Çok uzun zaman sonra…
Yi Feng’in bulunduğu en yüksek zirveye…
Uçabilen bir yetişimci keşfe geldi.
Merakla doluydu. Yi Feng’in taş heykeline uzaktan baktı.
Yetişimi yüksek değildi ama bu dünyanın en güçlü kişisi olmuştu bile.
Yine de dağın ancak yarısına kadar uçabildi. Yükseklerde bağdaş kurmuş taş heykeli yalnızca uzaktan görebiliyordu.
Yi Feng’i uzaktan gördüğü anda yetişimcinin içini tarifsiz bir şaşkınlık kapladı.
Dünyaya hükmeden en güçlü üstat kendisiydi. Ama bu en yüksek zirvede başka bir insan silueti vardı.
Bildiği her şey altüst olmuştu.
Ona göre zirvedeki kişi, faniler arasındaki bir tanrı olmalıydı.
Böylece…
Yetişimci bu haberi her yere yaydı.
Sonraki nesiller bu yüce zirveye Kutsal Dağ adını verdi.
Kutsal Dağ’ın tepesindeki kişiyse Aziz diye anıldı.
Kutsal Dağ ile Aziz, bu dünyanın yetişimcileri için bir tutkuya dönüştü.
Hepsi o zirveye çıkmak, diğer dağlara tepeden bakmak ve yaşayan bir Aziz olmak istiyordu.
Sonsuz yıllar geçip gitti.
Bir gün…
Sonunda bir yetişimci zirveye ulaştı.
Taoist cüppeli, ak saçlı, ak sakallı biriydi. Ona hürmetle Saygıdeğer Yuanliu diye hitap ediliyordu.
Saygıdeğer Yuanliu, insan biçimindeki taş heykeli gördüğü anda tarifsiz bir tatmin duydu.
Sayısız yıl geçmişti. Ama yalnızca o zirveye çıkabilmiş, gerçekten yeryüzüyle göğün en yüksek noktasına varmıştı.
Ona göre kendisi artık yaşayan bir Aziz’di.
Yine de içinde bir korku yükseldi.
Sonuçta bu heykel sayısız yıldır burada duruyordu.
Demek ki onun bugünkü seviyesine sayısız yıl önce ulaşmıştı.
Saygıdeğer Yuanliu, Yi Feng’in taş heykeline bakıp saygıyla eğildi. Aziz, artık sizinle aynı seviyede durabiliyorum. Acaba geriye ruhani duyunuzdan bir parça kaldı mı? Mirasınızdan bana da bir pay verebilir misiniz?
Ama Yi Feng cevap vermedi. Sessizce bağdaş kurmayı sürdürdü.
Saygıdeğer Yuanliu yılmadı. Sessizce Yi Feng’in yanına oturdu.
Buranın Göksel Dao’ya en yakın yer olduğunu hissediyordu. Taş heykelin yanında yetişim yaparsa çok daha az emekle çok daha hızlı ilerleyecekti.
İster zihnindeki değişimden olsun, ister Yi Feng’in çevresindeki ruhani ahengin gerçek etkisinden…
Saygıdeğer Yuanliu’nun yetişimi müthiş bir hızla ilerledi. Kendi sınırlarını kısa sürede aşıp daha derin bir mertebeye ulaştı.
O gün…
Saygıdeğer Yuanliu tarikatına döndü.
Değer verdiği genç tarikat mensuplarına bu haberi anlattı.
Kibirlenmedi. Kendisine yaşayan Aziz demeye de cesaret etmedi. Bunun yerine kendini Aziz’in öğrencisi saydı.
Zamanla bu dünya, Yi Feng’in aslen geldiği gezegenden farksız hâle geldi.
Gittikçe daha fazla yetişimci, Saygıdeğer Yuanliu’nun yöntemini öğrendi.
Daha çok üstat Yi Feng’in heykeline geliyordu. Hepsi kendini onun öğrencisi sayıyordu.
Ta ki bir deli buraya gelip Yi Feng’in çevresindeki herkesi yenene kadar.
Havada gururla dikilip Yi Feng’in taş heykeline tepeden baktı.
Yendiği yetişimciler onu ancak uzaktan izleyebiliyordu.
Şu taş heykeli parçaladığım anda gerçek Aziz ben olacağım! İyi izleyin! Nasıl Aziz ve Ata oluyorum görün!
Deli yetişimci sözünü bitirip Yi Feng’in heykeline bir avuç darbesi indirdi.
Ama bir sonraki anda…
Yi Feng’in taş heykelinin çevresinde hafif bir Dao Ahengi dolaşmaya başladı.
Avuç darbesi Dao Ahengi’ne çarpınca saldırı geri tepti. Deli yetişimci oracıkta öldü, ruhu tamamen yok oldu.
Oradaki bütün yetişimciler şaşkınlıkla soluklarını tuttu.
Ama hemen ardından daha da sarsıcı bir şey yaşandı.
Taş heykelin gözleri ağır ağır açıldı. Yi Feng’in gözlerinde altın bir ışık çaktı.
Ardından heykel tuhaf biçimde Kutsal Dağ’ın zirvesinden kayboldu.
Bu manzara bütün yetişimcilerin içinde fırtınalar kopardı.
O günden sonra…
Bütün yetişimciler o taş heykeli Göksel Varlık diye anmaya başladı.
Onlara göre bu Göksel Varlık, yeryüzüyle göğün ortak efendisiydi.
Sonraki nesillerde Yi Feng’e Yaratıcı, Göksel İmparator, Dao Ulusu gibi adlar verenler oldu…
Yi Feng de bu sonsuz yıllardan uyanmıştı.
Çoraklık Sarayı Efendisi’nin kurduğu büyük formasyonun içinde…
Gözlerini ağır ağır açıp sakin, huzurlu bir şekilde gülümsedi.
Demek mesele buymuş. Sonunda başardım!
Çevresindeki yasa gücü ağır ağır bedenine aktı. Etiyle birleşip bir oldu.
Gözlerinde ışıklar parlıyordu. Sanki dünyadaki her şeyin içyüzünü görebiliyordu.
Bir sonraki anda…
Ağır ağır ayağa kalktı.
Kolunu hafifçe salladı. Formasyonun dünyası bir anda parça parça çatlayıp ince bir toza dönüştü.
Yi Feng bir adım atıp Çoraklık Sarayı’na vardı.
Çevresindeki hava önce çılgınca büküldü. Sonra her şey yeniden huzura ve sessizliğe kavuştu.
Formasyonun içinde binlerce, on binlerce yıl geçmişti. Dışarıda da upuzun bir çağ geride kalmıştı.
Çoraklık Sarayı Efendisi formasyondaki dalgalanmayı hissedip hemen yanına geldi.
Yi Feng’in dışarı çıktığını gördüğü anda şiddetle titredi.
Rüzgârda titreşen bir mum alevine benziyordu. Yi Feng’i görünce korkudan rengi solmuştu.
Ürpertici sesi bile bozulmuştu. Dışarıdan sert görünmeye çalışsa da içindeki korku sesine yansıyordu.
İmkânsız! Formasyonun içinde on bin yıl geçirdin! Gücün nasıl tükenip de ölmedin?!
Yi Feng kara gölgeye sakince baktı. Yüzünde en ufak bir duygu kıpırtısı yoktu.
Kara gölge kükredi: Nasıl çıktın? Üç kardeşin nerede?!
Hahaha! Sonunda öldüler, değil mi? Sizi birbirine çok bağlı kardeşler sanmıştım. Ama yaşamak için sonunda yine birbirinizi katletmek zorunda kaldınız!
Senin gibi bir ikiyüzlüyü kardeşlerine kavuşturacağım!
Yi Feng sakince cevap verdi: Kusura bakma, hevesin kursağında kalacak. Kardeşlerim de ben de gayet iyiyiz.
Kara gölge buna inanamadı.
Alayla sırıttı. Arkasındaki Yin Ateşi halkası şiddetle harlandı. Yi Feng’e en güçlü darbesini indirmeye hazırlanıyordu.
Ama Yi Feng kolunu şöyle bir sallayınca…
Yoktan, benzersiz derecede güçlü bir enerji dalgası doğdu. Her yöne yayıldı.
GÜM!
Enerji dalgası kuduran bir akıntı gibiydi. Çoraklık Sarayı’nı merkez alıp yüz binlerce mili süpürdü.
Bir anda önüne çıkan her şeyi ezdi geçti. Dağları ve nehirleri parçaladı.
Kara gölgenin gözleri büyüdü. Dehşetten bütün bedeni titriyordu.
Ama daha bir an bile geçmeden küle dönüştü, yeryüzüyle göğün arasına dağıldı.
Tek bir haykırışa bile vakit bulamamıştı.
Yi Feng’in yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Karşısındaki kişi, gerçek Çoraklık Sarayı Efendisi değildi.
Yalnızca bir yanılsama, hayalî bir suretti.
Gerçek Çoraklık Sarayı Efendisi’ni çok ama çok uzun zaman önce Yi Feng öldürmüştü.
Bu, çok uzak bir geçmişte yaşanmıştı.
Bir sonraki anda…
Yi Feng bir adım attı.
Toprak ayaklarının altında olağanüstü bir hızla kaydı. Sanki uzay sıkıştırılmıştı.
Sıradan görünen tek bir adımla sonsuz mesafeyi aşıp o uçurumda belirdi.
Bai Piaopiao’nun taş heykelinin yanındaydı.
Dimdik uçurumun altında hâlâ yemyeşil dağlarla berrak sular uzanıyordu.
Kuşlarla böceklerin sesleri yükselip alçalıyor, büyük nehir canlılıkla dolu bir şekilde akıyordu.
Yakıcı güneş tepede asılıydı. Dağları, nehirleri ve Bai Piaopiao’nun donmuş yüzünü usulca okşuyordu.
Yi Feng elini yavaşça kaldırıp heykelin yüzünü okşadı.
Gülümsedi, alçak bir sesle konuştu: Dışarıda seni bekleyeceğim. Uyanıp dönmeni bekleyeceğim.
Sonra bir adım daha atıp bu dünyadan kayboldu.
Dış dünyada…
Linglong Köşkü’nün içinde…
Yi Feng’in gerçek bedeni gözlerini ağır ağır açtı. Sanal oyundan uyanıyordu.
Gözlerinde göz kamaştıran bir ışık çakıp kayboldu.
Eşsiz bir enerji bütün bedenine aktı.
Bir anda…
Yerde ve gökte olağanüstü belirtiler patlak verdi.
Sınırsız gökte rengârenk bulutlar toplanıp uğurlu işaretler oluşturdu.
Muazzam miktarda ruhani enerji her yönden Linglong Köşkü’ne akın etti.
Yi Feng yalnızca kıpırdadı. Sayısız dünya yasası birbirine çarpıp çatırdayan bir gök gürültüsü çıkardı.
Gürültü yüzlerce mil boyunca yankılandı.
Yi Feng’in bedenine bakan hizmetkâr kızlar önce korkudan bembeyaz oldu. Sonra büyük bir sevince kapıldılar.
Yi Feng, Linglong Köşkü’nde sayısını kimsenin bilmediği kadar yıl geçirmişti.
Bu süre boyunca hizmetkârlar bütün gayretleriyle bedenine bakmıştı.
İş hep aynıydı, günler tekdüzeydi. Herkes Yi Feng’in uyanacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu.
Sonunda…
O an gelmişti.
Yi Feng ağır ağır öne çıktı. Linglong Köşkü’nün ana kapısından dışarı yürüdü.
Yürürken çevresindeki hava bile parçalanıyor gibiydi.
Bedeninin etrafında uzay ve zaman çöküyor, bir an sonra yeniden kuruluyordu.
Eşsiz aurası ve tuhaf enerji dalgalanmalarıyla, dünyaya inmiş bir ölümsüz gibi görünüyordu.
Linglong Köşkü’nün dışında…
Dokuz Gök Kılıç Hanımı Yun Yaoyao’nun güzel gözleri sevinç ve heyecanla parladı.
Tekerlekli sandalyedeki kâhya öyle büyük bir şaşkınlık yaşamıştı ki elindeki kaliteli sigara kayıp yere düştü.
Sayısız Linglong Köşkü mensubu buraya akın etti.
Göz açıp kapayıncaya kadar köşkün girişi insanla dolmuştu. İğne atsan yere düşmezdi.
Kalabalık, önlerindeki genç adama tutkulu bakışlarla bakıyordu. Saygıyla diz çöküp alınlarını yere koyarak onu karşıladılar.
Yi Feng’in kulaklarına gök gürültüsünü andıran sevinç haykırışları doldu.
Yüce’nin dönüşünü kutlarız!
Yüce’nin dönüşünü kutlarız!
…
Yi Feng bakışlarını kaldırdı.
Yerde, gökte, hatta yıldızlı boşlukta…
Çekirge sürüsü gibi sıkışık duran sayısız siluet, aynı anda saygıyla yere kapanmıştı.
Kimileri sevinç gözyaşı döküyor, kimileri heyecandan bayılıyordu. Ağızlarından övgüler eksilmiyordu.
Sevinç haykırışları bir dalga gibi on binlerce mili süpürdü. Her tür kuşu ve hayvanı ürküttü.
