Isekai Walking Cilt 6 – Bölüm 15 / Sonsöz

Sonsöz

“Demek üçünüzün doğup büyüdüğü şehir burası…”

Kalıntılardan kuzeybatıya doğru ilerleyerek dört gün geçirmiştik ve sonunda varış noktamıza ulaşmıştık.

“Off, sonunda vardık,” dedi Mia esneyerek.

“Orada senin için gerçekten zor olmuş olmalı Mia,” diyerek güldü Chris.

Mia o son birkaç günü hatırlarken derin bir iç çekti.

Baskın bastırıldıktan sonra bile yapılacak çok şey vardı. Toplamda otuz kayıp verilmişti, ancak sadece 130 kişiyle o büyüklükteki bir sürüye karşı savaşmak düşünüldüğünde bu sayı aslında oldukça azdı. Özellikle de ilgilenmemiz gereken şey sadece canavarlar değil, aynı zamanda insanların kurduğu pusu olduğu düşünüldüğünde.

Yine de ölümler Mia sayesinde otuzla sınırlı kalmıştı. Ben de kutsal büyü kullanabiliyordum ama onun seviyesinde değildim, üstelik son zamanlarda kutsal büyülerinin daha da etkili hale geldiğini söylemişti.

Kısmen bu yüzden Mia, saldırıyı takip eden üç gün boyunca adeta bitap düşmüştü. Elimden geldiğince yardım etmiştim ama daha çok nöbet tutmakla vakit geçirmiştim. Askerlerin bazılarının saldırıyı bildirmek için aceleyle gitmesi gerektiğinden, kuvvetlerimiz eskisine göre daha da azalmıştı.

Yine de bu bir iş sayıldığı için bir ödül aldık.

Tam olarak kime karşı savaştığımızı hiçbir zaman öğrenemedik. Bunun arkasında Elesia’nın olduğuna dair bir his vardı içimde ama siyahlı adamların hepsi öldüğü için elimde kesin bir kanıt yoktu.

Kimse maskemin onlarınkine benzemesi konusunda üstüme özel olarak gitmedi. Bunun bir nedeni Frau’nun bize kefil olması ve ön saflarda çok katkıda bulunmamızdı ama diğer bir nedeni de maske tasarımının pek de nadir sayılmamasıydı. Sonuçta sıra dışı maskeler gizli operasyonlar yürütmeye çalışan insanlar için muhtemelen fazla dikkat çekici olurdu… Yine de Değerlendirme yeteneğim, üzerlerinde birkaç farklı büyünün etkili olduğunu ortaya çıkarmıştı.

“Eee, nereye gitmek istersiniz?” Şimdiye dönerek kızlara sordum.

“Önce kasabada biraz yürüyelim, sonra da ormana gidelim mi?” diye önerdi Rurika.

Böylece etrafta gezinmeye başladık. Çocukluk arkadaşı olan bu üçlü, harabeye dönmüş kasabanın çeşitli yerlerini üçümüze gezdirdi. Yıkıntıların arasında kendi çocukluklarından izler görüyor olmalıydılar; yüzlerindeki ifade aynı anda hem nostaljik hem hüzünlü hem de bir o kadar sevgi doluydu.

“Dördünüzün eskiden geldiği orman burası mı yani?” diye sordum.

“Evet, her tarafımız çamura batana kadar koşuşturup dururduk,” Rurika kıkırdadı. Kasabanın hemen yanı başındaki bu ormanda canavarların veya tehlikeli hayvanların bulunmadığını, bu yüzden çocukların oynamak için sık sık buraya geldiğini de ekledi.

“Rurika Abla, en güzel anın hangisi?” diye sordu Hikari.

“Güzel soru.” Rurika abartılı bir edayla düşünüyor gibi yaptı, ardından genişçe gülümsedi. “Sanırım Chris’in şuradaki ağaca tırmanıp aşağı inemediği için avazı çıktığı kadar ağladığı zamandı.”

“Rurika, ona nasıl yardım edeceğini bilemediğin için sen de ağlamıştın,” diye kurnazca ekledi Sera.

Chris bu anlatılan karşısında utanmış görünüyordu ama…

“Chris Abla! Çok havalı!” Hikari neşeyle bağırdı.

Burada yaşadıkları dönemde çok küçük olmalıydılar, buna rağmen neredeyse beş metre yüksekliğindeki bir ağaca tırmanmıştı. Hikari bunu son derece etkileyici bulmuş gibiydi.

“Ve, şey… burası bizim beklediğimiz yerdi,” diye fısıldadı Rurika, elini ağacın gövdesine koyarken.

“Evet,” diyerek hüzünle onayladı Chris.

Kasaba saldırıya uğradığında hepsi ayrı yönlere kaçışmış, ama daha sonra bu noktada buluşmak üzere sözleşmişlerdi.

“Pekala, son durağımız olarak şuraya gitmeliyiz.” Rurika, ortamın üzerine çöken kasveti dağıtmak istercesine yanaklarına hafifçe vurdu.

“Kendini çok fazla zorlamıyorsun, değil mi Rurika?” diye sordu Chris.

“İyiyim,” dedi Rurika, ama ancak kısa bir duraksamanın ardından.

Chris ona endişeli gözlerle baktı.

Son durağımız, kraterlerle dolu bir alandı. Zemin o kadar düzdü ki, sanki topraktan kaşıkla oyulup alınmış gibi duran kusursuz yarım küre şeklindeki çukurlar net bir şekilde görülebiliyordu.

“Bizi kurtaran şey… bu olmuştu.”

“Bunu kim yaptı?” diye sordum.

“Bilmiyoruz. Bunu kimin yaptığını da, burada olan insanlara ne olduğunu da bilmiyoruz.”

Daha sonra bana on bin imparatorluk askerinin bu güzergahtan saldırdığını ve Lukos’taki savaştan sonra yarısından fazlasının hâlâ kayıp olduğunu anlattılar. Hayatta kalan askerlerin, kan kırmızı gözlü bir cadının saldırılarından, iblislerden ve daha pek çok efsanevi hikayeden bahsettiğini söylediler.

O gece Lukos’ta kalmaya karar verdik ve bu amaçla hâlâ sağlam duran evlerden birini ödünç aldık.

“Hepsi anında uykuya daldı,” dedi Mia, yoldaşlarımıza bakarak.

“Gerçekten kendilerini çok zorladılar,” diyerek onu onayladım.

Rurika, Mia ve Chris yerleştikten hemen sonra derin bir uykuya dalmışlardı. Hikari ve Ciel de akşam yemeğinde karınları tatlı bir şekilde dolmuş hâlde onlara katılmıştı.

Burası bu üç çocukluk arkadaşı için ne kadar kıymetli olsa da, burada bulunmanın onları zorladığı da aşikardı. Yine de buraya gelmek istemelerinin bir sebebi olmalıydı. Özellikle Rurika, ormandayken neşeli görünmeye çalışmıştı ama zihnini kurcalayan bir şey olduğu çok açıktı.

“Hey, Sora.”

“Efendim?”

“Umarım Eris’i buluruz,” dedi Mia, uyuyan kızları izlerken bir tebessümle.

“Evet. Umarım onları onun yanına götürebiliriz.”

Bunu tüm kalbimle temenni ediyordum. Yakında Kara Orman’a, onun olma ihtimalinin bulunduğu o kasabaya gitme sebebimiz de tam olarak buydu.

Yine de endişelendiğim tek bir şey vardı.

Harabelerde öğrendiğim İblis Kral ile tanrıçanın rollerine dair bir konuydu bu. Frieren’deki o iblisin neden Mia’yı öldürmeye çalıştığını anlar gibiydim: Tanrıçaya bilhassa yakın olan kutsal büyü kullanıcıları, onun bu dünyada tecelli etmesi için bir kap olarak kullanılabiliyordu.

Azize kesinlikle bu tanıma uyuyordu. İblis, tanrıçayı uzak tutmaya çalışıyordu.

Dürüst olmak gerekirse, Mia’yı yanımıza almayı düşündükçe içimi bir huzursuzluk kaplıyordu.

İblis Kral ile karşılaşacağımızı umduğumdan değil tabii. Belki de amacımıza ulaşır ulaşmaz oradan hemen ayrılabilirdik? Yoksa öğrendiklerimi Mia’ya anlatmalı mıydım? Hayır, onu geride bıraksam da aklım onda kalırdı; hem onu tanıyorsam ne olursa olsun gelmek isterdi zaten…

İblis Kral’ı korumaya çalışan Ignis için üzülüyordum ama şu an tek istediğim, Elesia ve halkının İblis Kral’ı yenmesiydi. Yutaka’nın yazıları, tanrıçanın yalnızca insanlık bu savaşı kendi başına kazanamayacak duruma geldiğinde tecelli ettiğini açıkça ortaya koymuştu. İblis Kral olan her kimse onun adına üzgündüm ama onu hiç tanımıyordum ve Mia benim için çok daha önemliydi.

“Bir şey mi oldu Sora?” Ben düşüncelere dalmışken Mia sordu.

“Yok bir şey. Biz de biraz uyusak iyi olur. Nöbet işini muhtemelen Shade ile X’e bırakabiliriz.” Bir süre ona baktım ama sonunda harabelerde öğrendiklerimi anlatmadan uzandım.

Gerçeği bilenlerin tanrıça tarafından bizzat hedef alınma ihtimali her zaman vardı ve en büyük tehlikede olan kişi Chris’ti. Bizim aksimize o, uzun ömürlü bir ırka mensuptu.

Bunu düşünmek nedense yüreğimi sızlattı.

Kotori’nin Anıları

Benim adım Amano Kotori. Japonya’nın herhangi bir yerinde rastlayabileceğiniz türden sıradan bir ortaokul öğrencisiydim.

Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bir gün buraya getirildim… Başka bir dünyaya çağrıldım.

Etrafım göz alıcı bir ışıkla kaplandı ve ışık söndüğünde gözlerimi açıp kendimi daha önce hiç görmediğim türden kıyafetler giymiş insanlarla çevrili halde buldum.

Korku içinde etrafıma bakındım; yalnızca filmlerde gördüğüm silahlara sahip insanların beni incelediğini fark ettim. Bakışlarımı onlardan kaçırıp nefesimi tuttum. Olabildiğince büzülüp kendimi küçültmeye çalıştım.

Sonra ben… Buraya çağrılan altı kişiydik ve kendisini kral olarak tanıtan bir adam, bizden İblis Kral’ı yenip dünyalarını kurtarmamızı istedi.

O kadar heyecanlanıp korkmuştum ki söylediği başka hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Sonra bizi alıp götürdüler ve ben de kabullenip onlara uymaktan başka bir şey yapamadım. Beni bir odaya götürdüler, kendimi yatağa bıraktım ve bir noktada sızıp kalmışım.

Ertesi sabah bize asıl açıklamayı yaptılar.

İblis Kral’ı yenmek için neler yapmamız gerektiğini anlattılar. Ama pek atletik biri değildim, silah eğitiminde berbattım ve Ruh Büyüleri adında bir yeteneğim olmasına rağmen tek bir büyü bile yapamıyordum. Azize olan Miharu adındaki abla ve Büyücü Kral olan Shizune adındaki abla büyüyü zahmetsizce kullanabilirken…

Benim başaramamam kendimi çok işe yaramaz hissettiriyordu. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki ağladım.

Sonra bir gün beni biriyle görüşmeye gönderdiler. Mesleğim Şaman olmasına ve Ruh Büyüleri yeteneğine sahip olmama rağmen bir ruhla antlaşma yapana kadar hiçbir büyü yapamayacağımı söylediler.

Bana ruhları öğreten kadın o kadar güzeldi ki gözlerimi ondan alamıyordum. Fakat aynı zamanda hep ifadesizdi ve bana oldukça monoton bir ses tonuyla ders veriyordu. Söylediği her şey tamamen ciddiydi ve gerekmediği sürece tek bir kelime bile fazla etmiyordu.

Bir iki kez kulaklarına gözüm kaydı. Uçları sivri gibiydi sanki? Ama genelde kapalı olduklarından emin olamıyordum.

Çok sıkı çalıştım ve sonunda bir ruhla antlaşma yapmayı başardım. Ruh, elli santim boylarında bir erkek çocuğuna benziyordu ve kendine Oz diyordu. Oz, su ve rüzgar ruh büyülerini kullanabildiği için büyük büyük konuşup duruyordu.

Oz ile antlaşma yaptığımda öğretmenim başımı okşadı ve aferin dedi. Gerçekten karanlık günler içindeki tek sıcak andı sanki. Ama bundan sonra onu bir daha görmedim.

Ruh büyülerini kullanmada oldukça iyileşmiştim ve işte asıl dehşet o zaman başladı. Bizi farklı farklı yerlere götürüp canavarlarla savaştıran, devasa zırhlar içindeki şövalyelerle eğitmeye başladılar beni. Şövalyelere canımızın yanmasına izin vermemeleri söylenmişti sanırım ama canavarlar acı çektiklerinde uluyorlardı ve ölürken öyle sesler çıkarıyorlardı ki… Hepsinden korkunç olanı ise gözleriydi. Nefret dolu gözler. Onları asla unutamayacaktım.

İlk savaştığım gece uykum kaçtı.

Hayır… Sadece o gece değildi. Gecelerce yatakta dönüp durdum. Oz ve diğer çağrılan insanlar olmasaydı herhalde aklımı kaçırırdım. Özellikle Miharu ve Paladin olan Kaede adındaki abla. Kendileri de zorlanıyor olmalarına rağmen bana neşe vermek için zaman ayırırlar, en zor zamanları atlatmama yardım ederlerdi.

Bir sürü canavarı yenip bir sürü seviye atladıktan sonra başka bir ruhla daha antlaşma yapabildim. Oz’un aksine bunun bir ismi yoktu. Oz’dan daha küçüktü ve alev alev yanan parlak kırmızı bir kuşa benziyordu. Avcumun içine kondu ben de öğretmenimin öğrettiği gibi ona bir isim verdim.

“Senin adın Toto,” dedim ona. “Birlikte iyi çalışalım.”

Bir ismi olduğu için mutlu olmuştu sanırım, gelip yanağıma sokuldu.

Dış görünüşünden de tahmin edebileceğiniz üzere Toto, ateş büyülerini kullanmamı sağlıyordu.

Bu noktada yaklaşık dört aydır bu dünyadaydık. Canavarlarla savaşmak zordu ama yanımda Oz ve Toto olduğu için savaşmaya devam edebiliyordum.

Başlarda çok zorlanmış olsam da yavaş yavaş alışmıştım. Bazen Japonya’yı özlüyordum ama Oz ile Toto beni teselli edip her şeyi güzelleştiriyordu.

Sonra bir gün, Kaede’yi efkarlı bir halde gördüm.

“Ters giden bir şeyler var,” diye fısıldadığını duyar gibi oldum.

Belki de o an onunla konuşmalıydım ama onu neyin huzursuz ettiğini ancak bir ay sonra öğrenebildim.

Canavar avından yeni dönmüştük ki birinin bağırdığını duydum. Çok öfkeli geliyordu sesi.

Yerde diz çökmüş bir şövalye gördüm ve Eskrimci Kral olan Shun onu tekmeliyordu.

Gözlerime inanamadım. Shun iyi ve dürüst biriydi. Bu dünya insanlarına yardım etmek için İblis Kral’ı yenmeye ant içmişti ve bunu başaracak güce ulaşmak için herkesten çok çalışmıştı.

Ayrıca çok nazikti; rahatça konuşabildiğim az sayıdaki erkekten biriydi. Belki de buraya birlikte çağrılmış olmak aramızda bir tür bağ oluşturmuştu.

Kızgın bir ifadeyle Kaede, Shun ile şövalyenin arasına girdi. Ardından Kılıç Ustası Naoto, Shun’u oradan uzaklaştırdı ve patırtı yatıştı.

Kaede iç çekerek gidişlerini izledi, sonra arkasını dönünce beni gördü. İlk başta ne yapacağını bilemiyor gibiydi ama sonunda bana ne olduğunu ve neler dönüp bittiğini anlattı.

Buraya gelişimizden yaklaşık bir ay sonra Shun’un değişmeye başladığını söyledi. Daha öfkeli ve zorba biri haline gelmişti. Bu bazen savaşlarımızdan hemen sonra gerçekleşiyordu, bu yüzden başlangıçta bunun sadece adrenalin falan olduğunu düşünmüştü. Ona bağırır, o da kendine gelip özür dilerdi.

Fakat her geçen gün daha da kötüleştiğini ve artık gördüğü muamelenin fiziksel şiddete dönüştüğünü söyledi. Öfkesini insanlardan çıkarır, bir gün kadar sonra da yine bildiğimiz Shun’a dönüşürdü. Kendine geldiğinde ise öfkeliyken yaptıklarını hiç hatırlamıyor gibiydi.

“Bu işi hepimizden daha çok ciddiye alıyor, bu yüzden sadece stres yapıyor olabilir. Naoto’dan ona göz kulak olmasını istedim ama yağ ile su gibiler, bu yüzden… Şövalyelerden de tavsiye isteyeceğim.”

Kaede böyle söyledi ama ben pek öyle olduğunu düşünmüyordum. Naoto soğuk davranırdı ama gizlice hep sıkı çalışırdı. Bunu biliyordum çünkü Oz ve Toto bana söylemişti. Kaede geldiğimiz dünyada Naoto’nun patronuydu, bu yüzden belki de sadece ona karşı özellikle sert davranıyordu.

Birkaç gün sonra tekrar kaleye uğradık. Kaede yaşlı şövalyelerden birine danıştı ve adam da onun sadece dinlenmesi gerektiği konusunda hemfikir oldu sanırım. Birkaç gün sonra Kaede, Shun’un kişiliğinin normale döndüğünü söyledi; yani belki de gerçekten sadece stresti.

Kaede bu duruma çok rahatlamış görünüyordu. Onun için gerçekten endişelenmiş olmalıydı.

Sonra, bu dünyadaki altıncı ayımız civarında kral, altımızın Eva Büyü Ulusu’ndaki Pleques’e gitmemizi emretti. Uzun zamandır Kara Orman’ın girişinin yakınında canavarlarla savaşıyorduk ama seviyelerimiz artık pek yükselmiyordu. Muhtemelen o kadar güçlenmiştik ki zayıf canavarlar gelişmemize pek katkı sağlamıyordu.

Zindanlardaki çetin canavarları duyduğumda korkmuştum ama Shun, “Bunu İblis Kral’ı yenmek için yapıyoruz. Elimizden gelenin en iyisini yapalım,” dedi ve onun bu sözleri bana çabalama gücü verdi.

Kral da bu durumdan memnun görünüyordu.

O zamanlar neden ormanın daha da derinlerine gitmediğimizi merak etmiştim ama bunu yüksek sesle dile getirmedim. Şövalyelerin orada daha güçlü canavarlar olduğunu söylediğini duymuştum ama bizi bunun yerine zindana göndermek için geçerli bir sebepleri olmalı diye düşündüm.

Böylece zindan şehri Pleques’e doğru uzun bir yolculuğa çıktık.

Zindandan biraz korkuyordum ama bu yolculuğu da iple çekiyordum. Bu dünyadaki bütün hayatım şimdiye kadar kale ile Kara Orman arasında gidip gelmekten ibaretti. Bu dünyaya geldiğimden beri geçen yarım yılda kasabaya bile çıkmadığımı fark ediyordum. Olduğumuz yerde ihtiyacımız olan her şey bulunduğu için bir yere gitmemize gerek olmadığını düşünmüşlerdi sanırım.

Bu yüzden at arabasından manzarayı izlemek hoşuma gidiyordu. Oz ile Toto da heyecanlıydı.

Ancak bu keyif uzun sürmedi. Kasabalarda durduğumuzda bile at arabasından çıkmamıza izin vermiyorlardı; daha uzun konaklamalarda bile tüm zamanı içeride geçiriyorduk.

Başkentten ayrıldıktan yaklaşık bir buçuk ay sonra Pleques şehrine vardık.

Zindanın en derin katına ulaşmamız Pleques’te bir yarım yılımızı daha aldı. Çok zordu. Zindan gerçekten büyüktü ve yeni bir kata her indiğimizde manzara değişiyordu. Çayırlar, ormanlar, çorak araziler, bataklıklar… Hepsinden zoru ise çöl katlarıydı.

Bizimle gelen şövalyelerin çoğu yarı yolda bırakmak zorunda kaldı; böylece en dipteki otuzuncu kata ulaştığımızda biz altımız tamamen kendi başımıza savaşmak zorunda kaldık. Şövalyelerin bazıları ayak uyduracak kadar güçlü değildi ama Shun ve Shizune de onlara karşı o kadar agresifleşmişlerdi ki adamları kendilerinden uzaklaştırdılar. Bir katı istediğimiz kadar hızlı geçemediğimizde veya çok çetin bir canavarla savaştıktan sonra özellikle öfkeleniyorlardı.

Ama bizimle birlikteyken de hep çok naziktiler, bu yüzden ne düşüneceğimi bilemiyordum.

“Nihayet bu şehirden ayrılıyoruz,” diye fısıldadı Kaede.

Ben de bu yüzden bir nevi hüzün duyuyordum. Han ile zindan arasında gidip gelmek dışında orada pek bir şey yapmamıştık aslında, ama Kaede uygun gördükleri bölgelerde biraz gezintiye çıkmamız için onları ikna etmişti.

Birlikte kasabada yürümüş, insanları izlemiş ve tezgahlardaki yemeklerden tatmıştık. O yemeklerin tadını asla unutamayacağım. Belki pişirilme şekli ve malzemeleri kalede ve handa yediklerimiz kadar kaliteli değildi ama yine de sanırım o tarz yemekleri daha çok sevmiştim.

İnsanların bu dünyada, bu kasabada kendi hallerinde yaşayıp gittiklerini görmek onları koruma arzusu uyandırıyordu içimde. İblis Kral ve iblisler tüm bunlar için bir tehditti. İşte bu yüzden onları durdurmamız gerekiyordu.

Zindanı fethettikten birkaç gün sonra, Eva Büyü Ulusu’nun başkenti Mahia’dan ayrılırken saldırıya uğradık.

“İ-İblisler!”

Cehennemden fırlamış gibi bir şeydi.

İblislerin kanatları ve boynuzları vardı. Bize eşlik eden çetin şövalyeleri kağıt mendil gibi yırtıp attılar, sonra da bizim peşimize düştüler. Kaede bizi koruyor, Miharu ise iyileştirme büyüsü kullanıyordu. Shizune büyülerini savuruyordu ama iblise isabet ettiremiyordu. Shun ve Naoto zorlu bir mücadele veriyordu fakat yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kalıyorlardı. İblisler o kadar çok şövalyeyi öldürmüştü ki neye uğradığımızı şaşırmıştık.

Diğerleri savaşmaya devam etti ama ben o kadar dehşete kapılmıştım ki olabildiğince büzülüp kaldım, kıpırdayamadım bile. Oz ve Toto yapabileceğimi söylemeye çalıştılar ama kaslarım kilitlenmişti. Zindanın en alt katında savaştığımız ejderhadan bile daha korkunçtu. Kanatları ve boynuzları dışında tıpkı insanlara benziyor olmaları durumu daha da kötüleştiriyordu.

Ancak Kaede’nin gözlerimin önünde kanlar içinde yere yıkıldığını gördükten sonra bir şeyler yapacak gücü bulabildim kendimde. Keşke daha güçlü olsaydım… Pişmanlıklarımın içimi güçle doldurduğunu hissettim.

Oz’dan güç isteyip bir ruh büyüsü kullandım. İblisleri savurup havaya uçuran devasa bir kasırga çağırdım. Ardından gözden kaçan iblislerin üzerine alevden kırbaçlar fırlattım.

İblislerden biri şaşırmış gibi baktı ve bir saniye sonra tam karşımdaydı…

Ve sonra her şey karardı.

Uyandığımda Oz’u tam gözlerimin önünde süzülürken gördüm. Uyandığımı gördüğüne sevinmiş gibi ellerini çırptı. Toto da oradaydı, tatlı bir şekilde bana sokuluyordu.

Bir süre onların sevimliliklerini izledim ve hafızam yerine geldi. “Doğru ya. Ben…”

“Uyandınız mı?” Düşüncemi tamamlayamadan bir kadın çıkageldi.

Bir çığlık attım. Kadının boynuzları vardı. “İblis…” dedim, sesim titreyerek.

Her şeyi hatırlamıştım. Bütün vücudum tir tir titremeye başladı.

“Endişelenmeyin. Bayan Kotori, değil mi? Size zarar vermek istemiyoruz.”

Adımı söylediğini duyunca şaşırdım.

Kadın bir adım geri çekildi, ardından eğilerek selam verdi. Belki de bana biraz mesafe tanıyarak kendimi daha iyi hissettirmek istemişti.

“Diğerleri birazdan burada olur. Lütfen biraz bekleyin,” dedi.

Biraz sakinleştiğimde zihnim sorularla dolmaya başladı. İblisin, neredeyse bir hizmetçi gibi, üzerinde fırfırlı bir önlük olan siyah bir elbise giydiğini fark ettim.

