Tam o anda…
Yi Feng’in çevresindeki uzay ve zaman, katı buz gibi durgundu. Ama aynı zamanda coşkun bir nehir gibi ileri akıyordu.
Çelişkili ama bir o kadar da doğal bir histi.
Güneş doğuyor, ay batıyor; Yin ile Yang nöbet değiştiriyor, yaşamla ölüm iç içe geçiyordu.
Yi Feng, her şeyi bilen bir tanrının gözünden bakar gibi, bilinç denizinin enginliğini izliyordu.
Bu dünyada küçücük otların filizlenişini gördü. Yavaş yavaş büyüyüp göğe uzanan dev ağaçlara dönüşüyorlardı.
Kocaman ağaçlar göğü deliyordu. Sonra zaman geçtikçe yavaşça soluyor, çürüyor, en sonunda toprağın besinine dönüşüyorlardı.
Durmadan kabaran, coşkuyla akan nehirler bir araya gelmeye başladı.
Toprakları ağ gibi sarıp sonunda birleştiler. Engin okyanuslar oluştu.
Okyanusların içinde yavaş yavaş yaşam belirdi.
Bu canlılar küçücük ve kırılgandı. Çıplak gözle seçilmeleri neredeyse imkânsızdı.
Ama hayata inanılmaz bir inatla tutunuyorlardı. Sert okyanus akıntılarının içinde direniyor, yaşıyor, büyüyorlardı.
Dünyanın yasaları giderek kusursuzluğa yaklaştı.
Her nesille birlikte türler evriliyor, dönüşüyordu.
Karalar rengârenk çiçeklerle, çeşit çeşit bitkilerle kaplandı.
Dahası…
Okyanuslarda balıklar belirdi. Yavaş yavaş nehirlere göç ederek iç bölgelerdeki yaşamı zenginleştirdiler.
Zaman hızla akarken dünyada dört mevsim ortaya çıktı: ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış.
Ardından düzensiz, durmadan değişen hava koşulları geldi.
Mevsimlerin uzunluğu son derece tuhaftı. Her biri, sıradakine geçmeden önce onlarca yıl sürüyordu.
Gökteki yıldızlar da günden güne çoğalıyordu.
Bu yıldızların ortaya çıkışı, dünyanın doğal yasalarını etkiliyordu.
İlkbaharın manzarası çok tuhaftı.
Önce yağmurla, çiyle birlikte bahar rüzgârları esiyordu. Toprakları yeşile boyuyor, dünyayı capcanlı hâle getiriyordu.
Ama hemen ardından aylarca kesilmeyen gök gürültülü fırtınalar başlıyordu.
Kâse kalınlığında sayısız korkunç yıldırım, şelale gibi boşanan yağmurla birlikte yere iniyordu.
Devasa yıldırımlar dünyayı cehenneme çeviriyordu.
Sağır edici gök gürültüsü toprağın her yanını kaplıyor, bir an bile kesilmiyordu.
Şiddetli yağmur kıtaları çamurlu bataklıklara dönüştürüyor, yaşamın büyük kısmını boğup yok ediyordu.
Balıklardan evrilmiş, hem suda hem karada yaşayan canlılar da bu acımasız kaderden kaçamadı. Neredeyse soyları tükendi.
Sonra korkunç fırtınalar geçince…
Sel suları çekildi. Ölüm sessizliğine gömülen kıta, güneş ışığıyla beslenip yeniden canlandı.
Sayısız canlı tekrar çoğaldı.
Kıta bir kez daha gelişip serpildi.
Ama bu bolluk uzun sürmeden kavurucu yaz geldi.
Gündüzler bezdirici derecede uzundu.
Kara parçası sanki kızgın bir saca dönüşmüştü. Güneşin amansız sıcağı altında toprağın sıcaklığı hızla yükseliyordu.
Toprak kuruyup çatlamaya başladı. Dereler tamamen buharlaşarak kalın, pamuk gibi beyaz bulutlara dönüştü.
Canlıların çok büyük kısmı yok oldu.
Pek çok hayvan bilinçli olarak su kaynaklarına yöneldi. Kalın toprak tabakalarının derinlerine sığındı.
Uzun yaz geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar, havası sürekli değişen sonbahar geldi.
Sıcaklık ağır ağır düştü. Sonbahar rüzgârlarıyla yağmurları ortalığı kasıp kavurmaya başladı.
Yağmur suları nehir yataklarına dolup ince ince akan dereler oluşturdu. Kurumuş toprağı besledi.
Sayısız canlı sonunda bir soluk alma fırsatı buldu.
Ama bir anda daha da korkunç kış geldi.
Lapa lapa kar durmaksızın yağıyordu.
Bütün dünya buzla mühürlenmiş gibiydi. Ölüm sessizliğine gömüldü.
Bitkiler donup kaskatı kesildi. Sayısız hayvan suyun altına saklandı.
Yıldız nehri engin ve sınırsızdı. Güneşle ay sırayla göğü devralıyordu.
Böyle kaç yıl geçtiği bilinmiyordu.
Dört mevsim düzene girmeye, iklim de giderek ılımanlaşmaya başladı.
Bitmeyen yaşam ve ölüm döngüsü içinde bütün canlılar daha dayanıklı hâle geldi.
Yi Feng ruhani duyusunu bu dünyanın en yüksek zirvesine yöneltti. Her şeyi yakından izlemeye başladı.
Dünyada kuşlar ve kara hayvanları ortaya çıktı. Denizlerde dev balıklar belirdi.
Sayısız doğal seçilim döngüsünün ardından bu canlılar benlik bilinci geliştirdi.
Kendileri için yararlı olanı aramaya, tehlikelerden uzak durmaya başladılar.
Sert hava koşulları daha gelmeden, doğal afetlere karşı hayatta kalma hazırlıkları yapıyorlardı.
Zaman hızla geçerken bu sahneler Yi Feng’in gözleri önünde olağanüstü bir hızla akıyordu.
Yavaş yavaş dünyada topluluk hâlinde yaşayan primatlar ortaya çıktı.
Bu hayvanlar güçlü düşmanlarla mücadele etmek için gruplar hâlinde yaşıyordu.
Zekâları gelişti. Alet yapmaya, dünyayı bilinçli olarak keşfetmeye başladılar.
Engin dünyada…
Küçük bir maymun kabilesi en sıcak bölgeye geldi.
Toprak çok kavurucuydu. Dört ayak üzerinde yürümek buraya uygun değildi.
Zamanla dik yürümeyi öğrendiler. Ateş yakıp yiyeceklerini pişirmeyi de öğrendiler.
Aynı miktarda güç harcadıklarında, dik yürümenin daha uzun süre dayanmalarını ve daha uzağa gitmelerini sağladığını keşfettiler.
Ama dayanıklılıkları arttıkça terlemeye de başladılar.
Terledikçe bedenlerindeki tuz azalıyor, bu da yorgunluğa yol açıyordu.
Sonra tuzu keşfettiler. Eksiklerini gidermek için bilinçli olarak tuz tüketmeye başladılar.
Zamanla…
Bu primatlar eti saklamak için tuz kullanmayı öğrendi.
Yiyecek depolamalarıyla birlikte kabile içindeki ilişkileri de bugünkü insanlarınkine benzemeye başladı.
Desenler oymaya, çanak çömlek yapmaya başladılar.
Yavaş yavaş anlaşılması güç heceler çıkarıyor, bir düzen kuruyorlardı.
Toplumsal düzenin ilk adımları mirasla başladı.
Yaşlı nesil öldükçe kabile, ölen maymunların geride bıraktığı yiyeceklere önem vermeye başladı.
Böylece…
Yeni nesil kalıcı eş ilişkileri kurdu.
Bu sayede doğrudan kendi soylarını kolayca belirleyebilecek, saklanan yiyecekleri onlara miras bırakabileceklerdi.
Toplumsal ilişkiler geliştikçe…
Bilinçli biçimde mal değiş tokuşuna başladılar.
Kıtada kabuklu deniz canlıları az bulunduğundan deniz kabuklarını para olarak kullandılar. Böylece bilinçli ticaret yaptılar.
Kabileler büyümeyi sürdürdükçe…
Dünyayı keşfettikçe…
Sayısız canlı sayısız bölgeye yerleşti. Türlü kabile toplulukları oluştu.
Bu canlılar için topraklarını korumak, hayatta kalmalarını sağlayan temeli korumaktı.
Bununla da yetinemezlerdi. Sınırlarını genişletmeleri gerekiyordu.
Çeşitli ırklar birbirine baskı kuruyor, zaman zaman aynı ırkın içinde de çatışmalar çıkıyordu.
Aletler, dil, düzen ve miras nesilden nesle aktarıldı.
Sonunda zamanın getirdiği şartlarla insan ırkının yükselişi başladı.
Primatlar arasındaki en zeki ırk olarak…
İnsanlar kısa sürede kıtanın hâkimi oldu.
Yerleşiyor, çoğalıyor, savaşıyorlardı. Hepsi soylarını geliştirmek ve sürdürmek içindi.
Zamanla insanlığın birikimi büyüdü.
Yazıyı geliştirip deneyimlerini aktarmaya başladılar. Medeniyetin ilk hâli buydu.
Topraklarını korumak, hatta başkalarınınkini ele geçirmek için daha fazla güç arıyorlardı.
Bu yüzden silah dövmek için türlü malzemeler bulmaya çalıştılar.
İnsanlık artık ateşsiz silahlar çağına girmişti.
İnsan dünyası gelişip serpildi. Yavaş yavaş hanedanlar ortaya çıktı.
Bu hanedanların hükümdarlarıysa daha fazla güç ve daha uzun bir ömür istiyordu.
Bu istek yüzünden yaşamın ve evrenin sırlarını araştırmaya başladılar.
Sayısız neslin araştırmaları ve aktardığı bilgi birikiminin ardından…
Bir gün…
Dao’nun gerçek özünü kavramış, inzivada yaşayan bir üstat, çevresindeki göğün ve yerin enerjisini bedenine çekmeyi denedi.
Dünyanın ruhani ahengini taşıyan bu enerjiye Ruhani Qi adını verdi.
Onun sayesinde müthiş bir güce ve çok daha uzun bir ömre kavuştu.
Başarısının haberi yayılınca sayısız insan bu yöntemi öğrenmek için yarıştı.
Sayısız bağımsız yetişimci bedenine Qi çekmeyi denemeye başladı. Yeni çağla birlikte türlü tarikatlar doğdu.
Dünyanın evrimi bir an bile durmadan ilerledi.
Yi Feng ise kenardan sessizce izlemekle yetindi. Olayların gidişini değiştirmek için bir kez bile müdahale etmedi.
Dünyanın kendi hâlinde nasıl evrileceğini çok merak ediyordu.
Ve zamanın sonsuz nehrinde sonunda cevabını buldu.
