bir Şeytan Kral Generali ve üstüne üstlük Karanlık Rahibe’nin tekiydi. Tıpkı geçmişte Aqua’nın yaptığı gibi, yakalandıktan sonra bile Bağlama büyüsünü bozabilirdi.
Ah, lanet olsun! Bu konuda kimseye de danışamıyorum, o halde ne halt edeceğim ben!?
Yoksa sözümü çiğneyip Wiz ve Vanir’e mi danışsam?
Ama Serena bunu öğrenirse…
Tam o sırada, içimde koptuğumuz fırtınalardan bihaber olan Serena yüzünde bir gülümsemeyle bize doğru yürüyerek geldi.
Bunu gören Aqua sıçrayarak ayağa kalktı ve arkama saklandı.
Takipçileriyle çevrili olan Serena sokaklardan geçerek yanımdan ilerlemeye koyuldu.
Tam yolumun kesiştiği yerde anlığına durdu.
Ve sadece benim duyabileceğim kadar kısılan bir ses tonuyla.
“Anlaşmamızı unutmadın, değil mi? Umarım bunu çiğnersen bu kasabanın başına ne tarz bir felaket geleceğini aklından çıkarmıyorsundur. … Gerçi.”
Hafifçe kıkırdadı.
“Oldukça ıstıraplı bir ifade takınmış gibisin. … Ah, evet, sana hâlâ biraz altın borçluyum, değil mi? … Şöyle ki, Wiz ya da Vanir’in yardımını almadan veya kimliğimi başkalarına deşifre etmeden tek başına bana meydan okumaya kalkışacak olursan… Evet, bunu yaparsan, bu kasabanın sakinlerini rehin almadan karşısına bir Şeytan Kral Generali olarak dikileceğim. … Fakat sen bize oldukça benziyorsun. Korkak ve realist birisin, kârı zararı tartabilen bir adam. Bu kadar aptalca bir şey yapmayacağına eminim.”
Neredeyse benimle alay eder gibi, yoluna devam etmeden önce son bir cümle savurdu.
“Şimdi, sana olan borcum silinmiştir.”
Argh, bu durum cidden midemi bulandırıyor.
Ben falan filan adalet kahramanı değilim ki. Tabii ki her şeyden çok kendi hayatıma değer veriyorum.
Ama günün sonunda, bu kasabadaki insanları tanıyorum.
Hayır, bekle. Acele etme, iyice düşün şunu.
Eğer burada bir şeyler çevirmeye kalkışırsam, en kötü senaryoda bütün kasaba bir çıkmaza saplanıp kalabilir.
Ama dur bakalım, bu kasaba zaten halihazırda yeterince kötü bir durumda değil mi?
Mideni en çok bulandıran şey de gerçek kimliğini bilen tek kişinin sen olman ve bunu başka kimseye söyleyemiyor olman.
Ah, lanet olsun! Neden tam olarak…!
Neden bu kasabanın kaderini omuzlamak zorunda kalan tek kişi benim!? Neden bunun için bu kadar kafa yormak zorundayım ben!?
Ansızın, öylesine sıkı sıkıya yumrukladığım ki artık tamamen kasılmış olan sağ yumruğumun üzerinde Megumin’in elini hissettim.
Doğrudan bana bakıyordu, bu yüzden herhalde bir şeyler söyleyeceğini sandım ama…
“… N-Ne?”
“… … ”
Megumin sessizce beni dikizlemeye devam etti.
O esnada sol elime de bir şeyin dokunduğunu hissettim.
“… Sen de mi? Ne istiyorsun?”
“… … ”
Arkama döndüğümde Darkness’ın sol elime sıkıca tutunduğunu gördüm.
“Sinizin derdiniz ne iki bükücü? Bir şey söylemek istiyorsanız, çatır çatır söyleyin.”
Şey, bu kadar uzun süredir birlikte olduktan sonra, bir şeyler sakladığımı kesinlikle anlıyor olmalıydılar.
Hatta onlara bundan bahsedememe nedenim olduğunu bile fark etmiş olabilirlerdi.
Belki de doğrudan üzerine gitmeliydim.
Laf açılmışken, geçmişte pek çok güçlü düşmanla da boğuşmuştum.
Onların hepsi bir takım tesadüfler veya sadece olayların ortasında kalmam sonucunda gerçekleşmişti.
Bu durum ise bambaşkaydı. Bu defa kendi irademle bir Şeytan Kral Generaliyle kavga tutuşacak olan bizzat bendim, yalnız başıma.
Normalde yanımda herkes olurdu ve en kötü ihtimal gerçekleşse bile Aqua adında bir sigortam vardı elimde.
Ama tek başıma ona meydan okur ve kimsenin haberi olmadan gebertilirsem…
Düşüncesi bile dizlerimin bağını çözmeye yetiyordu. Bu cidden hiç mi hiç bana ait bir hareket değildi.
Benim ben. En ezik mesleğe sahip olan ben, tek başıma bir Şeytan Kral Generaliyle dalaşmaya kalkıyordum. Anlık bir duygusal patlama yüzünden bu kadar tehlikeli bir köprüden geçmek gerçekten mantıklı mıydı?
Evet, eğer bu olaya sadece gözlerimi kapatırsam, eskisi gibi lüks ve huzurlu bir hayat sürmeye devam edebilirdim.
Yine de tek bir şey vardı.
Beni harekete geçmek için tetikleyecek tek bir husus duruyordu ortada…
…
“… Ne, sen de mi? Ciddi söylüyorum, artık bir şeyler geveleyin.”
Kıyafetimin eteklerinden çekiştirmeye başlayan Aqua’ya doğru konuştum.
Bu üçlünün beni böyle sessizce yargılamasından cidden bıkmıştım artık…
“Kazuma-san, Kazuma-san.”
Diğer ikisinin aksine Aqua yumuşak bir ses tonuyla konuştu.
Arkamı döndüğümde, normalde o cıvıl cıvıl olan ve depresyon kelimesinin bile semtine uğramadığı o Aqua’yı gördüm.
Asla derinlemesine düşünmeyen ve herhangi bir derde tınacağı akla bile gelmeyen o kız.
O maceracı tarafından elinin itilmiş olması onu derinden sarsmış olmalıydı.
Gözlerinde yaşlarla bana yukarı doğru baktı ve neredeyse ağlamak üzere olan titrek bir sesle konuştu.
“…isyan eder gibi Bu kasabanın benim gibi bir tanrıçaya ihtiyacı yok mu?”
…
“Bırakın beni.”
Bana sımsıkı tutunan o üçlüyü yavaşça azarladım.
“Ah…”
Her zamanki gibi söylenmek yerine Aqua, tek bir itiraz kelimesi bile etmeden gömleğimi itaatkar bir şekilde bıraktı.
Ardından, terk edilmiş bir köpeği fazlasıyla andıran bir ifade takınmış olan Aqua’ya arkamı dönerek şöyle dedim:
“Üzerime birkaç destek büyüsü atın. Gücümü ve hızımı artıranlardan.”
Aqua tek bir soru bile sormadan o büyüleri yapıştırdı.
O üçlüye bakmıyorum.
Görüş açımda kalan tek şey, benden giderek daha da uzaklaşan o sönük sırt silüetiydi.
İşte bu yüzden o üçlünün şu an ne tür ifadeler takındığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok.
“Hey, Aqua.”
“…? Efendim?”
Gözlerimi bir anlığına Serena’dan ayırıp arkamda duran Aqua’ya çevirdim.
“Muhtemelen bayağı bir hasar alıp bayılacağım, o yüzden beni iyileştirmen gerekecek. Darkness, lütfen bu baygın bedenimi karakola taşı. Megumin, şu an Serena’nın etrafını saran o tipler muhtemelen epey gürültü koparacaktır, bu yüzden onları yatıştırma işini sana bırakıyorum.”
“N-Ne? Kazuma, tam olarak ne zırvalıyorsun sen!?”
“D-Dur-Kazuma, ne yapmayı planlıyorsun sen!?”
Talimatlarımı ilettikten sonra diz çöktüm ve kısa mesafe koşusu için çömelme pozisyonu aldım.
Önümde duran tek şey, arkasını bize dönmüş ve ağır adımlarla uzaklaşmakta olan Serena’ydı.
“Hey, Kazuma-san, ne halt ediyorsun sen? İçimde cidden çok kötü bir his var…”
Aqua bir şeyler geveliyordu ama şu an bunun hiçbir önemi yoktu.
“Hey, dur, Kazuma, durduk yere ne yapıyorsun öyle…! İstediğini yapmakta serbest olduğunu söyledim ama o kadından sadece şüpheleniliyor o kadar. Henüz yasaları çiğnemiş değil, o yüzden şiddet içeren bir şey yapma—!”
Darkness da panik içinde bir şeyler zırlıyordu ama o lafını bitiremeden, Aqua’nın destek büyüleriyle güçlendirilmiş bir şekilde Serena’nın arkasına doğru fırladım.
“K-Kazuma, ne yaptığını bilmiyorum ama şu an cidden çok havalısın! Kızıl Büyücü kalbimi fena halde gıdıklıyorsun!”
Benim adım Satou Kazuma.
Gerçek cinsiyet eşitliğini savunan, bir kadının yüzüne dropkick atmaktan asla tereddüt etmeyen bir adamım ben.
“Onu cesaretlendirme, Megumin! Kazuma, du—”
Yoldaşlarımın seslerini arkamda bırakarak bütün gücümle Serena’ya doğru koştum ve haykırdım…
“Bugün ikimiz de bir kestirelim bakalım! Sana nasıl gıcık olacağımı düşünme işini yarına bırakıyorum!”
Serena şaşkınlıkla arkasını döndü, ancak doğrudan yüzüne yediği tam güçte bir dropkick ile karşılaştı.
