Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 14 – Bölüm 5 / Bu Ezeli Rakipler İçin Bir Son!

Bu Ezeli Rakipler İçin Bir Son!

Kısım 1

Yunyun, şafak sökerken aşırı derece bitkin bir hâlde geri döndü.

Gece boyunca çınlayan büyü sesleri, sınavın ne kadar çetin geçtiğini anlatıyordu.

Görünüşe göre Yunyun ne zaman manası tükense, dövüşmeye devam etmeden önce toparlanmak için Aigis’in içinde mola vermişti.

Normalde final sınavı için iki Kızıl İblis sırayla uyur ve bu sınavın zorluğunu telafi etmek adına yüksek manalarını ve saldırı yeteneklerini sırayla kullanırlardı.

Üstelik Yunyun orta düzey büyü de kullanabiliyordu.

Daha zayıf düşmanların icabına bakmak için daha düşük mana maliyetli büyüler kullanabilirdi. Bu sınav, onun yeteneklerinin tam anlamıyla parladığı bir sınavdı.

Aigis yanında olsa da pek saldırı gücü yoktu, bu yüzden Yunyun sınavı tek başına başarmış bile sayılabilirdi.

Onu görenler—

“Reis! Reis!”

“Kükreyen Yıldırım Yunyun’un bir gün başaracağını zaten biliyordum!”

“Hey Yunyun, biz arkadaşız değil mi? Bir dahakine ormana avlanmaya gidelim!”

“Bu mutlu bir olay! Bu gece en güçlü reisin doğuşudur!”

Bir sonraki Kızıl İblis Reisi’nin belli olduğu günün akşamında.

Yunyun, sınavın zorluklarından sonra kütük gibi uyudu. Uyandığında, tüm köy meydanın ortasında festival yapıyordu.

“Ahahahahahaha! Hey Kazuma, şuna bak! Megumin çoğalıyor!”

Çoktan kafayı bulmuş olan Aqua, Megumin’i gösterip kahkaha attı.

“Çoğaldığım falan yok! Aqua, çok fazla içtin! Darkness, lütfen durdur şunu…”

Aralarında içmeyen tek kişi olan Megumin, yardım için Darkness’a baktı—

“Dustiness Hanesi asla pes etmez! Benim zehire karşı da direncim var. Böyle bir meydan okumayı reddetmek için hiçbir sebep yok!”

“İşte ruh bu! Hadi hadi, benimle iç, Darkness-san! Eğer kaybedersem, kızımla Kazuma’nın ilişkisine bir daha asla karışmayacağım!”

Söz konusu kişinin yüzü kıpkırmızıydı ve şu anda Yuiyui ona içki ikram ediyordu.

Görünüşe göre zaten epey bir içmişti. Aqua’nın seviyesine yaklaşamazdı ama hafifçe sendeliyordu.

Bu, Megumin ve benim burada geçireceğimiz son geceydi.

Görünüşe göre Yuiyui, o sınırı aştığımızda engel olamasın diye Darkness’ı sızana kadar sarhoş etmeye çalışıyordu.

“Sen de içsene? Normalde seni engelleyen Darkness bile çoktan sarhoş oldu.”

“Aah… Bunu yapmayı çok isterdim ama…”

Megumin bugün şaşırtıcı derecede temkinli davranıyordu.

Her zaman bir yetişkin gibi muamele görmek ve içki içmesine izin verilmesi için patırtı koparırdı, Darkness da minyon vücudunu öne sürerek onu hep engellerdi ama bugün…

Tam o sırada.

“Demek buradaydın Megumin! Sonunda seni yakaladık!”

Biz fark etmeden yaklaşan Funifura ile Dodonko, Megumin’in üzerine çullandılar.

“N-Ne yapıyorsunuz siz? İkiniz sarhoş musunuz!? O kadar güçlü hedefi hakladıktan sonra seviyem ikinizden de katbekat yüksek! Savrulup gitmek umurunuzda değilse, durmayın üzerime gelin!”

“Gel biraz bizimle konuş! Şu adamla ne kadar ileri gittiğini itiraf etmenin zamanı geldi de geçiyor!”

“Evet, evet, her zaman çok kibirlisin! Senin hiç genç bir kız gibi davrandığını görmedik ki! Aramızda en az kadınsı çekiciliğe sahip olan sen, nasıl bu hâle geldin!?”

Görünüşe göre bu ikisi ilişkimizi merak ediyordu.

“Ayık olduğunuzda böyle şeyleri konuşmaktan çekinmem ama içki içerken iyi bir sohbet konusu değil bu! Hadi ama, Nerimaki ile Arue şurada, gidin onların başının etini yiyin!”

“Çok soğuksun! Köye neredeyse hiç uğramıyorsun zaten, buradayken bizimle biraz takıl işte!”

“Evet, evet! Ayrıca bizi erkek arkadaşlarınla tanıştırabilir misin!? Yunyun’dan bizi arkadaşlarıyla tanıştırmasını istemek çok acımasızca olurdu!”

“Gerçekten çok çekilmez sarhoşlarsınız! Yunyun duymasın, ağlar sonra!”

Megumin o iki kız tarafından köşeye sıkıştırılırken, meydanın ortasında ondan çok daha fazla el üstünde tutulan bir kız vardı.

“—Reis! Reis!”

“Reis! Reis!”

“B-Bekleyin! Ben sadece bir sonraki adayım. Babamı üzeceksiniz!”

Yunyun, Kızıl İblis kalabalığı tarafından yağdırılan övgüler karşısında kızardı.

Yüzünün kızarmasına rağmen, sevindiğine şüphe yoktu.

Ve onun hemen yanında ise…

“Nasılsınız bakalım! Ben bir sonraki reisinizle bir bütün olan Aigis!”

Cinsel taciz meraklısı kutsal yadigar, sanki ana karakter kendisiymiş gibi poz veriyordu.

“Aigis-san! Lütfen öyle söylemeyin! Ben sadece içinize girdim!”

“Doğru ya, sadece içime girdin ve elinden geleni yaptın, değil mi!”

Aigis’in yanlış anlaşılmaya müsait sözleri, Yunyun’un babası olan mevcut reisi galeyana getirdi.

“N-Ne demek oluyor bu? Ben cansız nesnelerin kendi vücuduyla dilediği gibi oynamasına izin verecek bir kız yetiştirdiğimi hatırlamıyorum!”

“Baba sen ne diyorsun!? Aigis-san siz de lütfen böyle garip bir şekilde söylemeyin..!”

Yunyun telaşla onları durdurmaya çalıştı ama Aigis reisle dalga geçmeye devam etti.

“Kızınız mis gibi kokuyordu, tam anlamıyla harikaydı! Ayrıca vücut sıcaklığı yüksekti, bu yüzden gerçekten sıcacıktı.”

“Lightning Strike!”

Reis kendini kaybetti ve büyüyü patlattı.

Ancak aniden inen yıldırım Aigis’in sadece yüzeyini teğet geçti.

“Büyüye karşı dirençliyimdir, bilirsin. Ama kederini anlıyorum baba! Çekinme, istediğin kadar vur bana!”

“B-B-B-Bana baba demeeeeeee!”

Çileden çıkan reis rakibine vurmak için hamle yaptı ama tabii ki Aigis bir zırh takımıydı.

“Guk, e-elim…!”

Reis çömelip elini tuttu.

“İyi misiniz baba? Üzgünüm ama ben orikalkumdan yapıldım. Ayrıca kızınız çok yumuşaktı!”

“Raaaaaaaaah!”

“Aigis-san, lütfen babamla dalga geçmeyi kes!”

Yunyun ile reisin o baş belası zırh tarafından parmağında oynatılmasını izlerken, Megumin’in tepesinde biten Funifura söze girdi.

“Hey, Dodonko, Yunyun ile şu zırhlı adam bayağı iyi anlaşıyor!”

“Hadi canım! Sadece Megumin değil, o da mı!?”

Ben zırhın içinin boş olduğunu söyleyemeden ikisi de hızla Yunyun’un yanına koştu.

“Hey, bu ne demek oluyor! O kadar masum görünüyorsun ama arkamızdan böyle işler mi çeviriyordun!?”

“Dört bir yanda arkadaş edinmekten bahsedip duruyordun ama maşallah erkek arkadaş edinmekte hiç sıkıntı çekmiyorsun! Hey, Yunyun, biz arkadaşız değil mi!? Lütfen beni şöyle havalı bir abiyle tanıştırsana!”

“Sakin olun hanımlar, bendeniz için kavga etmenize gerek yok.”

“İkinizin ne dediği hakkında en ufak bir fikrim yok! Lütfen sakin olun! Ayrıca Aigis-san, sen de lafa atlayıp durma!”

Bir sürü insan tarafından takılınmasına rağmen Yunyun’un sesinde neşeli bir eda vardı ve durumdan içten içe keyif alıyor gibiydi.

“Hey, Aqua, Darkness, burada uyursanız şifayı kapacaksınız… Anne sen de lütfen uyan. Uyuyacaksanız lütfen evde uyuyun.”

Başkalarıyla ilgilenmekteki bu becerisi abla olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa kişiliğinin doğuştan gelen bir parçası mıydı acaba? Megumin, sızıp kalmış insanları uyandırmaya çalışıyordu.

“Komekko, karnını iyice doyurduğun için uykun mu geldi? Üzgünüm ama annemizi eve taşımam için bana yardım et lütfen.”

“Hiç uğraşamam, bırak burada kalsın eve gidelim. Sonra babama söylerim gelir alır…”

“Komekko, ne kadar yük olurlarsa olsunlar anne babanı öylece kendi haline bırakamazsın!”

Meydanın ortasındaki kamp ateşinin hemen yanında dikilen ve tıka basa doyduğu için davul gibi olan Komekko, top gibi kıvrılıp uykuya daldı.

Kız kardeşinin bu haline iç çeken Megumin, insanları eve götürme fikrinden vazgeçmiş olacak ki sarhoşların üzerine battaniye örtmeye başladı.

En sonunda herkes kendi battaniyesine sarınmış duruma geldi.

Megumin onlara buruk bir tebessümle baktı, ardından bakışları yavaşça Kızıl İblisler ile Aigis’in hâlâ Yunyun’la uğraştığı tarafa kaydı.

Megumin’in yanına yaklaştım.

“Onlara katılmak istemediğine emin misin?”

“Şimdi oraya gidersem Yunyun ile kıyaslanacağımdan eminim. Zaten maskara büyücü olarak anılıyorum, sırf dalga geçilsin diye ayağımla oraya gidecek değilim. Hem o yalnız kızın etrafının böyle herkesçe sarılması onun için pek alışılmadık bir durum. Verdiği tüm o emeklerin karşılığını nihayet almış gibi görünüyor.”

Megumin, bir yandan Yunyun’a mutlulukla bakarken bir yandan da konu kendisiyle hiç alakalı değilmiş gibi konuşuyordu.

“Demek sonunda beni geçti.”

Sesi neşeliydi ama bunu söylerken biraz yalnız kalmış gibi görünüyordu…

“… Yani aranızdaki rekabet nihayet bununla son buldu mu?”

“Tabii ki hayır, rakip olarak aramızdaki fark biraz açıldı, hepsi bu. Bir gün tüm Kızıl İblisler’in kıskanacağı bir başarıya imza atacağım. Mesela… takımımla birlikte Şeytan Kral’ı devirmek gibi?”

“Bak o işte kesinlikle yanında yokum, tamam mı? Ne kadar ağlarsan ağla, çığlık atıp tantana yaparsan yap, kesinlikle öyle bir şey yapmayacağım.”

Ben bunu kararlı bir şekilde dile getirmişken, bana dönüp şöyle dedi:

“Peki şuna ne dersin; eğer Şeytan Kral’ı yenersek, ne istersen yapacağım.”

……

“Sen az önce ‘ne istersen’ mi dedin…”

“Dedim ya işte. Ne istersen demek ne istersen demektir.”

Bu kız neden her defasında beni böyle kontrpiyede bırakacak laflar edip duruyor? Neden doğrudan ve açık konuşmaz ki?

“Ama Megumin, sen umulmadık derecede kolay kandırılabilen bir kızsın, bu yüzden Şeytan Kral’ı yenmesek bile bana yine bir sürü şey yapma izni verirmişsin gibi geliyor.”

“Lütfen bana kolay kandırılır deme, bunun zaten yeterince farkındayım. Eskiden çok daha gözü açık bir kızdım, işler nasıl bu hale geldi ki…”

Bunu öneren kendisi olmasına rağmen, Megumin’in kulaklarına kadar kızardı.

“Bak Megumin, bugün henüz günlük rutinini yapmadın, değil mi?”

“Evet. Kutlamanın en coşkulu anında gökyüzüne fırlatıp tüm o sarhoşlara sürpriz yapacaktım…”

Bu kız yine başa belalık bir şaka düşünmüş.

“Hazır Yunyun için kırk yılda bir böyle bir kutlama yapılmışken, bu gecelik es geçsen ne olur sanki?”

“Tam da rakibimin kutlaması olduğu için yapacaktım ya…”

Yüzünden kutlaması iptal edilseydi Yunyun herhalde hüngür hüngür ağlardı.

En sonunda Megumin “Aman iyi o zaman,” diye mırıldanıp omuz silkti.

Ve uzaktan bir kez daha rakibine doğru bakarken şöyle dedim:

“Şey, buradan birlikte sıvışmaya ne dersin?”

“… Sapıkça şeyler yapmayı o kadar mı çok istiyorsun? Gerçekten, bu adam hiç değişmeyecek…”

“Ö-Öyle değil!”

Kahretsin, sürekli böyle davrandığım için miydi bu?

İşlerin o raddeye varacak olmasının da gayet güzel olacağını düşünen içimdeki o ufak parçaya biraz kızdım.

“Peki sıvıştıktan sonra ne yapmayı planlıyorsun? Böyle bir ortamda ortadan kaybolursak yarın kesinlikle bizimle dalga geçerler…”

Megumin biraz dertli görünüyordu.

Ancak aynı zamanda yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Bu fikre tamamen karşı gibi de durmuyordu.

Şeytan Kral’ı devirmek imkânsız olabilir ama…

Sanırım en azından bu iki rakip arasındaki mesafeyi biraz olsun kısaltabilirim.

“…?”

Sessiz kalmam üzerine Megumin kafasını yana eğdi.

“Hadi gidip şu günlük rutinini yapalım!”

Gülümseyerek söyledim.

2. Bölüm

Kızıl İblis köyünün etrafındaki bölgede güçlü canavarlar yaşar.

Üstelik gece ortaya çıkan canavarların genelde daha güçlü olduğu söylenir.

Şimdi durup dururken neden böyle şeyleri hatırladığımı soracak olursanız—

“Hahahahahahaha! Bak Megumin, Tek Vuruş Ayısı çoğalıyor!”

“Çoğaldığı falan yok! Kazuma, sen az önce ne kadar içtin öyle!?”

Köye yakın ormanda Megumin ile ben bir canavar tarafından kovalanıyorduk.

“Birazcık içtim ama sarhoş değilim, o yüzden sıkıntı yok!”

“Hiç de sıkıntı yokmuş gibi durmuyor! Normaldeki sen olsaydın, Tek Vuruş Ayısı’nı gördüğün gibi kesinlikle avazın çıktığı kadar bağırıyor olurdun!”

Uzak Görüş becerimin sağladığı gece görüşü ve Kaçış becerim sayesinde Megumin’i de peşimden sürükleyerek kolayca kaçabiliyordum.

“Hey, hey, küçük ayı, korktun mu yoksa!? Ben Kazuma’yım! Yakalayabiliyorsan yakala beni!”

“Sarhoşsun, değil mi? Bayağı, ama bayağı sarhoşsun, değil mi?”

“Röaaaaaaaaaaaaaar!!”

Arkamı dönüp beni kovalayan tüy yumağıyla yüzleştim.

“Nişan!”

“Ror!?”

Şu an yaptığım şey, zifiri karanlıkta son sürat koşarken bir yandan da arkama ok fırlatmaktan ibaretti.

Yüksek zorlukta bir teknikti ama üstesinden gelebiliyordum.

“İşte bak Megumin! Kahraman Kazuma’nın gerçek gücü işte budur! Ne düşünüyorsun, çok havalı değil mi??”

“Havalı görünüyor! Çok havalı görünüyor, o yüzden lütfen koşmaya devam edin! Neresinden vurdunuz onu? Bayağı bir damarına bastınız gibi duruyor!”

Yüksek seviyeli birinden bekleneceği üzere Megumin bana kolayca ayak uydurabiliyordu.

“Oho, erkekmiş bu. Tam hassas noktasından vurdum!”

“Şimdi sırası mı bunun! Ne yaptınız siz!?”

Sözlerimi duyar duymaz Megumin kısık sesle büyü söylemeye başladı.

Ayıyı günlük rutini için hedef olarak kullanmaya niyetliydi görünüşe göre.

Ancak…

“Ağır ol bakalım orada, bunun için henüz çok erken. Pek bir acelecisin sen de, değil mi?”

“Mmph!? Fuaa! Neden lafımı kestiniz? Bu gidişle bize yetişecek, bilmiyor musunuz!? Şu ayıyı havaya uçuramam mı yani!? Benim için hedef olmaya hayli hayli yeter.”

Parmağımla hemencecik susturduğum Megumin, şimdi gözlerinde yaşlarla bana bağırıyordu.

“Böyle önemsiz bir lokma senin büyün için dengi bir rakip değil. Patlama Büyüsü en güçlü büyüdür, bu yüzden onu harcama!”

“Bu gece neniz var sizin, Kazuma!? Koşuşturup dururken daha da mı sarhoş oldunuz!? Normalde bir an önce halletmemi söylersiniz!! Aslına bakarsanız, şimdi kullanmazsam o çerezlik yaratık pestilimizi çıkaracak!”

Parmağımı Megumin’in önünde salladım.

“Benim kim olduğumu unuttun mu? Aynen öyle, ben Gizlenme becerisine sahip olan Kazuma’yım!”

“Bizi çoktan buldu ki! Yalvarırım, lütfen normale dönün!”

Megumin’in dediği gibi, düşman sizi çoktan fark ettiyse Gizlenme becerisi bir işe yaramaz.

Yine de…

“Toprak Yarat”

Gecenin köründe ormanda gösterişli büyü kullanmak sadece daha fazla düşman çekerdi.

Avucumdaki bir avuç toprakla…

“Rüzgar Nefesi!”

“Grah!?”

Aramızdaki mesafeyi hızla kapatan Tek Vuruş Ayısı’na uzun zamandır kullanmadığım o göz kör etme kombo lezzetini tattırdım.

Sonra, göremediği o kısa andan faydalanarak kendimi gizledim…

“Hey, Kazuma… Bek—”

Karanlıkta birbirimize sarılmış dururken, nefeslerimiz her temas ettiğinde Megumin’in minik bedeni hafifçe titriyordu.

(“Heh… Daha az önce sana ne istersem yapmama izin vereceğini söylüyordun, ama şimdi gerildin mi?”)

(“Tırstım tabii! Mankafa mısınız siz!? Kazuma, cidden gerizekalı mısınız? Burada hayatım söz konusu olduğu için gerginim!”)

“Kok, kok…!”

İzimizi kaybettikten sonra Tek Vuruş Ayısı burnunu kullanarak bizi koklamaya başladı.

(“Eee, nasılmış Megumin? Gecenin bir yarısı randevu insanın kalbini küt küt attırıyor, değil mi?”)

(“Kalbim küt küt atıyor evet! Daha önce hiç böyle atmamıştı! Yalvarırım, lütfen sessiz olun!”)

Yanımızdan az önce geçen Tek Vuruş Ayısı hâlâ dikkatle etrafı kokluyordu.

Ne var ki, Gizlenme becerisi kokular üzerinde de etkiliydi.

Birbirimize sarılmış halde hareketsizce durduk ve sonunda Tek Vuruş Ayısı yanımızdan uzaklaştı.

“Nihayetinde alt tarafı bir mahlukat… Hiçbir zaman dengim olamadı zaten.”

“Her zaman böyle bir özgüveniniz olsaydı çok daha fazla maceraya atılabilirdik…”

Gizlenme becerimi devre dışı bıraktıktan sonra çevremi kontrol etmek için Düşman Algılama becerisini kullandım.

“Pekala, bu taraftan gidelim Megumin. Şu tarafta güçlü bir canavarın aurasını hissedebiliyorum.”

“Güçlü bir şey olması şart değil ki! Gerçekten neniz var bu gece? Sarhoş olsanız bile bu kadarı da fazla garip!”

Garip olan ben değilim, Megumin’di.

“Güçlü yaratıkların peşinden gitmeye bayıldığını söyleyen her zaman sendin.”

“Evet, güçlülerin peşinden gitmeye bayılıyorum! Ama o herkesle birlikte olduğumuzda ve Kazuma aklı başında davrandığında geçerli!”

Tam o sırada.

Ağaçların arasındaki karanlıktan hırıltılı bir nefes sesi duyuldu.

Bununla birlikte, parıldayan bir çift mavi göz doğrudan bizim tarafımıza kilitlendi.

“Gelmiş gibi görünüyor. Şimdi, acaba bu beni adamakıllı tatmin edebilecek mi?”

“Saçmalamayı kes de koş, Kazuma!!” “Karanlıkta parıldayan şu mavi gözler!” “O, ormanın şampiyonu, yalnız kurt Fenrir!”

Ağzından ışıltılı beyaz bir buhar bulutu çıkaran devasa, gümüş kürk kurt, bizi zerre tehdit olarak görmüyormuşçasına rahat tavırlarla bize yaklaştı.

“Normalde üç beş bozukluk harçlık için seni avlardım ama görünen o ki bu gece aradığım kişi sen değilsin. Bu seferlik seni affediyorum, yat kalk dua et…”

“Bu özgüven nereden geliyor böyle!? Fenrir bu, biliyorsun değil mi!? Tehlikeli beyaz kurtları tereyağından kıl çeker gibi halleden o kıdemli maceracıları bile silip süpürmüş son derece yüksek seviyeli bir düşman bu!”

Onu kışkırttığımı anlamış gibi davranan Fenrir, rahatsız olmuş bir edayla burnundan soludu.

Bize doğru yavaşça yaklaşırken, bastığı yerdeki çalılar çıtırtılar eşliğinde donuyordu.

“Anlıyorum, buzu kontrol ediyorsun. Ne tesadüf ki ben de hem suya hem de buza hükmediyorum. Hangimizin daha iyi olduğunu görmek ister misin?”

“Senin o uyduruk Dondur büyünün bununla kıyaslanmasının imkânı yok! Aman neyse, bunu ben halledeceğim, sen sadece bana biraz zaman kazandır…”

Megumin bunu söyledikten sonra büyü sözlerini mırıldanmaya başladı, ama pıt diye başının üzerine inen elimle kalakaldı.

“Şimdi senin parlayacağın an değil. Onu sonraya sakla. Şimdi küçük köpekçik, gece yarısı balomuza başlama vakti geldi. Benimle dans etmez misin!?”

“Normalde asla böyle şeyler söylemezsiniz! Gerçekten, neniz var sizin!? İtiraf etmek canımı yaksa da, aslında biraz havalıydı!”

Ben sakince dövüş pozisyonu alırken, Fenrir de buna karşılık vererek hareketlenmeye başladı.

“… Kazuma, sizi küçümsüyor. Bayağı bayağı sizi aşağılıyor!”

Karşımda dikilen Fenrir, arka bacağıyla boynunu kaşımaya başlamıştı.

Nereden bakarsanız bakın, bu bir savaşta yapılacak şey değildi…

“Hayır, beni küçümsemiyor, gardımı düşürmemi sağlamaya çalışıyor. Ne yazık ki bu işe yaramayacak. Su Yarat!”

Fenrir’i su büyümden bir hediyeyle selamladım.

Fakat kaçmaya çalışmak yerine…

“Kazuma, hallerinden memnun gibi görünüyor! Özellikleri gereği Fenrir su ve buza bayılıyor olmalı! Onu yıkadığınızı sanıyor!”

“Heh… O kadar rahatlatıcıysa, bir posta daha yapmaya ne dersin? Su Yarat! Su Yarat!”

Yaşadığı bu tecrübeden son derece keyif alıyor gibi görünen Fenrir’e su püskürtmeye devam ettim.

Beklendiği üzere, hiç kaçmaya bile yeltenmeden saldırıları öylece kabul etti…

Tam o sırada bir şeyler değişti.

Ayakları kalın bir buz tabakasıyla kaplanmıştı.

Onu tamamen hareketsiz kılacak kadar kalın değildi ama kesinlikle yavaşlatacaktı.

“Seviyem seninkinden düşük diye gardını mı düşürdün? Yazık oldu ama bu maçın galibi çoktan belli. Toprak Yarat!”

“!?”

Az önce halinden memnun görünen Fenrir, fırlattığım çamur kütlesinden kaçınmak için ustaca geriye sıçradı.

Bir kurttan bekleneceği gibi. Böyle bir saldırıdan kolayca kaçabilirdi.

Ancak…!

“Bu savaşın sonucunun çoktan belli olduğunu söylememiş miydim! Rüzgar Nefesi!”

Üzerimdeki pelerini çıkarıp fırlattım ve o yöne doğru büyümü savurdum.

Rüzgar büyüsüyle savrulan pelerinim açılarak görüşünü engellemeye başladı.

O toprak kütlesinden kaçmaya çalıştığı anda, ayaklarındaki buzun hareketlerini nasıl engellediğini fark etmiş olmalıydı.

Bu sefer Fenrir kaçamadı…

“Gra!”

“Bağla!”

Ön bacaklarıyla pelerinimi tırmalamaya başladığı tam o anda, metal tellerim ayaklarına dolandı.

“Gruu! Grrrrrrrr, Frrrrrrr!”

En sonunda beni bir tehdit olarak algılayan Fenrir, bağlama büyüsünden kurtulmak için çabaladı ama özel olarak yaptırdığım metal teller sağlam çıktı.

“A-Aah… Y-Y-Yok artık, Kazuma’nın bir Fenrir’i bu kadar kolayca etkisiz hale getirebileceği…!”

Ben hareketsiz kalan Fenrir’e doğru rahat adımlarla yürürken, arkamdan Megumin’in hayranlık dolu sesi yükseldi.

“Pekala, bu oldukça eğlenceliydi. Bunu bitirme vakti geldi…”

Bunu söyleyerek bitirici vuruş için harekete geçtim.

“Çok havalı…! Kazuma bu gece gerçekten çok havalı..! Ama onu etkisiz hale getirmiş olsanız bile bir Fenrir’e yaklaşmak yine de tehlikeli. Onu yayınızla uzaktan güvenli bir şekilde haklamalısınız…”

Kazandığım başarıya olan hayranlığının yanı sıra Megumin bana bir uyarıda da bulundu ama…

“Zayıflara sataşmaktan hoşlanmam. Bu gayet iyiydi. Sadece yanlış kişiye çattı…”

“A-Aklınızı kaçırdınız falan sandım ama galiba size bir kez daha aşık oldum… Ama Kazuma, kılıcınız yanınızda değil ki…

Doğru ya, bu gece sadece ormanda koşacağımızı varsaydığım için yanıma yalnızca yayımı almıştım.

Ne var ki…

“Kılıcım yoksa yapmam gereken tek şey bir tane yaratmaktır. Su Yarat!”

Sağ elimden su akmaya başladı.

“En azından senin işini en sevdiğin elementten bir saldırıyla bitireceğim. Dondur…!”

“Ah… Aah… Aaaah…”

Sağ elimden damlayan su, çıtırtılar eşliğinde yavaşça sudan buza dönüştü.

Aklımdaki şekle bürünüyordu.

“Dondurma büyüsünün gerçek kullanımı işte budur!”

“Ç-Çok havalı! Çok havalısınız! Bu gecenin Kazuma’sı fazla havalı!”

Megumin bana, vaktiyle Hırsız Çetesi’nin Maskeli üyesine gösterdiği o aynı hayranlık dolu gözlerle bakıyordu.

Son vuruşu yapmak için Fenrir’e biraz daha yaklaştım.

“Görünüşe göre en nihayetinde benim büyüm daha üstündü. Şimdi, senin için sonsuz bir uykuya yatma vakti—”

Gözlerinde pes etmiş bir ifadeyle bana bakarken, buzdan kılıcımı göğsüne doğru indirdim—

Gizlenme becerimin ardına sığınmış halde ormanın içinde koşturuyordum.

“Bu gece ne kadar havalı olduğunuzla ilgili söylediğim o lafları geri almak istiyorum!”

Yüksek seviyeli bir canavardan bekleneceği üzere, o buz kılıcı mahlukatta bir çizik bile bırakmamıştı.

“Evet, tabii yaaaー, büyüyle yapılmış olsa bile buz neticede buzdurrrー Patron seviyesi bir kurdun kürkünü delecek hali yoktu yaaaー”

“Şöyle umursamazca konuşup durmayı kesin de acele edin! Bir kurdun koku alma duyusu bilhassa gelişmiştir, bu yüzden Gizlenme becerinizi bile delip kokunuzu alabilir!”

Saldırım başarısız olunca Fenrir tekrar çırpınmaya başladı ve her an kurtulacakmış gibi durduğu için oradan alelacele topukladık.

Arkadan gelen çok sayıda ulumaya bakılırsa, hâlâ bizi arıyor gibi görünüyordu.

“Yani, aslında kıl payı benim zaferimdi orası… Ayrıca dövüşmeden önce onu bağışlayacağımı söylemiştim, bu yüzden işini bitirmek sözüme ters düşerdi.”

“Neden bu kadar pozitifsiniz siz ya!? Hadi artık geri dönelim. Bu gece garip olan sadece Kazuma değil, ormanın kendisi de garip! Fenrir’in ormanın çok daha derinlerinde yaşıyor olması gerekiyordu…”

Ha, anladım, demek işin aslı bu…

“Güçlü bir düşmanın varlığını, yani beni hissetti ve ta buralara kadar geldi.”

“Seni gidi sarhoş!”

Megumin gözlerinde yaşlarla bana laf saydırırken, Düşman Algılama becerim bundan da büyük bir varlığı tespit etti.

“Fenrir’den bile daha güçlü bir düşman seziyorum. Yoksa aradığımız şey bu mu?”

“Pes ediyorum artık, ne haliniz varsa görün! Madem işler bu noktaya geldi, ben de sonuna kadar size eşlik edeyim bari! Karşımdaki ister Fenrir olsun, ister bir ejderha, hatta isterse Bombacı İblis olsun…!”

Artık gözü kararmış olan Megumin’e tebessüm ederek başparmağımı kaldırdım.

“Ağzına sağlık! Bu gecenin hedefi Bombacı İblis Mogunin. Şu festival havası taşıyan isimli şeyi havaya uçurma vakti geldi.”

“Lütfen adını Mogunin diye kısaltmayın, sanki benim adımla dalga geçiyormuşsunuz gibi hissettiriyor! Hayır, bir dakika, bunu sormaya hakkım var mı bilmiyorum ama siz kaçık mısınız?”

Kaçık, öyle mi?

Bunca zamandan sonra bu kız şimdi ne diyordu böyle?

“Ne yazık ki etrafım her zaman kaçık yoldaşlarla çevrili!”

“Oh, kaşındınız ama! İyi be, yapalım şu işi! Sonunda ne düşündüğünüzü anladım, Kazuma! En başından söyleseydiniz ya bana!”

Reis olmanın şartı ya sınavı başarıyla tamamlamak ya da güçlü bir hedefi indirmekti.

Bu gece olanları kimsenin bilmesine gerek yoktu.

En nihayetinde kaybetmediğini bir tek Megumin ile benim bilmemiz yeterliydi.

Aynen öyle, bir Şeytan Kral imkânsızdı belki ama…

“Cidden, sizi gerçekten çok seviyorum!”

“Onu çok uzun zaman önce anlamıştım zaten! Şu Fenrir meselesinde ne kadar havalı olabildiğimi sana gösterdim, şimdi sıra sende!”

“Çok güzel, size Bombacı İblis unvanına yaraşır bir manzara izleteceğim!”

Bunu diyen Megumin, bana lekesiz, içten bir tebessüm sundu.

Bölüm 3

Düşman Algılama becerim alarm veriyor.

(“Bekle. Yakında.”)

Tam orada durdum ve elimle Megumin’e durmasını işaret ettim.

(“… Kazuma, karanlıkta görebiliyorsunuz, değil mi? Öyleyse neden her düşman var dediğinizde eliniz göğsüme çarpıyor?”)

(“Ben bile mükemmel değilim, bu seferlik görmezden geliver. Neyse, şuraya bak…”)

Fısıldayarak kocaman bir açıklığın ortasını işaret ettim.

Bir dakika, o da…

(“Ha, anladım. O yüzden ninnin diyorlarmış.”)

Her zamanki Kızıl İblis kafasıyla isim verdiklerini sanıyordum ama şimdi neden böyle dediklerini biraz anlar gibi oldum.

(“Ninnin ile ilgili bir sorun mu var? Ama şuna bakın Kazuma! Şu parıltılı cilaya, şu kendine has forma bakın! Onu yendikten sonra gerçekten eve götürmek istiyorum!”)

Tam orada iki ayaklı bir robot dikiliyordu.

Onu tek bir kelimeyle tarif etmem gerekirse, ninjamımsı derdim.

Dış görünüşü gizli operasyonlar için optimize edilmiş gibi görünüyordu ve bayağı zeki duruyordu.

Parlayan kırmızı tek bir göz, etrafı tekinsizce aydınlatıyordu. Gizlenme becerimin ardını görüp göremediği konusunda biraz endişelendim.

Hayır, daha da önemlisi…

(“Anladım, demek Fenrir bundan kaçıyordu ha. O zaman hadi başlayalım! Kazuma zahmet edip beni buraya kadar getirmişken, onu kesinlikle sereceğim!”)

Şu an heyecandan coşmuş bir Megumin’in yanındayım.

(“… Şey diyorum, bugün eve dönüp yarın gelsek nasıl olur?”)

(“Ve böylece Bombacı unvanını alacağım… Siz az önce ne dediniz?”)

Gecenin bir yarısı ormanda tam olarak ne işim olduğunu sorgulamaya başladım.

(“Koşturup durmak midemi bulandırdı. Bir an önce eve dönüp yatmak istiyorum…”)

(“Cidden bu kadar yol geldikten sonra vaz mı geçeceksiniz? Bütün o motivasyonunuz, o cakalarınız nereye kayboldu birden? Sakın ayıldım demeyin!? Zamanlama harika gerçekten, tam da şimdi mi ayıldınız!?”)

Megumin iki eliyle omuzlarıma yapışıp beni ileri geri sarsmaya başladı.

(“Hey, sakin ol, rakibimiz Kızıl İblis kabilesini bile çaresiz bırakan usta bir parça. Doğru dürüst bir hazırlık yapmalıyız…”)

(“Tehlikeli olduğunu biliyorum! Sizi defalarca uyardım! Ayrıca hazırlık dediğiniz şey buraya çıkıp gelmeden önce yapılırdı! Beni bu kadar heveslendirdikten sonra böyle yarı yolda bırakmak da çok fazla ama!?”)

Böyle sarsılmak midemi daha da bulandırıyor…

(“Öyle diyorsun ama sen de sürekli birebir aynı şeyi yapıyorsun! Beni hep gaza getirip getirip sonra hevesimi kursağımda bırakıyorsun.”)

(“Öyle olabilir, bunun için özür dilerim. Demek sizin için de hep bu kadar zordu, değil mi? Üzgünüm.”)

Tam karşımızda Bombacı İblis dikiliyor.

Gizemli tesiste ilk keşfedilen robot. Aslında Kızıl İblis Köyü’nü korumak için mi tasarlandı acaba?

Siyah saçlı ve siyah gözlü olup Kızıl İblis olmayan herkese saldırmaya neden öncelik verdiğini pek anlamıyorum ama Japonya’dan birinin bunda parmağı olsa gerek diye düşündüm.

Her neyse, şu an bunun bir önemi yok.

Önemli olan kısım, hiçbir Kızıl İblis’e saldırmıyor oluşu.

Yani başka bir deyişle, Megumin tek başına göğsünü gere gere ortaya çıkıp Patlama Büyüsü ile onu havaya uçurabilir.

(“Şimdi yakından bakınca fark ettim de, her tarafı hasar içinde. Acaba birkaç gün önceki Patlama’dan mı kaldı?”)

O söyleyince fark ettim, gövdesi gerçekten de çatlaklarla doluydu. Bayağı yıpranmış görünüyordu.

Hasarlı kısımlar, hafif bir sürtünme sesi eşliğinde yavaşça iyileşiyordu. Anlaşılan bu elemanın kendi kendini onarma fonksiyonu da vardı.

Bir Patlama’ya dayanabilen, tek vuruşta yok edilmezse kaçıp kendi kendini onarabilen bir robot.

Kızıl İblis Köyü’ne bu kadar yakın yaşamasına rağmen neden kökünün kazınmadığını şimdi anlıyordum.

(“Pekala, şu şeyi yenelim de gidip yatalım. Plan şu: Sen tek başına karşısına çıkacaksın, büyünü söyleyip onu havaya uçuracaksın. Hepsi bu.”)

(“Bu plan fazla sıkıcı değil mi ama! Peki siz ne yapacaksınız…”)

Tam Megumin bunu söylediği anda.

(“Böööğğğ.”)

(“… Anladım, o kadar koşturmaca yüzünden mideniz bulandı. Şimdilik orada oturun. Sonrasında beni eve götürme işi sizde yalnız!”)

Daha fazla tutamayarak vücudumdaki besinlerle ağaçları gübreledim.

Megumin bakışlarını kaçırdı.

(“Pekala, ben gidiyorum. Lütfen benim havalı gösterimi izleyin.”)

Bunu söyledikten sonra Megumin, Bombacı İblis ile yüzleşmek üzere yanımdan ayrıldı.

@CGtranslations kaynak. ben

“—Bombacı İblis Moguninnin. O unvanı elinden almaya geldim…”

Büyüsünü okuyup dövüşü daha başlamadan bitirebilecekken, Megumin gururla kendini tanıtmaya karar verdi.

Bu ciddi bir sahne olmalıydı ama Kızıl İblisler’in verdiği o isim yüzünden içimde en ufak bir gerilim hissedemiyordum.

“Benim adım Megumin! Patlama Büyüsü kullanıcısı ve Axel’ın en güçlü büyücüsüyüm!”

Bombacı İblis Kızıl İblisler’e saldırmazdı.

Muhtemelen bu yüzden havalı takılacak lükse sahip olduğunu düşünüyordu.

Bunu nereden mi biliyorum, çünkü başladığından beri bana kaçamak bakışlar atıp duruyordu.

En havalı anını izlediğimden emin olmak istiyordu herhalde.

“Vaktiyle Kızıl İblisler’in koruyucusu olarak anılmış olabilirsin ama turistlerimize saldırmana göz yumamayız. Ormanın derinliklerinde sessizce yaşayıp gittiğin için şimdiye kadar seni idare ediyorduk, ama madem ta buralara kadar geldin—”

Tam o anda,

Bombacı İblis göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldu.

Ormana yeniden sessizlik hâkim oldu.

Derken, tepemdeki ağaçların arasında—

Çıt çıkarmadan aşağı süzüldü.

“Ha? Bek—!”

“Ka-Kazuma!?”

Gizlenme becerimle saklandığımdan kesinlikle emin olmama rağmen, ninnin doğrudan üstüme çullandı.

Hem bu nasıl bir hareket şekli böyle? Acayip hızlı!

Bayağı bayağı ninja bu!

Bunu yapan kesinlikle bir Japon’du, adımdan emin olduğum kadar eminim!

“Gizlenme becerimi aşabildiğine göre fena sayılmazsın! Ama ne yazık ki karşındaki bir robot bile olsa, ben yenilmezim! Çal!”

Bir makineyle kapışırken tek yapmam gereken hayati parçalarını çalmak!

Elim uzandığı anda ninnin kıvrak bir şekilde geriye sıçradı.

Karanlıkta kaybolurken geride sadece tekil kırmızı gözünün sönmekte olan ışığı kaldı.

O havalı hareketlerini gördükçe, ona verilen o saçma sapan isme daha çok acımaya başladım.

Ve elimde beliren şey ise—

“Kazuma, şu an şaklabanlık yapmanın sırası değil! Külotumu o kadar çok istiyorsan, sonra yıkayıp veririm!”

Tam karşımda duran kişinin, Megumin’in siyah külotuydu.

“Yıkarsan bir anlamı kalmaz ki… Hayır yani, mesele o değil, bu herif fazla hızlı çıktı! Kahretsin, o teli de Fenrir’e harcamıştım…”

Ah, doğru ya!

“Buldum, iç çamaşırı! Megumin, sütyenini de ver! Külotunla birbirine bağlarsam idareten bir halat yapabilirim…”

“Sen hâlâ sarhoş musun!? Bununla onu bağlamanın imkânı yok! Kazuma, arkanda!”

Anında kendimi yana attım. Aynı anda, daha bir saniye önce boynumun olduğu yeri yaran havanın sesini duydum.

Ben ne olduğunu anlamadan ninnin etrafımdan dolanmış ve el bıçağıyla bana saldırmıştı.

“Kahretsin, geceyi sadece ninjaların mekânı sanma! Gece, NEET’lerin de en aktif olduğu zamandır! Buranın tek güçlüsü olduğunu sanma!”

Ben arkamı dönene kadar o çoktan ortadan kaybolmuştu.

Bu herifte de mi Gizlenme becerisi var?

Benim gibi sinsice savaşan tiplerle dövüşmekten gerçekten nefret ediyorum.

“Bunu havalı bir laf olsun diye söylemiş olabilirsin ama hiç de havalı değildi! Sen gerçekten ayıldın mı!? Az önceki kıvrak zekândan eser yok!”

“K-Kes sesini de büyünü okumaya başla artık! Baştan alıyorum! Benim adım Satou Kazuma! Karanlığı yarıp gölgelerin arasında süzülerek sayısız hazine çaldım. Ben dünyayı sallayacak adamım!”

“Bir an gerçekten havalı geldi ama elinde tuttuğun şey bütün karizmayı mahvediyor!”

Megumin benim havalı tanıtımımın içine ederken, ben Düşman Algılama becerimin isabetini artırmaya odaklanmıştım ki—

“İşte oradasın!!”

“!?”

Aniden arkamda beliren ninnin el bıçağını bana doğru savurdu ama bir şekilde engellemeyi başardım.

Yanımda kılıç olmadığı için saldırıyı durdurmakta kullandığım şey ise—

“En berbat insansın! Ağh, ne bu böyle, bu gece gerçekten havalı mısın değil misin hiç anlayamıyorum!”

“Kapa çeneni, burada can pazarı veriyorum! Kullanabiliyorsam kullanırım!”

Saldırıyı ellerimle durdurmam imkânsız olabilirdi ama Kızıl İblis Külot Savuşturması bayağı etkiliydi.

Kızıl İblislere zarar verememe kuralı sanırım kişisel eşyaları için de geçerliydi.

Siyah külotun önünde hareketsiz kalan ninnin—

“Vay canına!?”

Karnıma peş peşe avuç içi darbeleri ve tekmeler indirdi.

Bu arada, kollarının ve bacaklarının metalden yapıldığını söylemiş miydim?

“Kazuma!? Ninnin ile uğraşmak cidden çok zormuş! Çok hızlı hareket ettiği için nişan alamıyorum, daha da önemlisi yanından ayrılmadığı için saldıramıyorum!”

Ninnin’in gözünü korkutmak için ağzımdan ekşi bir sıvı püskürttüm.

Robotlar asidik saldırılardan nefret ettiğinden olsa gerek, aradaki mesafeyi açtı.

“B-Bayağı iyisin. Karşımda durabileceğini hiç tahmin etmemiştim, öğğğğrk—”

“Şu havalı konuşmaları bırak artık!”

Sorun yok, bu kadarcık darbe bana sökmez…

Kusmamın tek sebebi içtikten sonra sürekli koşturmuş olmamız…!

“Üzgünüm, galiba bayağı söktü. Bu kötü oldu… Megumin, ben bir süre kımıldayamam. Büyü yapmayı falan bırak da köye geri kaç… Bu herif sana dokunmaz, git Aqua’yı uyandır da diğer köylülere…”

“Seni öylece bırakıp tek başıma kaçacak değilim! Üzgünüm ama ben başkalarının lafını dinlemekte pek iyi değilimdir!”

Megumin, asi bir ergene tam uyacak kadar bencilce sözler söyleyip asasını önümde doğrulttu.

Bu sırada ben karnımı tutmuş, iki büklüm olmuş durumdaydım.

Ninnin temkinli adımlarla yaklaştı.

Sonunda kolunu bana doğru uzatıp bir şeyler yapmaya başladı—

Megumin asasını fırlatıp attı ve beni korumak istercesine üzerime kapandı.

“Önce Aqua, şimdi de sen! Siz neden hiç laf dinlemiyorsunuz be! Asanı elinden atan bir büyücü olarak ne yapmayı planlıyorsun ki!?”

“Ninnin’in patlatma büyüsü için kullandığı duruş bu. Senin gibi çelimsiz biri buna yakalanırsa cesedin bile kalmaz!”

Ah, anladım.

Kızıl İblislere saldırmadığı gerçeğini kullanarak beni koruyor demek, ha?

kaynak: @CGtranslations ben

Tam o sırada.

Kolu hâlâ uzatılmış halde olan ninnin, tekil kırmızı gözünü bana dikti ve bir şeyler söylemeye başladı.

<”Tip: Hileci harem sınıfı Riajuu Japon doğrulandı. Modifiye edilmiş Kızıl İblis numunesinden ayrıldığı anda Patlatma temizliğini başlat.” >

Daha önce bu terim “Chad” olarak çevrilmişti ama bu durum biraz istisna. >

“Göz ardı edemeyeceğim bir şey duydum sanki! Hileci harem mi? Hileci harem mi dedin sen!?! Seni yaratanın amacı hileli harem sahibi bütün o pislikleri yok etmek miydi!? Eğer öyleyse, beni hedef almakla büyük bir hata yaptın lan senin!”

“Neden bir anda bu kadar sinirlendiniz bilmiyorum ama lütfen kıpırdamayın!”

Ben çırpınırken Megumin minik bedeniyle beni korumak için çaresizce çabalıyordu.

Onun yükselen vücut sıcaklığını hissederken, bu kilitlenmeden kurtulmak için bir plan düşünmeye çalıştım.

Dürüst olmak gerekirse göğsüm feci acıyordu.

Hissiyata bakılırsa bir iki kemiğim kırılmıştı herhalde.

Evet, kaburgalarımdan birkaçını kırmıştı muhtemelen.

Yine de, neden Patlatma yapmaya bu kadar takıntılıydı ki?

Kızıl İblislere zarar veremiyor olsa bile, Megumin’i üstümden söküp alıp son darbeyi indirmeye haydi haydi gücü yeterdi.

“Megumin, bu neden öylece dikiliyor? Sadece saldırsa beni tereyağından kıl çeker gibi öldürebilir.”

“Bombacı İblis rakiplerini patlatır, Bombacı İblis denmesinin sebebi de budur. Ne zaman siyah saçlı, siyah gözlü bir erkeğin liderlik ettiği kızlarla dolu bir grupla karşılaşsa ‘Patlayın gidin!’ diye bağırır ve onları havaya uçurur! İşte bu yüzden bu kadar korkunçtur.”

“Bu bildiğin Riajuu avcılığı değil mi lan! Ne kadar saçma! Megumin, koru beni! Hayati parçalarını ele geçirene kadar üzerine Çal kullanmaya devam edeceğim!”

“Tamam iyi de, yanlışlıkla beni hedef almayacaksın, değil mi!? Şu an külot giymiyorum, o yüzden çalacak bir şey kalmadı! Kazara pelerinimi çalarsan, alt tarafım tamamen çıplak kalacak!”

“Öyle bir şey olursa sorumluluğunu alırım! Geliyor, Çal! Çal! Çal! Çal!”

Sesime hızlıca tepki veren ninnin’in silueti aniden olduğu yerden kayboldu.

Ancak sağ elimde ağır bir şey vardı…

“Başardım mı?”

“Gerçekten başardın bu sefer! Lütfen sütyenimi geri ver! Tek bir şey daha çalsaydın gerçekten felaket olacaktı!”

Sağ elimde siyah bir sütyen ve bir tür mekanik parça duruyordu.

Sırtıma bastıran hissiyat artık biraz daha yumuşaktı. Bununla birlikte, hafif bir metalik tıkırtı sesi duydum.

Parçalarından birini çalmış olmalıydım.

Bayağı uzakta, ağaçların arasında Bombacı İblis tek dizinin üstüne çökmüş bize bakıyordu.

“Kahretsin, hâlâ hareket edebiliyor demek… Bu kötü oldu, göğsüm ve karnım çok acıyor… Seni bu halde köye kadar taşıyabilir miyim acaba…”

Sızlanmalarımı görmezden gelen Megumin asasını alıp büyü sözlerini mırıldanmaya başladı.

Karşı taraftaki Bombacı İblis ise bir bacağını arkasından sürükleyerek kaçmaya çalışıyor gibiydi.

“Bu köy harbi bambaşka bir yer. Bir daha buraya adımımı atmam. Hey Megumin, beni bırakma. Çok uzaklaşırsan o şey beni havaya uçuracak.”

Hâlâ sırtıma yapışık duran Megumin derin bir iç çekti.

“Daha az önce çok havalıydınız, şimdi de bir kadını kendinize kalkan ediyorsunuz… Gerçekten, ben böyle bir adama nasıl aşık oldum ki…”

Ağzından öyle kelimeler çıksa da bu durumdan pek şikâyetçi gibi durmuyordu.

Megumin dikkatini yeniden Bombacı İblis’e çevirdi.

“Aslında sen böyle değildin. Sana ne oldu böyle? Benim patlamamdan biraz hasar almış olsan da hareketlerin yine de fazla hantaldı.”

Az önce az kalsın canımdan oluyordum. Formunda olmadığını söylerken şaka yapıyorsun, değil mi?

“… Patlama tutkunu bir yoldaşın olarak senden nefret edemem ama gözünü yoldaşıma dikmeni de öylece görmezden gelemem…”

Asasını sıkıca kavrayan Megumin, bunca zamandır Kızıl İblis Köyü’nü koruyan muhafıza dosdoğru baktı ve burukça gülümsedi.

Sanki Megumin’in sözlerine tepki veriyormuş gibiydi.

Bacağını sürüklemekte olan ninnin aniden kımıldamayı kesti.

Tekil kırmızı gözü hızla yanıp sönmeye başladı.

<”Kızıl İblislerin Maksimum Büyüsel Kapasiteleri gözlemlendi ve doğrulandı. Önceki büyü gücü tahminlerini aşan bir varlığın ortaya çıkmasıyla Modifikasyon projesinin başarılı olduğuna karar verildi. Son rapor Noise Krallığı Karargâhı’na gönderiliyor. Karargâh, lütfen cevap verin. Proje başarılı oldu. Lütfen bu sonuçları efendiye iletin—”>

Tam acayip ilgi çekici bir şeyler söylüyordu ki—

“Patlama!”

Tıpkı onunki gibi kızıl gözlere sahip biri tarafından.

En berbat büyücü olarak anılan Kızıl İblis büyücüsünün ellerinde, Kızıl İblis Köyü’nün muhafızı çöken Noise Krallığı’na ve yaratıcısına katılmak üzere ebediyete uğurlandı.

Bölüm 4

“Bana ne kadar büyük bir korku yaşattın haberin var mı! Megumin, böyle şeyler yapmayı artık gerçekten bırakmalısın!”

“Kapa çeneni seni NEET. Geleceğin muhtarı için yapılmış bir kutlamaydı o. Bana teşekkür edeceğine laf ediyorsun.”

Şu anda giderek daha da tanıdık hale gelen bir yerdeyim: Kızıl İblis Savunma Birliği’nin üssünde.

“Bana NEET deyip durma! Ben NEET değilim, Savunma Birliği’nin bir üyesiyim, bunu sakın unutma! Her neyse…”

Bukkorori şu anda hapiste olan Megumin’e nutuk çekiyordu.

“Yine de onun vasisi olan senin de bu işe karışacağını hiç beklemiyordum… Tam da arayı düzeltmeye başlamışken hem de… Gerçekten yazık oldu.”

Ben de Megumin’le aynı hücreye atılmış durumdaydım.

“Bukkorori-san, özür dilerim. “Ben de tam seninle iyi anlaştığımızı hissetmeye başlamıştım…” “Bunu telafi etmek için sana vakit geçirmek harika bir yol öğreteyim.” “Şöyle oluyor: Dondurma büyüsüyle biraz buz oluşturuyorsun ve erimesini izliyorsun.” “Sen ne olduğunu anlamadan bir gün geçmiş oluyor bile.”

“Bayağı iyi bir fikirmiş. Her gün bir sürü boş vaktim var, o yüzden yakında bunu bir deneyeyim.”

“Lütfen birbirinizle bu kadar içli dışlı olmayın! İşte bu yüzden NEET’ler böyle… Vaktinizi daha faydalı bir şeylerle harcayamaz mısınız?”

Biz NEET taktikleri tokuştururken Megumin lafımızı kesti.

Ardından Bukkorori, Megumin’e bakarak iç çekti.

“… Rakibinle arandaki fark yüzünden moralinin bozulmasını anlıyorum ama… Ne kadar canın sıkkın olursa olsun, onun kutlaması sırasında Patlama büyüsü yapamazsın.”

Megumin, Bombacı İblis’e karşı kazandığı zaferden kimseye bahsetmemişti.

Bu yüzden herkes, Yunyun’un geleceğin muhtarı seçilmesine canı sıkıldığı için patlama büyüsü yaptığını sanıyordu.

Olan bitenin gerçek yüzünü herkese anlatsaydı, en berbat, palyaço büyücü olarak bilinen namı silinip gidecekti…

“Bana nutuk çekmeye devam edecekseniz benim de söyleyecek iki çift lafım var. Sürekli dikizlediğiniz Soketto’yu hatırlıyor musunuz? Cezalandırma adı altında ona cinsel tacizde bulunup kızı ağlattığınızı duydum.”

“Sen ne diyorsun yahu? Soketto son zamanlarda sadece bir tuhaf davranıyordu. Geçen gün falıma bakmak için beni davet etti ama kristal küresinin önünde bir sürü anlaşılmaz surat ifadesi yaptıktan sonra beni dışarı attı. Hatta birkaç gün önce, pratik yapmama yardım edeceğine dair bir şeyler söyleyerek devriye gezerken önümü kesti.”

Bukkorori gözleri dola dola itiraz etti.

Tam o sırada yeni bir ziyaretçi belirdi.

“Aaa, bakın kim gelmiş, Bayan Geleceğin Muhtarı. Ne var? Bana gülmeye mi geldin? Ne kadar acınası halim olduğuna gülmek istiyorsan durma, gül bakalım!”

“Ahahahahahahaha! Megumin hapiste! Ahahaha!”

“Bayağı bayağı güldün bana! İyi o zaman, bu işi bu sefer gerçekten bitireceğiz! Bukkorori, kapıyı hemen aç!! Açmazsan Patlama büyümü tam burada salıveririm!”

Megumin’e parmağıyla işaret edip zafer edasıyla güldükten sonra Yunyun derin bir iç çekti.

“Ha… Cidden, bu sefer ne yaptın böyle..? Şey, Bukkorori-san… Ona göz kulak olurum, Megumin’le baş başa konuşmama izin verebilir misiniz?”

“Bana uyar. Pek öyle görünmeyebilirim ama aslında bayağı meşgulüm.”

“Kesin devriye gezme bahanesiyle yine Soketto’yu dikizlemeye gidiyorsundur.”

“Kapa çeneni be! Sana öyle gelmeyebilir ama buradaki devriye işini her önüne gelen aptal yapamaz. Ayrıca Şeytan Kral’ın ordusu son zamanlarda buralarda tuhaf hareketler sergiliyor. Daha geçen gün, köyün yakınlarında dolanan kırmızı gözlü bir zombi ve golem çetesi görüldü…”

Bukkorori anahtarı Yunyun’a uzatırken bunları söyledi.

Etrafta Savunma Birliği’nin başka bir üyesi olmadığını doğruladıktan sonra parmaklıklara yaklaştı.

“… Dün gece tam olarak ne oldu peki?”

“Benden önce zafer kazandığın için canım sıkıldı, ben de hırsımı çıkarmak için dışarı çıktım.”

Yunyun öne eğilip Megumin’in surat asan yüzüne daha yakından baktı.

“Hmm…”

“Ne var o ‘hmm…’ lafında? Söyleyecek bir şeyin varsa söylesene.”

Yunyun bu cevabı duyduğunda bir şekilde hem huzursuz hem de biraz mutlu görünüyordu.

“Özel bir şey yok. Sadece, bunca zaman seninle vakit geçirdikten sonra fark ettim ki ne zaman yalan söylesen gözlerin maviye dönüyor. Bunu biliyor muydun? Nadir bir Kızıl İblis özelliği mi acaba?”

“Bekle, gerçekten mi!? Bunu ilk defa duyuyorum! Yani Kızıl İblisler arasında bile özel olduğumu mu söylüyorsun? Seçilmiş kişi ben miyim!?”

Megumin panikleyip telaş yaparken, Yunyun hücremizin kapısını açıp içeri girdi.

“Normalde bayağı cin gibisindir, bu kadar kolay kanmamaya çalış.”

“Yunyun bana niye enayi diyor ki… Kandırdın beni! Yine benimle dalga geçmeye çalışıyorsun! Kazuma, lütfen gözlerimin içine bak!”

“Hmm? Ne oldu ki? Yani, bakmamı istiyorsan bakayım, sorun değil.”

Yunyun bizim bu küçük atışmamızı dinlerken Megumin şöyle dedi:

“Kazuma, Kızıl İblislerin vücudunda barkod denilen çizgi şeritlerinin bulunduğunu biliyor muydun? Bu arada, Yunyun’unki uyluklarının iç kısmında oldukça müstehcen bir yerde duruyor. Eee, nasıldı? Gözlerim maviye döndü mü yoksa hâlâ kırmızı mı?”

“Aniden ne saçmalıyorsun sen! Normalde böyle bir durumda bariz bir yalan söylersin, değil mi!?”

“Her zamanki gibi kırmızı. Yani doğruyu söylüyorsun, değil mi?”

Megumin’in laf sokmasına maruz kalan Yunyun, kızaran yüzünü elleriyle kapatıyordu.

Birilerini kışkırtmak ya da münakaşa etmek söz konusu olduğunda Megumin’in bileğini kimse bükemezdi.

“Şimdi çok daha iyi hissediyorum. Eee, ne için geldin buraya? Sakın yalnızın teki olduğun gerçeği ortaya çıktı da herkes seni terk etti deme?”

“Ne diyorsun sen! Ben… Hâlâ iyiyim… Galiba… Dur, konu bu değil!”

Yunyun Megumin’e doğru yürüyüp ellerini dizlerine koyarak çömeldi.

“Maceracı Kartını göster bana.”

Pat diye söyleyip elini uzattı. Sanki o her zamanki olgun edasından eser kalmamıştı.

“İmkânı yok. Neden kartımı rakibime göstereyim ki? Ayrıca yalnız olmanın da bir sınırı var, biliyorsun değil mi? Yalnızsın diye kendi rızanla millete katılıp hapishane hücresine girecek değilsin ya.”

“Öyle değil bir kere! Ben bile o kadarını yapmam! Sadece avlanan canavarlar kısmını göster bana. Saklayacak bir şeyin yok, değil mi?”

Çocukluğundan beri Megumin’in yanında olan birinden bekleneceği gibi.

Dün gece ne dolaplar çevirdiğimizi bir şekilde tahmin etmiş gibiydi.

“Saklayacak bir şeyim yok ama yine de sana göstermiyorum işte! Bukkorori’nin sırf tecrübe puanı kazanmak için özenle yetiştirdiği soğan ördeklerini avlamış falan değilim.”

“Göz ardı edemeyeceğim bir şey söyledin az önce! Hey, onları avladın mı yoksa!? Bukkorori-san o ördekleri, son zamanlarda kendisine soğuk davranan Soketto için özenle yetiştiriyordu. Hey, avladın mı gerçekten!?”

Düşününce, köye döndükten sonra seviye atladığıyla övünüp duruyordu, değil mi?

“Ağrh! Bunun bir önemi yok şimdi, sadece kartını göster bana! Hey, Bombacı İblis gerçekten oradaydı, değil mi? Ve sen de onu Kazuma-san’la birlikte avladın, değil mi?”

“Aniden ne saçmalıyorsun? Bizim öyle bir şeyi avlamamıza imkân yok. Kızıl İblislere saldırmadığını biliyorsun, değil mi? Ninnin avına çıkmak isteseydim, yanıma başka bir Kızıl İblis alırdım.”

Ama Yunyun ona sorgulayan bakışlarla bakmaya devam etti.

“Patlamaların Bombacı İblis’in suçu olduğunu söyleyip durmana rağmen mi?”

“Her gün o patlamalara sebep olan bendim.”

Megumin inatla geri adım atmayınca Yunyun iç çekti.

“… Kızıl İblislerin üç sınavını tamamlayıp geleceğin muhtarı seçildiğim için bana yenilmiş gibi mi hissettin?”

“Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok. Ben Kızıl İblislerin en berbat büyücüsüyüm, bu yüzden en başından beri seninle yarışacak vasfa sahip değildim. Bu senin için iyi bir şey değil mi? Köydeki herkes etrafında pervane olacak işte.”

Silvia olayından sonra Yunyun zaten el üstünde tutuluyordu ama sınavı geçtikten sonra bu durum iyice tavan yapmıştı. Yalnızlıktan kesinlikle kurtulabilecek gibi görünüyordu.

Eminim bu köyde bundan sonra onu sadece mutlu günler bekliyordur.

“… Megumin, Axel’a geri döneceksin, değil mi?”

“Tabii ki de. Ne de olsa ben Axel’ın en güçlü büyücüsüyüm. Ben ortadan kaybolursam Axel halkı zor durumda kalır.”

“Daha az önce Kızıl İblislerin en berbat büyücüsü olduğunu söylemiyor muydun? Şimdi de Axel’ın en güçlü büyücüsü mü oldun?”

Refleks icabı lafı yapıştırdım ama Megumin duymamazlıktan geliyor gibiydi.

“Yunyun, bundan sonra köyün nasıl yönetileceğini öğrenmek için burada kalacaksın, değil mi? O zaman vedalaşma vaktimiz geldi sanırım.”

Ah, doğru ya. Yunyun’un Kızıl İblislerin en güçlü büyücüsü unvanı için Megumin’e sürekli meydan okumasının sebebi geleceğin muhtarı olmaktı.

Artık bunu resmen başardığına göre, Axel’a dönmesi için hiçbir sebep kalmamıştı.

“… Sadece bununla kazandığını sanma.”

“… Şu kızı hiç anlamıyorum. Kazanan taraf sen değil misin?”

Nedense ikisi de inatla diğerinin kazandığını iddia ediyordu.

Farklı bir açıdan bakarsan Megumin’in daha güçlü, Yunyun’un ise daha zayıf olduğunu söyleyebilirdin.

Ya da tam tersi açıdan bakıp Megumin’in zayıf olduğunu, Yunyun’un ise yumurta kapıya dayandığında şaşırtıcı derecede güçlü bir ruha sahip olduğunu düşünebilirdin.

Birçok bakımdan birbirlerinden farklıydılar. Geldikleri aileler olsun, kişilikleri olsun, hatta fiziksel yapıları olsun.

Bu kadar taban tabana zıt kişilerin rakip olması eşyanın tabiatı gereğiydi belki de.

İster istemez burukça gülümsedim.

“Madem ne bir grup üyen ne de bir erkeğin var, yalnız bir zavallı olarak bu zaferi sana salıvermekte bir sakınca görmüyorum. Sonuçta bu bizim son düellomuz.”

Megumin bunu söylerken başını omzuma yasladı.

“… Hey, bir erkek arkadaş edineceğim güne kadar bana Kazuma-san’la övünüp duracak mısın? Bir erkek arkadaşa sahip olmak o kadar da abartılacak bir şey değil, biliyorsun değil mi!”

“Doğru. Hadi buna benim yenilgim diyelim. Ben burada bu adamla kendi küçük mutluluk yuvamı kuruyor olacağım, o yüzden Yunyun, lütfen en güçlü büyücü olmak için çalışmaya devam et. Muhtarlık işi bayağı zor gibi görünüyor ama bir erkek arkadaş bulmayı da ihmal etmeyeyim deme.”

Megumin ona masum bir gülümseme sunup kolunu benimkine doladı.

“En güçlü büyücü olmak senin hayalin değil miydi!? Hem ne zaman aşk konusunu açsam bana sapık falan diyen de sendin!”

Az önce son derece sakin olan Yunyun şimdi gözyaşlarının eşiğindeydi.

“Kazuma, sana bir diz yastığı yapayım mı? Bunca zamanı benimle burada geçirmek zorunda kaldığın için yapabileceğim en küçük şey bu. Lütfen bu hücrenin soğuk zemini yerine benim dizimi kullan.”

“Pekâlâ, öyle yapayım.”

“Hey, neden sanki gayet doğal bir şeymiş gibi ona diz yastığı yapıyorsun? Daha önce bu kadar yakın değildiniz, değil mi!?”

Ben Megumin’in teklifini tüm kalbimle kabul ederken Yunyun aniden ayağa kalktı.

“Ne oldu, yenildiğim Yunyun? Hem her neyse, burada nihayet baş başayız, o yüzden bizi rahatsız etmesen olur mu? Muhtar olduktan sonra etrafında pervane olan bir sürü insan var zaten, değil mi? Vaktini onlarla geçirsen daha iyi olmaz mı?”

“Mmm, cidden pürüzsüz ve hissi çok güzel. Dün boşuna o kadar uğraşmamışım.”

“Hey Megumin, yüzün kızarmıyor mu senin!? Böyle şeyleri yapmaya hiç alışkın değilsin, değil mi!? Sırf Kazuma’nın cinsel tacizine katlanıyorsun, değil mi!?”

Megumin’in uyluklarını okşamaya başladım ama belki de Yunyun’un varlığından ötürü Megumin en ufak bir öfke belirtisi göstermiyordu.

“Bu kadarı son derece normal, değil mi? Ka-Kazuma, yüzünün o tarafa bakması gerekmiyor sanırım… Hayır, utanmıyorum. Sadece Kazuma bu şekilde nefes almakta zorlanır diye düşünmüştüm.”

“Böyle iyi.”

“Öyle mi!?” “Hah, tamam o zaman, demek diz yastığı böyle de yapılabiliyormuş!”

“Megumin, katlanmaya çalışıyorsun resmen, değil mi!?” “Siz de Kazuma-san, kesin artık şunu!”

Bölüm 5

Yunyun ailesiyle buluşmaya gittikten kısa bir süre sonra hapisten salındık…

“Cidden Kazuma!” “Ve sen de Megumin!” “İki dakika olay çıkarmasanız ölür müsünüz siz!?” “Benden ve kusursuz davranışlarımdan biraz örnek almalısınız!”

“Tam da Aqua’nın dediği gibi Kazuma.” “Megumin için artık çok geç de, sen neden ona uyuyorsun ki?”

Ne kadar haksızca görünürse görünsün, şu anda dün gece zil zurna sarhoş olan iki ayyaştan nutuk yiyorduk.

“Hemen gaza gelmeyin!” “Sırf bu sefer başınızı belaya sokmadınız diye bana öyle kasıla kasıla gülümsemeyi kesin!” “Siz dün gece mışıl mışıl uyurken Megumin’le ben dışarıda tempolu gece egzersizleri yapıyorduk, biliyor musunuz!?”

“Lütfen laflarınıza biraz daha dikkat edin!” “Düşündüğünüz gibi bir şey değil, tek yaptığımız ormanda peşimize düşen canavarlardan kaçmaktı!”

Megumin çaresizce beni düzeltmeye çalıştı.

“Beni dinleyin, dün gece hünerlerimi bayağı konuşturdum.” “Şu Tek Darbe ayısının icabına kolayca baktım, Fenrir’e de öyle bir ders verdim ki acıyıp serbest bıraktım.” “Öyle değil mi, Megumin?”

“…” “Yani, yalan söylemiyorsunuz ama…”

Darkness’ın yüzünde şüpheci bir ifade vardı.

“Tek Darbe ayısını geçtim de Fenrir dedikleri felaket düzeyinde bir canavar değil mi?” “O kadar korkunç bir canavarın köye bu kadar yakın bir ormanda yaşadığını mı söylüyorsunuz?”

Düşününce, Bombacı İblis’in de ormanın çok daha derinlerinde yaşıyor olması gerekiyordu.

“Anladım, bu kesinlikle Şeytan Kral’ın Ordusu’nun işi.” “Canavarlara emredebilen bir Şeytan Kral Generali dünyayı kaosa sürüklemeyi planlıyor.” “Kesinlikle öyle!” “Bu benim tanrıça sezgim!”

Aqua en ufak bir mantık kırıntısı dahi olmadan bu saçma sapan sonuca vardı ama bu olay gerçekten de gizemlerle doluydu.

Ayrıca Ninnin’in neden tam kapasiteyle dövüşmediği sorusu da vardı.

Yine de yapmaya geldiğimiz her şeyi tamamlamıştık.

Geriye sadece Yunyun’un Işınlanma büyüsüyle bizi Axel’a geri göndermesini sağlamak kalmıştı.

“Aklıma gelmişken, gitmeden önce diğer köylülerle vedalaşman gerekmiyor mu Megumin?” “Yunyun bizi geri gönderdikten sonra burada kalacak, o yüzden sonradan buraya dönmek zor olur.”

Megumin, Darkness’ın bu sözlerine karşı burun kıvırdı.

“Kızıl İblislerin bir numaralı dâhisine ‘Palyaço Büyücü’, ‘En Berbat Büyücü’ ve ‘Patlama Büyücüsü’ gibi lakaplar takan o insanlarla vedalaşmama hiç gerek yok.” “Şeytan Kral’ı yendikten sonra zafer edasıyla geri dönecek ve hepsini önümde secde ettireceğim.”

“’Patlama Büyücüsü’ sana gayet uyuyor ama.”

Hem ben Şeytan Kral’ı yenmeye falan gitmiyorum.

Aklıma gelmişken…

“Hey Aqua, Huzur Kızı fidesini ne yaptın?” “Ben ne olduğunu anlamadan saksıdan kaybolmuştu bile.”

“Ektim tabii ki.”

Aqua umursamazca cevap verdi. Bunu yapacak vakti bulabilmiş miydi ki?

“Dün gece kendim de ormanda olduğum için bunu söylemem biraz tuhaf ama, o tehlikeli ormana tek başına gidip gerçekten ekebildin mi onu?”

“Ne diyorsun sen?” “Tabii ki hayır.” “Gidip Megumin’in arka bahçesine ektim.”

“Ne yaptın sen?”

Megumin refleks icabı öyle söyledi ama harbiden, ne yapmıştı bu kız?

“Durun, durun, bir dinleyin beni.” “Komekko büyüyene kadar ona bakacağını söyledi.” “Aklı başında bir çocuk, o yüzden kötü bir şekilde büyüteceğini sanmıyorum.” “Buralarda onunla aynı yaşta başka çocuk da yok zaten, iyi arkadaş olurlar!”

“O kız muhtemelen büyüdükten sonra onu yemeyi planlıyor.”

“Sizin ailenizde ne sorun var böyle ya!?” “Hemen gidip geri alıyorum onu.”

Aqua panik içinde kaçamadan onu yakaladım.

“Megumin sadece seninle dalga geçiyor.” “Yunyun birazdan döner, o yüzden otur oturduğun yerde.”

“…” “Evet, tabii ki şaka.” “Cidden ama Megumin!” “Benimle uğraşmak o kadar eğlenceli mi?” “Axel’a dönünce ne kadar büyük bir kardeş takıntılısı olduğunu herkese yayacağım…” “Hey Megumin, şakaydı değil mi?” “Neden sessiz kalıyorsun?” “Neden gözlerimin içine bakmıyorsun?”

Tam Aqua, Megumin’i omuzlarından tutup sarsmaya başlamıştı ki…

“Megumin!”

Yunyun kan ter içinde önümüzde durdu.

Bütün yolu koşa koşa gelmiş olmalıydı.

Yine de kafasını kaldırdığında yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

“Neyin var Yunyun? Köyde sonunda birkaç arkadaş edindiğin için keyfin yerinde, anlıyorum ama fazla üstlerine düşersen senden bıkarlar.”

“Öyle değil! Ayrıca, böyle şeyleri bana daha önce söylesene! Dün, bugün de dâhil… Galiba şimdiden fazla üstlerine düştüm bile!”

Yunyun nefesini toplamaya çalışırken üst üste öksürdü.

“Sizinle birlikte Axel’a geri döneceğim!”

Gözleri ışıl ışıl parlayan Yunyun, neşeyle ilan etti.

“Ben de Şeytan Kral’ı yenmeye çalışacağım! Zaferin bana böyle tepside sunulmasını istemiyorum… Şeytan Kral’ı ben yeneceğim. Ve bunu başardığımda, resmi olarak reis olacağım! Bunu babamla ve köydeki herkesle çoktan konuştum bile!”

Megumin’in rakibi, muhatabı ve hepsinden öte en yakın arkadaşı, pürüzsüz bir gülümsemeyle konuştu. Sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibiydi.

“… Demek öyle. Sonunda çevresi geniş biri olmuştun ama sanırım eninde sonunda yine yalnız tabancaya bağlayacaksın… Ha, bu arada, Şeytan Kral’ı yenecek kişi benim.”

Megumin, rakibinin bu iddialı çıkışını tek kalemde silip attı.

Yine de onun Yunyun’a karşı sadece tsundere’lik yaptığını biliyordum.

Sakin bir maske takınmaya çalışsa da, mutluluktan yanakları seğiriyordu.

“Bir kere de dürüst olamıyorsun, değil mi? Gözlerin kıpkırmızı oldu, biliyorsun değil mi?”

Bir Kızıl Büyücü’nün duygularının yoğunluğu gözlerinden belli olurdu.

“Hiç laftan anlamıyorsun, değil mi Aqua? İyi be, gidip bahçeme o kadar bencillikle diktiğin Huzur Kızını söküp çıkartayım da gör!”

Aqua, Megumin daha gidemeden beline sıkıca sarıldı. Megumin ise hemen utancını gizlemeye devam etti.

“Hadi ama Yunyun, Axel’a dönüyorsan bir an önce hazırlan. Ayrıca farkında mısın bilmem ama o kasabadaki maceracılar şaşırtıcı şekilde sana bel bağlamış durumda. Partilerine girmek istediğini söylesen büyük ihtimalle seni kapışırlar.”

“Gerçekten mi!? Hey, böyle önemli bir şeyi bana neden daha önce söylemedin!?”

“O kasabada bir sürü arkadaş edinirsen oraya bağlanır, reis olmaktan vazgeçerdin, değil mi?”

“Kesinlikle vazgeçerdim!”

Yunyun anında cevap verdi.

“En azından biraz üstünde düşün. Cidden. Neyse, acele edelim de kasabamıza dönelim.”

“Anladım, acele ettirme beni! Ama, az önce söylediğin şey doğru mu? Axel’daki maceracıların, şey, bana bel bağladığı…”

“Şaşırtıcı şekilde. Şaşırtıcı şekilde dedim. Fazla havalara girersen yine tek tabanca kalırsın.”

Megumin böyle söylese de Yunyun yüzündeki sırıtışı gizleyemiyordu.

“Haa… Megumin’i yenmeyi başardım ve köylüler de beni kabul etti. Bütün bunlar rüya gibi geliyor…”

“Beni yenmek de ne demek? Maden Axel’a dönüyorsun, o zaferi sana öylesine bırakacak değilim!”

“Hey, şimdi ne diyorsun sen? Kızıl Büyücülerin üç sınavını da geçtim, yani bu seferki benim zaferim sayılmaz mı? Sadece hazımsızlık yapıyorsun!”

Az önce birbirlerinin tam zıttı olduklarını söylemiştim ama bazı konularda şaşırtıcı derecede benzerdiler.

Yine çocukça bir tartışmaya girdikten sonra ikisi birbirini süzmeye başladı…

“Madem işi bu kadar ileri götürüyorsun, o zaman kapışalım Megumin! Bu sefer yenilgiyi kabul etmeni kesin sağlayacağım!”

Yunyun belindeki asamayı çıkarırken haykırdı.

Buna karşılık Megumin Maceracı Kartı’nı çıkardı.

“Bak sen, kartım da böyle bir yerdeymiş. Az önce bana avlanan canavarlar kısmını göstermemi istemiyor muydun? Bak! Bombacı Majin’in adı tam da burada—”

“Bu kadar çabuk nasıl çark edebiliyorsun!”

Kızıl Büyücü köyünün meydanının ortasında Yunyun’un çığlığı yankılandı—

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla