Kısım 1
Axel’a dönüp Yunyun’a veda ettikten sonra malikaneye dönmek yerine doğruca Maceracılar Loncası’na geçtik.
“Ben yokken gerçekten de Moguninnin’i yendiğinizi düşünmek. Ama biz parti üyesiyiz, bu yüzden ben o sırada uyuyor olsam bile parayı böleceksiniz, değil mi?”
Aqua neşeyle konuştu.
Az önce bize nutuk çektiğini tamamen unutmuş gibiydi.
“Ş-Şey, dün gece gerçekten sadece ağır egzersiz yaptığınızı tahmin etmemiştim. Sizden şüphelendiğim için özür dilerim, Megumin, Kazuma. Ha, buldum! Aqua, neden kaliteli malzemeler alıp başarılarını kutlamak için onlara bir parti vermiyoruz!?”
“Hiç sorun değil. Özellikle genelde dik kafalı olan Darkness’tan geldiği düşünülürse, bence harika bir fikir.”
Belki de Megumin ile bana borçlu hissettiğinden Darkness, Aqua’nın kendisine dik kafalı demesine rağmen yüzündeki gülümsemeyi korudu.
“Peki, Megumin, ne dersin? Lüks malzemeleri almak için parayı kimin payından kesmeliyiz dersin?”
“Harika, cidden! Beni bu kadar zamandır tanıdıktan sonra sırf Patlama Büyüsü atma arzumu tatmin etmek için bela çıkarmayacağımı çok iyi biliyor olmalısınız.”
“Hadi oradan.” x3
“Kazuma, sen kimin tarafındasın?”
Sinirlenmeye başlayan Megumin’i arkamda bırakarak hızla resepsiyonistin yanına vardım.
“Selam Abla, ben büyük ödül avcısı, Satou Kazuma.”
“Ah, Satou-san! Bugün sizi buraya ne getirdi?”
Megumin’den aldığım kartı ona gösterdim…
“Yine yaptım yapacağımı Abla. Cidden… Bu hızla gitmeye devam edersek, kısa sürede bütün büyük ödüllü hedeflerin kökünü kazıyacağız.” “Bu gidişle diğer tüm maceracıların ekmeğiyle oynayacağız, haha!”
“H-Hahaha… Demek Bombacı Majin Moguninnin’i de yendiniz. Tebrik ederim, hemen ödülünüzü hazırlamaya gidiyorum!”
O abla, elimizde yine başka bir ödül hedefinin kellesiyle çıkageldiğimizde artık şaşırmıyordu bile.
Yine de onun bu tepkisine pek takılmıyordum.
Neden diye soracak olursanız, yani…
“Şey… Siz Satou Kazuma-sama mısınız acaba?”
Tam da zamanında bir ses bana seslendi.
Yanımda, olgun bir havaya sahip, gözünün altında ben olan güzel bir hanımefendi duruyordu.
Kıvrımları tam yerli yerinde, Darkness’a bile taş çıkartacak cinsten bir vücudu vardı.
Özenle kestirilmiş siyah saçları omuzlarına kadar uzanıyordu ve baştan çıkarıcı siyah gözleri dosdoğru bana bakıyordu.
Sadece göz göze gelmek bile kalbimin küt küt atmasına yetti.
Acaba bir rahibe miydi?
Din adamlarının giysisini andıran beyaz bir cübbe giymişti ve belinde bir topuz asılıydı.
Bana soğuk ve olgun bir güzel izlenimi veren şey gözünün altındaki ben miydi acaba?
Yoksa etrafımdaki kadınların neredeyse hiçbirinin olgun sayılamayacak olmasından mı kaynaklanıyordu?
Bahsi geçen kadın bana doğru zarifçe eğildi.
“Hakkınızda çok şey duydum… Gelişinizi dört gözle bekliyordum. Benim adım Serena… Umarım çok ani olmuyordur ama acaba beni partinize kabul etme şansınız var mı?”

Kızıl Büyücü Köyü’ne gitmeden önce resepsiyonistin bahsettiği hayran bu olmalıydı.
Kadının bu ani çıkışı üzerine lonca bir anda sessizliğe büründü.
“Ha? Sen ne diyorsun be? Bu partide zaten mükemmel bir Başrahibe var, o yüzden başka bir rahibeye ihtiyacımız yok. Hadi başka kapıya. Kış kış, kış kış.”
Aqua’nın bu saldırgan sözleri, az önceki sessiz lonca salonunda çınladı.
Başka bir rahibenin ortaya çıkmasıyla konumunun elinden alınmasından tetiklenmişe benziyordu.
“Satou Kazuma-sama, acaba beni hizmetkarlarınızdan biri olarak kabul etmeyi değerlendirir misiniz? Size asla bir yük olmayacağıma yemin ederim.”
Serena ise Aqua’yı tamamen görmezden gelip bir gülümsemeyle bana hitap etti.
Bir şeyler söylemek için öfkeyle öne atılacakmış gibi duran Megumin, birden bakışlarını kaçırdı.
