Kitap Kurdunun Yükselişi (Kısım 4) Cilt 5 – Bölüm 23 / Ayrıcalıklı Ticarete Giden Yol

Ayrıcalıklı Ticarete Giden Yol

İnanılmaz haber, yazın başlarına doğru geldi.

Boyama atölyesinin içi dışarıdan daha sıcaktı ve hava mayalanan bitkilerin kesif kokusuyla doluydu. Dokuma atölyelerinden getirilen yeni beyaz kumaşlarla dolu sandıklar içeri taşınıyor, kalitelerine göre sıraya diziliyordu. Yanı başlarında ise ara sıra fokurdayıp kabarcıklar çıkaran boyalar usulca karıştırılıyordu.

“Herkes buraya toplansın! Büyük bir haber var!”

Ustabaşı telaşla atölyeye dalıp herkesi yanına çağırmaya başladığında, Dilla sandıklardan birini boşaltmakla meşguldü. Yüzünü ekşiterek elindeki beyaz kumaş parçasını sandığa geri fırlattı ve “Ne oluyor yine?” diye sordu. “Effa, neyden bahsediyor bu adam, bir fikrin var mı?”

“Bu sabah Boyacılar Loncası’na gitmesi gerekiyordu. Belki orada bir şey olmuştur,” diye yanıtladım, elimdeki kumaş parçasını bırakıp ustabaşına doğru ilerlerken. Öyle heyecanlıydı ki hepimiz etrafına toplanmayı bile beklemeden anlatmaya başladı.

“Başdükün evlatlık kızı Leydim Rozemyne, anlaşılan loncaya yeni bir boyama yöntemi öğretmiş,” dedi ustabaşı, neredeyse bağıracak kadar büyük bir heyecanla. “Unutulmuş eski bir tekniği yeniden canlandırmak istiyormuş; sonra da hangi boyacının onun özel üreticisi olacağını seçmek için bir etkinlik düzenleyecekmiş! Her boyama atölyesinden bu yeni yöntemle hazırlanmış birer kumaş numunesi istiyor, ardından en beğendiğini seçecek. Ve seçtiği kumaşı yapan kişi yepyeni bir unvan kazanacak!”

“Ciddi misin?” diye bir ses yükseldi. “Böyle fiyakalı bir unvan, beruf sertifikası almayı çocuk oyuncağı yapar! Sırf başdük ailesiyle iş yapmak bile kendi atölyeni açıp ayrılmak için yeter de artar!”

Etkinliğin ayrıntıları açıklandıkça atölyenin dört bir yanını büyük bir heyecan dalgası sardı. Fakat Dilla bıkkınlıkla başını iki yana salladı. “Tabii, ustabaşı olmak isteyen herkes için iyi haber,” dedi, “ama bizim için pek bir anlamı yok. Sırf burnu büyük soylunun teki akıl etti diye yeni boyama yöntemleri öğrenmek istemiyoruz ki. Hem elimizdeki mevcut işleri ne yapacağız? Öyle değil mi, Effa?”

Benden onay bekliyordu ama söyledikleri bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Bir beruf sertifikası almakla zerre ilgilenmiyordum; fakat Leydim Rozemyne’in özel boyacısı olma fikri kelimelerle tarif edilemeyecek kadar heyecan vericiydi.

Bunu kazanırsam Myne’ı da görebilirim, değil mi?

Şimdilerde Myne’ın nasıl olduğunu öğrenmek için Lutz, Tuuli ve Gunther’in anlattıklarına bel bağlamaktan başka çarem yoktu. İşleri sayesinde onunla görüşüp konuşabilmelerini içten içe kıskanıyordum. Onu kendi gözlerimle görmek istiyordum. Sesini duymak istiyordum. Üstelik burada, Aşağı Şehir’de ailesine kıyafet dikmek bir annenin göreviydi. Eğer benim boyadığım bir kumaşı giyerse, en azından annelik görevimi bir nebze olsun yerine getirebildiğimi bilip içim rahat edebilirdi.

Bu işi istiyorum. Buna ihtiyacım var. Ama bu bütünüyle yeni boyama tekniğini kavrayıp Myne’a her şeyden daha çok yakışacak bir kumaş ortaya koyabilecek miyim?

Ben düşüncelere dalmışken ustabaşı konuşmasını sürdürdü. “Mesele şu ki buradaki herkes kumaş teslim edemeyecek,” dedi. “Başdük ailesinin karşısına yalnızca her atölyenin en iyisi çıkacak. Bu, Heuss Atölyesi’nin adını duyurmak için mükemmel bir fırsat; o yüzden herkes canını dişine taksın!”

Başka bir deyişle, kumaşımı kaleye ulaştırabilmek için önce atölyenin kendi elemesinden geçmem gerekecekti. Çevreme, beruf sertifikasını kapıp kendi atölyesini kurmak için yanıp tutuşan adamlara baktım. Jorg, diğerlerinden kendisinin kazanmasına izin vermelerini bile istiyordu. Harika bir boyacıydı. Bir leherl sözleşmesine bağlanmak yerine hep kendi ayakları üzerinde durmak için çabalamış, yeteneklerini bilemek için bunca zaman ter dökmüştü. Bunu biliyordum ama beni geçmesine öylece izin verecek değildim.

Bu yeni bir boyama yöntemi. Benim de kazanma şansım olmalı.

Kendimi cesaretlendirip topuklarımın üzerinde döndüm ve yeni boyama yöntemlerini sorup duran kalabalıktan uzaklaştım. Ustabaşı, Boyacılar Loncası’nın yakında gerekli tüm evrakları teslim alacağını açıklıyordu. Sözümüz kesilmeden önce tam da boyanmamış beyaz kumaşlarla uğraşıyordum; bu yüzden başdük ailesinden birine layık olacak kadar kaliteli parçalar arayarak kumaşları tek tek incelemeye koyuldum.

Sandıkları boşaltma işine geri dönen Dilla, “Gürültücü erkekleri kendi hallerine bırakıp işe koyuluyorsun, ha?” diye sordu. “İşte ruh bu.”

Kusursuz görünen bir kumaş parçası bulup göğsüme bastırdım. “Yok, aslında öyle değil. Bütün atölye bunun için yarışacakken en iyi kumaşı kaptığımdan emin olayım dedim. Burada başdük ailesine yakışacak pek kumaşımız yok, hem dokuma atölyeleri de yeni siparişleri zamanında yetiştiremeyebilir, haksız mıyım?”

“Sen… Sen de mi yarışacaksın?”

“Hı-hım. O unvanı istiyorum. Şimdi izninizle…” Ustabaşına döndüm. “Ben bu kumaşla yarışmaya katılacağım. Bir de, halletmem gereken önemli bir işim aklıma geldi, o yüzden bugünlük paydos ediyorum.”

İzin işleri genelde ilk gelen alır usulüyle yürürdü. Benim bu açıklamamla kendilerine gelen adamlar, sanki son lokmayı kapmaya çalışırcasına beyaz kumaş sandıklarının başına üşüştü. Bense seçtiğim kumaşı göğsüme sıkıca bastırmış, atölyeden aceleyle çıkıp gitmiştim bile.

Yarışma için kumaş kapmayı başarmıştım ama ilk denememde bu kadar pahalı bir şeyi ziyan edemezdim. Yeni yöntemi öğrenip üzerinde alıştırma yapmam gerekiyordu. Eve gidip kaliteli kumaşımı özenle sakladım, ardından çok daha ucuz bir kumaş almak için telaşla bir kumaşçı dükkânına koştum.

İyi ki hemen almışım, yoksa ellerindeki kumaşlar göz açıp kapayıncaya kadar tükenecekti.

Bir sonraki durağım Boyacılar Loncası oldu fakat orada pek kalamadım. Yeni boyama yönteminin belgeleri henüz ellerine ulaşmamıştı, ben de bu arada boyaları incelemeye karar verdim.

Ertesi sabah işe adımımı atar atmaz Jorg, “Baksana Effa, dün aldığın kumaşı bana verebilir misin?” diye sordu.

Jorg, otuzlu yaşlarının sonlarında, yanıp tutuşarak kendi atölyesini açmak isteyen bir adamdı. Özellikle de Gutenbergler’in genç bir üyesi olan ve unvanını kullanarak marangoz atölyesine muazzam bir başarı kazandıran Ingo’yu fena halde kıskanıyordu. Boyacılık zanaatkârlarına da böyle unvanlar verilse kendisinin de aynı başarıyı yakalayacağını söylenip dururdu.

“Biliyorsun, beruf sertifikasını almayı hedefliyorum, değil mi? Onu alabilmek için bu unvana ve bu işe gerçekten ihtiyacım var,” diye son derece ciddi bir tavırla devam etti. Samimiyeti ve gayreti sayesinde atölyede onu destekleyen pek çok kişi vardı.

Dilla endişeli gözlerle bir Jorg’a, bir bana baktı. “Effa, sertifika senin umurunda bile değil, öyle değil mi?” diye sordu. “Senin buna Jorg gibi ihtiyacın yok ki. Bırak da o alsın, olmaz mı?”

Onun tarafını tuttuğu için Dilla’ya kızamazdım; dışarıdan bakıldığında yarışmaya katılma kararım damdan düşer gibi görünüyordu. Ne var ki geri adım atmaya hiç niyetim yoktu. Asıl onun benim kazanmama müsaade etmesini istiyordum.

“Kusura bakma. Beruf sertifikasını istemiyor olabilirim ama o unvana ihtiyacım var. Jorg kendini kanıtladığı sürece sertifikasını istediği zaman alabilir; oysa bu, benim başdük ailesinin özel zanaatkârı olma işini kapmak için tek şansım. Asıl onun bana yol vermesi gerekir.”

Dilla karşı çıkmama şaşırıp kaldı; benden böyle bir itiraz beklemiyordu. Jorg da en az onun kadar afallamıştı ve yüzü hoşnutsuzlukla buruştu.

“Ha? İyi de ne için?” diye sordu Jorg. “Sonuçta bir kocan var, aileni geçindirmek için böyle bir unvana muhtaç değilsin ki.”

“Sırf bu yüzden sana yol vereceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun. Burada hiçbirimiz keyfimizden çalışmıyoruz herhalde. Sürdürmemiz gereken bir hayatımız, bakmamız gereken ailelerimiz var. Üstelik kocam bir asker. Başına her an bir şey gelebilir. Ailesi için kazanmak isteyen tek kişi sen değilsin, Jorg.”

Leydi Rozemyne ile görüşme fırsatı bana neredeyse hiç verilmiyordu; bu yüzden elime geçen tek fırsatın peşinden koşmamın yanlış olduğuna inanmayı reddediyordum. Bunu gerçeğe dönüştürmek için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

“Beni yenebileceğini mi sanıyorsun…?” diye sordu Jorg.

“Mücadele etmeden asla pes etmeyeceğim. Üstelik Leydi Rozemyne’e neyin yakışacağını ben senden çok daha iyi bilirim. Belgeler henüz gelmediği için yarışmanın ayrıntılarını bilmiyor olabilirim ama ne de olsa bu yeni bir boyama yöntemi. Bir şansım olduğunu düşünüyorum.”

“Bak sen şuna…”

Jorg’un yüzü öfkeyle buruşmaya başlamıştı ki Dilla ikimizin arasına girdi. “Tamam, tamam. Bu kadar yeter,” dedi. “Sana arka çıkmaya niyetliydim Jorg, ama o Effa’nın bu kadar kararlı olduğunu anlamadan önceydi. Kadın söyleyeceğini söyledi ve sana yol vermeyecek; o yüzden ona laf yetiştirmeyi bırak da işine bak. Kumaşını ne kadar çabuk seçersen senin için o kadar iyi,” diyerek eliyle Jorg’u savuşturdu.

Dilla, Jorg’u başından savarken etraftaki boyacılar bıyık altından sırıttı. Biri, “Aynen öyle!” dedi. “Jorg nasıl kazanacağını dırdır edip durmaktan fırsatını kaçırdı. Tamamen kendi suçu valla.”

Bir başkası ekledi: “Kendi atölyesini açmak istiyor, değil mi? Muhakkak bazı dokuma atölyeleriyle bağlantısı vardır.”

Jorg başını iki yana sallayıp oradan uzaklaştı. “Buradaki kumaşı kullanarak masraftan kısabileceğimi düşünmüştüm sadece…” diye homurdandı. Şimdi bile duruşundan adeta özgüven akıyordu. O kadar uzun zamandır o kadar canla başla çalışıyordu ki onu alt etmek hiç de kolay olmayacaktı. Dikkati elden bırakmamam gerekiyordu.

Elimdeki yegâne koz, bilgim… ve sevgimdi.

Yeni boyama yönteminin nasıl işlediğini henüz bilmediğimden, şimdilik Myne’a yakışacak kırmızı boyaları seçmeye odaklanmaya karar verdim. Saçını, tenini ve gözlerini tamamlayacak bir tona ihtiyacım vardı. Bu esnada Jorg, yakındaki tezgâha eski birkaç tahta parçasıyla biraz ip iliştirdi ve alıştırma yapmak üzere ucuz beyaz bir kumaşı tutturmaya başladı. Daha önce hiç kimsenin boya için böyle hazırlandığını görmemiştim; tam o an idrak ettim, yeni yöntemi kullanıyordu.

“Yeni yöntemi şimdiden nereden biliyorsun, Jorg?” diye sordum. “Daha loncaya bile belgeler ulaşmadı.”

“Yok yahu, bu yeni olanı değil. Eski olanı. Hatırlarsan iki yöntem vardı. Bizim ihtiyar altmışını geçti malum. Bir ayağı çukurda dolanıp duruyordu ama eski bir tekniğin diriltileceğinden bahsettiğim an adeta canlandı. Bana her şeyi inceden inceye anlattı. Hatta eski alet edevatını bile çıkardı. Gerçi hâlâ işe yarayıp yaramadıklarını kestiremiyorum ya, neyse.”

Jorg’un babası vaktiyle beruf sertifikasını alabilmek için canını dişine takıp çalışmıştı; ancak komşu dükalıktan yüksek mevkili bir soylu hanımefendi gelin olarak Ehrenfest’e geldiğinde, adamın ustalaştığı bütün teknikler neredeyse bir gecede tedavülden kalkmıştı. Tek renkli boyama yöntemine odaklanarak her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalmış, fakat yeni çırakların hızına bir türlü yetişememişti. Neticede beruf sertifikasını alabilmek şöyle dursun, lehange sözleşmesini tekrar tekrar yenilemek zorunda kalmıştı. Bu talihsiz kısır döngü, adamın tüm umutlarını ve hayallerini söndürüp atmıştı.

Unvanı kazanmak isteyenlerden biri olan Barno, yüzünü ekşiterek söylendi: “Ohoho, dur bakalım orada. Babandan kalma teknikleri kullanmak bayağı ucuz bir numara ama.”

“Elimin altındaki her imkânı kullanmamın nesi yanlışmış?” diye karşılık verdi Jorg. “Benim beruf sertifikasına ihtiyacım var, o yüzden onu almak için elimden geleni ardıma koymayacağım. Bu yarışmayı ben kazanacağım.” O kadar baskın bir tonda konuşmuştu ki Barno’nun hafifçe sindiğini neredeyse hissedebiliyordum. Gözlerim ikisi arasında gidip geldi; burada herkesin kendine göre bir sebebi vardı elbet ama bu beni yıldırmaya yetmezdi.

Yarın Toprakgünü’ydü, yani Tuuli bu akşam kesinlikle eve dönecekti.

Nitekim öyle de oldu…

“Ben geldim anne! Müthiş bir haberim var!” diye haykırdı Tuuli, ön kapıdan içeri koştururken. Altıncı çanın çalmasının üzerinden çok geçmemişti. Örgülü yeşil saçları başının arkasında hafifçe salınıyor, aldığı her nefeste göğsü inip kalkıyordu.

“Yaşasın! Hoş geldin!” diye seslendi Kamil. Ablasını karşılamak için fırladı, ardından ona bir bardak su doldurmaya koyuldu.

“Tüm bu haberler yüzünden atölye şu an ana baba günü,” dedim. “Ama tahminime göre sen ve Gilberta Ticarethanesi bizden çok daha fazlasını biliyorsunuzdur.”

“Muhtemelen. Zaten bu yüzden eve koşa koşa geldim; hafta sonunu daha önce hiç bu kadar iple çekmemiştim,” dedi Tuuli. Su için Kamil’e teşekkür ettikten sonra sohbetimize devam ederken bir yandan da akşam yemeğine yardım etmeye koyuldu. “Tamam, anlatıyorum. Olay, tapınağa saç tokası teslim etmeye gittiğimde oldu…”

“Aman ya, yine mi Leydi Rozemyne’den bahsediyorsun?” diye sızlandı Kamil. Yanaklarını şişirip Tuuli’ye dik dik baktı.

“Leydi Rozemyne’e saç tokası yapmak işimin bir parçası. Eğer mızmızlanacaksan onun atölyesinden getirdiğim kitabı sana vermem bak.”

“Aaa! Kitabı istiyorum! Kitabı istiyorum! Teşekkürler Leydi Rozemyne!”

Tuuli, tapınakta basılmış bir kitap sayesinde Kamil’i susturmayı başarmıştı. Normalde akşam yemeğine yardım etmediği için onu azarlardım ama şimdilik başka şeyle oyalanmasının daha iyi olacağına kanaat getirdim.

“Eee?” diye sordum. “Ne oldu peki, Tuuli?”

“Bu yeni boyama yöntemi aslında onun bizzat Gilberta Ticarethanesine verdiği bir şey. Tapınaktaki atölyede nasıl yapıldığını bizzat gösterdiği için tekniği biliyorum. Onun özel siparişlerini alabilmen için el ele verelim anne.”

Ertesi gün, Toprakgünü’nde, Tuuli ile birlikte alıştırma kumaşlarını serip onu nasıl boyayacağımızı düşünmeye koyulduk. Elimdeki en büyük silah; başdükün evlatlığına—yani Myne’a—dair tüm bildiklerimdi. Saçının ve teninin nasıl olduğunu zaten biliyordum, Tuuli sayesinde genelde ne tarz modeller giydiğini de öğrenebilirdim; bu sayede ona gerçekten yakışacak bir şey ortaya koymak için gayet iyi bir konumdaydım. Bu avantajı sonuna kadar kullanmam gerekiyordu.

“Leydi Rozemyne’e en çok hangi renklerin yakışacağını biliyorum bilmesine ama ya desen…?” diye sesli düşündüm. “Daha önce hiç boyanacak bir desen çizmedim, üstelik resimden pek anladığım da söylenemez.” Asıl uzmanlık alanım kumaşı tek, düz bir renge boyamaktı; bu yüzden bu yeni yöntem benim için bütünüyle yabancıydı. Bir soyluyu lâyıkıyla tamamlayacak desenler üzerinde de hiç alıştırma yapmamıştım.

“Tamamdır. O zaman ana hatları ben çizerim. Saç tokası ve nakış araştırmalarımın bir parçası olarak zaten çizim pratiği yapıyordum,” dedi Tuuli gayet rahat bir tavırla.

Ne kadar da büyüdüğünü görünce gözlerim hayretle açıldı. Bu kadar beceriyi ne ara edinmişti? Gerçi her zaman çalışkan ve işine bağlı biriydi, bu yüzden pek de şaşılacak bir şey sayılmazdı. Bir leherl olarak Gilberta Ticarethanesinde yaşamaya başladığından beri onu eskisi kadar sık göremediğim için bana bu kadar tuhaf gelmişti muhtemelen. Kızım hayal ettiğimden bile çok gelişiyordu ve şu an gözümde güneş gibi parıldıyordu.

“Anladım. Demek çizmeyi de öğrendin… O kısmı sana bırakıyorum o zaman, Tuuli.”

“Bence Leydi Rozemyne önümüzdeki kış için geçen yılkine benzer bir tasarım isteyecektir,” dedi Tuuli. Ardından çok uzun zaman önce dikip dönüştürdüğüm vaftiz kıyafetini temel alarak tasarladığı bir tanesi de dâhil olmak üzere, Myne’ın şu sıralar giydiği kıyafetlerden bahsetmeye başladı. “Soylu modası gerçekten çok karmaşık. Çok çalıştım ve tasarıma varımı yoğumu koydum ama yine de verdiklerimin sadece ufacık bir kısmı kullanıldı. Meğer hesaba katmadığım pek çok önemli nokta varmış, sonuçta da ortaya çıkan nihai tasarım bayağı farklı oldu.”

Dönüştürdüğümüz kıyafetin zengin bir kıza yakışacağını düşünmüştük ama meğer gerçek soyluların giydiği şeylerin yanından bile geçmiyormuş.

“Yine de tasarımının bir kısmını kullandılar, değil mi?” diye sordum. “Bir dahaki sefere hazırlanırken kendini biraz daha uyarlaman yeterli olur. Neleri değiştirdiklerini sana anlattı, öyle değil mi?”

“Aşağı yukarı anlattı. Yine de çok fazla hata yaptım. Kendime biraz kızmadan edemiyorum…” diye söylendi Tuuli. Mahcup ve sıkıntılı göründüğü için elimi uzatıp saçını okşadım. Bana göre, birinden beklenebilecek olandan katbekat daha çok çabalıyordu.

“Leydi Rozemyne’in nasıl kıyafetler giydiğini öğrenebilmem senin bu sıkı çalışman sayesinde,” dedim. “Bunun bile bana ne kadar büyük faydası var, bilemezsin. Peki, bu tasarımlara ne tür desenler yakışır? Kışlık saç tokası için bir desende karar kıldı mı? Artık çizebiliyorsun, değil mi? Hadi lütfen, cankulağıyla seni dinliyorum.”

“Bana bırak,” diye yanıtladı Tuuli. Gururlu bir tebessümle kâğıt ve kalem çıkardı; bir rlyzinie çizmeye koyulmasıyla birlikte odada kalemin hışırtısı yankılandı. “Bu sefer rlyzinie çiçeğiyle gitmeyi düşünüyordum. Bu yarışma için biçilmiş kaftan olurlar, değil mi? Hem Leydi Rozemyne minicik olduğu için, birkaç büyük çiçektense oraya buraya serpiştirilmiş bir sürü minik çiçek üstünde çok daha sevimli durur.”

“Hımm. Sevimli olur olmasına da sadece şekline bakarak rlyzinie olduğu anlaşılmaz. Bir de Leydi Rozemyne’e en çok koyu kırmızının yakışacağını düşünüyorum,” dedim çiçekleri zihnimde canlandırarak. Tuuli kıkırdayıp renkleri seçmekte tamamen serbest olduğumu söyledi. Rlyzinieler doğalında zaten kırmızıydı ama daha koyu bir tonun Myne’a çok daha fazla yakışacağını düşünüyordum.

“Anne, Tuuli, neden sürekli böyle sıkıcı şeylerden bahsediyorsunuz? Çabucak bitirin şu işinizi artık…” diye mızmızlandı Kamil.

“Kusura bakma Kamilciğim. Bunu ancak Tuuli buradayken konuşabilirim, o yüzden…”

“Ama dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyorsunuz!” diye sızlandı. Haksız da sayılmazdı hani; Tuuli’nin eve geldiği dün akşamdan beri boyama yarışmasından başka bir şey konuşmamıştık. Neden bu kadar sıkıldığını anlayabiliyordum ama tüm bu ayrıntıları hemen şimdi halletmemiz gerekiyordu. Bir sonraki Toprakgünü’nü beklemeyi göze alamazdım.

Ne diyeceğimi bilemeyip bocalarken içeri Gunther girdi ve Kamil’in alnına hafifçe bir fiske vurdu. “Annen Leydi Rozemyne’la özel iş anlaşması yapmaya çalışıyor evlat, sakın ona ayakbağı olma. Hakiki bir erkek, ailesi böylesine canla başla çalışırken arkalarında durur,” dedi gülerek. Ardından bana baktı. “Kolay gelsin, Effa. Kamil, seninle gidip atıştıracak bir şeyler kapalım mı, ne dersin? Canın ne çekiyor? Seyyar tezgahlara bir göz atabiliriz.”

“Ben buchlette istiyorum! İçi sosisle tıka basa dolu olanından!”

“Hadi ama, bana tek bir buchlette hayatta yetmez!”

Gunther ve Kamil, öğle yemeğinde ne yiyeceklerini heyecanla konuşa konuşa dışarı çıktılar. Kapı arkalarından kapandığı anda Tuuli yüzünde hınzır bir sırıtışla bana baktı.

“Eee, anne… Demin babama yine için kaydı, değil mi?”

“Sanırım öyle…” dedim imalı bir tebessümle. “Aklından çıkarma Tuuli; günün birinde evlenirsen sakın benim yaptığımdan şaşma. Seni seven ve hayallerinin arkasında duran birini seç.”

Jorg, babasıyla kafa kafaya verip eski bir tekniği başarıyla canlandırmıştı ve boyacılığının günden güne geliştiğini görebiliyordum. Yine de kaybetmeyi göze alamazdım. Deneme amaçlı bir parça kumaş serip Tuuli’nin çizdiği rlyzinie resmine bakarak üzerine biraz balmumu sürdüm, ardından farklı farklı yöntemlerle boyamayı denedim. Nihayetinde hem rlyzinie’nin geleneksel kırmızısında hem de Myne’a çok yakışacak o daha koyu tonda karar kıldım.

Acaba kumaşın bir tondan diğerine yavaş yavaş geçmesini sağlayabilir miydim…?

Mümkünse, Myne’ın önerdiği gibi kumaşı üst üste birkaç kez boyayarak renk tonunu değiştirmek istiyordum. Ne var ki işin uygulamasını kendi gözlerimle görmemiştim; tamamen Tuuli’nin bana aktardığı tarifle ilerliyordum, dolayısıyla hiç de kolay olmayacaktı.

“Hımm…” diye söylendi Jorg, deneme kumaşıma bakarak. “Demek Leydi Rozemyne için kumaş seçmekte daha iyi olacağını bu yüzden söylüyordun, ha? Kızın onun saç tokalarını yapıyor ne de olsa. Burada fena avantajlısın yani.”

“Olabilir. Ama elindeki her avantajı sonuna kadar kullanmanın neresi yanlış, öyle değil mi?”

“Bu, benim ihtiyarın bana sağladıklarının fersah fersah ötesinde,” dedi Jorg. “Daha bu yarışma başlamadan önce bile arayı fena açmıştın sen.”

Barno da başını sallayarak ona katıldı ve bunun kesinlikle haksızlık olduğunu haykırdı. Derken diğerleri de birer birer onlara hak vermeye başladı.

“Yani işini ne kadar iyi yaptığının bir önemi bile yok ki, değil mi?” diye devam etti Jorg. “Kumaşın üstüne adını iliştirmen yeter, nasılsa hemen onu seçecekler. Soyluların yapacağı iş tam da bu işte.”

Öfkemi gizlemekte zorlanıyordum. Bildiğim fazladan şeylerin beni diğer boyacılara kıyasla daha avantajlı bir konuma getirdiğini inkâr edemezdim; fakat sadece Myne adımı tanıdı diye kazanacağımı iddia etmek akıl almaz bir hakaretti.

“Tek başına adım yetecek olsaydı bu kadar canımı dişime takmazdım herhalde!” diye karşılık verdim.

“Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. Hilenin fazla göze batmaması için yine de eli yüzü düzgün bir şeyler çıkarman gerekiyordur tabii,” dedi Barno.

“Jorg, Barno, kesin artık şunu,” diyerek araya girdi ustabaşı. “Şu hile zırvası doğru olsaydı Effa en başından seçilirdi zaten, bu yeni boyama yöntemi de diğer kimseye öğretilmezdi. Böyle koca bir yarışma düzenlemenin de zerre anlamı kalmazdı.”

Ustabaşının bana arka çıkmasını takdir etsem de herkes sadece kayrıldığım için kazanacağımdan hâlâ adı gibi emindi. Bir boyacı olarak gururum bunu kabullenemezdi; kendi bileğimin hakkıyla kazanamayacağımı düşünmeleri bile öfkeden küplere binmeme yetiyordu. Yani tamam, Myne üzerinde benim adımın yazılı olduğu kumaş hangisiyse şüphesiz onu seçerdi—buna hiç şüphe yoktu—ama benim kazanmak istediğim yol bu değildi.

“O zaman şöyle yapalım: Kimin ne yaptığı tamamen gizli kalsın diye kumaşlarımızın üstüne isim yerine numara koyalım,” diye çıkıştım öfkeyle. “Hatta her şeyi Boyacılar Loncası’ndan gelenlerin ayarlamasını sağlayalım. Böylece Gilberta Ticarethanesi’nin tüccarları soylulara kimin ne yaptığını el altından çıtlatamaz. Artık şu mızmızlanmayı kesersiniz herhalde?” diye sordum, ellerimi belime koyup sanki laf dinlemez bir çocuğu azarlarcasına. Sesim öyle sert çıkmıştı ki Jorg ve diğerleri ürkerek birer adım gerilediler.

“Ne yani…? Böyle bir dezavantajla cidden kazanabileceğini mi sanıyorsun?” diye sordu Jorg. “İşe bir kere Boyacılar Loncası girdi mi geri dönüşü olmaz. Sonra ne kadar ağlayıp sızlansan da bu yeni kurallara katlanmak zorunda kalırsın.”

“Asıl ağlayacak olan sizlersiniz. Sözde ‘avantajım’ ortadan kalktığında bile kazanamıyorsanız, unvanı almayı unutun bir kere. Bırakın unvanı, rüyanızda bile alamazsınız o beruf belgesini!” dedim burnumu küçümsercesine kıvırarak.

Jorg, Barno’yla huzursuz bir bakış fırlattı birbirine. “Görürsün sen!” diye haykırdı. “Benim de babamın tekniği var arkamda. Kaybetmeyeceğim!”

“Gördün mü Jorg? Sen de ailenden yardım alıyorsun işte,” dedi Dilla tek kaşını kaldırarak. “Senin de en az onun kadar avantajın yok mu yani?”

“Evet ya! Bu da en az öbürü kadar haksızlık!” dedi Barno hoşnutsuzca başını sallayarak. Diğerleri de bir kez daha seslerini yükseltip ona hak verdi.

“Bana vız gelir,” dedim elimi havada sallayarak. “Leydi Rozemyne da eski teknikleri yeniden canlandırmak istiyor, öyle değil mi? Unutulmaya yüz tutmuş yöntemleri bilen insanların onları tekrar gün yüzüne çıkarmasından daha çok isteyeceği bir şey olamaz.”

Dilla gözleri fal taşı gibi açılarak şaşkınlıkla bana bakakaldı; Jorg da ondan farksız görünmüyordu. “Effa…” diye mırıldandı Dilla. “Sen sahiden—”

“Ciddiyim, sorun yok,” dedim. “Benim boyadığım kumaşın Leydi Rozemyne’a herkesinkinden çok daha fazla yakışacağını gayet iyi biliyorum.”

Böylece, ustabaşı aracılığıyla Boyacılar Loncası’na başvurup yeni kuralların uygulanmasını talep ettik. Şartlarımız Gilberta Ticarethanesi tarafından kabul edildi ve biz zanaatkârlar da adil bir şekilde değerlendirileceğimizi bilmenin rahatlığıyla işimize koyulabildik.

Etrafımdaki gürültü patırtıya kulak asmayıp kendimi tamamen rlyzinie çiçeklerini hoş bir kırmızıya boyamaya adadım. Aile sevgisini simgeledikleri bilinirdi; ben de Myne sevgimi hissetsin ümidiyle onları defalarca boyadım. Koyu kırmızılar sıcacık al tonlara dönüştükçe, kumaş farklı farklı tonlardaki çiçeklerle bezendi.

Çok geçmeden herkes tamamlanan kumaşlarını serdi ve Heuss Atölyesi kaleye gönderilmek üzere Jorg’un ve benim işimi seçti. Jorg babasının eski tekniklerini yeniden canlandırdığı için övgü toplarken, ben de hem yeni tekniği benimsediğim hem de kumaşımın Leydi Rozemyne’a en çok yakışacak kumaş olduğunu söyleme cesaretini gösterdiğim için takdir edildim.

Neticede kumaşım Leydi Rozemyne için yapılan nihai seçmelere kadar kaldı ve en sonunda onun yeni kışlık kıyafeti için seçildi. Ancak unvanı alamadım, onun tek yetkili üreticisi olma hakkını da elde edemedim. Görünüşe göre finale kalan son üç katılımcı arasından bir seçim yapamamış ve kararını bir sonraki mevsimde vereceğini söylemişti.

Başdük ailesinin atölyemizle iş yapacağı düşüncesiyle sevinçten havalara uçan ustabaşı, sırtımı sıvazlayıp, “Başaracağını biliyordum, Effa!” dedi. Bana güvenmiş olduğunu bilmek güzeldi ama kumaşı Myne’ın benden geldiğini anlayabileceği kadar büyük bir sevgiyle boyayamamış olmak beni daha çok hayal kırıklığına uğratıyordu.

“Bize sipariş veriyorlar, orası kesin ama onun tek yetkili üreticisi olma hakkını alamadım…” diye mırıldandım.

“Olaya tamamen yanlış açıdan bakıyorsun,” dedi Jorg sırıtarak. Sırtıma cesaret verircesine bir şaplak indirdi. “Arkanda güvenebileceğin bir isim olmadan iş alabileceğini hiç sanmıyordum ama bak işte buradayız. Boş konuşmuyormuşsun. Boyama tekniğin çok zekiceydi, o kırmızılar da sahiden bir başkaydı. Bir dahaki sefere biraz daha gayret edersin, olur biter, değil mi?”

“Teşekkürler Jorg. Sen de o kadar çok istediğin beruf sertifikasını aldın, değil mi? Tebrik ederim,” diye karşılık verdim ama içimdeki hayal kırıklığının gözlerime yansımasına engel olamadım.

Jorg tepeden bana baktı ve keyifle kıkırdadı. “Bu surat da ne böyle?” diye sordu. “Benim adıma pek sevinmiş gibi görünmüyorsun.”

“Yani, başdük ailesi unvan için ikimizi de seçmedi ama sen her halükarda istediğini aldın. Bu hiç adil değil…” dedim. Bir üst soyludan sipariş aldığı ve eski bir tekniğin yeniden canlandırılmasına katkıda bulunduğu için sertifikasını almıştı.

“Elden ne gelir? Hedeflerimiz farklıydı. Başka kimsenin seçilmemiş olmasına sevinmen gerekmez mi? Hayalini gerçekleştirmek için ikinci bir şansın var işte. Bakalım ben kendi atölyemi kurmadan önce sen o hakkı elde edebilecek misin?”

Haklıydı. Hiçbir şey bitmiş sayılmazdı. İkinci bir şans elde ediyordum.

“Evet,” dedim. “Bir dahaki sefere kesinlikle.”

Bu fırsatı bir daha kaçırmayacağım.

Bir sonraki yarışma ilkbahar için olacaktı, bu da kumaşın yeşil olması gerektiği anlamına geliyordu. Bu seferkini nasıl boyayacağımı düşünüp yumruklarımı sıkarak geleceğe baktım. İkinci mücadele çoktan başlamıştı bile.

Kitap Kurdunun Yükselişi

Kitap Kurdunun Yükselişi

Ascendence of a Bookworm: I'll Stop at Nothing to Become a Librarian, El Ratón de Biblioteca, Honzuki no Gekokujou: Shisho ni Naru Tame ni wa Shudan wo Erandeiraremasen, La Petite Faiseuse de Livres, 愛書的下克上, 本好きの下剋上 ~司書になるためには手段を選んでいられません~, 책벌레의 하극상
Puan 8.4
Durum: Ara Verildi Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Sonunda bir üniversitede kütüphaneci olarak iş bulan bir kitap kurdu, üniversiteden mezun olduktan kısa bir süre sonra ne yazık ki öldürüldü. Okuma yazma oranının düşük olduğu ve kitapların kıt olduğu bir dünyada bir askerin kızı olan Myne olarak yeniden doğdu. Ne kadar okumak istese de etrafta hiç kitap yoktu. Kitaplar olmadan bir kitap kurdu ne yapar? Elbette kitap yapar. Hedefi bir kütüphaneci olmak! Bir kez daha kitaplarla çevrili yaşayabilmek için, işe onları kendisi yaparak başlamalıdır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla