Sonraki günlerde…
Yi Feng uçsuz bucaksız yıldız nehrini aştı, birbiri ardına parıldayan gök cisimlerine uğradı.
Bu gezegenlerin kimi çorak ve ıssızdı, kimi yaşamla doluydu. Bazılarında uygarlıklar gelişmişti, bazılarıysa el değmemiş, vahşi yerlerdi.
Yi Feng dağları ve nehirleri geçti. Sık, kadim ormanların içinden yürüdü; hatta magmaya ve denizlerin dibine daldı.
Ayak izleri onlarca gezegene, yüzlerce şehre, binlerce dağ köyüne yayıldı.
Yol boyunca pek çok eski dostuyla buluştu, geçmişlerine dair nice hikâye dinledi.
Yıldız nehrinin güneyindeki gösterişsiz bir gök cisminde…
Bir zamanlar büyük savaş için zehirler araştıran büyük simya ustasıyla karşılaştı.
O savaş uğruna bu büyük simya ustası elinden gelen her şeyi yapmış, zehirleri kendi üzerinde denemekten bile çekinmemişti.
Bunun bedelini sayısız acı ve işkenceyle ödemişti.
Sonunda içinde biriken zehir öyle derine işlemişti ki yetişimiyle bile bastıramaz olmuş, Göksel Felaket Zehri Bedeni’ne dönüşmüştü.
Göksel Felaket Zehri Bedeni, herkesin felaket habercisi olarak bildiği bir yapıydı.
Sürekli çevresine ölümcül zehirler salar, yakınındaki bütün canlıları öldürürdü.
Yaydığı zehirli gaz giderek yoğunlaşır, etkilediği alan durmadan genişlerdi.
Bu lanetli beden yapısı, eninde sonunda koca bir gezegeni yok edebilirdi.
Simya ustası hayatına son vermeyi düşünmüştü.
Ama kendini öldürse bile içindeki zehir dışarı yayılmayı sürdürecekti.
Hatta Göksel Felaket Zehri Bedeni cesedini ele geçirecek, her yeri dolaşıp zehirli gaz saçarak daha da korkunç bir zehir felaketine yol açacaktı.
Bu gezegendeki canlılara zarar vermemek için…
Büyük simya ustasının sonsuz bir azaba katlanıp kendini okyanusun en derinine mühürlemekten başka çaresi kalmamıştı.
Çaresizlikten verilmiş bir karardı ama yapabileceği tek şey de buydu.
Zararı olabildiğince azaltmış olsa bile o deniz bölgesinin on bin mil çevresinde tek bir canlı kalmamıştı.
Başka bir gezegende Yi Feng, bir zamanların Yumruk Azizi’yle karşılaştı.
Yumruk sanatına tutkuyla bağlı bir adamdı.
Çocukluğundan beri çalışmış, her tür yumruk tekniğinde ustalaşmıştı.
Hiç silah kullanmaz, düşmanının karşısına yalnızca yumruklarıyla çıkardı.
Silah kullanmamasının nedeni, yumruklarının en sağlam ilahi silahlarla boy ölçüşebilmesiydi.
Yumruklarının gücü yoluna çıkan her şeyi ezer, dağları parçalar, nehirleri bölerdi.
Ama böylesine kudretli biri bile o büyük savaşta en çok gurur duyduğu şeyi, kollarını ve yumruklarını kaybetmişti. Kemiklerini yeniden oluşturması bile işe yaramamıştı.
O günden sonra…
Tamamen yıkılmış bir hâlde, uzak ve ıssız bir dağ köyüne çekilmişti.
Yi Feng, bir zamanlar yaşamla dolu başka bir gezegende ise uçsuz bucaksız bir çoraklık gördü.
Yalnızca çorak da değildi. Ürkütücü bir karanlığa bürünmüş, beyaz kemiklerle dolmuştu.
Kara kızıl toprakta kopmuş uzuvlar, kırık kemikler ve türlü silahlar her yere saçılmıştı.
Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Eski refahıyla karşılaştırınca Yi Feng’in içinde derin bir acıdan başka bir şey kalmıyordu.
Ayaklarının altındaki kara toprağın eskiden taş döşeli sokaklar olduğunu hatırlıyordu. Burası zengin, hareketli, kocaman bir şehirdi.
Ana caddede araçlar eksik olmazdı. Türlü türlü insan durmadan gelip gider, tezgâhlardaki çeşit çeşit eşya göz kamaştırırdı.
Şimdiyse yalnızca ıssızlık ve ölüm kalmıştı.
Pek çok yere gitti, pek çok manzaraya tanık oldu.
Birbiri ardına acılara son veriyor, gezegenlerin yeniden canlanmasını sağlıyordu.
Eski silah arkadaşlarına yeniden yaşama fırsatı veriyordu.
Bu, bir kurtuluş yolculuğuydu.
Kurtardıkları yalnızca acı içindeki insanlar ve gezegenler değildi. Kendi yüreğini de kurtarıyordu.
Her buluşmada, bir zamanlar yüreğine çöken o ağır yük biraz daha hafifliyordu.
Geçmiş geri alınamazdı ama geleceğe hâlâ uzanılabilirdi.
Geçmişi de pişmanlıkları da rüzgâra bırakıp önlerindeki güzel günlerin kıymetini bilmeliydiler.
Eski dostlarına bunu söylüyor, kendini de bunu kabullenmeye çağırıyordu.
Bütün davetiyeleri dağıttığında, yüreğinin derinlerindeki pişmanlıklar sonunda yatıştı.
O anda, yüzüne değen hafif rüzgârı daha dostça, batan güneşin sıcak ışığını daha davetkâr buldu.
Yi Feng ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamıyordu…
Böyle bir huzuru ve sakinliği en son galiba Pingjiang Şehri’nde yaşamıştı.
Ah…
Uzun bir nefes verip yüreğinde biriken kasveti dışarı bıraktı.
O anda içi ferahladı. Bütün ağırlığından kurtulmuş gibiydi.
Bir adım attı ve yıldız nehrinin içinde hızla kayboldu.
Hua Şehri.
Işıl ışıl süslenmiş Situ Konağı.
Ateş kırmızısı fenerler kutlamayı müjdeliyor, rengârenk flamalar rüzgârda gururla dalgalanıyordu.
Bütün Situ Konağı kahkahalarla, neşeli seslerle doluydu.
Herkesin gözlerinde sevinç ve huzur vardı. Kimse gülümsemesini saklayamıyordu.
Yi Feng yüksek eşiği aşıp ağır ağır konağa girdi.
Cang Sheng’ın büyük düğünü öbür gündü. Yi Feng her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.
Bu yüzden döner dönmez düzeltilecek bir şey var mı diye her yeri incelemeye başladı.
Situ ailesinin hizmetkârları inanılmaz derecede meşguldü.
Aile reisinin bir konuya böylesine önem verdiğini hiç görmemişlerdi. Bu yüzden en ufak ihmale cesaret edemiyorlardı.
Yi Feng’in uzakta olduğu günlerde Situ Taili her ayrıntıyla bizzat ilgilenmişti.
Genç çiftin düğününe ne kadar özen gösterdiği ortadaydı.
Yi Feng ellerini arkasında birleştirmiş, yüzünde hafif bir gülümsemeyle koridorları ve avluları dolaşıyordu.
Herkes süslemeler için elinden geleni yapmıştı ama bin kişinin bin farklı kusursuzluk anlayışı vardı.
Yi Feng de farklı değildi. Konakta yeterince “Çifte Mutluluk” yazısı olmadığını düşündü.
Kâhyadan fırça, mürekkep ve kâğıt istedi. Zincifreyle bu yazıları kendisi yazmaya başladı.
Hızla yazıyor, yanındaki birkaç hizmetçi de altın makaslarla yazıları kesip çıkarıyordu.
Etrafına Situ ailesinden bir kalabalık toplandı. Hepsi Yi Feng’in güzel yazısına övgüler yağdırıyordu.
Yazmayı bitirince hizmetçileri yanına alıp yazıları çeşitli yerlere yapıştırmaya gitti.
Bu biraz yamuk olmuş. Azıcık sağa al.
Pencereye de bir tane koyalım.
İşi bitince fırçaya doyamadığını hissetti.
Yeniden arka avluya gidip mürekkep ezdi. Genç çift için bir beyit yazacaktı.
Kalabalık yine toplandı.
Yi Feng’in fırça ustalığını ve edebî yeteneğini görmek için merakla, dikkatle bekliyorlardı.
Sonra Yi Feng fırçasını akan su, süzülen bulutlar gibi oynattı. Ejderhaları ve yılanları andıran kıvrak çizgilerle yazdı:
Üst dize: Düğün hediyesi diye bin parça yeşime ne gerek?
Alt dize: Kırmızı ip çoktan birbirine bağlamış iki yüreği.
Üst kuşak: Mutlu Birliktelik.
Çizgileri kuvvetli ve canlıydı; demir kancalar, gümüş oymalar gibiydi. Etraftakilerden coşkulu övgüler yükseldi.
Kâhya, bu beyti düğün odasına götürüp asar mısın? Bir de Cang Sheng’ı çağır. Döndüğümü, onu avluda beklediğimi söyle.
Elbette, Yi Bey. Kâhya saygıyla karşılık verip ayrıldı.
Yi Feng ancak o zaman dinlenmeye vakit buldu. Çayını yudumlarken dağılıp toplanan bulutları sessizce seyretti.
Az sonra…
Mavi bir cübbe giymiş Cang Sheng heyecanla geldi.
Düğün yaklaştıkça Cang Sheng’ın endişesi artıyordu.
Yi Feng’in zamanında dönemeyip düğün törenini yönetememesinden korkmuştu.
Döndüğünü öğrenince hem içtenlikle sevinmiş hem de rahatlamıştı.
Yi Feng abi, sonunda geldin!
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle koşarak yaklaştı. Mutluluğun yüzüne vurduğu belliydi.
Yi Feng onu tepeden tırnağa süzdü. Bir an dalıp gitti.
Sonra gülümseyerek üst üste başını salladı.
Birkaç günde Cang Sheng’ın hem duruşu hem giyimi epey değişmiş, güzelleşmişti.
Belli ki Situ Qingyi, müstakbel kocasına iyi bakıyordu.
Yi Feng’in dalıp gitmesinin nedeni, Cang Sheng’ın mavi cübbesinin ona atasını hatırlatmasıydı.
Çok eskiden, ilk tanıştıklarında o da sırtına o mavi cübbeyi geçirmiş, uzun kılıcını asmıştı. Dünyayı tek kılıcıyla dolaşıyordu.