Kızıl Büyücü Köyü’nde o kadar baş ağrıttıktan sonra ağzını açmaya yüzü kalmamıştı herhalde.
Herkesin bakışları doğal olarak bana döndü.
Benden bir cevap beklediklerine emindim ama bu gelişme kesinlikle—
“Sen Şeytan Kral’ın adamlarından birisin, değil mi? Partime katılmak istiyorsun ha? Namımı duyduktan sonra aklı başında olan hiç kimse benim partime katılmak istemez. Evet, senin gerçek kimliğin, o kadar Generali saf dışı bıraktıktan sonra beni bir tehdit olarak gören Şeytan Kral tarafından gönderilmiş bir suikastçı—”
“Sacred Highness Heal!!”
Aqua’nın büyüsüyle lafım pat diye kesildi.
Yumuşak bir ışık bedenimi kapladı ve hiçbir şey olmadan sönüp gitti.
Yanlış hatırlamıyorsam, bu sadece fiziksel yaraları değil, bedenimi olumsuz etkileyen diğer tüm durumları da iyileştiren güçlü bir şifa büyüsüydü.
Ama doğal olarak, en ufak bir yaram bile yoktu.
“… Hey, durduk yere bana niye iyileştirme büyüsü attın?”
“Düşük statülere, düşük seviyeye ve en zayıf sınıfa sahip olan senin gibi biri, Şeytan Kral’ın zihnine bir nişan koyduğu hezeyanına kapılmış gibi görünüyordu, ben de zihnini iyileştireyim dedim.”
Belki de onu gerçekten başkasıyla takas etmeliydim.
“Sizden bu kadar şüphe duyacaklarını düşünmek… Kazuma-sama, bu değerlendirmenin sizin gerçek becerilerinizin çok altında olduğuna inanıyorum. Genç yaşta bu kadar zorlu düşmanı yenmiş ve muazzam miktarda servet edinmiş harika bir maceracı olarak, Şeytan Kral’ı yenmek için tanrıça tarafından seçilmiş kahraman pekala siz olabilirsiniz…”
Serena bunu söylerken ellerini kenetledi ve sanki dua ediyormuş gibi gözlerini kapattı.
Şey, Tanrıça Aqua beni bu dünyayı tehdit eden Şeytan Kral’a karşı savaşa yardım etmem için buraya göndermişti neticede…
Aslında, şimdi düşününce, evet, bana gerçekten daha minnettar gözlerle bakılması gerekiyordu—
“Sacred Highness Heal!!”
Aqua’nın sesi yine lafımı kesti.
Bu sefer yumuşak ışık Serena’yı kapladı.
“… Bana neden iyileştirme büyüsü attınız?”
“Bizim Kazuma’ya kahraman falan diyordun, ben de beynini bir iyileştireyim dedim.”
…
“Öhöm. Neyse, bunu söylemekten nefret ediyorum ama teknik olarak kendisi partimizin rahibesidir. Üzgünüm ama şu anda partiye yeni üye aramıyoruz. Acaba başka kapıya bakabilir misiniz?”
“Ah! Oy! Acıyor! Kazuma-san, gerçekten çok acıyor!”
Ben bunları söylerken Aqua’nın kulaklarını çekiyordum.
Ancak Serena’nın yüzündeki gülümseme en ufak bir sekteye uğramadı.
“… Elden bir şey gelmez öyleyse. Müsaadenizle ayrılıyorum. Yine de Kazuma-sama. Partinize katılmama izin verirseniz, size çok büyük yardımım dokunacağından eminim.”
Serena bu sözleri söyledikten sonra kendinden emin adımlarla uzaklaştı.
Arkasından bakarken, mevcut parti üyelerime şöyle bir göz attım.
Bir tarafta, tutuşumdan kurtulmaya çalışırken acıdan gözyaşı döken Aqua vardı.
Diğer tarafta, başını Darkness’ın arkasından çıkarıp Serena’nın gidişini görünce rahat bir nefes alan Megumin.
Ve son olarak…
“… Sen niye kıpır kıpır duruyorsun?”
“Kazuma’nın birdenbire ortaya çıkan güzel bir rahibe tarafından baştan çıkarılıp götürüldüğünü görmek… Sanırım NTR dedikleri şey tam olarak böyle bir duygu olmalı…”
Bir de hem tahrik olmuşluğunu hem de utancını gizleyen bir gülümsemeyle, nemli gözlerle bana bakan, yerinde duramayan Darkness vardı.
Mevcut yoldaşlarıma baktıkça…
“… Şey, ben gidip arkasından koşsam olur mu?”
Kısım 2
Ertesi sabah.
Loncaya girdiğimizde her zamankinden farklı bir hava vardı.
“Pekala, avlama görevlerine çıkacak herkes lütfen burada sıraya girsin. Üzerinize uzun süreli destek büyüleri atacağım…”
Maceracılar loncada nizami kuyruklar oluşturmuştu.
Sıranın başında ise her birine ücretsiz destek büyüsü atan Serena duruyordu.
Genel olarak konuşmak gerekirse, rahibelere talep çok yüksektir ama bu sınıfa yatkınlığı olan insan sayısı çok azdır.
Bu yüzden, ücretsiz destek büyüsü teklif etmek, kendi rahibesi olmayan partiler için son derece değerli bir hizmetti.
“Ooo, Kazuma-sama. Ne dersiniz, size de destek büyüsü atmamı ister misiniz? Farklı mezhepler tarafından atılan destek büyüleri üst üste birikir. Sizin rahibenizden farklı bir mezhepten olduğuma inanıyorum, bu yüzden büyülerimiz birbiriyle istiflenecektir.”
Serena beni fark edince gülümseyerek selamladı.
Bunu bu kadar kendinden emin bir şekilde ifade edebilmesine şaşırmıştım.
Yine de Aqua’nın Axis Tarikatı’ndan olduğunun oldukça bariz olduğunu kabul etmek lazımdı.
Yine de, ücretsiz destek büyüsü teklif etmek… Sanırım ilk defa adamakıllı bir rahibe görüyordum.
“Hey, bize danışmadan böyle bir şey yaparsan diğer rahibelerin işine çomak sokmuş olursun. Bize karşı zaten millette zerre sempati kalmamış, kes şunu yapmayı.”
Partimizin hayırsızı… hayır, dur.
Partimizin rahibesi (geçici), Serena’ya doğru fırladı.
Hakiki rahibe ise gözünün ucuyla Aqua’ya süzerek baktı ve şöyle dedi,
“Böyle davranmaktan kaçınmanız daha iyi olur. Aksi takdirde Kazuma-sama’nın itibarı yerle bir olacak. Kazuma-sama’nın adının bu kadar kötüye çıkmasının sebebi siz misiniz yoksa? … Ayrıca, rahibesi olmayan partilere yardım eli uzatmanın nesi yanlış?”
“Yanlış değil.”
Tanrıça (geçici), Serena’nın mantığına itiraz edemedi.
“Sizden herkese ücretsiz destek büyüsü atmanızı isteyecek değilim. Benden katbekat daha güçlü bir rahibe olmanıza rağmen, geçmişte diğer maceracılara destek olmadığınız için sizi suçlayacak da değilim… Ancak, benim yaptıklarımla kimseye bir rahatsızlık vermiyorum. Doğru olan şey bu. Buna engel olmaya hakkınız olduğunu düşünmüyorum.”
“… Evet.”
Aqua yere bakarak mırıldandı, verecek tek bir cevap bile bulamamıştı.
“… Yenilgiyi kabul ediyorum…”
Bir tanrıça nasıl olur da bir rahibeye yenilirdi ki?
Ben Serena’ya bakarken, o da bakışımı fark edip bana gülümsedi.
Nereden bakarsanız bakın, Serena kesinlikle daha çok bir rahibeye benziyordu.
Tam o sırada.
“… Bu işten hoşlanmadım.”
Bunu birdenbire söyleyen kişi, özbeöz katıksız bir hayırsız olan Dust’tı.
Bahsi geçen şahıs masanın üzerinde yayılmış, şüpheci bakışlarla Serena’yı süzüyordu.
“Bu işten hiç hoşlanmadım… Daha önce hiç bu kadar rahibe gibi bir rahibe görmemiştim… Diğerleri basit bir destek büyüsüyle senin numaralarına kanmış olabilir ama beni öyle kolayca kandıramazsın. Yetenek bakımından, beni daha önce dirilten Aqua abla açık ara önde olmalı. Ben onun tarafındayım… Hiç hoşuma gitmedi bu. Hiç ama hiç hoşuma gitmedi…”
Temiz kalpli, dürüst bir insan, bu çarpık adam için uyumsuz bir varlık gibi görünüyordu.
Acaba benimle arası nasıl bu kadar iyiydi?
Yine de loncada Aqua’ya güveni tam olan epey insan vardı.
Sonuçta Aqua’yı nereden geldiği belirsiz bir rahibeden çok daha uzun zamandır tanıyorlardı.
Tam o sırada, lonca görevlileri maceracılara seslenmeye başladı.
“Tüm maceracılar, umarım bugün avlama görevlerinde elinizden gelenin en iyisini yaparsınız! Şimdi, bugünkü durum biraz daha farklı…”
Serena’nın herkese destek büyüsü atmasını bitirmesini beklemiş gibiydiler.
Her ne hikmetse, lonca görevlileri panoya istekleri asmak gibi her zamanki işlerle uğraşmıyorlardı.
Bunun yerine tek bir kağıt parçası çıkardılar.
“Açıkçası, dün gece halk mezarlığının yakınında büyük bir hortlak salgını baş gösterdi, bu yüzden bugün hepinizin bunların kökünü kazımaya odaklanmanızı istiyoruz. Kasabaya oldukça yakın, bu yüzden kasaba halkının ne zaman tehlikeye gireceğini bilemeyiz. Özellikle tüm rahibelerin bu avlama görevine katılmasını rica ediyoruz.”
Halk mezarlığında büyük bir hortlak salgını.
Darkness’ın, Megumin’in ve benim bakışlarımız doğal olarak Aqua’ya kaydı.