Bir iblis mi? Hizmetçi kıyafetiyle mi? “Bayan Kotori” mi?

Ayrıca adımı nereden biliyor?

Aradan birkaç dakika geçti. Derken kapı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı ve içeri iki iblis girdi.

Bu sesle irkildim ve iblislerden birini görünce daha da şiddetle titremeye başladım. Onu hatırlamıştım. Bize saldıranlardan biriydi. Bir sürü şövalyemizi katleden o iblis…

“Lord Geed, lütfen içeri daha sessiz girmeye çalışın. Bayan Kotori’yi korkuttunuz. Lord Ignis, lütfen Lord Geed’in bu davranışını düzeltin.”

“Aman, sakin ol be. Bir şey kırmadım ya,” dedi kapıyı gümbürtüyle açan iblis.

“Geed düzelmez. Boşuna uğraşma,” dedi diğeri.

Kadın derin bir iç çekti.

“Hmm. Bir sorun görünmüyor. Ruhlar güvende miydi?” Ignis denen iblis bana doğru bir adım yaklaştı.

Bana o kadar soğuk bakıyordu ki sırtımdan aşağı bir ürperti geçti. Sanki dosdoğru ruhumun derinliklerini görüyordu. Paniklememek için kendimi zor tuttum. “Ş-Şey, adımı nereden biliyorsunuz?” İstemeden de olsa soruverdim.

“A, çünkü sizden haberim var. Hepinizden,” dedi Ignis denen iblis.

Her şey o kadar ani olmuştu ki ne düşüneceğimi bilemiyordum.

“Başka bir dünyadan çağrıldığınızı biliyorum,” diye devam etti. “Sizin türünüzden bir başkası, yani Sora bana sizden bahsetti.”

“Sora mı?”

Ne… Ben bunu daha önce nereden duymuştum? Hatırlamaya çalıştım. Sora, yani “gökyüzü” anlamındaki… Eminim ki…

Kafama ani bir ağrı saplandı. Gözlerimin arkası sızladı. Dişlerimi sıktım ve hatırladım.

Evet. Tabi ki. Nasıl unutabilmiştim ki? Başlangıçta altı değil, yedi kişiydik—çağrılan yedi kişi.

“Hafızanızla oynanmış gibi görünüyor,” dedi Ignis.

“Hafızamla mı?”

“Evet. Tabii ki bana inanıp inanmamak size kalmış.”

Ignis bana tamamen inanılmaz görünen bir hikaye anlatmaya devam etti.

Hayır, buna gerçekten inanamıyorum. İnanmak istemiyorum. İblis Kral’ı yensek bile kendi dünyamıza asla dönemeyeceksek… o zaman…

Ama bu durum, bazı şeylerin cuk oturmasını sağladı. Zaten ortada hep ipuçları vardı.

“Ne yapacağım ben?” Bütün gücümün vücudumdan çekildiğini hissettim.

İblis Kral’ın kalesine geldikten birkaç gün sonra, İblis Kral ile görüşmem söylendi.

Pek istemiyordum ama hayır da diyemedim.

Ignis’in sözleri kafamı çok karıştırmıştı ve bütün bunlarla ne yapacağımı hâlâ bilmiyordum. Ve… içimden bir ses iblislerin söylediklerine hâlâ inanmıyordu. Sonuçta Kaede ve diğerlerine zarar vermişlerdi.

Ignis beni taht odasına götürdü. Çok büyük bir odaydı ve İblis Kral’ın oturduğu tahta giden yol gerçekten çok uzundu. Ya da belki de adımlarım çok ağırlaştığı için bana uzun bir yolmuş gibi gelmişti.

Tahtta bir kadın oturuyordu. Uzun, düz gümüş rengi saçları vardı ve çok güzeldi. Kulakları da sivriydi. Gözleri sanki uyuyormuş gibi kapalıydı. Nedense bana kaledeki öğretmenimi hatırlattı.

Bir süre orada öylece durduktan sonra Ignis, İblis Kral’a seslendi ve kadın gözlerini açtı. Gözlerinin kan kırmızı olduğunu görmek kalbimin daha hızlı atmasına neden oldu ama nedense pek de korkmamıştım. Bir nevi büyülenmiş gibiydim.

Ancak en şaşırtıcı tepki Oz ve Toto’dan geldi. Onu görünce biraz paniklediler, sonra bir dakika kadar üstlerini başlarını düzeltir gibi yapıp dikleştiler ve İblis Kral’ın önünde eğildiler.

Hayır… İblis Kral’ın yakınındaki güçlü bir şeye eğiliyorlardı. Bir ruha.

Ben hâlâ Oz ve Toto’ya bakarken, bir şeyin bana yaklaştığını hissettim. Başımı kaldırdığımda İblis Kral’ın aniden yanımda bittiğini gördüm. O kadar güzel ve o kadar yakındı ki her bir kirpiğini tek tek seçebilecek gibiydim, yine de gözleri o kadar soğuktu ki ürpermeden edemedim.

İblis Kral bana doğru uzandı. Gözlerimi kapattım… sonra başımda serin bir şey hissettim. Gözlerimi dikkatlice tekrar açtım ve İblis Kral’ın elini başımın üzerine koyduğunu fark ettim. Yavaşça hareket ediyordu, sanki başımı okşuyordu.

Şaşkınlıkla ona baktım, o ise “Çok şey atlattın. Artık güvendesin,” dedi.

Sesi bir robotunki gibi son derece duygusuz ve düzdü. Ama nedense içimi sıcaklıkla doldurdu.

Bir anda yanaklarımdan süzülen yaşları hissettim, tam karşısında gözyaşı döküyordum.

İblis Kral’ın kalesinde ne kadar süredir bulunuyordum acaba? Bu dünyaya geldiğimden beri belki de en huzurlu olduğum zamanlardı.

Ah, vakit geldi. Gitmem lazım.

Odamdan çıkıp terasa gittim. İblisler kimseye zarar vermeyeceğimi bildikleri için kalede istediğim yere gitmeme izin veriliyordu. Zaten ruh büyüm olmadan hiçbir zarar veremezdim, ruhlarım Oz ve Toto da İblis Kral’a zarar vermezdi. Onlardan böyle bir şey istesem bile kollarıyla bacaklarıyla X işareti yapıp reddederlerdi.

Tabii ki ruh büyüsü kullanabilsem bile bunu İblis Kral’a karşı kullanmazdım.

“A, İblis Kral. Günaydın.”

Terasa çıktığımda İblis Kral, önünde sıcak bir içecekle çoktan orada oturuyordu.

Her gün oraya gidip İblis Kral ile bir saat sohbet ediyordum. İlk başlarda o dinlerken çoğunlukla ben konuşuyordum, ama birkaç defadan sonra hafifçe gülümsemeye başladığını gördüm ve nihayetinde o da bana kendinden bahsetmeye başladı.

Küçük bir kız kardeşi olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Hiç duygusu olmadığını düşünmüştüm ama belki de bir zamanlar onun da tıpkı bizim gibi bir hayatı vardı. Ve sonra, aniden, o hayat son bulmuştu.

“Bugün birlikte geçirdiğimiz son gün. Kotori, senin… hepinizin başka bir yerde yapmanızı istediğim bir şey var,” dedi İblis Kral.

Bu, kaledeki hayatımın sonu olacaktı. Başka bir yerdeki başka bir şehre götürülecektim.

Neresi olacağını ve orada nelerle karşılaşacağımı merak ediyordum.

Isekai Walking

Isekai Walking

Walking in Another World, 異世界ウォーキング, 異世界漫步
Puan 6.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2021 Anadil: Japanese
Sıradan bir öğrenci olan Sora, İblis Kral'la savaşması gereken yedi "seçilmiş kahramandan" biri olarak başka bir dünyaya çağrılır. Diğer altı kişi görkemli unvanlar ve üstün istatistiklerle kutsanmışken, Sora'nın ne bir unvanı ne de bir seviyesi vardır; sahip olduğu tek ve vasat yetenek ise şudur: Yürümekten asla yorulmaz. Görev için işe yaramaz olduğuna karar verildikten sonra Sora sokaklara atılır ve kendi başının çaresine bakmaya terk edilir. Yine de o, para kazanarak, arkadaşlar edinerek ve daha önce hiç görmediği yerleri görerek uğradığı bu haksız muameleyi ve görünüşte "işe yaramaz" olan yeteneğini bir avantaja dönüştürmeye karar verir!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla