“Ooh, uyandın mı bile? Güzelce dinlenebildin mi?” Yemek salonuna girdiğimde hancı kadının şaşkın sesi duyuldu. Anlaşılan dağları aşıp Marte’ye gelen çoğu insan, vardıktan sonraki ilk gün günün geç saatlerine kadar uyurdu.
“Sanırım dışarıdaki tüm o gürültü beni uyandırdı,” diye cevap verdim. Daha fazla uyumamı engelleyen şeyin penceremin dışındaki bağıran insanların sesleri olduğundan oldukça emindim.
“Ah, doğru ya. Geminin bugün geleceğini unutmuşum.”
“Gemi mi?”
“Altair’den gelen tarifeli gemi. Ah, geminin ne olduğunu biliyor musun?”
Başımı salladım, o da bilgim karşısında etkilenmiş göründü.
Marte bir gölün kıyısına kurulmuştu ve belirli aralıklarla Altair’den gemiler geliyordu. Elesia, Frieren ve Eva’da geçirdiğim tüm o süre boyunca gemilerden hiç bahsedilmediğini hatırladım.
“Gemi pek çok farklı türde mal getiriyor, bu yüzden muhtemelen onları teslim almak için hazırlık yapıyorlardır.” Lufre’deki yiyeceklerin çoğunun Altair’den gönderildiğini açıkladı. “Buranın toprağı mahsuller için elverişsiz, bu yüzden kendimiz pek bir şey yetiştiremiyoruz.” Yüksek rakımla bir ilgisi olmalıydı.
“Gemi ne zaman varıyor?” diye sordum ona.
“Öğle civarında. İstersen gidip izleyebilirsin. Ne de olsa her gün görebileceğin bir manzara değil.”
“Ben de öyle yapayım.”
“Bir de… Dün gece kocamın yaptıkları için özür dilerim,” diye ekledi hancı kadın.
“Yanlış anlaşılmayı düzeltebildiğimize sevindim. Hem zaten bize o harika ziyafeti de hazırladı.”
Hancı kadın mahcup bir gülümsemeyle yetindi.
Diğerleri biraz daha geç uyandı. Kahvaltı sırasında hancı kadının söylediklerini onlara aktardım ve birlikte handan çıktık.
İlk durağımız Tüccarlar Loncası’ydı.
İlk başta şehirdeki köle mahallesinin nerede olduğunu sormuştuk ama burada öyle bir yer olmadığını—daha doğrusu tüm Lufre’de hiçbir köle tüccarı bulunmadığını öğrenmiştik.
Yine de bu, burada hiç köle olmadığı anlamına gelmiyordu. Ejderha Diyarları, diğer diyarlardan gelen köleleri mülteci olarak kabul ediyor ve onları özgürleştiriyordu. Kabul ettikleri kişiler; haksız şartlar altında köleleştirilmiş olanlar, savaş köleleri ve bazı borç köleleriydi. Suçlu köleler ve ıslah olma umudu bulunmayanlar ise genellikle koruma altına alınmıyordu.
Mülteci kölelerin en nihayetinde nereye gittiğini sorduğumuzda, genellikle başkent Altair’e gittiklerini öğrenmiştik. Orada birkaç yıl geçirdikten sonra ya memleketlerine dönüyor ya da Lufre’de kalmayı seçiyorlardı. Bu da ülkenin, geçmişte acımasız muameleler görmüş birçok eski köleye ev sahipliği yaptığı ve bu konuda hassasiyetin son derece yüksek olduğu anlamına geliyordu.
Dün hancıyla kavga etmemizin sebebi de buydu; Hikari’nin köle tasmasını görmüştü.
“Köle sahiplerine oda kiralamıyoruz, ufaklık. Kaybol buradan!”
Buradaki insanların köle sahiplerinden hoşlanmadığını biliyordum ama bu kadar doğrudan bir reddedilmeyi beklemiyordum. Durumu açıklamaya çalıştım ama hancı Nuh diyor peygamber demiyordu. Hancı kadın patırtıyı duyup koşarak geldiğinde, Hikari’yi canavarlar tarafından yok edilen bir köyün tek kurtulanı olarak bulan bir tüccar olduğumu ve benimle seyahat etmeye devam etmek istediği için onu özel bir köle yapmak zorunda kaldığımı açıkladım. Zaten özel köle sözleşmesini ilk oluşturduğumda ona söylediğim arka plan hikayesi de buydu.
Neyse ki bu açıklama yanlış anlaşılmayı çözdü.
“Üzgünüm. Bilmiyordum,” diyerek özür diledi hancı; sadece tasmayı gördüğünü ve onun özel bir köle olduğunu anlamadığını söyledi.
“Yani köleleri bulmak için Altair’e mi gitmemiz gerekiyor?” diye sordum Tüccarlar Loncası’ndaki kadın görevliye.
“Şey, bu biraz zor olabilir. Altair’e seyahat etmek için derebeyinden izin almanız gerekir ve mevcut derebeyi yabancılara karşı biraz… katıdır,” diye yanıtladı mahcup bir tavırla.
Birbirimize bakıştık. Sonunda ona Eris’in bilgilerini verdik ve Altair tüccarlar loncasına onun hakkında danışıp danışamayacağını sorduk.
“Orada herhangi bir elf olduğuna dair bir şey duymadım,” dedi görevli anlattıklarımızı dinledikten sonra. “Arkadaşınız orada olsa bile cevap vereceklerinin garantisini veremem. Yine de denemek istiyor musunuz?” diye sordu bize.
Ondan sonra limana doğru yola koyulduk. Oraya gitmemizin asıl nedeni gemiyi görmekti ama bugün kargo işlerine yardım etmek için çok sayıda işçi geleceğinden, orada pek çok tezgahın da açılacağı söylenmişti.
“Efendim, sizce güzel bir şeyler var mıdır?” diye sordu Hikari, tezgah ihtimalinden ötürü son derece heyecanlı bir şekilde. Ciel de aynı şekilde hissediyor gibiydi; Mia ise onları izlerken gülümsüyordu.
Limana yaklaştıkça ortalık birden çok daha hareketli bir hal aldı. Etrafta telaşla koşturan adamlar ve belki de şimdilik işini bitirmiş olan, tezgahlarda keyifle yemek yiyen başkaları vardı.
Yaklaştığımızda, henüz pek müşterisi olmamış tezgah sahipleri mallarını bize pazarlamaya başladılar.
Bu kadar ısrar etmenize gerek yok. Hepinize uğrayacağız zaten! diye düşündüm tezgahları dolaşmaya başlarken.
Çoğu ücretsiz ikramda bulunuyordu; biz de grubun onayını alan tezgahlardan alışveriş yapıyorduk. İlk başlarda yaptığımız her alışveriş, yakındaki tezgah sahiplerinden bir feryat yükselmesine sebep oluyordu; muhtemelen yaptığımız her alışverişin kendi tezgahlarına gelme şansımızı azalttığını düşünüyorlardı. Üstelik ilk tezgah koyun eti satıyordu ve o kadar lezzetliydi ki ekstra porsiyonlar aldık.
Neyse ki daha yapacak çok alışverişimiz vardı. Daha fazla tezgahı gezdikçe, muhtemelen asla yiyemeyeceğimiz kadar çok yemek alıyor olmamız diğer tezgah sahiplerini eninde sonunda kendilerine de geleceğimiz konusunda rahatlatmış olmalıydı. Müşteri kızıştırmayı bırakıp sadece ulaşmamızı beklemeye başladılar.
Yine de her tezgahtan mutlaka yemek almıyorduk. Kararları veren çok katı bir yargıcımız vardı: Eğer Hikari onaylamazsa üzüntülerimizi iletir, bir sonrakine geçerik. Tezgah sahipleri durumu kavramış gibiydi; nefeslerini tutup Hikari’nin yüz ifadelerini izlemeye başladılar. Hikari bir ısırık alır, eğer tepkisiz kalırsa tezgah sahipleri umutsuzluğa kapılırdı. Eğer gülümsediyse —ki bu beğendiği anlamına gelirdi— sevinçten havalara uçarlardı.
Bu ilginç manzara bazı liman işçilerinin bile dikkatini çekmeye başladı ama Hikari tezgah tezgah gezmeye devam ederken onları görmezden geliyordu.
Aniden Hikari durdu. Bir tezgahta sıralanmış şişleri gözü ısırmıştı ama bunlar alışılagelmiş et şişlerine benzemiyordu.
“Bu nedir?” diye sordu tezgah sahibine.
“Daha önce hiç görmedin mi tatlım? Lufre’ye ilk gelişin mi?”
Hikari başıyla onayladı.
“Şimdi anlaşıldı. Bu…”
“Balık… değil mi?” diye nefesim kesilerek sordum.
“Evet, balık! Biliyor musun evlat?”
“Evet…”
Bunlar kesinlikle ızgara balık şişleriydi. Bir tane satın alıp denedim; sade tuzla çeşnilendirilip ızgarada pişirilmişti. Lezzetli olup olmadığını soracak olursanız, bu dünyada daha iyilerini yediğimi itiraf etmek zorunda kalırdım. Yine de bu özlem dolu lezzet, gözlerim dolmuş halde gökyüzüne bakmama neden oldu.
Bunu gören Hikari, balığın gerçek bir lezzet şöleni olduğunu sandı, bu yüzden bir ısırık aldığında düş kırıklığına uğramış göründü. “Güzel değil… ama… kötü de değil?”
Satıcı, artık daha fazla almayacağımızı düşünerek omuzlarını düşürdü. Fakat ben muazzam miktarda satın alınca sevinçten havalara uçtu.
Genel olarak deniz ürünleri oldukça nadir görünüyordu; Rurika ve Chris onu yalnızca Las Canavar Diyarı’nda gördüklerini ve ilk kez tattıklarını söylediler.
Bütün tezgahları gezdikten sonra, geminin gelişini izlemek için en iyi yeri sorduğumuzda satıcılardan birinin tavsiye ettiği kulenin tepesine tırmandık. Mesele sadece gemi de değildi; burası Süzülen Şehir Altair’e bakmak için de harika bir yerdi.
Kulenin en üst katına ulaştık ve gölün merkezindeki Altair’e tepeden baktık. Görmenin inanmak olduğunu duymuştum, ki burada durum gerçekten de öyleydi.
“Çok güzel. Gerçekten uçuyormuş gibi görünüyor,” diye fısıldadı Mia.
Chris büyülenmiş bir halde onaylayarak başını salladı. Genelde yemekten başka hiçbir şeyi umursamayan Ciel bile hayranlıkla izliyordu.
“Şu ağaç da harika. O kadar büyük ki bütün şehri kaplıyor gibi görünüyor.”
Rurika haklıydı. Şehrin etrafını saran devasa surların dışında görebildiğimiz tek şey, surlardan bile daha yükseğe uzanan devasa bir ağaçtı. Dalları adeta bir şemsiye gibi tüm şehrin üzerine yayılmıştı.
Ufuktaki surların açılmaya başladığını ve yeni açılan yoldan devasa bir geminin yola çıktığını görene kadar bir süre bu manzarayı seyrettik. Gemi yavaşça bizim bulunduğumuz tarafa doğru yaklaştı. Ne bir yelkeni vardı ne de ortalıkta kürek görünüyordu. Nasıl hareket ettiğini içimden merak ederek, sonunda Marte limanına yanaşmasını izledim.
Gemi limana demirleyince iskele tahtasını uzattılar ve kargoları indirmeye başladılar. Gemide o kadar çok yük varmış ki hepsini boşaltmak tam iki gün sürüyormuş.
“Efendim, acıktım.” Hikari, gayet ciddi bir tavırla karnını ovuşturup kolumu çekiştirdi. Tezgahtaki yemekleri tadarken bayağı bir şey yediğini sanıyordum ama anlaşılan bu kadarı bile onu doyurmaya yetmemişti.
Henüz öğle olmamıştı ama öğleden sonra Maceracılar Loncası’na gideceğimiz için erkenden öğle yemeği yemeye karar verdik.
“Hikari’nin tavsiyeleri her zaman çok iyi çıkıyor.”
“Evet, bu işleri gerçekten biliyor.”
“Kesinlikle öyle.”
Hikari, kızların bu övgülerinden pek bir keyiflenmiş görünüyordu.
“Bunu gerçekten yiyebiliyor muyuz?” Öte yandan Mia, benim tavsiye ettiğim balık şişi çekinerek tutuyor, en sonunda nazikçe ağzına götürüyordu. Peki sonuç? Fena olmadığını söyledi.
Anlaşılan o kadar kaliteli canavar etinden sonra, sade tuzlu balığın o basit tadı pek cazip gelmemişti.
Yemeğimizi bitirdikten sonra bir süre dinlendik ve ardından Maceracılar Loncası’na uğradık; içerisi bomboştu. Acaba öğle vakti olduğu için mi böyle? diye düşündüm.
Rurika, Chris ve Sera kayıt yaptırmak için resepsiyona geçerken, biz geri kalanlar duvardaki görevlere göz attık. Orada neredeyse hiç görev yoktu.
“Pek görev yokmuş.”
“Harbi ya. Ayrıca tek bir canavar avı görevinin bile olmaması hiç alışılmadık bir durum.”
Gerçekten de panoda tek bir canavar avı görevi bile bulunmuyordu. Panoda sadece şifalı ot toplama, koruma görevleri… ve bir de haydut avı görevi vardı. Son bahsettiğim görev, panodaki tek yeni ilan gibi duruyordu.
“A, Rurika. İşiniz nasıl gitti?” diye sordum döndüğünde.
“Tüccarlar Loncası’nda öğrendiklerimizden fazlası yok. Ah, şey hariç…”
“Ne hariç?”
“Şu baktığın haydut avı görevi, bizzat buranın derebeyi tarafından verilmiş.”
Dönüp haydut avı görev kağıdına tekrar baktım. Müşteri kısmında “Thadd” ismi yazıyordu. Demek derebeyinin adı bu, diye düşündüm.
Rurika, haydutların son zamanlarda tüccarlara daha sık saldırmaya başladığını anlattı. “Ölen kimse yok gibi görünüyor ama çok fazla yaralı var. Üstelik son saldırılarda yaralananların sayısı daha da artmış.”
Saldırıların gittikçe çığırından çıktığını düşünen derebeyi, duruma el koymaları için şövalyeleri göndermişti ama onlar haydutların izini bile bulmakta zorlanıyorlardı.
“Saldırıya uğrayan tüccarların çoğu Marte’den Lakootica, Clowa veya Folk’a doğru giden kervanlardaymış.”
Lakootica, Frieren sınırındaki dağ şehriydi ve Lufre’ye dışarıdan gelen insanların ana geçiş noktasıydı. Clowa gölün batı tarafında yer alırken, Folk ise doğusundaydı. Chris haydutların oldukça geniş bir alanda faaliyet gösterdiğini ima ediyordu ancak kervanlar tersi istikamette değil, sadece Marte’den ayrılırken saldırıya uğruyordu.
Yani Marte’den gönderilen malların peşindeler, öyle mi?
En çok saldırıya uğrayan rota, Marte’den dağ şehri Lakootica’ya giden yoldu. Hedef alınanlar tüccarlarsa, loncalarında haydutlar hakkında daha fazla bilgi olabilir.
“Daha yeni oradaydık biliyorum ama Tüccarlar Loncası’na bir kez daha uğrayabilir miyiz?” diye sordum. “Haydutlar hakkında biraz daha bilgi edinmek istiyorum.”
“Sora, kendini çok zorlamadığına emin misin?” diye sordu Rurika endişeyle. “Eminim şövalyeler ve buradaki maceracılar haydutların icabına bakabilir.”
Haydutlarla—daha doğrusu başka insanlarla—savaşmak pek de canımın çektiği bir şey değildi. Özellikle de “ya öldür ya öl” durumunun olduğu dövüşlerden kaçınmak istiyordum.
Siyahlar içindeki adamla yaptığımız dövüşü hatırladım. Bir insana zarar vereceğimi anladığım anda kalakalmış, bunun sonucunda da Chris’i tehlikeye atmıştım.
“Endişelenme. Gidip bizzat haydutlarla dövüşmek gibi bir planım yok,” dedim ona. Bunda samimiydim de; onlar hakkında soru sormak istememin asıl sebebi, kervan saldırılarındaki ortak noktaları çözüp kendi başımıza bir baskın gelme ihtimalini en aza indirmekti. Eğer haydutlar kargoların peşindeyse, bizim gibi fazla yük taşımayan kişilere muhtemelen dokunmazlardı.
“Anladım. Ne de olsa biz buradan ayrılmadan önce haydut sorununun çözüleceğinin bir garantisi yok.” Rurika açıklamamı ikna edici buldu.
“A, siz az önce de buradaydınız,” dedi daha önce konuştuğumuz görevli kadın, Tüccarlar Loncası’na tekrar döndüğümüzde şaşırarak.
Sanırım aynı gün içinde defalarca uğrayan pek olmuyor, diye düşündüm. Yine de loncaları çok sık kullanmadığım için kesin bir şey söyleyemezdim. “Haydutlarla ilgili meseleyi duydum. Bana onlar hakkında biraz daha detay verebilirsiniz diye umuyordum,” dedim ona.
Görevli anlayışla başını salladı. “Anlıyorum. Saldırılar yaklaşık bir ay önce başladı sanırım. En azından bize zararlarla ilgili raporlar gelmeye o zaman başladı.” Ardından açıklamasının geri kalanına geçti. “Hedef alınan kişilerin en büyük ortak noktası,” diyerek sözlerini tamamladı, “Marte’den başka bir şehre seyahat ediyor olmaları. Çalınan şeylerin çoğu erzak ve iksirler de dahil olmak üzere tıbbi malzemeler. Değerli madenlere ve altına ise neredeyse hiç dokunulmamış.”
Ayrıca silahlar da çalınmıştı—ticari mal olarak değil, kervanı koruyan maceracıların kullandığı ekipmanlar olarak.
“Amaçları ne ki?” diye sordum. Bütün bunları duyduktan sonra akla gelen ilk soru buydu.
“Dürüst olmak gerekirse biz de bilmiyoruz. Kervandakiler tam olarak ne yaşandığını anlatmakta zorlanıyor gibi görünüyor. Haydutların neye benzediğini bile hatırlayamıyorlar.” Saldırıya dair anılarının sanki bir sis perdesinin arkasında kaldığını açıkladı. Bu durum da kaç haydut olduğunu bilmeyi veya çetenin büyüklüğünü kestirmeyi zorlaştırıyordu.
“Bana söyleyebileceğiniz başka bir şey var mı?” diye sordum.
“Bakalım… Saldırıya uğrayanların hepsi at arabalarıyla seyahat ediyordu. Her ne hikmetse yaya olarak seyahat eden hiç kimse saldırıya uğramadı. Belki de yaya gidenlerin kayda değer bir şey taşımadığını varsaymışlardır.”
Ama fazla yükünüz olmasa bile yine de bir boyut çantası kullanıyor olabilirdiniz. Hatta büyük bir kargosu olmayan bir tüccar için bu gayet beklenen bir durumdu; yoldayken sahte bir çanta taşımamın sebebi de tam olarak buydu.
“O zaman…” diye sözlerine devam etti. “A, evet. Olur da haydutların saldırısına uğrarsanız sakın direnmeyin. Söylenene göre, ne derlerse yaparsanız canınız yanmazmış.”
“Maceracılar Loncası’nda son zamanlarda bazı kişilerin yaralandığından bahsediyorlardı.”
“Ah, onlar direnen maceracılardı. Belli ki oldukça yetenekliydiler, bu yüzden karşı koymaya çalıştılar ama kolayca yenildiler.” Saldırıya uğrayan maceracılardan bazılarının C Rütbe kıdemliler olduğunu açıkladı.
Bundan sonra Tüccarlar Loncası’nda başka bir işim kalıp kalmadığını düşünmeye çalıştım ve aklıma iki şey geldi.
“Biraz ay ağacı meyvesi satın almak istiyorum. Bunu nereden temin edebilirim?” diye sordum. Ay ağacı meyvesi sadece Lufre’de yetişiyordu ve simyayla yapılan iyileştirme iksirlerinin etkisini artırıyordu.
“Ay ağacı meyvesi mi? Üzgünüm ama o meyveye talep çok yüksek, bu yüzden bir bekleme listesi var. Zaten en baştan beri çok az ihraç ediliyordu, haydut saldırıları da fiyatları daha da tavan yaptırdı. Üstelik Simyacılar Loncası da en az bizim loncamız kadar ay ağacı meyvesinin peşinde…” Fiyat artışına rağmen hâlâ kapış kapış satılıyor olması, ne kadar kıymetli bir şey olduğunu gösteriyordu.
Ciel’e kaçamak bir bakış attım ve yüzünün umutsuzlukla çöktüğünü gördüm.
“Ayrıca mümkünse biraz içki satmak istiyordum…”
“İ-İçki mi?!” diye yankılandı görevlinin sesi. Bunu söylerken öyle hırsla öne doğru eğildi ki neye uğradığımı şaşırdım.
“E-Evet, içki,” diye kem küm ettim.
“Öhöm. Nasıl bir içki acaba?”
Hatamı anladım ama artık lafı geri almak için çok geçti. Bu kadın yoksa Syphon’la yarışacak düzeyde bir alkol tutkunu muydu? “Evan içkisi,” dedim ona. Eşya Kutumda bulunanları saydım; bir an için görevlinin gözlerinin parıldadığını görür gibi oldum.
“Evan içkisi mi? Dağları aşıp… Lactear’dan mı geçtiniz?”
Başımı salladım.
“Peki şu Lactear’ın meşhur içkisi… Muton Damlası var mı?” diye sordum.
Onu biraz da ileride Syphon’a vermek için almıştım, bu yüzden doğru bir karar verdiğimi düşündüm. Ben bunu düşünürken…
“V-Var mı?” diye üsteledi, sesi bu kez daha da yükselmişti. Sorusundaki ilk hırs yüzünden gözlerimi kaçırmıştım, o da bundan elimde gerçekten biraz stok olduğunu sezmiş olmalıydı.
Tam o sırada, konuşmaları duymuş gibi görünen başka bir çalışan koşarak yanımıza geldi ve ilk görevli kadını sürükleyerek uzaklaştırdı.
“Kusura bakmayın. Şarap söz konusu olunca her zaman biraz fazla coşar,” dedi buradaki lonca lideri mahcup bir tavırla. “Şimdi sorunuza gelecek olursak—satmak isterseniz Evan şarabını da Muton Damlası’nı da satın alırım. Ne dersiniz?”
Görünüşe göre Muton Damlası’nın ticareti neredeyse hiç yapılmıyordu; çünkü Ejderha Tanrısı’na adak olarak Altair’e götürülmesi dışında Lactear’dan pek dışarı çıkarılmazdı. Oradaki belediye başkanı geçmişte Altair’i ziyaret ettiğinden bahsetmişti. O adayı sunmak için miydi acaba?
“Buranın derebeyi uslanmaz bir şarap tutkunudur ve sık sık bunu sorup durur,” diye ekledi lonca lideri. Anlaşılan Tüccarlar Loncası Lactear ile ticaret yapmayı denemiş ama her seferinde reddedilmişti.
Biraz düşündükten sonra birkaç fıçı Evan şarabı satmaya karar verdim ancak Lactear halkının normalde ticaretini yapmadıkları şarabı bana vermiş olmalarına şaşırmıştım.
Tüccarlar Loncası’ndan ayrıldıktan sonra mallarına göz atmak için çeşitli dükkanlara uğradık. Elbette buradan Ejderha Diyarı içkilerinden almayı da ihmal etmedim. Başka diyarlardan gelen içkiler de vardı ama bunlar çok daha pahalıydı.
Sonunda, sattığım şarabın iki katından fazla Lufre şarabı satın alabildim; bu da neresi olursa olsun yabancı alkolün ne kadar el üstünde tutulduğunu gösteriyordu.
Akşam yemeğinden sonra odaya dönüp yatağa girdim.
Bundan sonra ne yapacağımızı tartışıyorduk ama Altair’e geçebilene kadar tek çaremiz Tüccarlar Loncası’ndan gelecek yanıtı beklemekti.
“Derebeyine biraz Muton Damlası teklif etsek nasıl olur?” Bu fikir ortaya atılmıştı ama o kadar gerçek dışı gelmişti ki hemen rafa kaldırmıştık. Derebeyi alkolü ne kadar severse sevsin, Altair’e geçiş iznini bu kadar ucuza verecek değildi ya.
Handakilerle de konuşmuştuk ve bize Marte’de yaşayanların bile çok azının Altair’de bulunduğunu söylemişlerdi.
Altair’e gitmek için özel bir tekne kiralamayı düşündük ama bunun mümkün olmadığını çabucak öğrendik. Suda belli bir yere kadar yaklaşabiliyordunuz ama bir noktadan sonra ilerlemenizin engellendiği söylenmişti. Yine de zorla girmeye çalışırsanız ilahi bir cezaya çarptırılırdınız. Altair’e gitmenin tek yolu resmi gemileri kullanmaktı.
O zaman resmi gemilere gizlice binebilir miydik? Bunu da düşünmüştük ama bugün kargo boşaltma çalışmalarında gördüğüm kadarıyla buna hiç fırsat yoktu. Güvenliği sağlamakla özel olarak görevlendirilmiş kişiler vardı.
Bu durumda en mantıklı seçenek haydutların icabına bakmak ve bunu ödülümüz olarak talep etmek olacaktı ama…
Kendi kendime düşünmekle bir yere varamayacağıma karar verip, statülerimi son bir kez kontrol ettikten sonra uyumaya karar verdim.
İsim: Fujimiya Sora / Sınıf: Büyücü / Irk: Öte Dünyalı / Seviye: Yok
CAN: 570/570 / BÜYÜ: 570/570 (+200) / EP: 570/570
Güç: 560 (+0) / Dayanıklılık: 560 (+0) / Hız: 560 (+0)
Büyü: 560 (+200) / Beceri: 560 (+0) / Şans: 560 (+0)
Yetenek: Yürümek Seviye 56
Etki: Yürümekten asla yorulmama (Her adımda 1 XP kazanılır)
XP Sayacı: 89.017/1.360.000
Yetenek Puanı: 2
Kazanılan Yetenekler
[Değerlendirme Seviye MAKS] [Değerlendirmeyi Engelleme Seviye 5] [Fiziksel Güçlendirme Seviye MAKS] [Mana Düzenleme Seviye MAKS] [Yaşam Büyüleri Seviye MAKS] [Varlık Algılama Seviye MAKS] [Kılıç Sanatları Seviye MAKS] [Boyut Büyüleri Seviye MAKS] [Paralel Düşünme Seviye MAKS] [İyileşme Artırma Seviye MAKS] [Varlık Gizleme Seviye MAKS] [Simya Seviye MAKS] [Aşçılık Seviye MAKS] [Fırlatma/Atıcılık Seviye 9] [Ateş Büyüleri Seviye MAKS] [Su Büyüleri Seviye MAKS] [Telepati Seviye MAKS] [Gece Görüşü Seviye MAKS] [Kılıç Tekniği Seviye 9] [Anormal Durum Direnci Seviye 8] [Toprak Büyüleri Seviye MAKS] [Rüzgar Büyüleri Seviye MAKS] [Kılık Değiştirme Seviye 9] [Mühendislik/İnşaat Seviye MAKS] [Kalkan Sanatları Seviye 9] [Kışkırtma Seviye MAKS] [Tuzaklar Seviye 8] [Dağcılık Seviye 7] [Kalkan Tekniği Seviye 5] [Uyum Seviye 3] [Dönüştürme Seviye 2] [BÜYÜ Tüketimi Azaltma Seviye 3]
Gelişmiş Yetenekler
[Kişi Değerlendirme Seviye MAKS] [Mana Algılama Seviye MAKS] [Efsunlama Seviye MAKS] [Yaratım Seviye 9] [Mana Efsunlama Seviye 6] [Gizleme Seviye 6] [Işık Büyüleri Seviye 4]
Sözleşme Yetenekleri
[Kutsal Büyüler Seviye 6]
Parşömen Yetenekleri
[Işınlanma Seviye 4]
Unvan
[Ruh Sözleşmelisi]
Tırmanışlar sayesinde Yürümek yeteneğimin seviyesi yükselmişti ama Zaman Büyüleri’ni öğrenebilmek için hâlâ bir seviyeye daha ihtiyacım vardı.
Öğrendiğim yeteneklere gelince; Telepati ile Mühendislik/İnşaat yeteneklerimi maksimum seviyeye ulaştırmıştım. Dağcılık yeteneğim de ciddi bir artış göstermişti.
Tüm bunları kontrol ettikten sonra statü ekranımı kapatıp uyudum.
◇◇◇
Geminin Altair’e dönmesinin üzerinden bir gün geçmişti. Limanda geçici olarak kurulan tezgahlar merkez meydana geri dönmüştü ve Marte’deki günlük yaşam da normale dönmüş gibi görünüyordu.
En azından öyle olması gerekiyordu.
“Loncada durumlar nasıldı?” diye sordum geri dönen Chris’e.
“Tüccarla dolup taşıyordu,” diye yanıtladı.
Evet, edindikleri malları yüklemişlerdi ve yola çıkmak üzerelerdi ancak haydut tehdidi hâlâ devam ettiği için henüz bu yolculuğu göze alamıyorlardı. Bu da Maceracılar Loncası’nın, koruma görevleri veren ve haydut avının nasıl gittiğini soran tüccarlarla dolup taşması anlamına geliyordu.
“Deneyimli maceracılar bile bunun üstesinden gelemediği için hepsi çok korkuyor.”
Söylenenlere göre haydutlar direnmediğiniz sürece canınızı bağışlıyordu ama bu durumun ne kadar daha böyle devam edeceğini kimse bilemezdi. Maceracılara gelince, kargo çalındığı an koruma görevinde başarısız olmuş sayılıyorlardı. Anlaşılan bu yüzden kimse bu görevleri üstlenmek istemiyordu.
“Ödüller en son baktığımızdan bu yana iki katına çıkmış,” dedi Sera; Rurika ile Chris de onu onaylarcasına başlarını salladılar.
“Haydut grubunun büyüklüğü de hâlâ bilinmiyor, bu da tehdidin boyutunu kestirmeyi zorlaştırıyor.”
Aslında bu haydutları ben de biraz araştırmıştım; özellikle üslerini ve sayılarını incelemek için otomatik haritamı kullanmıştım. Ne yazık ki hiçbir şey öğrenememiştim. Görüş alanını genişletmek için otomatik haritama mana aktarabilsem de bunun bir sınırı vardı ve görebildiğim menzil içinde hiçbir şey yoktu.
Bu da haydutların üssünün ya dağların derinliklerinde ya da Clowa veya Folk’a daha yakın bir yerde olduğu anlamına geliyordu.
“Ne yapıyoruz, Efendim?”
“Şimdilik sadece yiyecek bir şeyler alalım,” dedim; Hikari ve Ciel anında tezgahlara doğru koştu.
Derin bir düşünceye dalıp kaşlarını çatmış olan Rurika ve diğerleri bunu görünce birden gülümsediler.
“Heh, Hikari hiç değişmiyor,” dedi Mia.
“Evet, Ciel de her zamanki gibi çok sevimli.” Rurika onu övmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.
Onu duyup duymadığından emin değildim ama Ciel bir anlığına geriye baktı. Ancak sonunda iştahı galip geldi ve Hikari’nin peşinden koştu.
Onu takip etmende bir sakınca yok Ciel ama ulu orta bir şeyler yememen gerektiğini unutma! diye düşündüm.
“Selam çocuklar. Bugün yine mi alışverişe çıktınız?” dedi durduğumuz ilk tezgahtaki adam.
“Sadece bugünkü yemeğimiz için,” diye yanıtladım. Her Allah’ın günü herkesin tezgahını kapatacak değildim ya.
Düş kırıklığına uğrayan dükkan sahibinden birkaç sandviç satın aldık.
Fakat tam onları bize uzattığı sırada, yandaki tezgahtan bir bağırtı duyuldu. “Paran yok mu?!”
Kafamı çevirip baktığımda, orada Hikari boylarında iki çocuğun durduğunu gördüm. İkisi de bu dünyada daha önce hiç görmediğim—eski dünyamda “Çin tarzı” olarak adlandırılacak türden—kıyafetler giymişti. Açık mavi saçlı bir oğlan çocuğu dükkan sahibiyle tartışıyor, pembe saçlı bir kız çocuğu ise bıkkın bir ifadeyle onları izliyordu.
“Ama onu bana sen verdin!” diye itiraz etti oğlan.
“Hayır, vermedim!” diye bağırdı dükkan sahibi.
“Yalancı! ‘Bunu alacağım’ dedim, sen de uzattın!” Çocuk durum karşısında samimi bir şekilde şaşırmış görünüyordu.
Öfkesinden moraran dükkan sahibi tam karşılık verip bağıracaktı ki Mia araya girdi.
“Affedersiniz. Ne kadar tuttu?” diye sordum.
“A, Mia. Şey, tutar…” Dükkan sahibi bir Mia’ya bir de oğlana baktı, sonunda pes edip parayı Mia’dan kabul etti.
Adamın Mia’nın adını hatırlaması ilginç, diye düşündüm düz bir ifadeyle tezgahlardan uzaklaşırken.
“Aptal ağabeyimi kurtardığınız için size en içten teşekkürlerimi sunarım.”
Belli bir mesafe uzaklaştığımızda, pembe saçlı küçük kız bize teşekkür etti. Konuşmasının ne kadar düzgün ve kibar olmasına şaşırmıştım. Yanındaki açık mavi saçlı oğlan ise surat asıyordu.
İki çocuğun da mor gözleri vardı ve burada şimdiye kadar karşılaştığım diğer insanlardan farklı bir havaları seziliyordu. Ayrıca birbirlerine çok benziyorlardı. Kardeşler mi acaba? diye düşündüm.
“Ş-Şey, rica ederim. “Ben yanlış bir şey yapmadım ki!” diye itiraz etti oğlan.
“Ağabey, dükkanlardan bir şey alırken insanlara para ödemen gerekir. Bunu bilmiyor muydun?” diye azarladı onu kız çocuğu, dünyadan bıkmış bir edayla.
“Bize genelde öylece veriyorlar ama, değil mi? Hem sen de para ödemeden bir şeyler yedin, Sahanna.”
Oğlan haklıydı. Adının Sahanna olduğu anlaşılan kızın elinde bir et şiş vardı.
“Bunu bana dükkan sahibi verdi. Ayrıca bana bağırmadı ki, değil mi?”
“O dükkan sahibi çok iyi biri,” diyerek onu onayladı Hikari, sandviçini atıştırırken.
Doğru ya. O dükkan sahibi özellikle kızlara, en çok da çocuklara karşı ayrı bir naziktir.
“N-Ne yani? Bu hiç adil değil!” diye itiraz etti oğlan.
Seni anlıyorum ufaklık ama dünyanın düzeni böyle işte.
Sahanna iç çekti. “Her neyse, keşke biraz mantıklı davranmayı öğrensen, ağabey. Geri döndüğümüzde bunu Euini Abla’ya söyleyeceğim. Parayı da ben taşıyorum zaten.”
Bu tehdit oğlanı hemen paniğe sürüklemiş gibi görünüyordu. Ablaları korkunç biri falan mıydı acaba?
“Neyse, bu kadar yeter. Düzgünce tanışalım. Benim adım Sahanna. Bu da benim aptal ağabeyim Sark.” Sahanna kendini tanıtırken gözleri dolan Sark’a arkasını döndü.
Biz de kendimizi tanıttık.
“Anlıyorum. Demek birini aramak için dünyayı dolaşıyorsunuz?” diye sordu Sahanna. Kalabalık arttıkça meydandan uzaklaşmış ve limanın artık sakinleşmiş olan bölgesine gelmiştik.
Öğle yemeğini Altair’e tepeden bakan kulede yemeyi kararlaştırmıştık. İki çocuk bu manzarayı henüz görmemişti ve uzun bir süre büyülenmişçesine seyrettiler. Ancak Sark’ın karnının guruldamasıyla bu an sona erdi, biz de yemeğe koyulduk.
Bayağı acıkmış olmalılardı çünkü epeyce yediler.
Ciel kıskançlıkla onları izledi. Kusura bakma, dedim ona telepatiyle; o da sadece halsizce başını salladı.
Tam o sırada birinin beni izlediğini hissettim. Bakışların sahibi Sahanna’ydı. Ne olduğunu soracaktım ki Mia benden önce davranıp ikisine seslendi.
“Siz ikiniz Marte’de mi yaşıyorsunuz?” diye sordu.
“Hayır, başka bir şehirden geldik,” diyerek Sahanna, tam lafa atılmak üzere olan Sark’ın sözünü kesti.
Ağzın doluyken konuşmamak en iyisi zaten, diye düşündüm.
“Peki buraya ne yapmaya geldiniz?”
“Kötülüğü yok etmeye!” diye bağırdı Sark, lokmasını yuttuktan sonra.
“Çok bağırıyorsun, ağabey. Biraz daha sessiz söyleyemez misin?” diye azarladı onu Sahanna.
Sark sus pus oldu ama ona yalvaran gözlerle bakmakla yetindi.
Onlarla konuştukça ikiz olduklarını ve küçük kız kardeşin, aşırı hareketli ağabeyinin dizginlerini elinde tuttuğu bir ilişki dinamiklerinin olduğunu öğrendim. Sahanna’nın bu kadar sert davrandığı tek kişinin Sark olduğu anlaşılıyordu; diğer herkese karşı son derece kibardı—hatta ilk başta bize “beyefendi” ve “hanımefendi” diye hitap etmişti ama neyse ki bunu bırakmıştı. Bana böyle resmi hitap edilmesi tüylerimi ürpertiyordu.
Ne yazık ki onlar hakkında öğrenebildiğim tek şey bu kadardı. Sark birkaç kez ağzından bir şeyler kaçıracak gibi olmuştu ama Sahanna her seferinde ustaca araya girmişti.
“‘Kötülüğü yok etmek’ derken neyi kastetmiştin?” diye sordum.
“Ne, bunu bile bilmiyor musun?” diye küçümseyen bir tavırla burnundan soludu Sark. Bu hareketi Sahanna’dan bir dik bakış daha almasına yetti—hiç ders çıkarmıyordu gerçekten—ki bu da onu anında sindirmeye yetti. “H-Haydutları yenmek demek. Hepsi bu,” diye düzeltti çekingen bir şekilde.
“Haydutları yenmek mi? Bunu nasıl yapacaksınız ki?” diye sordu Rurika samimi bir merakla.
Sark hemen cevap vermedi. Görünüşe göre somut bir planları yoktu. “M-Maceracılar Loncası’ndan bilgi alabilirsiniz, değil mi?” diye sordu sonunda, can simidine sarılır gibi Sahanna’ya bakarak.
“Doğru,” dedi Sahanna.
“O zaman loncaya gidelim!” Sark fırlayıp ayağa kalktı ve kendi kendine önden yürümeye başladı… ama sonra hemen geri yürüdü. “B-Bu arada, lonca nerede?” diye sordu mahcup bir edayla.
“Demek Maceracılar Loncası burası!” dedi Sark, içeriye büyük adımlarla girerek. Biz de onun arkasından takip ettik.
Lonca bugün tüccarlarla dolup taşıyordu; maceracılar ise odanın bir köşesinde mahcup bir halde oturuyorlardı.
“Bugün size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu resepsiyonist ona.
Bütün gözler onun üzerinde olmasına rağmen Sark hiç istifini bozmadı. “Haydutlar hakkında bilgi istiyorum!” diye haykırdı. “Onları bizzat gidip yeneceğim!”
Anında, az önce cıvıl cıvıl olan lonca derin bir sessizliğe büründü. Bir an sonra herkes kahkahayı bastı—sadece tüccarlar değil, maceracılar da.
“N-Nesi komik?!”
“Burası çocuk parkı değil ufaklık. Evine git de annene ev işlerinde yardım et,” diye alay etti maceracılardan biri.
Etrafındaki maceracılardan alaycı onaylama sesleri yükseldi. Bazı tüccarlar da gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.
Sark bu yorumu yapan maceracıya buz gibi bir bakış attı. “Siz ne yapıyorsunuz peki, ha? Orada bir haydut avı görevi duruyor ve görünüşe göre herkes o görevi almanızı bekliyor.”
Sark bu lafı edince tüccarlar onun hakkındaki fikirlerini bir kez daha gözden geçirir gibi oldular. Bu sırada maceracılar nutku tutulmuş halde kalakaldı; çoğu onunla göz göze gelmemek için bakışlarını kaçırıyordu.
“Eee, haydutlar hakkında bir bilgi var mı?” diye tekrar sordu Sark.
“Özür dilerim ama lonca kartınız var mı?” diye sordu resepsiyonist.
Sark’ın buna verecek bir cevabı yok gibiydi; öylece durmuş, kem küm ediyordu.
Ah, demek loncaya kayıtlı bir maceracı değil. Hikari ile aşağı yukarı aynı yaştaydı, bu yüzden muhtemelen yaşı henüz yetmiyordu.
“Demek sadece buraya laf atmaya gelmiş bir veletsin, ha?” Maceracılar, Sark’ın bu tepkisini görünce yeniden üzerine gitmeye başladılar.
Sark da onlara laf yetiştirmeye başladı ve durum kısa sürede tam bir laf dalaşına dönüştü. En nihayetinde iş büyüdü ve resmi bir düello meydan okumasına kadar vardı.
“Sana maceracıların ne mal olduğunu göstereceğiz, velet!” dedi maceracıların başı olan adam.
İşlerin nasıl bu noktaya geldiğine şaşırmadan edemedim; ancak Sark’ın onların zayıf ve korkak olduğuna dair ardı arkası kesilmeyen ucuz kışkırtmaları, adamları dayanabileceklerinin ötesine taşımış olmalıydı.
Maceracılar Sark’ı antrenman sahasına götürürken resepsiyonist onları durduramayacak gibi görünüyordu. Tüccarlar da meraklanmış olacak ki peşlerinden gittiler.
“Onları durdurmaya çalışmamız gerekmez mi?” diye sordum Sahanna’ya, diğerleri arka tarafa doğru gittikten sonra. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki yetişmekte zorlanmıştım.
“Heh, bakalım görelim.” Gülümsedi. “Tabii ki kardeşim kaybederse, canına oku—şey, onu teselli etmeye çalışırım.”
Az önce “canına okurum” diyecektin, değil mi?
“Sora, biz de onlarla gitmeliyiz. Eğer yaralanırsa onu iyileştirmemiz gerekecek.” Mia, Sark için endişeleniyor gibiydi ve beni de peşinden sürükleyerek diğerlerini takip etti.
Sahaya vardığımızda iki taraf da ellerinde silahlarıyla dövüşe hazır bekliyordu. Sark’ın rakibi oldukça uzundu, fakat Sark ona bakarken bakışları gayet sakin, kararlı ve istikrarını bozmamış haldeydi.
“Vay canına, bu kadar sakin görünebileceğini bilmiyordum,” dedi Rurika şaşkınlıkla.
“Zerre kadar korkmuyor. Bana kalırsa gayet doğal ve güçlü görünüyor,” diye ekledi Sera, etkilenmiş bir halde.
Tam o sırada başlama işareti yankılandı… …ve karşılaşma başladığı hızda bitti.
Karşılaşma başladığı an Sark maceracının üzerine fırladı; maceracı da buna karşılık var gücüyle kılıcını aşağıya doğru savurdu. Sark, antrenman kılıcıyla bu darbeyi savuşturarak maceracının dengesini geriye doğru bozdu. Dengesini tamamen kaybeden adam, Sark’ın tek bir darbesiyle yenilgiye uğradı.
İri yarı adam şimdi Sark’ın önünde yere uzanmış, karnını tutarak kıvranıyordu. Sark tam da zırhsız bölgesine vurmayı başarmıştı; bunun şans eseri mi yoksa kasten mi yapıldığını ise yalnızca kendisi biliordu.
“Hah. O kadar havladıktan sonra yapabileceğinizin en iyisi bu mu yani? ‘Gerçek maceracıların’ ne mal olduğunu bana öğretmek için sıradaki kim?”
Sark’ın kışkırtmasına kapılan maceracılar, düşen yoldaşlarının öcünü almak için birbiri ardına sıraya girdiler; fakat sonuç her seferinde aynı oldu. Dövüştüler, yenildiler ve yoldaşları tarafından oradan taşındılar; bu durum defalarca tekrarlandı.
Dövüşü izlerken merakıma yenik düşüp Değerlendirme yeteneğimi kullandım.
[İsim: Sark / Meslek: — / Seviye: 38 / Irk: Ejderha Halkı / Statü: Coşkulu]
“Ejderha Halkı mı?” diye fısıldadım. Tam o sırada birinin bana dönüp baktığını hisseder gibi oldum. Sadece kuruntu mu yapıyorum? diye düşündüm.
Tekrar dönüp Sark’ın bir sonraki rakibini değerlendirdim. Sark’tan on seviyeden fazla düşüktü.
Bu sefer dövüşü daha dikkatli izledim ve antrenman kılıcı Sark’ınkiyle çarpıştığında maceracının yüzünü nasıl buruşturduğunu fark ettim. Darbelerin şiddetini ellerinde hissetmiş olmalıydı.
Sark sonunda gelen herkesi alt etti ve maceracılar arkadaşlarını sürükleyerek götürmek zorunda kaldılar.
Mia onları iyileştirmeyecek miydi diye mi soruyorsunuz? Küçük bir çocuğun üzerine çete gibi çullanan koskoca adamlara harcayacak kutsal büyüsü olmadığını iddia etti. Onlara bayağı kızmış görünüyordu.
Dövüşü izleyen tüccarlar Sark’ı övgüye boğdular.
Sark gördüğü ilgiden son derece memnun kaldı ve çocuksu bir kahkaha attı. “Heh, gördünüz mü? Güçlüyüm, değil mi?”
Tüccarlar ayrıldıktan sonra Sark yanımıza yürüdü ve göz göze geldiğimizde göğsünü kabartarak bana kasıla kasıla baktı.
Ona tekrar bakınca, ilk karşılaştığımızda gözüme neyin farklı göründüğünü anladım. Sürüngenlerinki gibi dikine yarık göz bebekleri vardı. Bu bir “Ejderha Halkı” özelliği mi acaba? Sahanna’da da aynı tür göz bebekleri vardı, bu yüzden öyle olması muhtemeldi.
Ancak birisi gelip bu zafer havasına soğuk su döktü. Gelen Hikari’ydi.
“Zayıfları yendin diye fazla böbürlenmemelisin,” dedi ona. “Efendim daha güçlü.”

“Öğle yemeğinden beri merak ediyorum. O adamla aranızdaki ilişki ne?” diye karşılık verdi Sark.
Hikari’nin kafası karışmış gibiydi. “Efendim, efendimdir. Ne eksik, ne fazla.” Adamın ne sorduğunu tam olarak anlamış gibi görünmüyordu ama boynundaki atkıyı gevşetip çıkardı.
“Bu… bir köle tasması!” Bunu gören Sark, aniden öfkelenerek bağırdı. “Hikari’yi köle mi yaptın, seni pislik?!”
“Kapa çeneni. Benim için sorun değil,” dedi Hikari.
“Kıza bunu bile söyletiyor musun? İyi biri olduğunu düşünmekle aptallık etmişim. Dövüş benimle!” Sark öfkeyle üzerime yürüdü.
Mia ne yapacağını bilemez bir halde etrafına bakındı. Rurika, Sera ve Chris ise Sark’ı temkinle izlemekle yetindiler.
Ben nasıl cevap vereceğimi bilemeye çalışırken, Hikari beni korumak için öne atıldı. “Efendimin dövüşmesine gerek yok. Ben dövüşeceğim.”
Sark cevap vermek üzereydi ki…
“Kapa çeneni,” diyerek sözünü kesti Hikari. “Efendimle dövüşmek istiyorsan önce beni yen.”
“Hikari, sorun değil. Kendi dövüşlerimi kendim yapabilirim.” Dürüst olmak gerekirse küçük bir çocukla dövüşmek konusunda tereddütlüydüm ama ne de olsa meydan okuduğu kişi bendim.
“Hayır. Efendim iyidir. Ona merhametli davranırsın. Gerçeği ona ben göstereceğim,” dedi Hikari. Bir çift antrenman kılıcı alıp şöyle bir savurarak denedi, ardından gidip Sark’ın karşısına dikildi.
“Uyarayım, dövüşürken merhamet göstermem,” dedi Sark ona.
“Gerek de yok.”
İkisi dövüşmeye başladı ve Hikari, Sark’ı o kadar kolay yendi ki daha birkaç dakika önce onun ortalığı kasıp kavurduğuna inanmak zordu.
Hikari’nin zaferinin sebebi hızıydı. Adamın her kılıç darbesinden kıvrakça kaçındı, tek bir darbe bile takas etmedi; sadece onun güçlü bir savurma yapmasını bekledi, ardından içeri süzülüp yan tarafına bir darbe indirdi.
Bana gayet sağlam bir darbe gibi gelmişti ama Sark hiç canı yanmış gibi görünmüyordu, belki de sadece çok dayanıklı biriydi.
Düelloyu kaybeden Sark, ağzı açık bir şekilde öylece kalakaldı. Olanlara inanamadığı her halinden belliydi.
“Ve efendim daha da güçlü,” dedi Hikari, sanki son darbeyi indirir gibi.
İddiası buydu ama benim Hikari ile ciddi anlamda dövüşümün tek zamanı ilk karşılaştığımız andı; bu yüzden bunun hâlâ geçerli olup olmadığını söylemek zordu. Rurika ve Sera ile bolca antrenman düellosu yapıyordu, bu yüzden şu noktada benden çok daha fazla deneyime sahip olması muhtemeldi.
Bunu duyan Sark, Hikari’ye doğru tökezleyerek yaklaştı, önünde eğildi, sonra sertçe doğrulup ilan etti…
“Aşık oldum! Benimle evlenir misin?!”
Bir an sonra kendinden geçmiş halde yere yığıldı.
“Ah, lütfen benim bu aptal ağabeyimi bağışlayın.” Onu asıl bayıltan kişi olan Sahanna, derin bir şekilde eğilerek Hikari’den özür diledi.
◇ Sahanna’nın Perspektifi 1
“Ha? Neredeyim ben?”
“Sora ve grubunun kaldığı handayız.”
Ağabeyim nihayet uyanmıştı. Belki de ona fazla sert vurmuşumdur diye endişelenmiştim ama şu anda beklenebileceği kadar iyi görünüyordu.
“Maceracılar loncasındayız sanıyordum,” diye mırıldandı.
“Hikari’ye karşı dövüşündeki o acınası halini hatırlamıyor musun?” Aslında son darbeyi indiren bendim ama bunu hatırlamaması daha iyiydi.
“Acınası” kelimesini kullanmam onun huzursuzca irkilmesine neden oldu. “Ö-Öyle mi yaptım?”
Ağabey, sesin detone oluyor… diye düşündüm bıkkınlıkla, ama yine de cevap verdim: “Evet, onun karşısında tamamen çaresizdin. Sonunda ağlamaktan bitap düşüp sızdın, az önceye kadar da uyudun.”
“A-Ağladığımı hatırlamıyorum…”
Evet, belki de yalanın dozunu biraz fazla kaçırmıştım. Onun gibi biri bile dürüst davranmadığımı anlayabiliyordu. “Her neyse, Sora’yı bir sonraki görüşünde ona teşekkür etmelisin. Sen baygınken seni buraya taşıyan oydu.”
Bu fikir pek hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu ama bunu yapmasını sağlayacaktım. “Şimdi ağabey…” diye başladım.
“Ne var?”
Neden öyle kendini savunmaya aldın ki? diye düşündüm hafifçe kırılmış bir şekilde. Sonra sordum: “Haydutları gerçekten yenmek istiyor musun?”
“Tabii ki istiyorum.”
Bu tür konulardaki dobrasını takdir ediyordum ama keşke bunu biraz daha düşünceli olarak dengeleyebilseydi. “Şey, benim yardımımla bile bu işin altından tek başına kalkabileceğine inanmıyorum.”
“Yani ne, o korkak maceracılardan yardım istememizi mi istiyorsun?”
Başımı iki yana salladım. Maceracılar kesinlikle sadece ayağımıza dolanırdı. “Sora ve arkadaşlarından isteyeceğiz.”
“Hikari güçlüydü… sanırım, yani…” diye söze başladı düşünceli bir şekilde.
Hâlâ onun kendisini yendiğini kabul etmeyecek mi? Yoksa ona biraz fazla sert vurup hafıza kaybına mı sebep oldum?
“Ama ya diğerleri o kadar güçlü değilse?” diye tamamladı sözünü.
“Bu pek olası değil. Sen bayıldıktan sonra bir süre kalıp gruplarının antrenman düellolarını izledim. Açıkça söylemek gerekirse, seni parça pinçik ederler. Aklımda hiç şüphe yok.”
Sözlerim ona epey acı verici gelmişti ama doğruydu ve ona acı gerçekleri söylemek benim görevimin bir parçasıydı.
Mia ve Chris büyücüydü, bu yüzden yakın dövüşte pek becerikli sayılmazlardı ama yine de iyi hareket ediyorlardı. Sora da kendisine tüccar diyordu ama ağabeyime kıyasla dişli bir rakip çıkacak gibi görünüyordu. Hikari, Rurika ve Sera, Kraliyet Muhafızları’na bile kök söktürecek mükemmel savaşçılardı. Bana kalırsa aralarında en iyisi Sera’ydı.
Ayrıca bir noktada Sora’nın fısıltıyla “Ejderha Halkı” dediğini duymuştum, bu da büyük olasılıkla Değerlendirme yeteneğini kullanabildiği anlamına geliyordu. Babam dışında buna sahip olan biriyle ilk defa karşılaşıyordum, bu yüzden epey şaşırtıcıydı.
“Peki onları bizimle gelmeye nasıl ikna edeceğiz?” diye sordu. “Haydutları yenmek umurlarında olsaydı, görevi zaten çoktan kendileri almazlar mıydı?”
Bu oldukça doğruydu, fakat diğer yandan Marte’ye daha yeni varmışlardı. Eğer Sora Değerlendirme yeteneğini kullanabiliyorsa, buradaki maceracıların ortalama seviyesinden kesinlikle haberdardır, değil mi? Sağduyu sahibi herhangi bir insan, ölçeklerini bilmeden haydutların karşısına çıkmaktan çekinirdi. Ne de olsa yüksek rütbeli maceracıları bile geri püskürtmüşlerdi.
O halde önlerine koyabileceğimiz tek bir koz vardı; Altair’e giriş izni. Yine de işleri bu şekilde yürütmek biraz sinsice hissettiriyordu.
Konuşmalarını dinlediğim kadarıyla onlar—özellikle Rurika ve arkadaşları—Vossheil ile Eld arasındaki savaş sırasında irtibatı kaybettikleri çocukluk arkadaşlarını aramak için buradaydılar. Onu bulmak için dünyayı gezdiklerini söylemişlerdi ve bu krallığa da muhtemelen bu amaçla gelmişlerdi.
Bu da Lufre’deki tüm eski kölelerin toplanma noktası olan Altair’in bir sonraki durakları olacağı anlamına geliyordu. Vossheil-Eld savaşından kaçan mültecilerin de Altair’e geldiğini duyduğumu hatırlıyor gibiydim.
“Ne yapmam gerektiğini biliyorum sanırım. Ve… yerel derebeyinden birkaç şövalye de ödünç alacağız.”
Bunu duyan ağabeyim yüzünü ekşitti. Sark kesinlikle derebeyiyle görüşürsek, Altair’den izinsiz ayrıldığımızı ablamız Euini’ye rapor edeceğini ve döndüğümüzde ondan fırça yiyeceğini düşünüyordu. Ne yazık ki Altair’den ayrıldığımızın zaten bilindiğinden oldukça emindim, bu yüzden şu an bunu dert etmenin bir anlamı yoktu.
Hatta bilinmediğini sanması daha da şaşırtıcıydı.
“A-Ama…”
“Haydutları alt etmek istiyorsun, değil mi?” diye sordum gülümseyerek.
Hevesle başını sallaması beni kıkırdatmayı başardı. Bazen gerçekten çok eğlenceli biri olabiliyordu.
Bu yüzden ona hazırlanma vaktinin geldiğini söyledim. Hikari’nin de özel bir köle olduğunu ona belirttiğimden emin oldum.
“Özel köle mi? O da ne demek?” diye sordu.
Suratının ortasına bir tane patlatabilirdim ama sakinliğimi korumayı başardım. Bilgi eksikliğini Euini’ye rapor edip benim yerime onun azarlamasını sağlamak daha iyi bir fikirdi.
Ondan sonra Marte derebeyi ve maceracılar loncası başkanı ile görüşerek taleplerimi ilettim ve Sora ile diğerlerinin haydut avı görevini almalarını sağladık. Derebeyi bizim için endişeleniyor gibiydi ama şansımızı denememize izin vermesi için onu ikna etmiş olmalıydık, çünkü bizi gerçekten durdurmaya çalışmadı.
Sora ve grubu talebimiz karşısında şaşırmış görünüyordu; ancak lonca başkanı, kendi maceracılarını kolayca yenen ağabeyimi ezip geçtiklerini—şey, yendiklerini—ve sonrasında arenadaki antrenman düellolarındaki hareketlerini görmüştü. Onları kabul etmeye ikna etti; tabii tüccarların gözyaşları içinde yalvarmaları ve derebeyinin sunduğu muazzam ödülün de kararlarında rol oynadığı aşikardı.
O muazzam ödül ise elbette Altair’e giriş izniydi.
Ayrıca bize maceracı kılığına girmiş yetenekli şövalyeler de eşlik edecekti. Bu durum elbette son derece gizli tutulacaktı. Marte Şövalyeleri haydutları avlamaya ilk gittiklerinde haydutlar ortalıkta görünmeyi reddetmişti, bu da aralarında bir köstebek olma ihtimalini düşündürüyordu.
Yine de… Güçlü olduklarını biliordum ama gruplarındaki üç üyenin C Rütbesi maceracı olarak kayıtlı olduğunu görünce şaşırmadan edemedim.
◇◇◇
“Benim adım Richard. Ben de görevi alan maceracılardan biriyim. Neler yapabildiğinizi görmemin bir sakıncası var mı?”
Richard adındaki maceracı—aslında Marte Şövalyeleri’nin bir üyesi gibi görünüyordu—bizimle loncada buluştu ve vakit kaybetmeden bizi kendisiyle antrenman düellosu yapmaya davet etti. Kendisine maceracı demesinin sebebi, şövalye olduğu gerçeğini gizlemekti anlaşılan.
“Pekala. Seninle ben kapışacağım!” Cevap veren kişi Sark oldu, bu da onu şaşırttı.
Şövalyelerden beş kişi katılıyor gibiydi ve sırayla her biriyle antrenman düellosu yaptık. Mia, Chris ve Sahanna da katıldı.
Birlikte seyahat edeceğin insanların yeteneklerini test etmek kesinlikle önemliydi; ayrıca belki de Richard belirli bir seviyeye ulaşamazsak gitmemize izin vermeyecekti. Başlangıçta özellikle Sark, Sahanna ve Hikari için endişeleniyor gibiydi.
Sonunda, Richard dışındaki tüm şövalyeler bu üçü karşısında çaresizce kaybetti.
Richard gösterdikleri berbat performans karşısında dehşete düşmüş görünüyordu. “Siz aptallar orada ne yapıyordunuz öyle?!” diye bağırdı.
“K-Kaptan, bizden ne istiyorsun ki? Biz kalkanla dövüşmek için eğitildik…” diye cevap verdi biri.
“Bahane yok. Ayrıca Sett, diksiyonuna dikkat et. Sana bunu düzeltmeni söyleyip duruyorum!”
Diğer şövalyeler aralarındaki bu atışmayı izlerken güldüler.
“Gülecek bir şey yok. Aklınızı başınıza getirmek için sizi kendi ellerimle ben mi pataklayayım?!” diye gürledi Richard onlara.
Şövalyeler anında gülmeyi kesip yutkundular.
Bana biraz fazla şiddetli gelen antrenman düellolarını izlerken, Sark ve Sahanna ile yapılan dövüşleri düşündüm. Sark kılıçla, Sahanna ise mızrakla dövüşüyordu. İkisi de fiziksel olarak aşağı yukarı aynı seviyedeki insanlardan daha güçlü görünüyordu, özellikle de Sark gücüne çok güveniyordu. Bu sırada Sahanna hıza öncelik veriyordu ve büyü de yapabildiğini söylemişti.
Sark gücüne güveniyordu ve indirdiği darbeyi kafadan engellediğimde gerçekten şaşırmış görünüyordu. Şaşkınlık anından faydalanıp kendi darbemle onu saf dışı bırakmıştım. Bunun haksızlık olduğunu bağırıp çağırmıştı ama bir antrenman düellosunda bile hareket etmeyi bırakmak akıl karı değildi.
Yine de gerçekten güçlüydü ve ben hariç onun darbelerini tamamen karşılamayı başaran tek kişiler Sera ve Richard’dı. Onunla dövüşmek, tıpkı Sera gibi normal bir insandan daha güçlü temel yeteneklere sahip olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Ejderhaların en güçlü tür olması gerektiği fikrini de kafamdan atamıyordum.
“Çok güçlüsün ama hareketlerin fazla düz.”
“Evet. Okuması kolay.”
Kafamı çevirdiğimde Rurika ve Hikari’nin Sark’a tavsiyeler verdiğini gördüm.
“Heh, ne gerekiyorsa söyleyin, ağzının payını verin.” Yakında duran Sahanna, kızların onu yerden yere vurmasından gayet memnun görünüyordu. Bu esnada Sark yine ağlamak üzere gibiydi.
“Uygulamada Sahanna’nın daha iyi bir savaşçı olduğunu söylerdim,” diye araya girdi Sera. “Daha zekice bir yaklaşımı var.”
“Te-Teşekkür ederim.” Aniden övgü alan Sahanna ilk başta tereddütlü görünse de sonradan gülümsedi.
“Çok üzgünüm. Korkarım bu gidişle sizi yavaşlatacağız,” dedi Richard bir noktada.
“Alışkın olmadığınız bir tarzda dövüşmek zor olmalı,” diyerek onu rahatlattım. “Ama neden kalkan kullanamıyorlar? Daha az yaygın olsa da kalkan kullanan maceracılar var.”
“Kullandığımız kalkanlar özel yapım ve dikkat çekmeye meyilli.” Onları taşımanın şövalye olduklarını açık edeceğini açıkladı, bu yüzden onları kullanmamayı tercih etmişlerdi.
“O zaman yoldayken onları bir depolama çantasında saklamaya ne dersiniz?” diye sordum. “Öyle yaparlarsa, dövüş vakti geldiğinde onları kolayca çıkarabilirler.”
Richard, birden fazla kalkan alacak kapasitede bir depolama çantası bulmanın imkansız olduğunu söyleyerek karşılık verdi.
Depolama çantaları bu krallıkta nadir mi bulunuyor acaba? diye merak ettim. Bunun yerine onları benim taşımamı teklif ettim, o da bu teklifimi memnuniyetle kabul etti.
“Kalkanları bir kenara bıraksak bile, adamlarının şu anki haliyle hiç şansı olduğunu sanmıyorum,” dedi Rurika konuşmamıza kulak misafiri olarak yanımıza yaklaşırken.
Richard ona doğru baktı. “Ne demek istiyorsun?”
“Normalde zırh giyiyorsunuz, değil mi? Bu yüzden hafif bir darbe geldiğinde onu bedeninizle karşılamaya alışkınsınız. Zırhınız varken o darbeyi göğüsleyebilirsiniz ama üzerinizdeki bu kıyafetlerle öyle dövüşmek çok tehlikeli.”
Richard onun bu tespitine karşılık başıyla onayladı ve başka bir şey fark edip etmediğini sordu.
Antrenman düelloları sona erdikten sonra, loncanın içindeki özel bir odada görev stratejisini tartışmak üzere bir toplantı yaptık. Asıl amacımız haydutları etkisiz hale getirmekti ama görevi sanki bir koruma göreviymiş gibi yürütüyorduk.
İzleyeceğimiz rota Marte’den Clowa’ya uzanıyordu. Diğer her yerden daha fazla saldırının gerçekleştiği Dağ Şehri Lakootica’ya gideceğimizi varsaymıştım ama görünüşe göre öyle değildi. Yine de bu kararın bir sebebi olduğunu tahmin ettiğimden sorgulamadım.
“İki gün içinde yola çıkacağız,” dedi Richard. “O zamana kadar hazır olun. Bu arada, buna bir av desek de mümkünse haydutları canlı ele geçirmeyi tercih ederiz. Sıradan haydutlar gibi hareket etmiyor gibi göründüklerinden, üst kademeden gelen emirler bu yönde.”
Richard, onların gerçekteki haydutluk eylemlerinin biraz yüzeysel kaldığı konusunda haklı olabilirdi. Sıradan haydutlar tüm kargoyu çalar ve olası tüm görgü tanıklarını öldürürdü. Belki de sert bir müdahaleden kaçınmak için işleri düşük profilli tutmaya çalışıyorlardı ama şövalyeler çoktan devreye girmişti; dolayısıyla plan buysa, açıkça işe yaramamıştı.
“Bize eşlik edecek tüccar için kendini koruma becerisine sahip birini seçtik; ancak haydutların ne kadar dişli çıkacağını bilmediğimiz için yine de onu gözümüzün önünden ayırmamalıyız.”
Tüccarın böyle tehlikeli bir işi üstlenmesine şaşırmıştım ama adam Marte’de çakılı kalmanın hiçbir kar elde etmeden sadece konaklama masrafı biriktirmek anlamına geldiğini, bu yüzden gönüllü olduğunu açıkladı. Ayrıca kargosunun çoğu çabuk bozulan gıda maddelerinden oluşuyordu.
“İyileştirme iksirlerini ve diğer tüketim malzemelerini biz hazırlayacağız ama ekipman işi sizde!” dedi Richard toplantıyı sonlandırırken. “Dağılabilirsiniz.”
Toplantı bitti ve iki gün sonra Marte’den Clowa’ya doğru yola çıktık.
◇◇◇
“Hâlâ bir şey yok, ha?” diye mırıldandı Sark yolculuğumuza ara verdiğimiz sırada.
Sett güldü. “Bence böylesi daha iyi ya.”
Ama böyle yaparsak amacımıza asla ulaşamayız, değil mi? diye düşündüm şüpheyle. Gönüllü tüccarın açısından bakıldığında bu iyi bir şey olabilirdi ama bizim açımızdan iyi değildi. Kaptanları Richard bunu duymuş olsaydı, muhtemelen Sett’in bu umursamaz tavrı yüzünden sızlanırdı.
“Yalnız yemek mükemmelmiş,” dedi Sett yemeğini hapur hupur yerken. “Kasaba dışında bu kadar iyi yemek yiyebileceğimi hiç düşünmezdim.”
“Çok doğru,” diyerek katıldı tüccar.
Abartıyorlardı elbette; muhtemelen sadece sıcak bir yemek olduğu için harika gelmişti. Bugünkü akşam yemeğimiz tezgahlardan aldığımız sandviçler, kurt eti biftekleri ve Mia ile birlikte yaptığım basit bir çorbaydı.
“Gerçekten mi? Bana gayet sıradan geldi,” dedi Sark, diğer ikisi ise şaşkınlıkla ona dik dik baktı.
“Ağabeyim dünya hakkında çok az şey biliyor,” diye açıkladı Sahanna. “Yarından itibaren ona kuru azık yedireceğiz, bakalım hoşuna gidecek mi. Böyle şeyleri bizzat tecrübe ederek öğrense iyi olur.”
Sett ve diğerleri güldü ama kız hiç de şaka yapıyor gibi durmuyordu. Nitekim ertesi gün dediklerini uygulamaya koydu ve Sark lezzetsiz kuru azıkları çiğnerken gözyaşı döktü.
O gece ilk nöbeti biz devraldık.
Nöbet genel olarak bizim grup ile Richard’ın şövalyeleri arasında bölünecekti; Sark, Sahanna ve tüccar ise muaf tutulmuştu. Richard ilk başta Hikari’nin nöbet tutması fikrinden pek memnun olmamıştı ama Hikari yapabileceği konusunda ısrar edince yumuşadı.
Daha sonra Sett’e Richard’ın bu fikre neden bu kadar karşı çıktığını sordum; o da Richard’ın Hikari ile aynı yaşlarda bir çocuğu olduğunu ve muhtemelen korkularını ona yansıttığını açıkladı. Bu durum Sark’a karşı da neden bu kadar korumacı davrandığını açıklıyordu.
Sark ilk başta kendisinin de nöbet tutmaya yardım etmek istediğini ilan etmişti ama Sahanna onu hemen tersledi. “Sadece ayak bağı olursun,” dedi ona. “Çeneni kapatıp uyursan daha faydalı olursun.”
Bunlar ağır sözlerdi, Richard ve şövalyeler irkilmeden edemediler.
“Durum nasıl görünüyor? Yakınlarda kimseyi hissetmiyorum,” dedi Rurika nöbet vardiyamıza resmen başladığımızda.
“Ben de,” diyerek katıldım ona, oto-haritamı kontrol ederken. Görünürde ne bir insan ne de bir canavar sinyali vardı. Gizlice Shade’i çağırıp dağları taramasını sağlamıştım ama o da hiçbir şey bulamamıştı.
“Hey, Sora. Bu durum senin için sorun değil mi?” diye sordum bana sonrasında.
“Ne sorun değil mi?”
“Bu görev. Bu tür işlerde pek iyi değilsin, değil mi?”
Buna ne diyeceğimi bilemiyordum. Görevi, karşılığında bize Altair’e geçiş izni teklif ettikleri için kabul etmiştik; bu yüzden Rurika ve diğerleri kabul edeceklerini söylediğinde itiraz etmemiştim.
“Gergim olduğumu kabul ediyorum,” dedim sonunda. “Ama… bu eninde sonunda yüzleşmek zorunda kalacağım bir şeymiş gibi hissettiriyor.” Siyahlı adamlarla yaptığım dövüş bana tehlikeden ne kadar kararlılıkla kaçınmaya çalışırsam çalışayım, bir noktada gelip beni bulacağını öğretmişti. Şimdiye kadarki yolculuklarımda zaten birden fazla kez hedef alınmıştım.
“Haklısın. O zaman bir daha bu konuyu açmayacağım. Sadece yalnız olmadığını hatırla yeter.”
Başımı salladım.
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi gülümseyerek. Sözlerine şöyle devam etti: “Ama o haydutlardan hiçbir iz bulamamamız çok garip.”
“Evet.”
“Bunun yerine Lakootica yakınlarında takılıyor olabilirler mi dersin?”
“Belki de. Ne de olsa şövalyelerin av grubu oraya gidiyor.”
Yola çıkışımızdan bir gün önce, Marte Şövalyeleri’nin görkemli bir uğurlama alayı Lakootica’ya doğru şehirden ayrılmıştı. Haydutları avlamaya gittiklerini ilan etmişlerdi, bu yüzden epey bir kasabalı gidişlerini izlemek için toplanmıştı.
Kuvvetlerinin sayısı yüzü aşıyordu ve mükemmel bir uyum içinde yürüyüşe geçişleri kesinlikle unutulmaz bir manzaraydı. Yine de dağlara yapılacak bir arama için oldukça ağır zırhlara bürünmüş gibi görünüyorlardı. Richard bana yolda ekipmanlarını değiştireceklerinden bahsetmişti; ekibinin iyi depolama çantaları temin edememesinin sebebi de buydu. Bu çantalar mevcuttu ama çoktan başka yerlere tahsis edilmişlerdi.
Ekiplerimiz o gece sorunsuzca nöbetleşe nöbet tuttu ve yolculuğumuz bundan sonraki iki gün boyunca kesintisiz devam etti.
“Hmm?” dedim oto-haritamda bir sinyal noktası gördüğümde.
Sinyal anında kayboldu ama aynı anda kapüşonumun içinde bir şeyin kıpırdandığını hissettim.
“Ciel, bir şey mi oldu?” diye sordum zihinsel yoldan.
Ciel, yolculuğumuzun çoğunu kapüşonumun içine kıvrılmış halde geçirmişti. Etrafta etkileşime giremeyeceğimiz kadar çok yabancı vardı, bu yüzden çoğunlukla sıkılmıştı ve sadece geceleri biz nöbet tutarken hareketleniyordu.
Buna rağmen şimdi uyanmış ve huzursuzca yukarı doğru havalanmıştı. Etrafına bakındı, ardından tüyleri diken diken olarak aniden savunma pozisyonuna geçti. Ciel’in bu garip davranışıyla kafam karışarak aniden başımı kaldırdım.
İşte tam o anda ortaya çıktılar.
“Ne?!” Bunu tam olarak kimin bağırdığını bilmiyordum ama kesinlikle hepimizin duygularına tercüman olmuştu.
“E-Etrafımız sarıldı,” diye inledi Sett.
Gerçekten de haklıydı. Ancak kuşatma tam değildi; kolay olmasa da kaçabileceğimiz bir boşluk vardı. At arabasını oradan geçirmek için geri döndürmemiz gerekiyordu ve haydutlar kesinlikle buna izin vermezdi.
“Tek istediğimiz yiyecekleriniz ve iksirleriniz. Dediğimizi yaparsanız canınızı yakmayız.”
Sesten anlaşıldığı kadarıyla konuşan muhtemelen bir erkekti. Emin olamamamın tek sebebi, üzerlerinde alacalı bulacalı kıyafetler ve yüzlerinde festival maskelerine benzeyen şeyler olmasıydı. Ellerindeki silahlar… çaldıkları ganimetlerin bir parçası mıydı acaba? Duruşlarından en azından yetenekli savaşçılar olduklarını anlayabiliyordum.
En nihayetinde sıradan haydutlardan daha fazlası olabilirler, diye düşündüm kasvetle.
Tam o sırada haydutların arka saflarına yakın biri yere yığıldı ve tüm haydutlar dönüp o tarafa baktı.
Richard onların bu dikkatsizlik anından faydalandı. “Herkes pozisyon alsın!” diye bağırdı. “Hepsini tutuklayın!”
Tüccarlar hızla at arabasının içine çekildi; Sett ve diğer bir şövalye de ellerindeki kalkanları sıkıca kavrayarak iki yanda konuşlandı.
Sark ileri atılmak üzereydi ki Sahanna onu yeninden yakaladı. “Ağabey, biz koruma görevindeyiz.”
Mia, Chris ve ben de koruma görevindeydik. Dövüş durumu gerektirirse öne çıkacaktık ama Rurika işler başladığında at arabasını korumamızı istemişti.
“İyi hareket ediyorlar ama organize görünmüyorlar,” diye yorum yaptı diğer muhafız şövalye.
“Evet. Yine de kolay olmayacak. Bizi geriye püskürtüyorlar,” dedi Sett.
Endişelerini gizlemek için rahatça konuşuyorlardı ama bizim kuvvetlerimiz gerçekten de dezavantajlı durumda gibi görünüyordu. İlk başta onları zorlamıştık ama yavaş yavaş ibreyi kendilerine çevirmeye başlamışlardı.
Richard da dahil olmak üzere saldıran üç Marte Şövalyesi özellikle zor durumdaydı. Kör noktaları ortadan kaldırmak için sırt sırta vermişlerdi ama rakipleri açıkça onlardan daha üstündü.
Hızla çarpan kalbimi yatıştırmak için derin bir nefes aldım ve rakiplerimiz hakkında daha fazla bilgi edinmek için Değerlendirme yeteneğimi kullandım.
[İsim: Tohma / Meslek: Haydut / Seviye: 29 / Irk: İnsan / Statü: Vahşileşmiş/Tükenmiş]
[İsim: Sumire / Meslek: Haydut / Seviye: 33 / Irk: / Statü: Vahşileşmiş/Zayıflamış]
İlk konuşan kişiyi ve en yetenekli savaşçıları gibi görünen kişiyi değerlendirmiştim. Seviyeleri özellikle yüksek değildi ama ikincisinin ırkı bir şekilde gizlenmişti. Ayrıca ikisinin de statüsünde daha önce hiç görmediğim bir kelime yer alıyordu: Vahşileşmiş.
İsminden kadın olduğunu tahmin ettiğim Sumire, görebildiğim kadarıyla yarı insan gibi görünmüyordu; bu yüzden insan olduğunu varsaydım ama yüzündeki maskeyle bunu anlamak zordu.
“Mia, iyi misin?” dedi Chris arkamdan aniden, panik dolu bir sesle. Arkamı döndüğümde Mia’nın asasına dayanmış olduğunu ve Chris’in onu ayakta tutmaya yardım ettiğini gördüm.
“E-Evet. İyiyim,” diye karşılık verdi Mia.
“Emin misin? Çok solgun görünüyorsun…”
Mia gerçekten de bitkin görünüyordu; yüzünde zerre kadar renk kalmamıştı. Arkasındaki Sahanna’nın da ellerini şakaklarına bastırdığını gördüm.
“İyi misin?” diye sordum ona.
“E-Evet. Aniden bir büyü gücü dalgası yayıldı…” diye cevap verdi Sahanna.
Ciel onaylarcasına kararlı bir şekilde başını salladı ama her zamankinden biraz daha az enerjik görünüyordu.
Büyü gücü mü? Odaklanıp etrafımdaki manadaki dalgalanmaları hissetmeye çalıştım ve gerçekten de bir şekilde garip olduklarını fark ettim. Büyü Algılama yeteneğimi etkinleştirdim ve üzerimden geçen büyü dalgaları yüzünden neredeyse devrilecektim.
Sumire adındaki kişi özellikle büyük miktarda büyü yayıyor gibiydi. Nitelik olarak manası bir insandan çok bir canavarınkine benziyordu.
“Chris, sen iyi misin?” diye sordum.
“Evet, sanırım ruhlar beni koruyor olabilir,” dedi Chris kısık bir sesle.
“Ben yardıma gidiyorum,” dedim bir anlık tereddüttün ardından kararımı vererek. Mia’nın bu kadar halsiz görünmesinden de endişeleniyordum.
Ön saflarımız sayıca çok geride kalmıştı ama tüccardan da fazla uzaklaşmayı göze alamazdım. Kendini koruyabileceğini söylemişti ama rakiplerin hareketlerine bakılırsa, onlara karşı uzun süre dayanabileceğinden şüpheliydim. Sett ve yanındaki arkadaşının bile hiç şansı olmayabilirdi.
“N-Ne bunlar?!” ben golemim Shade ile X’i çağırdığımda Sett şaşkınlıkla bağırdı.
“Golemler,” dedim ona. “X, sen at arabasını koru. Shade, düşmanı etkisiz hale getir.” Shade’in yeteneği onları bağlayabilirdi; bu da onları öldürmeden yakalamamıza yardımcı olurdu.
“Haydutların” neden bizi hemen öldürmeye çalışmadıklarını merak etmekten kendimi alamadım. Bunu tam olarak nasıl yaptıklarını bilmiyordum ama yaklaştıklarını hiç fark etmemiş olmamız, isteselerdi bize pusu kurup bizi hemen oracıkta öldürebileceklerini gösteriyordu.
En azından bu durum siyahlı adamla yapılan dövüşten açıkça farklıydı; düşmanlarımızdan belirgin bir düşmanlık veya kan susamışlığı hissetmiyordum.
İçine mana enjekte ettiğim bir bıçak fırlattım. Kolayca savuşturuldu ama yere çarptığında küçük bir patlamaya yol açarak onları irkitti. Ardından Shade ile ben de kavgaya dahil olduk ve ibre tekrar tersine döndü.
“Ne yapacağız?” diye sordu haydutlardan biri panik içinde.
“Önce o zayıf üçlüyü aradan çıkarmaya odaklanın,” diye emretti liderleri hızla, ama çok geçti. Biz çoktan dövüş tarzımızı değiştirmiştik. Kendim saldırıya bastırmak yerine Hikari’nin felç edici saldırılarının onları yavaşlatabileceğini umarak ona destek oldum.
Zaman geçtikçe strateji etkisini göstermeye başladı. Her zamankinden biraz daha uzun sürüyor gibiydi ama onları değerlendirdiğimde haydutların statüsünde artık “Felç” kelimesinin göründüğünü gördüm. Değerlendirmem ayrıca pek çoğunun statüsünde “Vahşileşmiş” ibaresinin bulunduğunu da ortaya çıkardı.
Birbiri ardına dövüş dışı kalıyorlardı ki derken garip bir şey oldu. Vahşi bir uluma yankılandı ve Richard ile diğerlerini geriye doğru savurdu.
“D-Durdurun onu!” diye bağırdı birisi panik içinde, bunun kim olduğunu düşünecek vaktim yoktu. Sonraki saldırı çoktan gerçekleşiyordu… Ve bu saldırı hiç ayırt etmiyordu. Bu sefer kendi müttefikleri olan diğer haydutlar bile darbenin etkisiyle geriye savruldu.
Hatta… kendisini durdurmaya çalışan müttefiklerine karşı bizzat cephe almıştı. Daha yakından baktığımda, önüne gelene saldıran kişinin daha önce Değerlendirme kullandığım iki kişiden biri olduğunu fark ettim.
[İsim: Sumire / Meslek: Haydut / Seviye: 33 / Irk: Yarı-İb* / Statü: Vahşi/Çılgın]
Irkı artık “Yarı-İb” olarak görünüyordu ve statüsündeki “Zayıf” ibaresinin yerini “Çılgın” almıştı. Sumire adlı Yarı-İb arkasını döndü ve gözlerini bir sonraki hedefine, yani bana dikti.
Öfkeyle üzerime atıldığında elinde bir silah taşımadığını gördüm; sanki göğüs göğüse dövüş için tasarlanmış eldivenler takıyordu.
Yumruğu bana çarpmadan hemen önce engellemek için kalkanımı hazırladım. Yumruğunun şiddeti kalkan boyunca yankılandı; gücü zindanda dövüştüğüm patron canavarlarla başa baş düzeydeydi. Kontrolden ne kadar çıktığını önceden görmemiş olsaydım, o tek darbe beni kesinlikle geriye savururdu.
Ben saldırıyı savuştururken, Shade gölge bağlama yeteneğiyle Sumire’yi hedef aldı. İlk başta etkili gibi görünse de Sumire bağlardan kurtulana kadar çırpındı ve sonunda onları parçaladı. Ardından benden uzağa sıçrayarak bir sonraki saldırısını Mia ve Chris’e yöneltti. Sera onu durdurmak için baltasını sallayarak ileri atıldı ancak Sumire darbeyi yumruğuyla engelledi ve Sera’yı geriye fırlattı.
“D-Dur. Bunun böyle devam etmesine izin veremeyiz…” Sumire’nin anlık duraksamasından yararlanıp onu arkasından kıskıvrak yakalamaya çalışan kişi… haydutlardan bir diğeri olan Tohma’ydı.
O Sumire’yle boğuşurken diğer haydutlar da onu zapt etmek için ileri atıldı ancak hepsi bir olsa bile onun bu öfke nöbetini durduramadılar. Hepsini havaya savurdu; yere sertçe çakıldılar ama görünüşe göre hâlâ nefes alıyorlardı. Eğer Sumire’nin elinde bir kılıç ya da başka bir ölümcül silah olsaydı, hasar kesinlikle çok daha ağır olurdu.
Tohma yanıma doğru fırlatılmıştı, ben de ona bir soru sormak için döndüm. “Hey, onu durdurmanın bir yolu… var mı?” Ancak yüzünü gördüğümde bakakalmaktan kendimi alamadım.
Daha doğrusu, taktığı maske ve peruk tarafından gizlenmeyen yüzünü anlık olarak görmüştüm. Koyu renk saçlar, koyu renk gözler… ve yüzüne kazınmış kabuki tiyatro maskesini andıran bir desen.
“O bu hale geldiğinde yapabileceğin tek şey onu bağlayıp öfkesinin yatışmasını beklemektir. Ama daha önce hiç bu kadar kötü olmamıştı. Gerçekten tamamen çılgına döndü. Biraz daha böyle devam ederse…” Kendi kendine, “Ve sonra bunun üzerimizdeki etkisi…” diye mırıldanarak sözünü yarım bıraktı.
Bunu duyunca, iki kez düşünmeden Tohma’nın üzerinde birkaç kutsal büyü kullandım. “Heal. Recovery.”
Heal büyüsünü yaralı olduğu için kullanmıştım. Recovery ise anlık bir karardı ama işe yaradı; tam gözlerimin önünde Tohma’nın statüsündeki “Vahşi” etiketi kalktı ve yüzündeki kabuki benzeri desen kayboldu.
Demek “Vahşi” statüsü Recovery ile iyileştirilebiliyor? Kafamı kaldırıp etrafa bakınarak Sumire’yi aradım ve şimdi de Mia ile Chris’in peşine düştüğünü gördüm. X onu uzak tutuyor gibi görünüyordu ama bu sadece bir yanılsamaydı. Sadece kalkanına gelen darbelerde bile, her vuruşunda onun mana’sının azaldığını görebiliyordum. Bu da onun hasar aldığını kanıtlıyordu.
Bizzat Recovery kullanmak için Sumire’ye çok uzaktaydım, bu yüzden kargaşaya doğru koştum. “Mia, Recovery! Onun üzerinde Recovery kullan!” Koşarken bu şekilde bağırdım.
Mia beni duydu ve denileni yaptı. Onlara doğru hücum ederken Değerlendirme kullandım ve Sumire’nin Vahşi statüsünün kaybolduğunu gördüm… ve ardından hemen tekrar belirdi. Tam o anda yaydığı mana daha da güçlendi.
Üstelik tek değişim bu da değildi. Sumire’nin sırtından aniden bir şey kabardı, kıyafetlerini yırtıp siyah bir şekil olarak ortaya çıktı. Küçük olsalar da kanatları andırıyorlardı.
Değerlendirdiğim statülerinde de bir değişiklik gördüm: “Yarı-İb*” ibaresi artık “Yarı İblis”e dönüşmüştü.
Ne olduğunu bilmesem de tehlikeli bir şeye dönüştüğünü anlayabiliyordum.
Hayır… Farkına vardım. Daha önce buna benzer bir şey görmüştüm.
“Mia, Sanctuary!” Sumire’nin ayaklarına bakarak bağırdım.
Evet, ayaklarının etrafındaki çimler ölüyordu. Tıpkı daha önceki karayabandomuzu gibiydi.
Mia hızla bir Sanctuary oluşturdu; bu büyü Sumire’nin yaydığı mana ile çarpıştı, patladı ve Mia’yı, at arabası gözcülerini ve hatta at arabasının kendisini bile savurdu. Ayakta kalmayı ucu ucuna başardım ama toz bulutu dağıldığında görebildiğim tek şey Sumire’nin orada sakince durduğuydu. Siyahlık, onun etrafında bir daire şeklinde yayılarak yerde ilerlemeye devam ediyordu.
Bu şekilde özgürce dolaşmasına izin vermek tehlikeli olurdu.
İçgüdülerim bana bunu söylüyordu.
Onu durdurmak için… onu öldürmem mi gerekecek?
Sumire tekrar bana doğru döndü ve yarı kırık maskesinin ardından acıyla buruşmuş yüzünü görebiliyordum.
Bu manzara benim yerime kararı vermişti. Elimdeki mitril kılıca mana yükledim ve onu ışık elementiyle çevreledim. Belki de bana öyle geliyordu ama gözleri sanki onu kurtarmam için, onu durdurmam için yalvarıyor gibiydi. Bana bu şekilde yaşamaktansa ölmeyi tercih edeceğini söylüyordu.
Kararlılığım sarsılmadan bu işi bitirebilmeyi umarak Feyer’in Tılsımı’nı Eşya Kutusu’mdan çıkardım, bir adım öne attım ve koşmaya başladım.
[Feyer’in Tılsımı] Lanetlere karşı koruma sağlar. Dayanıklılık: 100.
Arkamdan Tohma’nın bağırdığını duydum ama arkama dönmedim. Bir saniye bile dursam şansımı kaybederdim.
Kılıcımı Sumire’ye doğru indirdim, o da yumruğunu savurarak iki atağın çarpışmasına neden oldu. Kılıcım mana ile güçlendirilmiş olmasına rağmen yine de eldivenini kesemedi; aksine temas ettikçe onun mana’sı daha da güçleniyor gibiydi.
Büyüsel dalgalanmayı en güçlü şekilde ense kökünde hissettim. Orada belirsiz bir siyahlık yayıyormuş gibi görünen bir tür leke vardı. Bu siyahlık bedenimi sardı, Feyer’in Tılsımı tuzla buz oldu ve ben de buna karşı koymak için kendimi hızlıca ışık büyüsüyle çevreledim.
Mana’mın tükendiğini hissedebiliyordum. Karşı koymak istiyordum ama bir türlü temas kuramıyordum.
MP’im neredeyse bitmek üzereydi. SP ve MP’imi takas etmek için Transfer yeteneğimi kullandım ancak bu sadece MP’im tamamen tükenene kadar geçici bir çözümdü.
Bundan sonra ne yapacağımı çözmeye çalışırken Ciel’in topallayarak görüş alanıma girdiğini gördüm. Acı çekiyor gibiydi ama gözlerimiz buluştuğunda bir ses duydum. Kısık ve zayıf bir sesti ama bir şekilde tanıdık geliyordu.
Ciel’e tekrar baktım ve bana kararlı bir şekilde başını salladı. Geçen sefer olanları hatırlayarak tereddüt ettim ama başka çare kalmadığı için ona güvenmekten başka yolum yoktu.
Kılıcımla Sumire’nin saldırılarını engellerken “Recovery” kelimesini mırıldandım.
Anında Sumire’nin bedeninden taşan siyahlık dağıldı… ardından hemen ensesinden tekrar dışarı akmaya başladı. Fakat durduğu o kısa anda Ciel, arkadan Sumire’ye doğru atılmış ve o garip siyah lekeyi ısırmıştı.
“C-Ciel?” Olay o kadar aniden gerçekleşmişti ki şaşkına dönmüştüm ama Ciel oraya bir kere yapışmıştı ve pes etmeye niyeti yoktu.
Bir dakika geçti, sonra iki dakika… Ciel’in bedeni yavaş yavaş şişmeye başladı. Tam normal boyutunun yaklaşık iki katına ulaştığında, parlak bir ışıkla parıldamaya başladı. Öyle parlaktı ki neredeyse gözlerimi kapatmak zorunda kalacaktım ama dayanmayı başardım.
Işık Sumire’nin bedenini sardı, bir anlığına daha da güçlendi ve ardından ortadan kayboldu. Aynı anda kılıcıma karşı hissettiğim direncin yok olduğunu fark ettim.
Sumire yere yığıldı ve altındaki kararan toprak tekrar normal rengine döndü. Ciel de gözlerimin önünde yere düşüverdi.
Dövüş bittikten sonra halletmemiz gereken pek çok şey vardı.
Benim dışımda sadece Rurika ve Sera hâlâ hareket edebilecek durumdaydı… gerçi Tohma da muhtemelen daha önce üzerinde Heal kullandığım için zarar görmemiş gibi görünüyordu.
En büyük hasara yol açan Sumire ise şimdi huzur içinde uyuyordu.
Sumire’nin hayatta olduğundan emin olduktan sonra Tohma bize teslim oldu. Diğer haydutları toplamak için Shade ve X’i kullandım, ardından onları Sihirli İp’imle bağladım. Direnmeye pek hevesli görünmüyorlardı, ben de hâlâ Vahşi belirtileri gösteren herkesin üzerinde Recovery kullandım.
“Şimdi ne yapmalıyız?” Richard’a bundan sonraki planı sorduğumda, bu noktada hâlâ planlandığı gibi Clowa’ya devam etmenin en iyi fikir olduğunu düşündüğünü söyledi.
Yine de bu durum bazı sorunları beraberinde getiriyordu.
İlki Tohma ve diğer haydutlardı. Şu an direnmiyorlardı ama daha sonra ne yapacaklarını kestirmek imkansızdı.
İkincisi ise at arabasıydı. Buraya iki at arabasıyla gelmiştik ancak biri artık kullanılamayacak kadar hasar görmüştü. Atlar hayattaydı ve yaralanmış olsalar da Mia onları iyileştirip eski sağlıklarına kavuşturmuştu.
“Biz haydutlara göz kulak oluruz. Siz tüccarları Clowa’ya götürün,” dedim ona. “Sonra mümkünse birkaç hapishane arabası hazırlayıp bizim tarafımıza doğru geri dönün.”
Toplamda on sekiz haydut vardı ve hepsini Marte’ye götürmemiz gerekiyordu.
“O zamana kadar burada kamp yapmak zorunda kalacaksınız. İyi olacağınızdan emin misiniz?”
“Evet. Basit bir hapishane yapacağım.” Bir dakika kadar düşündüm, ardından ana yoldan biraz uzaklaşıp toprak büyüsüyle bir bina inşa ettim.
“Önce golem’ler, şimdi de bu… Sen de kimsin böyle?” diye sordu Richard şaşkınlık içinde.
“Buraya gelmeden önce bolca zindan keşfi yapmıştım,” dedim ona. “Gerçekten değerli ganimetler buldum.” Teknik olarak bir yalan değildi, çünkü golem’leri yapacak malzemeleri zindanda elde etmiştim.
Richard zindanlar hakkında yeterince bilgi sahibi olmalı ki bu açıklamayı ikna edici buldu.
Sonunda Richard ve Sett at sürerek Clowa’ya doğru yola çıktılar; tüccar ise diğer üç şövalyenin muhafızlığında at arabasını aldı. Sark ve Sahanna, Sahanna’nın isteği üzerine geride kaldılar.
“Sizi yeterince tanıyorum. İyi olacağınızı düşünüyorum ama yine de dikkatli olun,” dedi Richard, Sark ve Sahanna’ya kaçamak bakışlar atarak.
Yola çıkışlarını izledikten sonra tekrar binanın içine döndük.
İçeride, haydutları cinsiyetlerine göre hücre benzeri odalara ayırdık. “Bir şeye ihtiyacınız olursa bana haber verin. Ve Tohma, seninle bir dakika konuşabilir miyiz?” dedim.
“Tabii, elimden geldiğince her şeyi anlatırım,” diye yanıtladı.
“Hmph. Ahmak haydutlar,” diye söylendi Sark.
“Ağabey, bir dakika sessiz olabilir misin?” dedi Sahanna kocaman bir gülümsemeyle. “Sora, sorgulamaya katılsam senin için bir sakıncası var mı?”
O gülümsemeyi görüp de ürpermeyen tek kişi Sark değil, tüm haydutlardı.
Sonunda Sark dışarı çıkıp Hikari ve diğerleriyle antrenman dövüşleri yapmaya karar verdi. Golem’lerin de katılmasına karar verdim, bu yüzden Mana Enchant ile mana’larını tazeleyip gerisini Mia’ya bıraktım.
“Onun canını çıkarın,” dedi Sahanna onlara.
Mia mahcup bir şekilde gülümsedi ama Hikari göğsüne vurarak “Bende o iş,” dedi.
Bol şans, Sark. Hikari asla kendini tutmaz.
Geriye sadece Sahanna, Chris ve ben kalmıştık. Sahanna’yı bu işin dışında tutmayı tercih ederdim ama ısrar etmişti.
“Yani şimdiye kadar yaptıklarınız Sumire’nin çılgına dönmesine neden olan şeyle mi bağlantılı?” diye sordum ona.
“Evet. Bu diyara bunu iyileştirmenin bir yolunu bulmak için geldik.”
“Burada bir tedavi olabileceğini düşünmek için bir sebebiniz var mıydı?” diye sordum.
Tohma başını salladı. “Emin olamıyorduk ama ay ağacı meyvesinin bir işe yarayabileceğini düşündüm.” Anlaşılan bu grupta olmayan diğer arkadaşlarından biri, ay ağacı meyvesinin her derde deva bir ilaç olarak bilindiğini duymuştu. Lufre Ejderha Diyarı’na bir nevi çaresizlikten gelmişlerdi.
Ay ağacı meyvesinin sonunda işe yaradığını söyledi, bu yüzden onu taşıyan tüccarları hedef alıyorlardı.
“Peki bu başınıza nasıl geldi?” diye sordum ardından.
“Biz… üzerimizde deneyler yapıldı,” dedi Tohma nihayet yoldaşlarına bir göz attıktan sonra.
Bize anlattığı hikaye öyle akıl almazdı ki kulaklarımı tıkamak istedim.
Boynunun arkasındaki bir tür lekeyi gösterdi. “Bu bize bastıkları damga. Buna köle mührü diyorlardı. Görünüşe göre bugünlerde unutulmuş bir sanatmış.” Geldiği tesisteki insanların kendisine söylediklerini hatırlıyor gibi bir hali vardı. Tüm detayları bilmiyordu ama bize, “Güçlü savaşçılar yaratmak için tasarlandığını söylemişlerdi,” dedi.
Tohma ve diğerlerinin seviyelerinin gösterdiğinden daha güçlü oldukları aklıma geldi. Onları aksiyon halinde gördükten sonra çıkardığım varsayım buydu ama gerçekte ne kadar doğru olduğundan emin değildim. Eğer “Vahşi” statüsü bunda bir rol oynadıysa, eh, artık ortadan kalkmıştı—ama köle mühürleri hâlâ duruyordu, dolayısıyla belki de tekrarlayabilirdi.
Ancak Sumire’nin köle mührü kaldırılmıştı, bu yüzden iyi olması gerekiyordu… yine de ona göz kulak olmak önemli olacaktı. Tohma ayrıca etkinin kişiden kişiye değiştiğini de söyledi.
“Peki, aslen nereden geliyorsunuz?” diye sordu Sahanna.
“Elesia,” dedi Tohma en sonunda, kelimeyi sırtımdan aşağı ürperti gönderen bir nefretle tükürürcesine söyleyerek.
Durumun böyle olduğuna dair bir his vardı içimde ve görünüşe göre haklıydım.
Maskelerini ve peruklarını çıkardıktan sonra, birçoğunun koyu renk gözlere ve saçlara sahip olduğunu görmüştüm. İkisine birden sahip olmayanlarda bile en azından biri vardı. Koyu renk gözler nadirdi ama imkansız veya duyulmamış bir şey değildi. Yine de tüm bir grubun bu özelliklere sahip olduğunu görmek alışılmadık bir durumdu.
Her şeyden öte, gerçekten de Elesia’nın üst düzey yetkililerinin bulaşacağı türden iğrenç bir uygulamaya benziyordu. Hikari’ye neleri çektirdiklerini ve beni kendi dünyamdan buraya çağırdıktan sonra bana nasıl davrandıklarını zaten biliyordum.
“Bana inanıyor musun?” Tohma buna şaşırmış görünüyordu.
Maskemi çıkarıp Tohma’ya döndüm. “Bana da az çektirmediler. Maske takmamın sebebi bile bu.” Başka dünyalı olduğum gerçeğini gizleyerek, Krallık insanlarının neden peşimde olduğunu açıkladım. Bunun yerine nadir yeteneklerim yüzünden peşimde olduklarını söyledim ve boyut büyülerim de dahil olmak üzere birkaçını gösterdim.
“Şey, bir soru sorabilir miyim?” Sahanna ve ben sorularımızı bitirdikten sonra, bir süredir sessiz olan Chris lafa girdi. “Şurada uyuyan kişiyi buraya getirebilir misiniz?” Chris, başından beri uyumakta olan haydutlardan birini işaret ediyordu. Bu kişi Sumire değil, bize saldırdıktan hemen sonra en başta bayılan kişiydi.
İlk bakışta huzur içinde uyuyor gibi görünüyordu.
“Bu ona sık sık olur mu?” diye sordu Chris.
“E-Evet. O… yeteneğini kullandıktan sonra… sık sık bayılır.” Tohma, onun eninde sonunda uyanacağını da sözlerine ekledi.
“Bu bana hiç iyi görünmüyor,” diye fısıldadı Chris, ardından seçemediğim birkaç kelime daha mırıldandı.
Aniden, uyuyan kızdan fırlayan bir mana sinyali Chris’in önünde durdu.
“Tahmin ettiğim gibi,” dedi Chris. “Bir ruhla sözleşmesi var gibi görünüyor—üstelik oldukça güçlü bir ruhla. Sanırım az önce kullandığı yetenek ruhun gücünü yönlendiriyordu ama bu durum onu neden böyle bayılttığını açıklamıyor. Bu belki de o… köle mührü dediğiniz şeyin bir yan etkisidir? Gerçekten tehlikeli görünüyor, bu yüzden sanırım sözleşmeyi iptal etmek en iyisi olurdu. Ancak ruh ayrılmak istemiyor gibi görünürken, gücünün bir kısmının kullanılmasını engellemek için onu mühürlemek istiyorum.”
“Bunu yapabilir misin?” diye sordu Tohma.
“Benim de bir ruhla sözleşmem var,” dedi Chris.
Chris’e baktım, göz göze geldik ve gülümsedi.
Bunu duyan Tohma ve diğerleri eğilerek ona minnettarlıklarını sundular.
Takım arkadaşlarına derinden değer veriyor gibi görünüyorlardı.
Ondan sonra haydutlara yiyecek verip oradan ayrıldık. Büyüyle oluşturduğum binanın birkaç odaya bölündüğünden emin olmuştum. İhtiyaç duyulacağından şüpheliydim ama ne olur ne olmaz diye yapmıştım.
“Şey, Bayan Chris, ruhlar hakkında bilginiz mi var?” Kendi odamıza geçtiğimizde Sahanna heyecanla Chris’e sordu. Gözleri ışıl ışıldı.
Ha? Şimdi de “Bayan Chris” mi oldu?
Heyecanla konuşmaya devam etti, “Bir şaman mısınız? Yoksa… bir elf misiniz yoksa?!”
Bu ikinci soru karşısında yutkundum. Chris aniden durdu ve ona baktı.
“Aah, öylesiniz, değil mi?” diye coşkuyla sordu Sahanna. “Şey, elinizi sıkabilir miyim?!”
Chris gayriihtiyari elini uzattı ve…
“Aman Tanrım, inanamıyorum!” Sevinçten havalara uçan Sahanna elini sertçe sıktı.
Bu sırada ikimiz şaşkınlık içinde öylece kalakaldık. Sahanna, Sark’ı kontrol altında tutma şekliyle her zaman çok olgun görünürdü ama şu anda yaşına çok daha uygun görünüyordu.
Bir süre sonra aklı başına gelmiş olmalı ki aniden utanmış gibi göründü.
“Peki, Chris’in bir elf olduğunu düşünmene ne sebep oldu?” diye sordum ona.
“Ben de senin kullandığın yeteneğin aynısını kullanabiliyorum, Sora. Değerlendirme, değil mi? En azından ona benzer bir şey.” Sahanna konuşurken o tuhaf göz bebekleri daha da daraldı.
İlk karşılaştığımızda “Ejderhalkı” diye fısıldadığımı duyduğu için Değerlendirme yeteneğimi sezmişti. Ayrıca Tohma ile konuşurken, adı daha önce hiç geçmemiş olmasına rağmen Sumire’ye adıyla seslenmiştim.
“Irkınız ‘insan’ olarak görünüyor ama bazen harfler bulanıklaşıyor,” dedi Chris’e. “Bu bana babamın bir zamanlar söylediği bir şeyi hatırlattı; bulanık harfler ya bir şeyin değerlendirmeyi engellediği ya da kişinin kılık değiştirdiği anlamına gelirmiş.”
Sahanna haklıydı. Değerlendirilmelerini önlemek için hem Chris’e hem de Mia’ya kılık değiştirme etkisi olan sihirli bir eşya vermiştim.
“Sonra ruhlarla iletişim kurabildiğinizi görünce… neredeyse inanamadım ama bir elf olmanız gerektiğini düşündüm.”
“Ş-Şey…”
“Aah, endişelenmeyin. Kimseye söylemeyeceğim. Ama etrafınızda güçlü bir mana varlığı da hissettim. Bu da mı bir ruh acaba?”
Muhtemelen Ciel’den bahsediyordu. Chris ile bakıştık, ardından Sahanna’nın sorusunu başımla onaylayarak yanıtladım.
“Anlıyorum. Ne olabileceğini merak ediyordum. Demek gerçekten bir ruhmuş… Ah, umarım bir gün onu görebilirim!”
Neler oluyor böyle…? Bana Syphon ve diğerlerinin ilk baştaki tepkilerini hatırlatıyordu. Elfler bu dünyada gerçekten o kadar etkileyici mi?
Ciel’i görebilmesi için Sahanna’ya Eliana’nın Gözleri’ni vermeyi bir an düşündüm ama hâlâ kendini pek iyi hissetmediği için bundan vazgeçtim.
Daha sonra Sark içeri girdi, görünüşü… bitkindi. Ancak bunun nedeni görünüşe göre Hikari’nin ona karşı özellikle sert davranması değil, kendisinin sürekli ona meydan okumaya devam etmesiydi.
“Önceki dövüşte hiçbir işe yaramadığı için pek memnun görünmüyor,” dedi Rurika.
“Ayrıca Shade ve X’e de defalarca meydan okudu,” diye ekledi Sera.
Hikari ve Mia da bunu doğrulamak için başlarıyla onayladılar.
Bu anlatılanları duyan Sahanna, memnun görünerek Sark’a baktı.
◇◇◇
Richard ve diğerleri, yola çıktıktan beş gün sonra geri döndüler. Dört at arabası hazırlamışlardı; bunlardan ikisini “haydutlar” için hapishane arabası olarak kullanacaktık. Binayı bir arada tutan büyüyü kaldırdım ve arabalara bindik.
Bu beş gün boyunca Sark zamanını antrenman dövüşleri yaparak geçirmişti, Sahanna ise Chris’in yanından bir an olsun ayrılmamıştı. Sark, ikisinin bu kadar yakınlaştığını görünce şaşırmış hatta biraz da kıskanmış gibiydi ama Sahanna’nın ne kadar eğlendiğini görünce itiraz edememiş gibiydi.
Zamanımın çoğunu yürüyerek geçiriyor, bir yandan da Tohma ve diğerlerinin ne durumda olduğunu yakından takip ediyordum. Sark ve Sahanna, belirgin bir amaç olmaksızın yolda öylece bir aşağı bir yukarı yürümemi garip bulmuş olmalılar ki diğerlerine birkaç kez bunu sordular. Sanırım bana doğrudan sormayarak kibarlık etmeye çalışıyorlar? diye düşündüm.
Ayrıca Tohma ve diğerlerine Elesia’dan Lufre’ye nasıl geldiklerini de sordum; tıpkı bizim gibi Frieren’den Eva’ya girdiklerini ve dağları aştıklarını duyunca şaşırdım. Bu durum, Riell yakınlarında gördüğümüz lanetli toprağın onların geçişinin—daha doğrusu Sumire’nin öfke nöbetlerinin—bir sonucu olup olmadığını merak etmeme neden oldu.
Anlaşılan dağları asgari ekipmanla aşabilmelerinde bir arkadaşlarının yeteneği büyük rol oynamıştı.
Haydut avını bitirdikten sonra Altair’e girmek için resmi iznimizi aldık.
