Yi Feng oturunca saçları kırlaşmış, aklaşmış ihtiyarlar hep bir ağızdan konuşmaya başladı.
Geçen sefer tek hamleyle kaybettim. Hâlâ içime oturuyor! Yemekten sonra bir el daha oynayalım!
Yi Feng gülümseyip başını salladı. Olur. Bu kez yenildiğini sen de kabul edeceksin.
Tek hamleyle kaybeden ihtiyar mahcup oldu.
Yi Feng’in satrançta çok iyi olduğunu biliyordu. Ama genç birine yenilmek biraz zoruna gidiyordu.
Neyse ki kasabalılar sade, içten insanlardı. Gerçekten kin tuttuğu yoktu. Sadece rekabet hevesi kabarmıştı.
Başka bir ihtiyar Yi Feng’in elini tuttu. Kendim mısır içkisi yaptım. Yi Bey, ne zaman uğrarsın? İki testi alıp götürürsün.
Yi Feng ellerini birleştirip teşekkür etti. Olur. Madem öyle, nazlanmayayım.
Ziyafet neşeli seslerle, kahkahalarla doluydu.
Masadaki ihtiyarlar, aralarındaki yaş farkına rağmen Yi Feng’i yakın bir dost sayıyordu.
Hepsi onu açık fikirli, son derece görgülü biri olarak görüyordu.
Günler böyle birbiri ardına geçti.
Zaman zaman kasabanın yaşlılarından biri vefat ediyor, zaman zaman ağlayan bir bebek dünyaya geliyordu.
Bu arada Kara Gölge Adası’nda göğü kaplayan savaş bütün şiddetiyle sürüyordu.
Adada her gün çok sayıda insan savaşta ölüyordu.
Uzun zamandır görünmeyen güneşle ay hâlâ ortaya çıkmamıştı. Dünya sınırsız bir karanlık altında kalmıştı.
Kimse fark etmeden…
Kanlı Ay değişmişti. İnsanlar ayın daha tuhaf, daha da kızıl bir hâl aldığını şaşkınlıkla gördü.
Sanki içinden bilinmeyen, muazzam bir dehşet çıkmak üzereydi.
Herkesin yüreğine korkunç bir gölge çökmüştü. Bir türlü dağılmıyordu.
Bütün dünya panik içindeydi. İnsanların kaygısı gün geçtikçe artıyordu.
Sürekli korkuyla yaşamak onları çaresiz bırakıyordu. Ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.
En çok da bu belirsizlik uykularını ve iştahlarını kaçırıyordu.
Uzayıp giden baskı pek çok insanı ruhen çöküşün eşiğine getirmişti.
Hatta artık o büyük felaketin bir an önce gelmesini ummaya başlamışlardı.
Bu, umutsuzlukla kendinden vazgeçişin karıştığı son derece karmaşık bir ruh hâliydi.
Belki de tam bu bekleyiş yüzünden…
Sonunda bir gün Kanlı Ay, yankılanan bir patlamayla parçalandı.
Hiçbir uyarı olmamıştı. Herkes hazırlıksız yakalandı.
Muazzam bir gümbürtü dünyanın en uzak köşelerinde yankılandı. Bu diyardaki bütün canlılar dehşete kapıldı.
Parçalanan Kanlı Ay ağır ağır toplanıp insan biçiminde bir siluete dönüştü.
O kişi havada yalnızca sessizce duruyordu. Ama sayısız canlıya kıyameti andıran bir baskı hissettiriyordu.
Bu dünyadaki herkes onu görebiliyordu.
Cehennemden çıkmış bir iblis tanrısı gibi, göğün en tepesinde gururla dikiliyordu.
Herkesin yüreğinin derinliklerindeki korku bir anda taştı.
Pek çok kişi korkusunu bastıramayıp o siluete doğru eğilerek diz çökmeye başladı.
Kara Gölge Adası’nın üzerindeki gökte…
Silueti gören yabancı ırklar saldırılarını birer birer durdurdu. Hepsi gökteki varlığın önünde diz çöküp taparcasına eğildi.
Ufuktan yeri göğü sarsan haykırışlar yükseldi.
Yüce Kızıl Ay Efendimize saygılarımızı sunarız!
Yüce Kızıl Ay Efendimize saygılarımızı sunarız!
…
Dalgalar gibi yayılan bu haykırışlar dünyayı süpürdü. Herkes kendini bir uçurumun kenarında hissediyordu.
Kara Gölge Adası’ndakilerin yüzleriyse ciddiydi.
Hepsi bu kişinin eşsiz aurasını hissedebiliyordu.
Hatta içten içe, bu gizemli kişinin isterse tek parmak hareketiyle hepsini ezip öldürebileceğini hissediyorlardı.
Kara Gölge Adası bir anda büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı.
Adaya yardıma gelenlerin içindeki umut söndü.
Kıyamet sonunda geldi mi?!
Ölümüne direnişleri onlara nihai zaferi getirmemişti.
Bu yüzden adayı savunan sayısız kişi kendini korkunç derecede güçsüz hissediyordu. Sanki bütün çabaları boşunaydı.
Yüce Kızıl Ay dünyaya tepeden baktı.
Kara Gölge Adası’ndaki karıncaları umursamıyordu.
Ağzını yavaşça açtı. Sesi net ama buz gibiydi. İnsanı titretiyor, engin dünyanın her yanında yankılanıyordu.
Yi Feng, ortaya çık!
Bu ses, dünyadaki bütün canlıların zihninde tekrar tekrar yankılandı.
Şeytani bir ses gibi kulaklarına işliyor, kulak zarlarını acıtacak kadar titretiyordu.
Pek çok fani bu işkenceye dayanamadı. Kulaklarını tutup acıyla yerde yuvarlanıyordu.
Kara Gölge Adası’ndakiler sözleri duyunca konuşmaya başladı.
Efendimizi mi çağırıyor?
Efendimiz gelir mi?
Gelirse bunun icabına bakar mı?
Kimse paniğe kapılmasın! Efendimiz mutlaka dönüp bu herifi halledecek!
Efendimiz dönmese bile Kara Gölge Adası’yla birlikte yaşar, birlikte ölürüz!
Birlikte yaşar, birlikte ölürüz!
…
Kara Gölge Adası’ndaki kalabalık coşmuştu.
Hepsinin yüzünde bir beklenti vardı.
Efendimiz mutlaka gelir, değil mi?
Bu umutla cesaretlerini topladılar. Adayı son nefeslerine kadar savunma kararlılıkları pekişti.
Kasabadaki küçük avluda…
Yi Feng kâsesindeki yemeği acele etmeden bitirip kâseyi bıraktı.
Sonra bardağındaki içkiyi tek yudumda içti. Ağır ağır ayağa kalktı.
Yaoyao, sana zahmet, bulaşıkları yıkayıver.
Ardından rahatça başını kaldırıp göğe baktı. O dev iblis gölgesini izlerken yüzünde en ufak bir değişim olmadı.
Sonra avludan ağır ağır çıktı.
Yun Yaoyao başını sallayıp gidişini izledi.
Kanlı Ay’ın parçalanışını, Yüce Kızıl Ay’ın ortaya çıkışını görmüştü. Gökler çöküyormuş gibi hissettiren baskısını duymuş, Yi Feng’i aradığını işitmişti.
Yun Yaoyao onun gücünü hissedebiliyordu.
Bu güç karşısında kendisi bile çaresizdi.
Ama Yi Feng’in arkasından bakınca bütün korkuları uçup gitti.
Şimdi tek yapması gereken, onun söylediği gibi bulaşıkları yıkamaktı.
