Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 12 – Bölüm 7 / Bu Haçlıya Eris’in İlahi Lütfunu Bahşetmek!

Bu Haçlıya Eris’in İlahi Lütfunu Bahşetmek!

Kısım 1

“Asistan-kun, Asistan-kun! Baksana! Orada gerçekten çok büyük bir han var! Bu gece orada kalalım mı?”

Bize katıldığından beri neşesi yerinde olan Chris neşeyle söyledi.

“Büyük Patron, böyle lüks bir yerde kalacak paran var mı? Sen ne zaman eline para geçse hemen harcayıp bitiren insanlardan biriymişsin izlenimi uyandırıyorsun bende hep.”

At arabasını Darkness idare ederken, Chris ile ben at arabasının arkasında oturmuş geceyi geçirmek için iyi bir han arıyorduk.

“Elbette yok. Paramın çoğunu Eris Kilisesi’ne bağışladım ve geri kalanını da içtim.”

“Bu hiç iyi değil, Büyük Patron. O zaman bu gece ne yapacaksın?”

Buna karşılık bana ışıl ışıl bir gülümseme armağan etti.

“Aaa, Asistan-kun, biz gerçekten bu kadar yabancı mıyız? Birlikte geceleri şehirde koşturup durmadık mı? Biz zaten yakın arkadaş değil miyiz? Böylesine yakın arkadaşlar tabii ki aynı yerde uyumalı!”

Başka bir deyişle, ‘Lütfen bu geceki konaklama masraflarımı karşıla.’

Şey, bunu yapmaktan pek rahatsız olmam ama ben cevabımı veremeden Darkness araya girdi.

“Chris’in konaklama masraflarını ben karşılarım. Ne de olsa Axel’dan buraya kadar yardıma koşarak geldin… Yine de Chris, Eris-sama’ya bu kadar bağlı olman kötü bir şey değil ama geleceğin adına, en azından biraz para biriktirmeyi düşünsen iyi olur.”

“Yaşasın! Sağ ol, Darkness! Evet, bundan sonra geleceğim hakkında biraz daha düşüneceğim.”

Bunu söyleyen Chris, arkadan Darkness’a sarıldı.

“Bana teşekkür etmene gerek yok. Sen en çok endişe ettiğim insansın. Benim aile mülküm var, Kazuma’nın ise hem malikanesi hem de serveti var. Aqua ve Megumin günlük masrafları için ona güvenebilir. Peki ya sen, Chris? Ne sabit bir evin var ne de herhangi bir birikimin. Tabii ki çok maceracı tarzı bir durum ama belki bizimle birlikte taşınmayı düşünmelisin…”

“Y-Yok, ben iyiyim Darkness. Öyle göründüğüme bakma, kalacak pek çok yerim var, bir şekilde idare ederim.”

Chris, Darkness’tan azar işittikten sonra hafifçe bakışlarını kaçırdı.

“Tam olarak nasıl ‘idare etmeyi’ planlıyorsun söylesene!? Yine yasaları çiğnemeyi planlamıyorsun galiba, ha? Eğer yakalanırsan, öylece görmezden gelmeme izin veremem. Geçmişte durum farklı olabilirdi ama şu anda yetkimi adil bir şekilde kullanmak zorundayım. Lütfen bana bunu yaptırmak zorunda bırakma.”

“Ne oldu, Darkness? O dik başlı Darkness neden durup durup böyle şeyler söyler ki? Hey, suç senin, değil mi? Onu yoldan çıkaran sensin! Onu geri ver! Benim o dürüst, dik başlı ve kolay kandırılan Darkness’ımı bana geri ver!”

“Beni suçlama, Büyük Patron. Onun tahtası her zaman biraz eksikti zaten.”

Kapının önünde şakalaşırken, kasabadan akşam olduğunu haber veren bir çan sesi yükseldi.

“Hey, Büyük Patron, yakında etrafı kollamaya başlasak iyi olur. Hem düşününce, aslında kalacak bir yere de ihtiyacımız yok. Bir an önce ilaca ihtiyacı olan bir kız var, bu yüzden işimiz biter bitmez yola çıkmalıyız.”

Chris burada olduğuna göre, bundan sonra ne yapacağımız gayet açık.

Tabii ki o da…

“Uuu, bir suçun ortağı olmaktan başka çarem yok mu yani…!? Hem de bizzat ben…”

Bir süredir bundan ötürü vicdan azabı çeken Darkness, yüzünü ellerinin arasına gömüp söylenmeye başladı.

“Hadi ama, Darkness, bir kızın hayatını kurtarmak için bu şart, değil mi? O zaman başka çaremiz yok. Şu Kont Zereschrute denen adama biraz üzülüyorum ama o malzemelere ihtiyacımız var.”

Chris, Darkness’ın omzuna vurdu.

Chris’in neden burada olduğuna gelecek olursak…

İlgili kişinin yalancısıyız, sadece öyle hissettiği için gelmiş.

Ama ben biliyorum ki Darkness yola çıkmadan önce Eris kilisesinde dua etmişti.

Başka bir deyişle…

“Büyük Patron, cidden sürünü çok iyi kolluyorsun ha.”

“…î Pek anlamadım ama teşekkürler?”

Bu arada, bir iblisin kalesine sızmak üzere olmamıza rağmen Chris’in neden bu kadar sakin olduğunu merak ediyorsanız, bunun sebebi o penguenin gerçek kimliğini henüz ona söylememiş olmamızdır.

Darkness, Chris’in ölümsüz ya da iblis gördüğünde karakterine hiç uymayan bir çılgınlığa kapılmak gibi tuhaf bir eğilimi olduğundan bahsetmişti, bu yüzden bunu sır olarak saklamaya çalışmalıyız.

Chris’in gerçek kimliğini bildiğimiz düşünülürse, bu vur-kaç olayını bir iblis imha görevine çevirmesi epey sorun yaratırdı, bu yüzden ben de onayladım.

“Her neyse, Büyük Patron, lütfen etrafa öyle şaşkın şaşkın bakmayı kes. Köyden yeni inmiş biri değilsin bilmem farkında mısın? Üstelik gümüş saçların da fazlasıyla dikkat çekiyor.”

Belki de uzun süredir bir partide yer almadığından, Chris acayip derecede enerjikti ve büyük şehri ilk defa görüyormuş gibi hayranlıkla etrafı süzüyordu.

