Yi Feng, bu kötülük ortaklarına soğuk soğuk baktı. Buz gibi bir sesle emretti: Kalkın. Dördümüzü de zindana götürün!
Kutsal topraktan sağ kalanlar, dört dostun önüne katıp sürdüğü kuzulara dönmüştü.
Yi Feng ile diğer üçünü koridorlardan, avlulardan geçirerek zindana götürdüler.
Dört dostun acımasız yöntemleri bu insanların aklını başından almıştı.
En ufak bir direnişe bile cesaret edemiyor, sadece bu dört ölüm tanrısının canlarını bağışlamasını diliyorlardı.
Zindandaki manzara dört dostu dehşete düşürdü.
Burası korkunçtu. Nemli ve buz gibiydi; fareler, böcekler cirit atıyor, her yer pislik içinde yüzüyordu.
Havayı dayanılmaz derecede keskin bir koku kaplamıştı. Dışkı mı kokuyordu, yoksa ölen kız çocuklarının çürümüş cesetleri mi, ayırt etmek imkânsızdı.
Bu pis koku insanın yalnızca boğazını tıkamıyor, gözlerini de yakıyordu.
Adı zindandı ama bir yeraltı sarayı kadar büyüktü.
Hücreler onlarca mil boyunca uzanıyor, sonları görünmüyordu. Her birinde en az beş tane on iki yaşında kız çocuğu vardı.
Üstelik bu zindanda iki üç bin hücre vardı.
Tutsak kızların üstü başı perişandı; yırtık pırtık giysiler içindeydiler.
Hayvan gibi kapatılmış, güç bela hayata tutunuyorlardı.
Yeni kaçırılan kızlar, gelenleri görünce öldürüleceklerini sanıp hâlâ korkuya kapılıyordu.
Uzun süredir burada olanlarsa son derece sakindi.
Daha doğrusu, bu sakinlik değil, tükenmişlikti.
Donuk gözlerinde tek bir istek kalmıştı: Bu kâbus bir an önce bitsin.
Kutsal toprağın adamları, kendilerini öldürmelerini önlemek için kızların ellerini bile bağlamıştı.
Çocuklar yemek yiyebilmek için hayvanlar gibi yalakların üzerine eğilmek zorundaydı.
Dört dost bu manzara karşısında öfkeden deliye döndü.
On iki yaş… Çocukluğun geride kalmaya başladığı, gençliğin güzel günlerinin daha yeni kapıya dayandığı yaştı.
Oysa bu kızlar bir kâbusun içinde yaşıyor, sıradan insanların beslediği domuzlarla köpeklerden bile beter muamele görüyordu.
Siyahlı adam, kadınlar söz konusu olduğunda her zaman daha duyarlı ve korumacıydı.
Hemen öne atılıp kafesleri açacak, kızları kurtaracaktı ki Yi Feng onu durdurdu.
Yi Feng başını iki yana salladı. Acele etme. Şimdi salarsak onlara zarar vermiş oluruz. Önce bu kutsal toprağın arkasındakileri halledelim. Ondan sonra çıkarırız.
Yi Feng bu kadar insanın bir anda serbest kalmasının kargaşaya yol açmasından korkuyordu. Şimdilik mevcut düzeni bozmamak daha iyiydi.
Siyahlı adamın gözünü öfke bürümüştü. Yi Feng’i duyunca kendini toparladı.
Yi Feng, yerde diz çöken kutsal toprak mensuplarına öfkeyle baktı. Çoraklık Sarayı’na haber verin! Dördümüzün de burada olduğunu söyleyin. Adamlarını göndersinler!
Kutsal toprağın kıdemlilerinden biri korkudan titriyordu. Bu sözleri duyunca gözlerinde soğuk bir parıltı belirdi.
Kaçmak şöyle dursun, burada bekleyip Çoraklık Sarayı’yla yüzleşmek mi istiyor bunlar? Kendilerini yenilmez falan mı sanıyorlar?
Ne büyük saflık!
Kıdemli, Çoraklık Sarayı’nın ne kadar güçlü olduğunu gayet iyi biliyordu.
Yoksa koskoca kutsal toprağımız onların piyonluğunu yapar mıydı? Bütün pis ve yorucu işlerine koşar mıydı?
İyi, böyle olsun. Sarayın adamları gelince bu veletlerin kaçacak yeri kalmaz. Biz de kurtuluruz.
Bunları düşünse de dışarıdan bakıldığında son derece saygılıydı. İsteği hemen kabul etti.
Ardından haberleşmek için kullandığı yeşim nişanı çıkarıp Çoraklık Sarayı’yla bağlantı kurdu.
O sırada Çoraklık Sarayı’nda…
Devasa, ıssız salonun en derininde, gerçek yüzü seçilmeyen gölge, bir hayal gibi tahtında oturuyordu.
Önünde sekiz kıdemli vardı. Üçüncü Kıdemli Wu Tian da aralarındaydı.
Gölgenin elinde haberleşmek için kullandığı yeşim nişan vardı. Kızıl gözlerinden kan renginde ışık yayılıyordu.
Kutsal toprağın kıdemlisinden gelen haberi çoktan almıştı.
Ama her şey kontrolü altındaymış gibi son derece sakindi.
İkinci Kıdemli, Beşinci Kıdemli, Sekizinci Kıdemli. Öğrencilerinizi alıp kutsal toprağa gidin. O dört kardeşin kellesini getirin.
Boğuk, ürpertici bir ses sekiz kıdemlinin zihnine işledi.
İkinci, Beşinci ve Sekizinci Kıdemli öne çıkıp gölgenin önünde eğildi. Hep bir ağızdan cevap verdiler: Emredersiniz!
Gölgenin yüzünde belli belirsiz bir alay belirdi. Sanki dört dostun eceline susamış olmasıyla eğleniyordu.
Ona göre on bini aşkın kız çocuğu da bu dört kardeşin kellesi de çoktan elindeydi.
İkinci, Beşinci ve Sekizinci Kıdemli aynı siyah cüppeleri giyiyordu.
Beşinci ve Sekizinci Kıdemli’nin yüzleri başlıklarının altında gizliydi.
İkinci Kıdemli’yse başlığını takmamıştı. İçeri doğru çökük, hilal biçimindeki yüzü açıkta duruyordu.
Basık burnu, daracık gözleri, kalın dudakları ve burma bıyığıyla öyle bir suratı vardı ki çirkinliğini tarif etmek bile zordu.
Ama üçünün arasında en güçlü aura da ondan yayılıyordu.
Silahı da diğerlerininkinden farklıydı.
Öteki ikisinin elinde uzun bir pala ile uzun bir kılıç varken o, üç uçlu ve iki ağızlı bir mızrak kullanıyordu.
Üçü yüzlerce öğrenciyi topladı. Görkemli bir düzen içinde kutsal toprağa doğru uçtular. Güçleri ortalığı kaplıyor, öldürme niyetleri insanın kanını donduruyordu.
Kutsal toprağın zindanında…
Kıdemlinin Çoraklık Sarayı’na haber verdiğinden emin olan dört dost, hayvandan beter bu yaratıkların hepsini oracıkta öldürdü.
Siyahlı adam seslendi: Korkmayın kızlar! Abiniz sizi kurtarmaya geldi!
Dostlar hemen hücre kapılarını açmaya, kızların bağlarını çözmeye başladı. Her birine hangi yöne kaçacaklarını söylüyorlardı.
Az önce…
Zindandaki gizli bir geçidin yerini zorla öğrenmişlerdi.
Kutsal toprağın kendisi için hazırladığı kaçış yolu, şimdi bu kızların yeni bir hayata açılan kapısı olmuştu.
Tutsak kızlar, başta dört dostu da kötü adamlardan sanmıştı.
Ama kıdemliyi öldürüp kendilerini serbest bıraktıklarını görünce sevinç çığlıkları atarak zıplamaya başladılar.
Uzun zamandır burada tutulan, gözlerindeki ışık sönmüş kızlarınsa hiçbir şeye tepki verecek hâli kalmamıştı. Bu acı dolu hayat bitsin diye yalnızca ölümü bekliyorlardı.
Siyahlı adamın sesini ve önden yükselen sevinç çığlıklarını duyunca sönmüş yüreklerinde bir ateş yandı. Gözlerine yeniden ışık geldi.
Arkadaşlarının kurtarıldığını kendi gözleriyle gördüklerinde sevinç gözyaşlarına engel olamadılar.
Sonunda hayatta kalmak için bir umutları vardı. Bu gün yüzü görmeyen karanlık zindandan nihayet çıkabileceklerdi.
Kurtulan kızlar, hâlâ hücrelerde olan arkadaşlarına yardım etmeye başladı.
El birliğiyle on bini aşkın kız kısa sürede serbest kaldı. Hem sevinç hem telaş içinde kalabalığa karışıp gizli geçide yöneldiler.
Her şeyin yolunda olduğunu gören dört dost lafı uzatmadı. Zindandan çıkıp kutsal toprağın ana salonunun üzerindeki göğe yükseldiler. Avlarını sessizce beklemeye başladılar.
Uzağa bakan gözleri alev alevdi. İçlerini korkunç bir öldürme isteği kaplamıştı.
Bu hayvan sürüsünün tek bir üyesini bile sağ bırakmayacak, öfkelerini dindirip Sıcak İçki Şehri’nin intikamını alacaklardı!
Çok geçmeden, yüz kişi kadar kalabalık bir grup, kuş sürüsü gibi hızla üzerlerine uçtu. Hepsinden ölüm saçan bir hava yayılıyordu.
İyi geldiniz! Daha öfkemi çıkaramadım! Siyahlı adamın sesi sertti.
Kurbağa sırıtıp kocaman ağzını açtı. Abi, şimdi bak bunları nasıl tek lokmada yutuyorum!
Salyangoz ağır ağır konuştu: Acele etmeyin. Ben bir üstlerine çökeyim de dağ altında kalmak neymiş görsünler.
Yi Feng dostlarına bakıp gülümsedi. Hepsini öldürmeyin. Bir iki tanesi sağ kalsın, gidip haber versin. Peşlerine takılır, Çoraklık Sarayı’nı buluruz. Sonra da doğruca düşmanın kalbine dalarız!