Güya mezarlığı arındırmaktan Aqua sorumluydu…
“Ne? Neden herkes bana öyle bakıyor!? Ben mezarlığı her hafta güzelce arındırıyorum! Bu sefer kaytarmadım!”
“… Daha önce kaytarmış mıydın yani?…”
Aqua’nın bu çaresiz savunmaları karşısında şüphe dolu bakışlarım daha da sertleşti.
“Hey, bana öyle bakmayın! Bu sefer işimi layıkıyla yaptım! Yalan değil! İyi be, görün bak! Bir Başrahibe gerçekten neler yapabiliyormuş size göstereceğim! Zombilerin ve İskeletlerin üstesinden gelmek için ben tek başıma yeterim!”
Etetekleri tutuşmuşçasına, Aqua loncadakilere bağıra çağıra meydan okudu.
Kısım 3
“Bu da ne böyle!?”
Biri haykırdı.
Halk mezarlığı.
Burası pek parası olmayanların veya arkasında kimsesi bulunmayan maceracıların gömüldüğü yerdi.
Kasabadan kısa bir mesafede bulunan o geniş arazi parçası, şu anda birkaç yüz hortlakla kaynıyordu.
Beklediklerinin çok ötesinde bir sürüyle karşılaşan diğer maceracılar suratlarını ekşitip geri çekildiler.
Hayır, korktuklarından değil.
Şu an hava bulutluydu.
Yani, hava bulutlu olsa bile gün ortasında hortlaklarla savaşmaktan korkmaya gerek yoktu.
Gerek yoktu ama…
“… Ş-Şey… Eve dönebilir miyim?”
“O-Olmaz Kazuma. Bu leş kokunun karşısında ben de eve dönmeyi çok istiyorum ama burada havalı tarafımı göstermem lazım. Böylece sonrasında herkes tekrardan, evet, Axel’ın o güzel rahibesi ne de olsa Aqua-sama’ymış diyecek.”
Yine öyle diyorsun ama senin hakkında hiçbir zaman öyle düşünmemişlerdi ki.
Asıl sorun leş gibi kokmasıydı.
Burası gerçekten berbat kokuyordu.
Bu kadar çok zombi tek bir yerde toplanmışken, yaydıkları o pis koku destansı boyutlardaydı.
“Peki madem, git al şunları Aqua. Dosdoğru üstlerine dalarsan hortlakların hepsi etrafına toplanır. Geniş alanlı bir arındırma büyüsüyle hepsinin işini tekte bitirirsin.”
“Ha!? Bu kadar büyük bir hortlak sürüsü tarafından etrafımın sarılmasını hiç istemiyorum ama…”
“O zaman bunu bana bırakın…”
Tereddüt eden Aqua’ya bakan Megumin büyü sözlerini mırıldanmaya başladı, ancak Darkness onu arkadan yakaladı.
“Aynen öyle Darkness, Megumin’i tutmaya devam et. Onlarla birlikte bütün mezarlığı uçurmasına izin veremeyiz. Hadi Aqua, gidiyoruz!”
Bizim dışımızdaki tüm maceracılar o iğrenç koku yüzünden uzakta duruyor, kimse zombi sürüsüne yaklaşamıyordu.
Bazıları menzilli silahlar ve büyüyle uzaktan saldırıyordu ama bunların pek bir etkisi yok gibiydi.
Aqua’yı tuttuğum gibi o zombi sürüsüne doğru mesafeyi kapatmaya başladım.
Bizi fark ettikleri anda üzerimize doğru çullanmaları gerekiyordu.
“Hey— Darkness, lütfen bırak beni! “O kalabalığın tam ortasına bir Patlama Büyüsü çakmak harika hissettirirdi!” “Bu gidişle Aqua hepsini arındırıp bitirecek!” “Benim Patlama Büyüm hepsinin icabına güzelce bakar!”
“Bütün mezarlığın da icabına güzelce bakarsın artık! Bir Haçlı olarak mezarlığı yerle bir etmene öylece seyirci kalacak değilim!”
Megumin ile Darkness arkamda tartışırken, Aqua ile ben adım adım zombi sürüsüne yaklaşıyorduk.
Aqua’nın bir Başrahibe olarak yeteneklerine güvenen diğer maceracılar, silahlarını sürünün olduğu yöne doğru rastgele sallayarak bana destek oluyorlardı.
Fakat bu kışkırtmaya ve Aqua’nın hortlakları kendine çekme konusundaki o özel yeteneğine rağmen…
“… Ha?”
“… Bana doğru hiç gelmiyorlar.”
Hortlak sürüsü sadece kendilerine saldıran maceracılara karşılık veriyordu.
“Ne yani, yoksa o cılız ilahiliğin en sonunda tamamen sönüp gitti mi?”
“İlahi gazabıma uğramak mı istiyorsun seni lanet NEET!? Öldükten sonra kesinlikle cehennemin dibine boylayacaksın!”
Öylesine ortaya laf attım, Aqua da anında parladı.
“Cehennemin dibine boylarsam Vanir ve diğerleriyle parti yaparım ben de.”
“Neden bu kadar iğrenç derecede geniş bir çevren var ki!? Ne kadar sinir bozucu!”
Aqua bunları söyledikten sonra nihayet işe koyuldu.
Böyle davranıyor olabilirdi ama teknik olarak hâlâ bir tanrıçaydı.
Ona tuvalet tanrıçası ya da parti tanrıçası falan demeyi sevsem de yetenekleri birinci sınıftı.
Büyü sözlerini mırıldanmaya başladığını duymak bile etraftaki maceracıların yüzüne rahatlamış bir ifade kondurmaya yetiyordu.
Ve ardından, büyüsünü bitirdiğinde,
“Turn Undead!”
Aqua’nın sesiyle birlikte tüm mezarlık, Aqua’dan yayılan yumuşak bir ışıkla kaplandı.
O ışıkla temas eden hortlaklar…
“Ha?”
Aqua ile ben aynı anda söyledik.
Hortlaklar o ışıktan hiç etkilenmişe benzemiyordu.
O ışığı bir saldırı olarak algılamış olmalıydılar.
Hepsi birden dikkatlerini Aqua’ya çevirdi…
“HAAAAAH!? Aqua, tek güçlü yanın hortlakların icabına bakmak değil miydi senin!? Ş-Şuna bir çare bul!”
“Bu işte bir tuhaflık var! Bu gerçekten çok tuhaf! Ha? Bu adamlar hortlak bile olmayabilir! Daha önce hiç kırmızı gözlü zombi görmemiştim! Ayrıca, bir dakika, Kazuma, benden neden uzaklaşıyorsun!? Biz parti üyesi değil miyiz? Biz arkadaş değil miyiz!?”
Ben kaçmaya çalışırken Aqua Azrail gibi giysilerime yapıştı.
Aqua’nın saldırılarının etkisiz kaldığını gören ve kenardan sakince izleyen maceracılar da paniklemeye başladı.
Tam o sırada,
“Turn Undead!”
Serena’nın sesi alanda yankılandı.
Aynı anda, ondan yayılan şok dalgası gibi bir rüzgar genişledi.
Hortlak sürüsü, o şok dalgasıyla temas ettiği anda ipleri kesilmiş kuklalar gibi yere yığıldı.
“Ooooh!”
Kenardaki maceracılar bir tezahürat kopardı.
Mezarlığı tıkayan devasa hortlak sürüsü, tek bir büyüyle kımıldamayan cesetlere dönüştü.
Avlama görevi göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş oldu.
Lonca, günün büyük kısmını almasını beklediğinden bugün için başka hiçbir avlama isteği hazırlamamıştı.
Bu yüzden tüm maceracıların öğleden sonra yapacak hiçbir işi kalmadı.
Ve beklenmedik bir şekilde izin günü kazanan o insanlar…
“Aman tanrım, gerçekten harikasınız. Partimize katılmak ister misiniz? Aramızda üst düzey bir sınıf da var. Gerçi sadece bir tane ama.”
“Hayır, hayır, benim partime katıl! Bizim partinin epey başarısı var, biliyor musun!?”
“Lütfen bizim partimize katıl! Bizim partinin hepsi kadın, bu yüzden için rahat olabilir!”
“… Hayır, şey… Gözümü Kazuma-sama’nın partisine katılmaya diktim de…”
Loncanın ortasında, hafifçe sıkılmış görünen Serena’nın etrafı neredeyse tüm maceracılar tarafından sarılmıştı.
Serena’nın büyüsü o zombiler üzerinde işe yararken Aqua’nınki neden etkisiz kalmıştı?
Bu benim için hâlâ bir muammaydı ama kesin olarak bildiğim bir şey vardı…
“Şimdi, bakın bakalım, bu çam kozalağını masadaki şu bardağın içine atacağım. Sonra, bardağın içinden…”
“Biliyor musun, şu an el çabukluğu numaralarının pek tutacağını sanmıyorum.”
Aqua bir tür numara hazırlıyordu ama herkes Serena’yı aralarına almakla o kadar meşguldü ki ona yüz veren bile yoktu.
“… Bardağın içinden… kaliteli matsutake mantarları… fışkıracak… ”
Sesi giderek kısıldı.
“… biri diğerinin ardından… Bardağın içinden büyüyecekler…”
kimseden en ufak bir ilgi göremeyen Aqua, kasvetli bir şekilde kozalağı bardağın içine attı.
Ve bardağın içinden büyüdü…
“… Hey, bunu nasıl yaptın? Bu mevsimde taptaze matsutake mantarlarının büyümesi gerçekten çok garip. Hatta ikincisi ve üçüncüsü bile çıkıyor…”
Bardağın içinden büyüyen ilk mantarı tuttuktan sonra, onun yerine hemen ikincisi ve üçüncüsü fışkırdı, ama…
Aqua tek kelime etmeden masanın üzerine kapandı ve hareketsiz kaldı.
Megumin nazikçe Aqua’nın kafasını okşadı.
Darkness ise eli çenesinde, derin düşüncelere dalmış bir halde masanın yanında duruyordu.
“—Yine de, bu gerçekten sorun değil mi, Serena-san? Bu avlama görevi hemen hemen tamamen senin sayende halloldu, bu yüzden tüm ödülü aramıza dağıtılmak üzere bırakmak…”
Belli bir maceracı bunu Serena’ya söylüyordu.
“Ben din görevlisiyim. Yiyecek ve barınak masraflarımı karşılayacak kadarım olduğu sürece bu benim için fazlasıyla yeterli.”
Serena’nin bunu bir tebessümle söyleşini izleyen maceracılar derin bir iç çekti.
Harika bir fiziğe, harika bir kişiliğe ve bir rahibe olarak yüksek becerilere sahip güzel bir kadın.
“… …”
Bakışlarımı Serena’dan çekip hâlâ masanın üzerine hareketsizce serilmiş duran Aqua’ya çevirdim.
“… Hey, kaybediyorsun, biliyorsun değil mi? Gerçekten sorun değil mi?”
“…… Bırak beni. Ben önemsiz bir tarikatın tanrıçasıyım. Büyük bir tanrıça olamasam da olur, sadece bana tutkuyla tapanlara göz kulak olacağım. O serseri Dust az önce söyledi, değil mi? Benim tarafımda olacağını mı ne? Çok fazla olmayabilirler ama beni destekleyen insanlar var. Bu yüzden kaybetmiş gibi hissetmiyorum…”
“Seni ilk gördüğüm andan itibaren farklı olduğunu anlamıştım! Belli bir hayal kırıklığı abidesi Başrahibin aksine, sen gerçekten harika bir insansın! Özellikle de paraya göz dikmeyişin!”
Belli bir serserinin sesi Serena’nın yanından duyulabiliyordu.
Para konularında her zaman başı dertte olduğu için, büyük bir ödeme aldıktan sonra tamamen karşı tarafa geçmiş gibi görünüyordu.
“… Bak, böyle şeyler söylüyor işte.”
“… Şey, Kazuma-san… Kazuma-san, sen her zaman benim tarafımda olacaksın, değil mi?”
Aqua hafifçe burnunu çekmeye başladı.
Bölüm 4
Serena bu kasabaya geleli epey zaman olmuştu.
“Serena-san, bir bastırma görevindeyken birkaç çizik aldım. İyileştirebilir misin?”
“Tabii ki, hiç sorun değil. Yarayı bana gösterebilir misin?”
“Serena-san, lütfen sıradakini ben olayım!”
“Serena-san gerçek bir tanrıça gibi!”
Maceracılar Loncası’nın barının içinde.
Yaralı maceracılar, az çok Serena’ya devredilmiş olan masanın etrafında toplanmıştı.
“Bu çok sinir bozucu…”
Danışma masasının personel bölümüne izinsiz giren Aqua, kafasını tezgahın arkasından çıkardı.
“Aqua-san, sürekli buraya gelip durmanız gerçekten sıkıntı yaratıyor…”
Resepsiyonist abla uyardı ama Aqua hiç oralı olmadı.
Diğer personel üyeleri bir şeyler yapmam için sessizce yalvaran gözlerle bana baktı.
“… Aqua, orada ayak altında dolaşıyorsun ve herkesin seni çoktan fark ettiğine eminim, o yüzden artık dışarı çık.”
“… O kadın ne cürretle benim popülerliğimi çalar. Şifa tanrıçası olarak maceracılar tarafından el üstünde tutulan kişi ben olmalıydım.”
ーGeçmişte gerçekten böyle bir şey yapmış mıydın ki?
Darkness araştıracak bir şeyi olduğunu söyleyip sabahın erken saatlerinde Megumin ile birlikte ortadan kaybolmuştu.
Ve sadece bugün de değil. Serena bu kasabaya geldiğinden beri bunu yapıyorlardı.
Bana gelince, konakta miskinlik yaparken Aqua tarafından pusuya düşürüldüm ve zorla buraya sürüklendim…
“Biliyor musun, ne kadar takip edip dikizlesen de koz olarak kullanacak bir zayıflığını bulamayacaksın, o yüzden eve gidip yatalım.”
Uzun lafın kısası, burada olmasının sebebi buydu.
Bıkkınlığıma rağmen Aqua ısrarla tezgahın arkasından çıkmayı reddetti.
”İmkânı yok. En başta, o kadın sinirlerimi bozuyor. Fazla mükemmel. Harika bir vücuda sahip güzel bir kadın, cömert bir kişiliği var ve herkese karşı nazik. Üstelik üst düzey güçlü bir rahibe. Fazla mükemmel. Evet, sanki benimle veya Eris’le aynı mükemmellik seviyesindeymiş gibi.”
“Buna cevap verip kendimi alçaltmayacağım.”
Maceracıları tedavi eden Serena’ya doğru baktım.
Bakışlarımı fark edince Serena bir tebessüm ve neşeli bir el sallamayla karşılık verdi.
Etrafına üşüşen maceracılar sabırla sıralarını bekliyordu.
Aslında, çoğunda sıyrıkı geçen ciddi bir şey yoktu, hatta bazıları sırf hayranı oldukları için oradaydı.
“Hey, Kazuma, senden bir şey isteyeceğim.”
Aqua aniden tezgâhtan ayağa kalkarak konuştu.
Ardından parmağını bana doğru uzattı.
“Hançerinle parmağımı dürter misin? Gidip ona tedavi ettireceğim.”
“… Kendin de iyileştirebilirsin, değil mi? Ne yani, kavga çıkarmaya mı gideceksin? Gerçekten yapmamalısın. Günün sonunda, şu an maceracılar arasında saygınlığı çok yüksek. Ona uygunsuz bir şey yaparsan, tüm loncayı karşına almış olursun.”
Aqua’yı uyarmaya çalıştım ama hiç oralı olmadı.
Parmağı hâlâ doğrudan yüzüme doğrulmuşken istemeye istemeye hançerimi çıkardım…
“… Hey, bunu akıl eden sensin, o yüzden parmağını oynatmayı kes.”
“Yine de korkunç. Çok olmayabilir ama sonuçta kendi kanım. Sadece birazcık dürttüğünden emin ol. Sadece birazcık.”
Aqua’nın parmağı hançerimden kaçmaya çalışırken her tarafa kıpırdanıyordu.
Belki de kendi sinirlerini yatıştırmak için sol eliyle sağ elini kavradı ve parmağını sabitledi.
Neden bu kadar ileri gidiyor ki acaba? Dikkatlice hançerimi parmak ucuna yaklaştırdım…
“Aaa, parmağım kayboldu~! Hangisini saplaman gerekiyor acaba?”
Aqua neşeyle böyle dedi ve hançerim temas etmeden hemen önce parmağını kapattı.
Hiçbir şey söylemeden hançerimin ucunu eline sapladım.
“…! …!”
Aqua geriledi, acıdan neredeyse hiç ses çıkaramayarak yarasını eliyle kapattı.
“İşte oldu, şimdi git bakalım.”
Sözlerim üzerine Aqua yaşlı gözlerle bana dik dik baktıktan sonra ağır adımlarla Serena’ya doğru ilerledi.
ーİlerlerken, garip bir sebepten ötürü, Aqua tökezlemeye ve tuhaf şekilde hareket etmeye başladı.
Biraz sarhoş taklidi yapıyor gibiydi.
Sonra, sıranın en başındaki maceracıya yaklaşırken,
“Üzgünüm. Gördüğün gibi, ağır yaralıyım…” “Zayıf ve yaralı genç bir kızın öne geçmesine izin verir misin?”
Bekle, ağır yaralı biri rolü yapmaya mı çalışıyordu yani?
Hitap edilen maceracı dönüp kaşlarını çattı.
“Hayır, bekle, yaralarını iyileştirebilirsin ki…” “Tamam, anladım. Anladım, o yüzden o garip hareketlerle beni tehdit etmeyi kes!”
Aqua’ya yerini vermeden önce korkuyla söyledi.
“Lütfen bir dakika bekleyin.”
Maceracı Serena tarafından durduruldu.
Ve Serena gözlerini Aqua’ya dikti…
“Yaralarınızı neden kendi başınıza iyileştirmediğinizi bilmiyorum ama…” “Ama siz bir din görevlisi değil misiniz?” “Başkalarının yaralarını iyileştirmek sizin göreviniz olmalı, öyleyse önce siz iyileşesiniz diye başkasını bir kenara iterek ne yapmaya çalışıyorsunuz?” “Bunun bir din görevlisinin yapmaması gereken bir şey olduğunu düşünmüyor musunuz?”
“… Düşünüyorum…”
Serena bir nutuk çekmeye başladı ve Aqua usulca hak verdi.
Tabii ki buna karşı itiraz etmesinin imkânı yoktu.
“Sırf din görevilisisiniz diye sizi iyileştirmeyeceğimi söylemiyorum ama diğer herkes de acı çekiyor. Bu yüzden, lütfen düzgünce sıraya girin, olur mu?”
“Evet. Özür dilerim.”
Maceracıdan özür diledikten sonra Aqua usulca sıranın en sonuna geçti.
Cidden, bir tanrıça nasıl olur da bir rahibeden azarlar yer?
Kısa bir süre sonra nihayet sıra Aqua’ya geldi.
Serena’nın karşısına oturdu ve sağ elindeki yarayı gösterdi.
“Sensei, yoldan geçen aşağılık bir NEET bana ciddi bir yara verdi. İyileştirebilir misin?” “Yoksa bu yara yüzünden ölecek miyim?”
Serena o eli kendi ellerinin arasına aldı ve hafifçe kıkırdadı.
“Sadece küçük bir sıyrık. Hemen iyileştireceğim…” “İyileş!…” “İşte oldu, artık sorun yok…”
Elini çektiğinde, Aqua’nın yarası iyileştiğine dair hiçbir belirti göstermeksizin hâlâ kanıyordu.
“…!?”
Serena bunu görünce şaşkına dönmüş gibiydi ve Aqua ağlamaya başladı.
Şey, öyle diyorum ama kendini zorladığı çok açık.
“Sensei, gerçekten ölecek miyim?” “Senin bile iyileştiremeyeceğin bir yara mı?” “Yoksa benden hoşlanmadığın için mi beni iyileştirmiyorsun?” “Neler oluyor Sensei!?”
Görünüşe göre Serena’nın iyileştirme büyüsüne direniyordu.
Evet, düşününce, bana Emme Dokunuşu öğretmesini sağlamaya çalıştığım zamanlarda Wiz’e de aynı şeyi yapmıştı.
Bir Lich’in becerisine direnebildiyse, sıradan bir rahibeye kolayca…
“İyileş! İyileş! Neler oluyor? Etki etmiyor…”
“Sensei, beni neden iyileştirmiyorsun?” “Sakın bana, bu loncadaki bir numaralı rahibe olarak popülerliğinizi ve itibarınızı elinizden alırım diye korktuğunuz için beni iyileştirmediğinizi söylemeyin!?” “Yoksa beceriksiz olduğunuz için mi beni iyileştiremiyorsunuz?” “Aaa…! Bu gidişle öleceğim!” “Yara mikrop kapacak ve öleceğim…!” “Kazuma-san!” “Kazuma-san!” “Bu kadın beni iyileştirmiyor!”
Bütün loncanın ortasında adımı avazı çıktığı kadar bağırdıktan sonra, ona yaklaşmaktan başka çarem kalmamıştı.
En başta, zehirler sana işlemez ve her türlü mikrop sana dokunduğu anda arınır.
Bunu ona söylemeyi gerçekten çok isterdim ama içimde tuttum.
“Ölersem, lütfen bana kasabanın merkezinde piramitleri bile geride bırakacak bir mezar yaptır. Kazuma’nın çöp muamelesi yaptığı odamdaki tüm hazineleri de içine koy. İmparator Zell onun koruyucusu olsun ve her gün üç öğün mezarın önüne lezzetli içecekler ve çerezler hazırlayın. Mezar taşına da ‘Burada yüce-‘ yazın”
Yüksek sesle saçma sapan şeyler yumurtlayan o aptal kafaya hançerimin topuzuyla hafifçe vurdum.
“Burada büyük bir aptal yatıyor yazacağım. Kusura bakmayın Serena-san. Hadi, gidiyoruz.”
“…! …!”
Acı içinde yuvarlanan Aqua’yı yakasından tutup sürükleyerek oradan ayrılmak için harekete geçtim.
Etrafımdaki maceracıların bakışları gerçekten can yakıyordu.
Bu çok utanç vericiydi.
Tam o sırada-
“Şey… Kazuma-sama, size söylemek istediğim önemli bir şey var, acaba biraz vakit ayırabilir misiniz?”
Serena bana seslendi.
Bunu duyan Aqua, yarasına ve kafasına iyileştirme büyüsü yapıp öfkeyle ayağa kalktı.
“Hey, pes et artık!” “Bizim Kazuma-san’ımıza karşı çok ısrarcısın!” “Loncadaki bir numaralı güzel rahibe konumunu çalmak sana yetmedi, şimdi de dişisel çekiciliğinle Kazuma-san’ı mı elimizden almak istiyorsun!?” “Bizim Kazuma-san’ımız, kendinden küçük bir kız ona ağabey derse hemen düşecek iradesiz bir adamdır, o yüzden lütfen keser misin şunu?”
“Tamam, buraya gel, sana bir ders vereceğim.”
Tam Aqua’yı loncadan sürükleyerek çıkaracakken, maceracılardan biri aniden konuştu,
“Loncadaki bir numaralı güzel rahibe…”
“Pfft!”
“Az önce gülen kimdi? Buradan duyabiliyorum, o yüzden öne çıksın! Ah, sen geçenlerde dirilttiğim adam değil miydin!?” “Eğer güleceksen, parasını öde! Yeniden diriltme aslen büyük bir karşılık talep eden süper üst düzey bir büyüdür, o yüzden parasını ver!”
“Hey, ben değildim! Ben gülmedim… Hey, parmağını birama sokma, Aqua-san… Bekle, bu sadece su!” Neden biramı gösteri için kullandın ki!?”
“Gösteri değil o, vücudumun bir özelliği! İyi be, hepinizi anladım ben artık! Siz o güçlü canavarları ve yüksek ödüllü hedefleri avlarken sağladığım tüm o destek büyüleri, iyileştirmeler ve diriltmelere rağmen hem de! İyi, karşılık olarak buradaki bütün biraları suya dönüştüreceğim!”
“Lütfen durun, Aqua-san. Eğer bunu yaparsanız en çok başı ağrıyan lonca olur! Lütfen durun!”
Lonca personeli ve maceracılar, Aqua elini şarap fıçılarına sokamadan onu durdurmak için alelacele harekete geçti.

Bu kaosun ortasında,
“Başka bir yere gidelim mi, Kazuma-sama? Burası biraz fazla gürültülü. Mümkünse daha az kalabalık bir yeri tercih ederim…”
Serena, loncadaki mevcut kaosu görmezden gelerek hafif bir kıkırdamayla konuştu.