“Bir süredir merak ediyordum da, siz ikiniz ne ara bu kadar yakınlaştınız? Ben farkına varana kadar bir tür hırsız çetesi bile kurmuşsunuz. Birbiriyle bu kadar sıkı fıkı olduğunuzu hatırlamıyorum da…”

Darkness’ın imalı sorusu karşılığında Chris çapkınca bir sırıtış atıp onu omzundan dürttü.

“Ne oldu, Darkness? Asistan-kun’la olan ilişkim seni rahatsız mı ediyor yoksa? Laf açılmışken, Asistan-kun’la aranızda işin nereye vardığını hâlâ sormadım değil mi? Sen benim soru ma cevap vermeye razı olursan, ben de seninkini yanıtlamaktan sakınca duymam.”

Chris’in bu yersiz laflarını duyan Darkness bana kaçamak bir bakış atıp kızardı.

Bu tepkiyi gören Chris beni kenara çekiştirip fısıldadı.

“Hey, Asistan-kun, Asistan-kun, Darkness acayip garip davranıyor. Ne yaptın sen yine?”

Darkness’ın eski dostundan beklenileceği üzere, aramızdaki tuhaf havayı hemen çaktı.

“Bir şey yapmadım. Aslında aramızdaki bu garip hava tam da hiçbir şey yapmadığım için var. Basitçe söylemek gerekirse, Darkness bana itiraf etti ama ben Megumin’le aramız iyi gittiği için onu reddettim.”

“Hee? Darkness’ı mı reddettin!?”

Darkness’ın elindeki dizginlerin titremeye başladığını görebiliyordum.

“Büyük Patron, sesin çok çıkıyor! Zaten yeterince tuhaf bir havamız var, bunu neden dillendiriyorsun ki!?”

“Ama… Ama…!”

Arkadan Darkness’ın yüzünü göremiyordum ama kulaklarının eskisinden biraz daha kızardığını düşünüyorum.

Evet, bak ne hale getirdin! Kesinlikle hâlâ buna kafayı takmış durumda!

“Asistan-kun, bu Megumin’le çıkıyorsun demek mi oluyor?”

Chris heyecanla yüzünü yüzüme yaklaştırarak sordu.

“Yok, şu an arkadaşlığın ötesindeyiz ama henüz sevgili sayılmayız sanırım.”

“Bu da ne demek şimdi? Aranızda işi nereye vardırdınız? Öpüştünüz mü bari?”

Bu tanrıçaya da hal oluyor böyle?

Romantik meselelere neden bu kadar meraklı ki bu?

Darkness da fısıldaşmalarımızı merak etmiş olmalı. Bu konuyu açtığımızdan beri kararlılıkla önüne bakıp dizginlere odaklanıyordu ama Chris’in soruları karşısında kulaklarının dikildiğini yine de gördüm.

“Megumin’le henüz bir şey yapmadık…”

Her ne kadar aynı banyoya girmiş, el ele tutuşmuş ve aynı futonda sarılmış olsak da…

“Şaşırdım doğrusu. Ben hep Asistan-kun’u daha dizginlenemez, fırsatını bulursa bir kızı tek lokmada yutacak türden biri sanırdım.”

Şey, böyle bir izlenim bıraktığım için kusura bakmayın.

Sadece onunla sorumluluk alıp işi sonuna kadar götürecek cesaretim henüz yok, hepsi bu.

“Anlaşılan o ki Darkness’ın hâlâ bir şansı var, değil mi?”

“Yok artık, ben oldukça sadık bir adamım biliyor musun? Sen böyle ateşe körükle gitsen bile…”

Evet, onu reddetmek benim için gerçekten çok zordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse ağlamak istiyordum.

Yok, hemen ardından başına gelenleri düşünürsek, galiba bunu söylemeye pek hakkım yok.

Kulaklarına kadar sırıtarak Chris şöyle dedi:

“Ama şaşırtıcı derecede sorumluluk sahibi bir tipsin, değil mi? Burada çizgiyi aşıverirsen sorumluluğunu alırsın yani, öyle mi? O zaman, eğer Darkness şimdi seninle düzgünce öpüşürse, şöyle yanağından falan değil de hakiki bir öpücükle, o zaman sen de…”

Bunu söylerken beni dirseğiyle dürtüyordu.

“Ben Darkness’la çoktan öpüştüm.” “Dudaktan.”

“Dur bir dakika, ne!?. Megumin’le aranızda bir şeyler olmuyor muydu sizin!? Onunla hiçbir şey yapmadın ama bunu Darkness’la mı yaptın? Bu ne anlama geliyor şimdi? Ben daha gencim, siz yetişkinlerin ne dediğini pek anlamıyorum doğrusu!”

Chris’in şoke olmuş tepkilerini görmezden gelerek,

“Hey, Darkness, şurası bu at arabasını durdurmak için iyi bir yer gibi görünmüyor mu? Oldukça ıssız bir yere benziyor.”

“Evet, sanırım orası iyidir.”

“Hey, beni öyle hemen es geçmeyin! Anlatın çabuk! Hey, Darkness, biz eski dostuz, değil mi? O yüzden seni onu öpmeye götüren şeyin tam olarak ne olduğunu bana hemen anlat!”

“Kazuma, ona tam olarak ne anlatıyorsun öyle!? Chris, lütfen bu konuyu daha fazla kurcalama!”

Yüzü bir kez daha kıpkırmızı kesilen Darkness panik içinde söyledi.

Kısım 2

At arabasını durdurduktan sonra Chris, Darkness’ı soru yağmuruna tutmaya devam etti.

Ardından Darkness da Chris’e genelde neler karıştırdığını sorarak misilleme yaptı ve zaman böylece akıp gitti.

Ve şimdi…

Gecenin örtüsü altında, Kont Zereschrute’un kalesine bir kez daha yaklaştık.

Chris’le birlikte her türlü yere sızdıktan sonra, bu tarz binalara sızma işine iyice alışmış olmalıyım.

Bu kaleye girmenin en iyi yolu ne acaba…

Tam bunu düşünürken, yüzünü Chris gibi bir mendille gizlemiş olan Darkness gömleğimi çekiştirdi.

“Hey, Kazuma, neyi kara kara düşünüyorsun öyle? Buraya kadar çoktan geldik, hadi gidelim. Çocuklar biz burada konuşurken acı çekiyorlar… Kendimi zihnen çoktan hazırladım, o yüzden ayak sürümeyi bırak da gidelim.”

Darkness kulağıma gergin bir şekilde fısıldadı.

Darkness ağır zırhını çıkarıp atmıştı. Sadece içine giydiği o hafif erotik siyah beden tulumuyla kuşanmış halde, bizden çok daha fazla bir hırsıza benziyordu.

“Tamam, Darkness, biz profesyoneliz. Bu tür konularda sen acemisin, o yüzden biz profesyonellerin dediklerine kulak vermelisin.”

“Öyle ya, Darkness, sen soylu bir hanımsın, o yüzden bu tarz işlere pek aşina değilsin, değil mi? Merak etme, bunu Chris-san’a bırak. Ne de olsa kraliyet kalesine başarıyla sızanlar Asistan-kun ile bendim.”

Kendimizden emin bir şekilde ilan ettik ama Darkness bize kuşkuyla baktı.

“Kaleye sızdığınız doğru ama sonuçta ortalıkta koştura koştura kovalanmadınız mı?”

Buna karşılık Chris telaşla beni işaret etti.

“O da Asistan-kun yüzünden…”

“Büyük Patron, şimdi geçmişi yad etmenin sırası değil. Biz burada daha konuşurken bile çocuklar…”

“Öyle ama bunu senden duymak istemiyorum!”

Chris’in çıkardığı curcunaylamazdan gelerek Keşif yeteneğini etkinleştirdim ve iyi bir sızma rotası aramaya başladım.

Kale yüksek duvarlarla çevrili, ana kapı sıkıca kapalı ve arka kapıya benzeyen hiçbir şey görünmüyor.

Kaleye girmek için o duvarların altını kazamayacağımıza göre, geriye tek bir seçenek kalıyor…

“Büyük Patron, yanında ip getirdin mi?”

“Elbette. İpler hırsızların en iyi arkadaşıdır.”

Chris’le aynı anda kafamı salladım ve ikimiz de bi’ yerlerden birer ip çıkardık.

“Siz ikiniz normalde de ortalıkta bu şeylerle mi geziniyorsunuz? Hayır, sanırım gizlice gireceğimizi bildiğiniz için yanınızda getirdiniz…”

“Öyle değil, bir hırsızın her an elinin altında böyle şeyler bulundurması gerekir.”

Chris’in sözlerini duyan Darkness şaşkına dönmüş gibiydi.

“Büyük Patron, Darkness korunaklı bir hayat sürmüş bir hanımefendi, yani bizim için sıradan olan şeyler ona pek öyle gelmeyebilir…”

“Ah, pekâlâ, kusura bakma Darkness.”

Darkness yaptığımız konuşmadan pek ikna olmuş görünmüyordu ama yine de sessizce arkamızdan takip etmeye devam etti.

Girişte nöbetçiler var ama dış duvarın tamamını aynı anda denetleyemezler.

Kalenin arkasına dolaştık, iplerimizi kancalara bağlayıp duvarın üzerinden attık. Hızlıca çekip düzgünce sabitlendiklerinden emin olduk.

Darkness yaptığımız hareketleri inceledikten sonra etkilenmiş gibiydi.

“Bu konuda oldukça yetenekli görünüyorsunuz.”

Darkness’ın iltifatlarını duyan Chris ve ben birer ip kapıp tırmanmaya başladık…

“Kahretsin, ip tırmanmak için çok kaygan!”

“Asistan-kun, kollarımın gücü göz önüne alındığında, bu duvarı aşmak oldukça zor olacak.”

“Büyük Patron, iplere birkaç düğüm atalım. Bu bize tutunacak yerler sağlar ve tırmanmayı kolaylaştırır.”

İple boğuştuğumuzu gören,

“Hey, ikiniz, sanırım kendi gücümle öylece tırmanabilirim. Önce yukarı çıkıp ikinizi yukarı çekeyim mi?”

Darkness çekingen bir şekilde böyle bir teklifte bulundu.

“Hey, Darkness, senin gibi bir acemi her aklına geleni söylememeli.”

“Evet, Darkness, anlık bir dikkatsizlik hayatına mal olabilir. Deneyimin yok, o yüzden sana olduğundan daha kolay görünüyordur. Bize bırak gitsin.”

“Ö-öyle mi? Özür dilerim, araya girmemeliydim.”

Yine de, bu kadar hevesliyse…

Hevesine saygı duyarak, en nihayetinde onu önden göndermeye karar verdik.

Sadece kendi gücünü kullanarak sonuna kadar tırmanan Darkness, ardından bizi de yukarı çekti.

Böylece güvenli bir şekilde surlara çıkarak temkinli bir şekilde kaleye yaklaştık.

“Pekâlâ, o zaman Darkness, arkamızdan gel.”

“Büyük Patron ve ben İçe Çömelme yeteneğine sahibiz ama sen bariz bir şekilde kullanamıyorsun, o yüzden elimi bırakma tamam mı?”

“T-Tamam!”

Darkness usulca elimi tuttu.

“Pekâlâ, bu görev için astım olduğuna göre bana Kazuma-senpai diye hitap edebilirsin.”

“Kazuma-senpai.”

“Evet, tıpkı öyle.”

Hey, bu kulağa gerçekten de oldukça hoş geliyor doğrusu.

“Darkness, bunu tekrar söyleyebilir misin?”

“Ka-Kazuma-senpai.”

“Hey, Asistan-kun, saçmalamayı kes de gidelim artık.”

Darkness’a bunu birkaç kez söyletmemin ardından Chris lafa atladı.

“Büyük Patron, ilk defa astın olduğumda bana benzer bir şey yapmamı sen istememiş miydin?”

“O ile bu farklı şeyler. Her neyse, acele edelim Asistan-kun.”

Sakinliğimi yeniden kazanarak Darkness’a açıkladım,

“İyi dinle, acemi. Bu saatte buranın efendisi büyük ihtimalle en üst katlarda olacaktır. Çoğu büyük isim ve patron yüksek yerlerde yaşamayı tercih eder.”

Kusursuz açıklamama karşılık Chris sessizce onaylar biçimde kafasını salladı.

“Hayır, ben bu kaleyi daha önce birçok kez ziyaret etmiştim. Lord Zereschrute canavarların olduğu arenaya yakın bir yerde uyuyor olmalı. Önce oraya gidelim.”

Ve acemi olan Darkness böyle bir şey söyledi…

“Pekâlâ, Darkness, sana az önce anlattıklarımız genel olarak ne bekleyeceğinle ilgiliydi. Tabii ki bu kalenin efendisinin şu anda nerede olduğunun farkındayız. Ne de olsa Düşman Sezinleme yeteneğine sahibiz.”

Chris sözlerimi bir kez daha onaylayarak kafasını salladı.

“Ö-Öyle mi? Özür dilerim, yine gereksiz bir şey söyledim.”

Darkness aceleyle özür diledi.

“Yok, sorun değil. Bu işlerde yeni sayılırsın, o yüzden normal karşılanabilir. Hem bazen bir aceminin olaylara taze bir bakış açısı sunabildiği durumlar da olur. Bir şeyin ters gittiğini düşünüyorsan bunu dile getirmende sakınca yok. Pekâlâ, o zaman bodrum kata yönelelim… Bekle, bundan önce…”

Kalenin içine geçişimizi engelleyen bir kapı var.

Ana kapıda bir nöbetçi bulunurken, bu kapının arkasında hiçbir varlık hissedemiyorum.

Bunun sebebi böyle sakin bir kasabadayken bu kadar sıkı güvenlik önlemlerine gerek duyulmaması mı? Yoksa bir iblisin bu kadar tetikte olmasına gerek olmamasından mı?

“Şimdi sıra bende. Maymuncuk yeteneğimle burayı göz açıp kapayıncaya kadar açarım.”

Kapıya doğru yaklaşan Chris büyük bir özgüvenle söyledi…

“Asistan-kun, bu kötü işte! Bu kapıda anahtar deliği yok!”

“Ciddi misin sen, Büyük Patron? Şimdi ne yapacağız peki? Bu sadece bir şifreyle falan açılabilen büyüsel bir kapı değildir umarım?”

Böyle beklenmedik bir engelle karşılaşınca fısıltıyla tartışmaya başladık.

Tam o sırada,

“Hayır, bu tarz kapılar için şöyle yapmanız gerekir…”

Yanımızdan geçen Darkness kapıyı kaldırdı.

“Bu eski kalelerde yaygın olarak bulunan sürgülü bir kapı. Aşırı derecede ağır ve girmek için kaldırmaya yetecek kadar güçlü birini gerektiriyor, bu yüzden hırsızları caydırmada oldukça etkili… N-Ne oldu, ikiniz neden sustunuz?”

İkimizin de sessizliğe gömüldüğünü gören Darkness bize kafası karışmış bir bakış attı.

“Hey Darkness, ya bir tuzak olsaydı ne yapacaktın? Bu sefer tuzak olmaması tamamen benim yüksek şansım sayesinde ama…”

“Evet, Darkness. O kapıyı öylece düşüncesizce açarken aklından ne geçiyordu? Bu sadece Axel’daki en şanslı kişiyle birlikte olduğun için tuzaklı değil.”

“Ö-Özür dilerim. Gerçekten bunu hiç düşünmemiştim.”

Darkness özür diledi.

“Sorun değil, önemli değil. Ne de olsa bu işlerde yenisin. Ama bundan sonra belki de sen önden gitmelisin.”

“Evet, sen acemisin ama sadece bu seferlik önderlik etmene izin vereceğiz. Merak etme, biz profesyoneller arkadan seni destekliyor olacağız.”

“Ger-Gerçekten mi? Eğer sorun olmadığını söylüyorsanız…”

Darkness kafasını eğip öne doğru geçti.

Ardından, yalnızca loş ışıklara ve geçmişteki ziyaretlerinden kalan anılarına güvenen Darkness bizi istikrarlı bir şekilde bodrum kata yönlendirdi.

“Asistan-kun, Asistan-kun, biz şu an tamamen ayağı mı dolaşıyoruz?”

“Büyük Patron, parlamak için hâlâ fırsatlarımız olacak. Ne de olsa Darkness hâlâ biraz saf. Profesyoneller olarak onu düzgünce desteklememiz gerekiyor.”

Gerçi şu ana kadar desteklenen taraf benmişim gibi hissediyorum ya neyse.

Ve o anda Chris ile ben olduğumuz yerde anında çakılıp kaldık.

Çünkü önümüzdeki tarafta canavarların varlığını sezinleyebiliyorduk.

Laf açılmışken, o penguen o zamanlar canavarlara emirler yağdırıyordu.

Kalenin dış güvenliği normal insan askerler tarafından sağlanıyor ama görünen o ki kalenin içi canavarlar tarafından korunuyormuş.

“Hey, Darkness, önümüzdeki merdivenleri canavarlar koruyor. Onlara vuramazsın, o yüzden Büyük Patron ile icabına biz bakacağız. Sen yaklaşan başka biri olup olmadığını kolla.”

“Anlaşıldı! Bakalım ne yapabileceksiniz!”

Heyecanlı ve beklenti dolu Darkness’a baş parmağımızla onay verdikten sonra İçe Çömelme yeteneğini etkinleştirip canavarların saklandığı yere doğru yavaşça süzüldük.

Ve bizi bekleyen şey…

“Asistan-kun, Asistan-kun! Bunlar ork! Uzun zaman önce soyunun tükendiği sanılan erkek orklar bunlar. Onları haklamamız gerçekten sorun olur mu?”

Bunlar muhtemelen geçmişte dişi orklar yüzünden travma geçirenlerin ta kendileridir.

İnsansı kadınlarla başı dertte olan iki ork hemen önümüzde dikiliyor.

“Mümkünse böyle asil yaratıkları öldürmekten gerçekten kaçınmak isterim.”

“Asil yaratıklar mı? Ne saçmalıyorsun sen be? … Ama anladım. İcabına ben bakacağım. Bana bu orkların kadınlarla başa çıkmakta zorlandığını söylemiştin, değil mi? O zaman öne geçip onlara bağlama büyüsü yapacağım, Asistan-kun ve Darkness, ikiniz de etrafı kollayın.” Bunu söyleyen Chris belindeki ipi çıkardı…

Tam o sırada onların karşısında belirdiği gibi orklar üzerine atıldı.

“Asistan-kun!

Kurtar beni, Asistan-kun!” Onu yakalayan orklar hemen ekipmanlarını soyup soğana çevirmeye koyuldu.

“Bana böyle söylememiştin, Asistan-kun!

Bu orkların kadınlarla başı dertte değil miydi hani? Dur, yapmayın! Durun! Asistan-kun! Darkness! Soyuluyorum!” Sadece iç çamaşırlarıyla kalıncaya dek soyulmuş olan Chris’i kurtarmak için Darkness ve ben içeri daldık.

“Uuu… Teşekkürler, az kalsın şey oluyordu….”

İç çamaşırlarıyla kalıncaya dek soyulmuş olan Chris, bir köşede sessizce hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yanında, Bind yeteneğimle etkisiz hale getirildikten sonra bağlanmış orklar yatıyordu.

“Bu herifler Darkness’ın seni kurtarmak için daldığını görünce titremeye başladılar, yani kesinlikle hâlâ kadınlardan korkuyorlar. Acaba Chris’i bir erkek sandıkları için mi…”

“Şşşt! Daha fazla bir şey söyleme, Kazuma! Hadi ama Chris, şimdi her şey yolunda, o yüzden üzerini giyinelim.”

Bunu söyleyen Darkness, Chris’in ekipmanlarını toplamaya başladı.

“Uuu… Darkness… Artık evlenemem ben…”

“Merak etme Chris, onlar canavar, o yüzden sayılmaz. Sayılmazlar.”

Bunu söylerken Darkness’ın bağlı orklara biraz kıskançlıkla bakması beni her neyse düşündürdü ama bunu bir kenara bırakırsak…

“Her neyse, Büyük Patron’un fedakarlığı sayesinde bodruma giden yol açıldı. O yüzden hadi, acele edelim.”

Bölüm 3

Gece yarısı olmasına rağmen bodrum, öğleden sonra burada olduğumuz zamankinden daha aydınlık görünüyordu. Dahası, her yerde dolanan canavarların varlığını hissedebiliyordum.

“Hey, Asistan-kun, bu şato biraz tuhaf değil mi? İkiniz onun canavar beslemeyi seven bir soylu olduğundan bahsetmiştiniz ama orkları kapılara nöbetçi dikmesi tuhaf değil mi? Üstelik her yerde dolanıp duran canavarların varlığını hissediyorum. Bunlar kafeslerde tutuluyormuş gibi hissettirmiyor hiç…”

Şey, evet, çünkü bu şatonun sahibi bir iblis.

“Bunun bir sebebi var ama onu sonraya saklayacağım. Her neyse, şuradan itibaren çatışmalara girmekten kaçınmalıyız.”

Büyük ihtimalle o penguen, tam bir zindan patronu gibi en arkada takılıyordur.

Darkness’ın önerimi onayladığını doğruladıktan sonra koridorda gizlice ilerlemeye devam ettik.

“Enemy Detection bize yerlerini söylerken ve Lurk saklanmamızı sağlarken, tek bir savaşa bile girmeden sızabileceğimi hiç beklemiyordum…”

Darkness şaşkın bir sesle fısıldadı.

“İşler gayet akıcı ilerliyor, değil mi? Ne düşünüyorsun, Darkness? Büyük Patron ve ben beraber çalışınca işte böyle oluyor.”

“Doğru, Asistan-kun, yüksek şansımız sayesinde ikimiz bir aradayken işlerin böyle ilerlemesi çok doğal.”

“… Ama duvara tırmanırken sorun yaşamadın mı? Ya o kapıya tosladığında, o orklarla dövüşmeye çalıştığında ve…”

“Hey, Darkness, daha fazla bir şey söyleme. Herkes hata yapar. Sen de Axel’e yolculuk sırasında Sylphina’nın o hastalığa yakalanmasına izin verip hastalığı diğer çocuklara yaydığın için geceleri uyuyamayacak duruma gelmedin mi, içini kemirip durmadı mı? Evet, herkes hata yapar. Mesele, bu hataların seni aşağı çekmesine izin verip vermediğin ya da tıpkı bizim yaptığımız gibi ayağa kalkıp o hataları düzeltip düzeltmediğin.”

“Evet, Asistan-kun haklı! Sonunda her şey yoluna girdiği sürece yolda hata yapmanın bir önemi yoktur. O yüzden bunu kafaya takıp üzülmemelisin, Darkness.”

Teşviklerimiz karşısında Darkness’ın gözleri doldu.

“İkiniz… Evet, umutsuzluğumda boğulma zamanı değil şimdi. Malzemeyi geri getirmek her şeyden önce gelir…”

“… Hey, bir dakika bekleyin. Evet, böyle bir hata yaptığım için biraz bunalmıştım ama bunun bahsettiğimiz konuyla pek alakalı olduğunu sanmıyorum…”

“Darkness, sesini çıkarma. Görünüşe göre ileride tek bir yol var. Yoksa penguen kontun odası bu koridorun sonunda mı?”

“Evet, kesinlikle ileride bir patron odası varmış gibi hissediliyor. Kıdemli bir hırsız olarak sezgilerim bana bunu söylüyor.”

“Gerçekten de Lord Zereschrute’un odası hemen ileride olmalı… Yine de ikinizin benimle oyun oynadığı hissini bir türlü üzerimden atamıyorum…”

Arkamızı kollaması için anlaşılmaz bir şeyler mırıldanan Darkness’ı geride bırakarak, Chris ve ben Lurk yeteneğimizi etkinleştirip gizlice ilerledik.

Sonunda…

Uğursuz hissettiren koridordan geçtikten sonra, etrafına son derece uğursuz bir hava yayan büyük, kapkara bir kapıyla burun buruna geldik.

Darkness ile birbirimize başımızla onay verip kulaklarımızı kapıya dayadık.

Chris gömleğimden çekip fısıldadı.

“Hey, Asistan-kun, burası gerçekten kötü kalpli bir soylunun şatosu mu? Kapıdan tutun da koridora kadar, buranın Şeytan Kral Ordusu’nun bir komutanına çok daha uygun olduğunu düşünmeden edemiyorum…”

Lord Zereschrute’un gerçek kimliğinden hala bir haber olan Chris, düşüncelerini pat diye dile getirdi.

“Şey, ona kötü kalpli bir soylu demek pek doğru olmaz ama… Her halükarda, bu soylunun elinde bulundurduğu belli bir eşyayı almazsak, o kızın hayatı tehlikeye girer. Bu durum değişmedi.”

“Kazuma’nın dediği gibi, Chris. Bu görevin amacı, antidotu demlemek için ihtiyacımız olan malzemeyi geri getirmek. Sadece buna odaklan, Chris… Gerçekten ne olur, kafanı burada kaybetme.”

“Hey, ne oluyor ya? Neden beni defalarca uyarıyorsun? Bu kapının arkasında tam olarak ne var?”

Endişeli bir ifadesi olan Chris’i görmezden gelerek, Darkness ile birbirimizi onayladık…

Kapıyı tekmeleyip içeri daldık!

Rakibimiz bir iblis.

Gecenin bu saatinde bile uyuyor olmasının imkanı yok.

Bu da onunla başa en iyi çıkma yolunun baskın basanındır mantığıyla hazırlıksız yakalamak ve aklını toplamasını beklemeden işi bitirmek olduğu anlamına gelir.

İçeri daldığımız anda, penguenin odanın ortasında bizi beklediğini gördük. Belki de iblisçe bir yetenek yaklaşacağımızı ona önceden haber vermiştir.

“Hoş geldiniz, gizemli davetsiz misafirler! Eminim buranın neresi olduğunun gayet iyi farkındasınızdır! Fufu, ilk defa karşılaştığım gizemli davetsiz misafirler sizler.”

Bu beklentilerimin biraz dışındaydı.

Odasında tek başına dinlenirken en azından takım elbisesini çıkaracağını umuyordum. Böyle düşünmekle saf mılık etmiştim?

Bu durumda, tırnaklarından bir parça koparmaya çalışmadan önce onu bu kostümden çıkmaya zorlamanın bir yolunu bulmalıyız.

Ve sözlerine bakılırsa, büyük ihtimalle…

“Lanet olsun, kim olduğumuzu biliyor!”

Chris pengueni görünce bir çığlık kopardı.

“Hey, Asistan-kun, ne yapacağım ben? Beni defalarca uyardığın şey bu muydu yoksa?” “İmkansız! Bu kadar sevimli bir şeye saldırmama imkan yok! Asla imkanı yok!”

Hayır, demek istediğimiz kesinlikle bu değil!

“Hey, Chris, sakın dikkatini dağıtma! Sevimli göründüğüne bakma, içinde gerçekten dehşet verici bir şey saklıyor! Amacımız tırnağından bir parça koparmak! Tırnağı, Colorin hastalığının antidotunu üretmek için hayati bir malzeme!”

Bunu duyan Chris aniden olduğu yerde kaldı.

“Colorin hastalığının antidotunun yapımında kullanılan tırnaklar…”

O malzemenin ne olduğunu anlamış gibi yüzünde birden ciddi bir ifade belirdi.

“Ah evet, Chris, Lord Zereschrute’u engellemek için Bind kullan! Ben onun bütün o vahşi saldırılarını bedenimle göğüsleyeceğim!”

Bunu söyleyen Darkness öne atıldı.

“Bu ülkenin belli başlı bir kalkanına benzeyen o davetsiz misafirden beklenen de bu! Kararlılığınız gerçekten de takdire şayan! Acaba sıradan bir insan gerçek gücüme ne kadar süre dayanabilir ki…?”

Penguen bunu özgüvenle söyleyip dramatik bir poz aldığı sırada.

Darkness ya da ben tepki veremeden, penguen–

Göz açıp kapayıncaya kadar aradaki mesafeyi kapatıp hançerini iki eliyle penguenin bedenine derinlemesine saplayan Chris’in saldırısına uğradı.

“AAAAAAH!? Bekle, yapma—!”

Çığlık atan penguen Chris’i üzerinden fırlatıp attı, ardından aceleyle hançeri çekip bir kenara fırlattı.

Kan yerine, hançerin açtığı yırtıktan siyah bir duman tıslayarak çıktı.

“He-Hey, Chris, ne yapıyorsun sen? Sadece üzerine Bind kullasana! Tırnağından bir parça almamız yeterli, onu öldürmemize gerek yok ki! Aslında hayır, eğer onu öldürürsen bedeni cehenneme geri gönderilir. Eğer öyle olursa, o çok önemli tırnak parçasını elde edemeyiz.”

Şey evet, Aqua ölümsüzlerden ve iblislerden kendisinden bile çok nefret ettiğini söylemişti.

Penguen tarafından uzağa fırlatılmış olmasına rağmen Chris hemen ayağa fıkdı.

Arkasından kollarını sıkıca yakaladım.

“Hey, Asistan-kun! Ne yapıyorsun sen!?”

“Sen ne yapıyorsun asıl!? O benim lafımdı! Buraya niçin geldiğimizi unutma! Bizim ihtiyacımız olan şey onun tırnağı!”

Sözlerimi duyan Chris sonunda kendine geliyor gibiydi.

“Ah, doğru! Onu öldürmeden önce tırnaklarından birini sökmeliyiz!”

Hayır, öyle değil! Onu öldürmemize falan gerek yok zaten!

Düşüncelerimi umursamayan Chris gözlerini dikmiş pengueni izliyordu.

“Bu deli zibidi de nesi böyle!?”

“Ben bir kadınım!”

Chris’in hırslı cevabını duyan penguen ürperdi.

“Erkek ya da kadın olmanın ne önemi var! O sihirli bir hançer mi? Yoksa lanetli bir eşya mı? O hançerden iblislere karşı son derece güçlü bir kan susuzluğu yayıldığını hissedebiliyorum! Sadece dokunmak bile uyuşmama yol açıyor!”

“Bunun ilahi bir lütuf aldığını söylemeyi tercih ederdim doğrusu! Bu senin gibi iblislerle başa çıkmak için özel olarak büyülenmiş güçlü bir hançer!”

Bunu söyleyen Chris hançerini yerden alıp tekrar dövüş pozisyonu aldı.

“Seni deli kız! İblislere karşı neden bu kadar büyük bir nefret besliyorsun sen?!”

Penguen bize arkasını dönüp fermuarına uzandı.

“Kahretsin, gerçek bedenini ortaya çıkarmaya çalışıyor!”

Bunu gören Darkness kendini penguenin sırtına atıp kollarını boynuna doladı ve fermuarı tüm bedeniyle kapattı.

Neredeyse pelüş bir oyuncakla oynayan bir kız gibi görünüyordu ama bunun oyunla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

“Onu Bind ile hareketsiz kılacağım! Büyük Patron, paletlerinin ucunu kesebilir misin!?”

İçinde neyin saklandığını bildiğim için, gerçek bedenini kostümünün içinden çıkarmasına izin vermenin son derece tehlikeli olacağını biliyordum.

Özel sipariş telimi hazırladım.

“Beni kafaya takma, Kazuma! Benimsede beraber onu etkisiz hale getir!”

“Bind!”

Darkness’ın talimat verdiği gibi pengueni bağladım.

“S-Seni ufaklık—!”

Darkness’la birlikte bağlanmış olan penguen paletleriyle çaresizce fermuarına uzanmaya çalışıyordu.

O anda…

“Ah!…. Ah!”

Darkness daha fazla dayanamayıp böyle bir ses çıkardı.

Chris’in hançerinin açtığı yırtıktan siyah, dokunaç benzeri bir şey çıktı ve Darkness’ın sırtına bir tür sıvı püskürttü.

Bedenine temas ettiği andan itibaren bir şeylerin yandığına dair sesler duyulmaya başladı ve ortalığı yoğun bir duman kapladı.

Belimden satın aldıktan sonra neredeyse hiç kullanma fırsatı bulamadığım kısa kılıcımı çekip savurdum.

Darkness’ın sırtını yakmakta olan dokunaç kesilip atıldı ve bir kertenkelenin kuyruğu gibi ortalıkta çırpınmaya başladı.

“Asistan-kun, bu iblis gerçekten çok iğrenç!”

“O zaman içinde ne olduğunu görmesen senin için çok daha iyi olur! İçerisi çok daha iğrenç çünkü!”

Aslında bu iblis tırnaklarını nerede saklıyor acaba?

Ortalıkta çırpınan kesik dokunaca baktığımda pençeye benzeyen hiçbir şey göremiyordum.

“Darkness, lütfen biraz daha dayan. Tırnaklarını alacağım—!”

Bunu söyleyen Chris hançeriyle penguenin kanatlarının ucuna saldırdı!

“AAAAAAAAH! Lanet olsun sana! Şu hançeri kullanmayı keser misin artık!?”

Biri kıyafetin eski yırtığından, diğeri kanat ucundaki yeni açılan delikten olmak üzere bir çift siyah dokunaç fırladı ve kesik kanat ucunu almaya giden Chris’e doğru fırladı.

Ama…!

“Hey, dokunaçların saldırmasına izin verilen tek varlıklar Şövalyelerdir! Bu antik çağlardan beri geçerli olan bir kuraldır!”

Hala penguene bağlı olan Darkness iki elini de deliklerden içeri soktu.

Bir şeylerin yandığına dair cızırtılı sesler duyuluyordu.

O sırada, kesik kanat ucunun içindekileri kontrol etmeye giden Chris…

“Darkness, elde ettik! Bir iblisin tırnağı! Asistan-kun, senin Bind yeteneğin sence daha ne kadar dayanır?”

Chris neşeyle bağırdı.

“B-Ben o Bind için her şeyimi ortaya koydum, büyük ihtimalle epey bir süre dayanır…”

“Darkness! O teli hançerimle keseceğim, o yüzden dayan!”

Chris panikle kopuk kanat ucunu bana fırlattı ve hançeriyle tele saldırdı—

“Üzgünüm, o benim özel olarak sipariş ettiğim mithril alaşımlı teldi de…”

“Aaaah, hadi ama, neden ki!?”

Bir şeylerin yanma sesi ortalığı doldurmaya devam ederken Darkness, neredeyse ağlamak üzere olan Chris’e gülümseyerek baktı,

“Chris, ben iyiyim! Dahası siz ikiniz, o tırnağı alın ve gidin!”

Ve aniden hiç ona uymayan şeyler söyledi.

“Merak etmeyin, Kont kim olduğumu biliyor. Hayal kırıklığını benden çıkarabilir ama beni öldürmez. Beni unutun, acele edin ve gidin!”

Alnından yoğun terler damlayan Darkness çaresizce konuştu.

Ağlamak üzere olan Chris hançerini kaldırdı.

“Eğer bunu ona saplarsam…”

“Onu ne kadar çok saplarsan, o kadar çok dokunaç ortaya çıkarabilir! Sadece onu dinle, Büyük Patron. Git arabayı getir, denemek istediğim bir şey var.”

Bunu söyleyen ben, çantamdan bir şey çıkardım.

Bu, o herifin Vanir’in iblis bir tanıdığı olduğunu duyduktan sonra Aqua’nın bana verdiği şeydi.

“Asistan-kun, Darkness! Dayanıklı olun! Çok yakında döneceğim!”

Bunu söyleyen Chris odadan dışarı uçtu!

“Darkness, hangisi olduğu fark etmez, sadece ellerinden birini çıkar. Bu fırsattan istifade Aqua’nın suyunu deliğe dökeceğim!”

“A-Anladım. Ama kendini kalmaya zorlamamalısın! Acele et ve git! Ben bile böyle güçlü bir rakibe karşı uzun süre dayanamam…!”

“Ne—Dur! Bu da ne!? Acıyor! Bedenim eriyor!”

Öyle koşullar altında bile Darkness’ın yüzünde hâlâ coşkulu bir ifade vardı.

Ve kostümün içine Aqua’nın suyunu dökmek için arkada kalan ben…

“Darkness, bana kararlılığını göster! Dayanıklılığının hiçbir iblise yenik düşmeyeceğini göster bana!”

“Bana bırakın! Şimdi Lord Zereschrute, öğleden sonra sana yenilmiş olabilirim ama gerçek gücümü göstermene izin ver!”

“Hey, bu kız neden coşkuya kapılıyor? Deli mi bu!? Kesinlikle deli! Kafasının tahtası eksik bir yerlerde!”

Bölüm 4

Axel’e döndükten sonra hiç vakit kaybetmeden doğrudan yetimhaneye yöneldik.

“Asistan-kun, Asistan-kun, Kıdemli yetimhanede, değil mi? Şey, benim… ilgilenmem gereken acil bir durum var da…”

Ah, anlıyorum.

Onunla karşılaşırsan bir şekilde sorun çıkardı.

Her ne kadar o kafası havada kızın gerçek kimliğini keşfetmesini son derece imkansız bulsam da…

“Pekala, herkese selamlarını iletirim. Bize gerçekten çok yardımcı oldun, Büyük Patron.”

“Evet, şimdi gidiyorum.. Bu kızın kendini fazla zorlamadığından emin olun. Ve…”

Chris, deliksiz uyuyan Darkness’ın başını nazikçe okşadı.

“Keşke gerçek kimliğimi ona bir gün söyleyebilseydim…”

Bunu söyleyen Chris utangaç bir şekilde ayağa kalkıp ayrıldı.

Darkness onu zapt ederken, ben de kostümün içine Aqua’nın suyunu döktüm ve o bayıldıktan sonra onu bir şekilde penguenden ayırmayı başardım.

O sırada Eris-sama geldi ve iblise ömrünün dayağını attı.

Bundan sonra olanları anlatmak gerçekten çok güç. Doğrusunu söylemek gerekirse tam olarak ne yaşandığından pek emin değilim.

Yine de emin olabileceğim tek bir şey var; Eris-sama sinirlendiğinde gerçekten çok korkunç oluyor.

Lord Zereschrute az önce kostümden kaçmak için can atıyordu ama Eris-sama ortaya çıktığı an tekrar içeri süründü ve fermuarının açılmasını engellemek için çaresizce çabaladı, ne var ki Eris-sama onu hiç zorlanmadan çekip çıkardı. Sadece hayranlıkla izleyebildim savaşlarını.

Eris-sama o iblisin sayısız hayatını tüketmiş olmasına rağmen, sonunda tek günahı iblis olarak doğmuş olmasıydı. Herhangi bir kötü eylemde bulunmadığı için Eris-sama sonunda onu bu dünyadan tamamen silinmekten bağışladı.

Ardından Eris-sama tekrar Chris’e dönüştü ve uyuyan Darkness’ı arabaya yükledikten sonra bizimle birlikte Axel’e geri döndü-

Yorgunluktan bitap düşmüş Darkness sırtımdayken yetimhanenin kapısını açtım

“İhtiyacımız olan malzemeyi geri getirdim! Hey Aqua, lütfen Darkness’ın yaralarıyla ilgilen! Sylphina hâlâ….”

Kapıyı açtıktan sonra karşılaştığım manzara…

“Hoş geldin anne!”

Neler oluyor burada?

Sylphina yüzünde parlak bir gülümsemeyle bizi karşılamaya geldi.

“Hey.”

Bekle, tam olarak ne oluyor acaba?

Bu kız neden bu kadar enerjik?

O sırada.

“Ah, Aah, Aaah!”

Darkness neşeli bir ses çıkardı ve sırtımdan aşağı sıcak gözyaşlarının süzüldüğünü hissettim.

Görünüşe göre bir süre önce kendine gelmişti ve bu durumu görünce…

Sırtımdan atlayıp Sylphina’yı kucakladı.

“Şey, Darkness oldukça mutlu görünüyor, yani sanırım bu iyi bir şey ama…”

Aqua, açıklanamaz bir sebepten ötürü her türden adakla çevrelenmiş olan odanın ortasındaki bir futonun altından çıktı.

“Ooo, döndünüz! Gelin de bu çocukların ne kadar enerjik olduğuna bir bakın!”

Biz yokken tam olarak ne olmuştu?

Vanir sırtında neden bir çocuk taşıyor, Wiz neden hafif saydam bir şekilde yerde uzanıyor ve Megumin neden masalardan birinin üzerine cansız bir şekilde yığılmış duruyor…?

“Döndünüz. Hoş geldiniz.”

Masanın üzerinde yatan Megumin yorgun bir sesle, kafasını bana çevirmek için ancak zahmet ederek konuştu.

“Malzemeleri getirmeyi başardım ama bu korkunç manzara da nesi böyle?”

“Şey… Çocukları iyileştirmeye çalışırken Aqua ciddileşip defalarca şifa büyüsü yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuç bu.” Hastalığı yenebileceklerinden çok daha fazla canlılık verildi onlara ve herkesin beklediğinden çok daha enerjik bir hâle geldiler. Gördüğünüz gibi sonuçlar…”

Hey, eğer durum böyleyse, malzemeyi almasak bile her şey yoluna girmez miydi ki?

Ben böyle düşünürken, sırtında bir çocuk taşıyan ve bir tür çıngırakla onu eğlendiren Vanir bana seslendi.

“Görünüşe göre tüm malzemeler toplandı. Bu kadının çabaları olmasaydı, yetimhanedeki çocukların çoğunluğu şimdiden yarı ölü durumda olurdu. O kaslı kadının kızı sağlıklı görünebilir ama bedeni hala berbat bir durumda, bu yüzden demlemeye hemen başlamak en iyisi. Bu kadın olmasaydı, iyice köşeye sıkışmış olurdunuz… Hey, dükkan sahibi, şimdi parıldama sırası sende!”

Vanir’den haberi alır almaz, penguenden aldığım tırnağı hemen çıkardım ve Megumin’e uzattım.

“Harika iş çıkardın Darkness, Kazuma! Gerisini Kızıl İblislerin bir numaralı dehasına bırakın. Merak etmeyin, tarifi incelemek için kaç gece harcadım ben!”

Demleme işlemi devam ediyor–

“Bu yanlış. Önce bunu koyman gerekiyor. Bunu okulda öğrendim, yani yanılmış olmama imkan yok!”

“Saçmalık! İblislerin bilgisi bu dünyadaki en doğru şeydir! Benim talimatlarımı takip ederek asla yanlış yapamazsın… Hey, seni baş belası kadın, az önce ne koydun oraya?”

“Yoluma çıkma seni tuhaf iblis. Az önce eklediğim şey Axis Tarikatı’nın Aqua suyu. Bununla birlikte, antidotun etkisi katbekat artacak.”

“Neden? Neden her zaman gereksiz bir şey yapıyorsun ki!? Aslında, iksir neredeyse tamamlanmak üzereyken yanlışlıkla ona dokunup suya çevirseydin ne yapardın? Çabuk defol git, seni felaket tanrıçası!”

“Herkes, sihir dükkanının sahibi olarak tarifim tabii ki doğru. Merak etmeyin, hiçbir hata yok, o yüzden sadece talimatlarımı takip edin!”

Yetimhanenin kapısını açıp,

“Ne yaptığınızın bir önemi yok, sadece çabuk olun!”

Diyerek onlara öfkeyle bağırdım.

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla