High School DxD Cilt 21 – Bölüm 1 / Karşılaşma. Beyaz Ejder ve Siyah Melek
Yedi yıl önce, sıradan bir gece.
O çocukla karşılaştığım günü dün gibi hatırlıyorum. Çok soğuk ve karlı bir geceydi. Shemhazai karşıma genç bir çocuk getirmişti — Azazel. Çocuğun üstü başı yırtık pırtıktı, saçları darmadağındı ve vücudunun her yeri yaralar içindeydi. Beni asıl endişelendiren şey ise gözlerindeki o düşmanlıktı; kimseye güvenemeden büyüdüğü her halinden belliydi. Ağır bir istismara uğradığı açıkça ortadaydı. Nitekim bu çocuk, öz babasının ve dedesinin acımasızlığına maruz kalmıştı. Shemhazai’nin söylediğine göre çocuk, Avrupa dağlarındaki terk edilmiş bir evi sığınak olarak kullanıyordu; hem polis hem de Vatikan ajanları onu yakalamaya çalışmış ama gencin hayal bile edilemez gücü karşısında geri püskürtülmüşlerdi. Vatikan ajanları, çocuğun bir Şeytan’ın gücünün yanı sıra büyük bir Ejderha’nın gücüne de sahip olduğunu öğrenince, üst düzey birkaç ajan göndermeyi planlamışlardı. Tam o sırada Shemhazai, Şeytanlar cephesinden bir mesaj aldı: “Umarız bu çocuğu koruyabilirsiniz.” Shemhazai adamlarıyla birlikte çocuğu yakalamaya gittiğinde, onun [Beyaz Ejderha]’nın Kutsal Ekipmanına — Hakuryuukou’nun ışık kanatlarına sahip olduğunu keşfetti; o, bu neslin Hakuryuukou’suydu. Tüm Longinus kullanıcılarını sürekli gözetim altında tutuyor olsak da, ilk defa bir tanesiyle —üstelik henüz bir çocukla— bu kadar yakından temas kuruyorduk. Çocuğu ilk gördüğümde söze başlayan ben oldum.
Başıma büyük bir dert açtın evlat. … Adın ne senin?
Sorum karşısında çocuk bir süre sessiz kaldı, ardından cevap verdi.
… Vali… Lucifer.
Hakikaten de bu çocuk — Vali, sadece bir Longinus taşıyıcısı değildi; aynı zamanda bir Maou soyundan geliyordu. Tüm Şeytanların atası olan [Lucifer]’in kanını taşıyordu. Varoluşu bile adeta bir şakadan ibaretti. Vatikan —yani Cennet— bu gerçeği öğrenirse kuşkusuz dehşete düşer ve onu anında katlederdi. Hatta o dönemde Şeytanlar tarafı bile onun varlığından haberdar olsaydı… … Shemhazai’ye Vali hakkındaki bilgiyi sızdıran kişi, eski Lucifer’in oğlunun bir hizmetkârıydı — yani Rizevim’in bir hizmetkârı. O hizmetkâr, Düşmüş Meleklerle bağlantısı olan Şeytanlar aracılığıyla Shemhazai ile iletişime geçmiş ve Vali hakkındaki detayları aktarmıştı. İşte tam da bu bilgi sayesinde Vali, Grigori’ye güvenle sığınabilmişti. Şeytanlar tarafı Vali’nin varlığını öğrenseydi, Eski Maou Mafyasıyla —özellikle de Büyük Kral Ailesiyle— arası hiç iyi olmayan mevcut hükümet ona nasıl davranırdı acaba? Belki ölene kadar bir hücreye kapatılır, belki de sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaldırılırdı—. Bir insandan doğmuş olmasına rağmen aynı zamanda Lucifer’in ve Hakuryuukou’nun gücünü taşıyan bir varlıktı; üst kademelerden paniklemeyecek tek bir kişi bile çıkmazdı. Vali’nin hayatta kalabilmesi için o hizmetkârın yaptığı seçimin yanlış olmadığını hissediyordum. Ancak kısa bir süre sonra o hizmetkârdan haber alamaz olduk. Korkarım ki —hayır, kesin olarak— o kişi, Vali’nin başarıyla kaçabilmesi uğruna kurban gitmişti. Bir hizmetkâr, kendi canı pahasına neden Vali’yi kurtarmaya çalışmıştı ki? Kimileri Lucifer’in asil kanının yok olup gitmesine gönüllerinin razı gelmediğini iddia etti. Belki de sadece Vali’nin Rizevim’den gördüğü o zalimce muameleye göz yumamamışlardı. Her neyse, böyle bir durumda Vali ile nasıl ilgilenecektik?
Kutsal Ekipman… Belki de Kutsal Ekipman Sistemi karşısında hiçbir taşıyıcının seçme hakkı yoktu. Bu yüzden tarihte pek çok trajdeye tanıklık etmiştim. Gökyüzünden tek taraflı olarak bir ‘mucize’ lütfedilmesi —aslında buna mucize değil, bir yetenek demek daha doğru olurdu. Bu yetenek onları kontrol eder, hayatlarını mahvederdi… Etraflarını felaketle kuşatmalarını izlemek içimde sadece derin bir boşluk hissettiriyordu. Özellikle de İki Göksel Ejderha’nın Kutsal Ekipmanlarını taşıyanlar; hayatları savaşın kaderiyle yüklenmişti, bu yüzden sayısız çetin yoldan geçmişler ve etraflarındaki herkes benzer felaketlerle sınanmıştı. Bunun örneği çok fazlaydı. O anlarda Vali’nin de böyle bir kadere sürüklenebileceğini düşünmüştüm.
Vali’yi birkaç ay boyunca Grigori’de konuk ettikten sonra—. Bize tam anlamıyla açılmamış olsa da artık oradaki yaşama alışmıştı. Onunla defalarca ciddi ciddi konuştum. O hizmetkârla ilgili yaşananları ona anlattığımda gözleri şaşkınlıkla açıldı, sonra arkasını dönüp tek bir şey söyledi.
…… Ne kadar aptalca.
O genç zihni, o hizmetkârın ölümü hakkında gerçekten ne düşünüyordu acaba? Bunu bir fırsat bilen Vali, bana Kutsal Ekipmanı nasıl kullanacağını sormaya başladı. Okuma yazma derken, onunla bir baba gibi ilgilenmeye başladım. Çocuk yavaş yavaş büyüdü ve potansiyelini sergilemeye başladı. Buna dayanarak, daha önce başaramadığı bir şeyi yapıp nihayet Albion ile iletişim kurabildiğinde yüzünde beliren o kocaman tebessümü asla unutamam. Aile ve sevdikleri kavramı onun için çok bulanıktı ama bilinçaltında sürekli gücün peşinden koşuyordu… Varoluşundaki bu çelişki gözlerimin önünde çakıp duruyordu. Vali hem Lucifer’in kanını miras almıştı hem de Hakuryuukou’nun gücünü taşıyordu. Doğduğu anda böyle bir yeteneğe sahip olan o çocuk… Öz babası bile ondan korkmuş ve Rizevim’in kışkırtmasıyla ona eziyet etmişti. Karşı koymalıydın. Öz baban bile olsa bu senin için bir ölüm kalım meselesiydi, o yeteneğinle ona karşı durabilmeliydin. Vali bu sözlerimi duyduğunda gözleri derin bir kederle doldu.
… Eğer ben o adamdan dayak yemeseydim, benim yerime annem dayak yiyecekti. Hem…
Vali’nin bundan sonra söylediği şeyi hayatım boyunca asla unutamayacaktım.
… O adam beni döverken… Yüzünde sakin bir ifade vardı. Korkmuş olsam da, canım yansa ve bundan nefret etsem de… Sanırım o adamın bunu yapması gerekiyordu.
Vali’den korkan o adam; kendi oğlunun direnç göstermeden dayak yediğini gördüğünde, hayatında ilk kez kendini huzurlu hissedebilmişti. Lucifer’in torunu olarak doğan bir adam olarak, doğduğu andan itibaren ‘özel’ bir varlık olması gerekiyordu. Oysa kendi öz çocuğu — kendisinden bile büyük bir ‘canavar’ çıkmıştı. Kalbinin derinliklerinden gelen bir korku duyuyordu. Lucifer’in torunu olmanın getirdiği beklentilerin baskısı altında, kendisinden çok daha büyük bir potansiyele sahip olan çocuğunun gelecekte uykusunda onu öldürmesinden dehşetle korkuyordu. Üstelik öz babası Rizevim’in üzerindeki baskısı da cabasıydı. Bütün bunlar üst üste binmişti. O adam, kendi varlığına bir yer açabilmek uğruna direnmeyen oğlunu dövüp durmuştu. Bu durumu fark eden küçük çocuk ise hiç karşı koymadan eziyet çekmeye razı gelmişti. Aile sıcaklığının ne olduğunu bile bilmeden ailesi tarafından sokağa atılmış bir çocuktu o.
Vali yanıma geldikten bir yıl sonra—. Kendi gücünü nasıl kullanacağını öğrenen o gümüş saçlı genç, kendi neslinin Kutsal Ekipman kullanıcılarını çoktan geride bırakmıştı; kendi gücüne güveniyor ve hayatının hedeflerine doğru kararlılıkla ilerliyordu. Vali bana şöyle demişti:
Azazel, bu dünyadaki herkesten daha güçlü olmak istiyorum. Kendi gücümün ve doğuştan gelen yeteneğimin sınırlarının nereye varabileceğini net bir şekilde görmek istiyorum. Rizevim’den, önceki neslin Lucifer’inden ve hatta Kızıl Ejder Tanrısı İmparatoru Great Red’den bile daha güçlü olmak istiyorum.
Kendisine felaket getiren bir güçle doğan çocuk, çareyi gücün yolundan gitmekte bulmuştu. Birini koruma gücünden ziyade, kendisini koruyacak bir gücü de değil; kimseye yenilmeyecek bir gücü arzulamıştı. İki Göksel Ejderha’nın gücünün insafına mı kalacaktı, yoksa—
Hey Azazel. Benim rakibim olan adam… Şu Sekiryuutei nasıl biri?
Gümüş saçlı genç bunu bana sorduğunda, gözleri merakın getirdiği muazzam bir parıltıyla ışıldıyordu. Ve yıllar sonra Vali nihayet Sekiryuutei’yi kendi gözleriyle gördü. Acaba onun gözünde Ise nasıl biriydi—
Kaos Felaketi
Kısım 1
Trihexa diriltileli beş gün olmuştu bile—.
Ben —Azazel— ve Barakiel, şu anda Şeytanların Maou bölgesindeki başkenti Lilith’te birlikteydik. Şehrin Maou’ya ait konferans salonunda, Trihexa’ya karşı alınacak önlemleri görüşmek üzere bir zirve (Şeytanlar ve Düşmüş Melekler tarafı) düzenleniyordu. Sirzechs’in başka acil işleriyle ilgilenmesi gerektiği için toplantıya katılamamıştı. Bizim taraftan Vali Shemhazai ise emirleri Grigori Enstitüsü’nden veriyordu. Beş gün önce Trihexa dirildikten sonra, ilk olarak Düşmüş Meleklerin Grigori Enstitüsü’ne ait ana tesisleri yerle bir etmiş, ardından Cennet’e nakledilmişti. Cephe üssü görevi gören Birinci Cennet’ten başlayarak, Seraph’ların yaşadığı çekirdek bölge olan Altıncı Cennet’e kadar her yeri viran eylemişti. Grigori’nin ana tesislerinde çalışanlar ile Cennet’te Trihexa’ya karşı savaşan Meleklerin neredeyse tamamı katledilmişti. Bizim taraftaki Kadrolardan Sahariel ve Penemue ağır yaralanmış, kıdemli astları ise savaşta can vermişti. Cennet’te meydana gelen hasar ise çok daha vahimdi. Seraph’lardan üçü ağır yaralanmıştı; Raphael bir bacağını, Uriel ise bir gözünü ve bir kolunu kaybetmişti. Antik çağlardan beri varlığını sürdüren Meleklerden birçoğu hayatını kaybetmişti. En üstteki son bölge olan Yedinci Cennet başarıyla savunulmuş ve Kitab-ı Mukaddes’in Tanrısı’ndan kalan [Sistem] korunabilmişti. … Ancak bunun uğruna verilen kayıplar tarif edilemeyecek kadar büyüktü.
O sırada, konferans salonundaki yuvarlak masanın tam ortasında o savaşın görüntüsü oynatılıyordu. Devasa canavar, yedi kafasından acımasızca alevler püskürtüyordu. Grigori tesisleri ve çevredeki arazi göz açıp kapayıncaya kadar haritadan silinmişti. Cennet’te yaşananlar da bir o kadar korkunç ve dehşet vericiydi. Trihexa’nın püskürttüğü alev patlamaları Birinci Cennet’ten Üçüncü Cennet’e kadar her yeri delip geçmişti. Cennet’in o eşsiz manzarası, adeta cehennem sıcağında kavrulan bir felaket alanına dönmüştü. Yanındaki sahte Sekiryuutei’ler ve seri üretim Kötü Ejderhalar da yıkımın boyutunu katbekat artırmıştı. Bu ordunun başını çekenler ise kimseye boyun eğmeyen efsanevi Kötü Ejderhalar Aži Dahāka ve Apophis’ti. Saldırılarının şiddeti, Rizevim’in yaptıklarını fersah fersah aşmıştı. … Yerler gökten dökülen sayısız siyah ve beyaz tüyle kaplanmıştı…. Michael bile Trihexa’ya karşı koyamamış ve mağlup düşmüştü. Şu anda bu konferans salonunda değildi; bir yandan tedavi görürken bir yandan da Cennet’te oluşan devasa hasarı onarmaya çalışıyordu. Grigori’nin ana tesisleri ve Cennet art arda yerle bir edildikten sonra, Kıyametin İmparatorluk Canavarı tekrardan ışınlanmıştı. Trihexa’nın dirilişinin üçüncü gününde gözünü diktiği yeni hedef ise—.
… İskandinav Dünyası da alevler içinde kalmış…
Barakiel, yuvarlak masanın ortasında yansıtılan videoya bakarken ürpermeden edemedi. İskandinav Dünyası üç katmandan oluşuyordu; en alt katmanda Ölüler Diyarı ve buzla kaplı Niflheim bölgesi yer alırken, tanrıların yaşadığı en üst katmanda Asgard —ve elbette Valkyrie’ler— bulunuyordu. O diyarda beliren şey; yedi kafalı, gövdesi yüzlerce metre uzunluğunda olan o canavardı — Trihexa. İskandinav Dünyası’nın en alt katmanına ışınlandıktan sonra yıkıma başlamış ve sadece tek bir günde her şeyi dümdüz etmişti. Bugün dirilişinin beşinci günüydü; Trihexa nihayet birinci katmana —en üst katmana— ulaşmıştı. Trihexa genelde havada süzülür, yalnızca savaşacağı zaman yere inerdi. Fiziksel özelliklerinden bahsetmek gerekirse, bir insana —ya da belki de bir primata demek daha doğru olurdu— benziyordu; öne doğru eğik duruyordu, dört adet güçlü kolu ve kollarından bile daha kalın iki bacağı vardı. Kanatları olmamasına rağmen havada uçabiliyordu. Gövdesi siyah kürklerle kaplıydı ve vücudunun her yerinde pul kadar sert yapılar göze çarpıyordu. Kanı andıran parlak kırmızı bir renkte; vücudunun dört bir yanında boynuza benzeyen kırmızı çıkıntılar vardı. Belinin alt kısmından çıkan, her biri kalın ve uzun yedi adet kuyruğu bulunuyordu. Üstelik bu kuyrukların her birinin şekli birbirinden farklıydı. Bir aslanın, bir ejderhanın ve daha pek çok yırtıcı canavarın niteliklerini bünyesinde barındırıyordu. Trihexa ve Kötü Ejderhaların geçtiği her yer küle dönüyor, ana binalar yanıp kül oluyordu. İskandinav Tanrıları, Valhalla ruhları ve Valkyrie’ler, Trihexa’nın ordusunun ilerleyişini durdurmak için şu anda amansız bir mücadele veriyorlardı. … Ancak Trihexa’nın püskürttüğü o dehşet verici alev toplarından tek bir tanesi bile İskandinav Dünyası’nın o güzelim manzarasını tamamen haritadan silmeye, savaşçıları ise buharlaştırmaya yetiyordu….
Trihexa’nın yanında süzülen iki Kötü Ejderha vardı — bunlardan biri [Karanlık Büyünün Bin Ejderi] Aži Dahāka’ydı. Aži Dahāka’nın üzerinde ise insan formunda dikilen [Tutulma Ejderi] Apophis duruyordu. Aži Dahāka havada sayısız büyü çemberi oluşturmuştu (farklı mitolojilere ait büyüler). Bu binbir çeşit büyü çemberi devasa bir alanı kaplıyor; muazzam miktarda alev, buz, su, yıldırım ve fırtına salıyordu. Bütün bu büyüler doğrudan Valhalla ruhlarına doğrultulmuştu. Apophis tek elini havaya kaldırdı. Bu elinde olağanüstü miktarda aura toplanıyordu. Bu hareketin ardından gökyüzü aniden karardı. Gökten süzülen o parlak ışık, Kötü Ejderha’nın gücü tarafından adeta yutulmuştu. Ardından gökyüzünde devasa karanlık bir küre yaratarak güneşi bile engelledi ve yeryüzünü zifiri bir karanlığa gömdü. Geçmişte güneşi engellemek için o yasak tekniği her kullandığında büyük bir felaket yaşanırdı. Bedenine kazınmış olan yasak tekniği harekete geçirdiğinde, o karanlık küreden [İlkil Su] —yani devasa, kapkaranlık bir nehrin akıntısı— tezahür etti. Yoluna çıkan her şeyi yutup yok edecek cinstendi. Tanrı seviyesindeki bir varlık bile bu akıntıya kapılsa ağır yaralanırdı. Rossweisse’ın da aralarında bulunduğu Valkyrie’ler, Apophis’in yasak tekniğinin aktifleşmesini önlemek için kendi büyü çemberlerini açarak onu püskürtmeye çalıştılar. Güneş ışınları karanlık kürenin arasından sızmayı başarsa da tekrar engellendi. Durumun sürekli el değiştirdiği o amansız savunma savaşı başlamıştı. Valkyrie’ler umutsuzca direniyorlardı ama Apophis’in yüzünde, bu güç savaşından açıkça keyif aldığını gösteren bir gülümseme belirdi. Rizevim ile kıyaslandığında, bu iki Kötü Ejderha —Aži Dahāka ve Apophis— ondan çok daha büyük bir güce sahipti. Mevcut durum, Şeytani Canavarların Yeraltı Dünyası’na yaptığı saldırı sırasında yaşananları çoktan fersah fersah aşmıştı.
Birbiriyle barışçıl ilişkiler içinde olan ittifaklar, saldırıya uğrayan mitolojilere yardım ve askeri güç gönderiyordu…. Ancak, dünyadaki en güçlü bariyerleri bile hiçe sayarak istedikleri yere kolayca ışınlanabilen Trihexa ordusu karşısında her ittifak kendi bölgesini korumakla ve savunmasını güçlendirmekle o kadar meşguldü ki harekete geçemiyorlardı. Buna rağmen Şeytanlar, Düşmüş Melekler ve Cennet ellerinden gelen askeri desteği göndermişlerdi. Terörle mücadele örgütü [DxD] de İskandinav Dünyası’na gitmişti. Ne de olsa geçmişte o Odin amcadan az iyilik görmemişlerdi. Şimdi ortaya çıkmazlarsa, bir daha böyle bir fırsat bulamayabilirlerdi. Özellikle de [DxD], son üç gündür aralıksız bütün gece savaşıyordu. … Savaş süresi daha da uzarsa, onların da dayanacak gücü kalmayacaktı. Keşke biraz daha dinlenecek vakitleri olabilseydi… Ama şu anki şartlarda bu imkânsızdı. Maou’lardan biri olan Falbium Asmodeus söze girdi:
Bu Kötü Ejderhalar ittifaklardan hiçbirini tamamen yok etmiyor; sadece bir kısmını yıkıma uğratmanın görevlerini tamamlamak için yeterli olduğunu düşünüyorlar. Ardından vakit kaybetmeden yıkım yapacakları bir sonraki hedefe yöneliyorlar. Stratejileri son derece kaba ve işlenmemiş. … Hiçbir hazırlık belirtisi göstermeden ışınlanabiliyorlar ki bu da Aži Dahāka’nın yasak tekniğinin bir parçası olmalı. Bu durumla baş etmek oldukça güç. Acaba o sahte Sekiryuutei’ler Boost ve Transfer yeteneklerini kullanarak yasak tekniğin gücünü artırıyor olabilirler mi? Eğer durum gerçekten böyleyse…. Zaman ve mekân fark etmeksizin, her türlü bariyeri delip işgal gerçekleştirebilirler. Bu da farklı ittifaklar arasındaki iş birliğini oldukça zorlaştırır; zira her grup her şeyden önce kendi bölgesinin güvenliğini ön planda tutar.
Falbium aklından geçen her şeyi kısık ve sakin bir ses tonuyla dile getirdi. Serafall konuştu:
Kötü Ejderha-kun’lar birinin talimatlarına göre mi hareket ediyor acaba? Etrafta öylesine rastgele terör estiriyor gibi görünseler de aslında belirli bir plan doğrultusunda hareket ettikleri izlenimini veriyorlar. Bir bakıma, sırayla ilerledikleri açıkça görülebiliyor…
İlk hedef olarak Grigori’nin ana tesislerini seçmeleri, orayı bir an önce haritadan silmek istemelerinden kaynaklanıyordu. Diğer ittifakların savunmasıyla kıyaslandığında, çok daha ileri düzeyde bir teknolojiye sahip olsa da askeri güç seviyesi yetersiz kalıyordu. Tesislerin büyüklüğü Lilith ile kıyaslandığında oldukça küçüktü. Savunma hatları yarılacak olursa bir göz açıp kapayıncaya kadar yok edilebilirlerdi. Yeraltı Dünyası’ndaki Düşmüş Melekler tarafını yok ettikten sonra, yine Yeraltı Dünyası’nda bulunan Şeytanlar tarafını yıkmaya gideceklerdi. Başta aynen böyle düşünmüştük; doğrudan Cennet’e yürüyecekleri kırk yıl düşünsek aklımıza gelmezdi. Gerçekten tam anlamıyla gafil avlanmıştık. Dışarıdan bakıldığında öylesine rastgele terör estiriyor gibi görünseler de, aslında arkasında belirli bir saldırı planı yatıyordu. Bunu duyan Falbium, o alçak ses tonuyla tekrar konuştu.
Doğrusu, her ihtimale karşı Yunan mitolojisiyle iletişime geçtim bile. Hades’i yakından gözlemlemelerini rica ettim. Kötü Ejderha Apophis ile gizlice temas halinde olduğuna dair söylentiler vardı; üstelik Rizevim Cennet’e saldırdığında kestirme yolu onlara sızdıran da oydu. Durum Yeraltı Dünyası’na yapılan saldırıya benziyorsa, herif açıklarımızdan faydalanmaya kalkışırsa hiç iyi olmaz. Hades yeniden sahneye çıkarsa vereceği hasar çok daha büyük olur; bu yüzden Yunan mitolojisinden yardım alıyor olmamız büyük şans. Rizevim ile gizlice iş birliği yapan diğer isimler de sıkı bir gözetim altında. Yine de ortalık kaosa sürüklenecek olursa, müttefik mitolojilerden ve bağlı kuruluşlardan —karşılarındaki bir tanrı bile olsa— onları infaz etmelerini istemek zorunda kalacağız.
Anlaşılan Falbium çoktan önleyici darbeyi vurmuş, tedbirini almıştı. Hades’in yanı sıra Rizevim’in Cennet’i işgal ederken bağlantı kurduğu sayısız örgütün göz hapsine alınması zaten son derece doğaldı. Hatta bundan önce Sirzechs ve ben, yanımıza iki Longinus taşıyıcısını da alarak onun mekanını ziyaret etmiştik. Şüpheli bir diğer tanrı olan İndra —Śakra— daha önce bize karşı olan taraflara destek sağladığı için, içindeki düşmanlığı hissetmek hiç de zor değildi. DxD Takımı’ndan ilk nesil Sun Wukong’un yanı sıra pek çok güçlü isim de oraya sevk edilmişti. … Bu Savaş Tanrısı tam olarak neyin peşindeydi? Arkamızda durup bize destek veren Yıkım Tanrısı Şiva’ydı ama senin asıl niyetin ne be adam? … Neyse, şimdilik onun bu iyi niyetli görünen hamlesini kabul etmekle yetineceğiz. … Ya da dönüp Trihexa’ya karşı nasıl önlemler alacağımızı mı kafa kafaya verip düşünsek? Öyle ya da böyle, her bir ittifakın kendi savunmasını güçlendirmesi gerekiyordu. İkinci bir saldırı dalgasına hazırlıklı olmak ve geride kalan ana tesislerin savunmasını tahkim etmek adına, önemli tüm araştırma verileri ve sonuçları yerin metrelerce altına saklanıyordu. Yerle bir edilen o tesislerin arasında ne yazık ki benim laboratuvarım da vardı. Üstelik henüz araştırmasını tamamlayamadığım şeyler de bulunuyordu…. Görünüşe göre Kutsal Ekipmanlar üzerindeki araştırma sürecimi biraz ertelemek zorunda kalacağım. Ancak kaybedilen en değerli şey, o birbirinden yetenekli astlarımızdı… Lanet olsun, ne kadar uzun yaşarsam yaşayayım, içimdeki bu suçluluk duygusuna ve pişmanlığa asla alışamayacağım.
Şeytanlar tarafının başkenti Lilith; orduyu ve kolluk kuvvetlerini büyük şehirlere konuşlandırmaya başlamıştı; üst düzey Şeytanların yanı sıra en üst kademe Şeytanlar ile hizmetkârları da teyakkuzda bekletiliyordu. Fakat bu bile yetersiz kalıyordu. Laboratuvarımın yok edildiği haberi Yeraltı Dünyası’nın dört bir yanına çoktan yayılmıştı. Yeraltı Dünyası’nın sivil halkı, Şeytani Canavarların saldırısındakine benzer bir kaosun tekrar patlak vermesinden dehşetle korkuyordu. Şeytanlar acil durum sığınakları hazırlamaya başlamışlardı ama bu şartlar altında her şey tam bir karmaşadan ibaretti ve her yerde huzursuzluk hâkimdi. Yuvarlak masadaki görüntü, şehrin dışına kaçmaya çalışan ve bu yüzden devasa araç kuyruklarına sebep olan sivilleri gösteriyordu; sığınaklara güvenmeyen ve panik içindeki Şeytanlardı bunlar.
Ekrandaki görüntü değişti; bu kargaşadan yararlanıp yağmacılık yapan Şeytanları ve durumu bastırmaya çalışan yerel askeri birlikleri göstermeye başladı. … Nereye baksam tam bir kaos hüküm sürüyordu. Şu an sadece burada oturup emirler yağdırmak zorunda kalmak canımı fena halde sıkıyordu. Olayların bu noktaya geleceğini bilseydim, o efsanevi yaratıkla… Şeytani Canavarların Kralı Typhon ile bir anlaşma yapar, yeni bir yapay Kutsal Ekipman zırhı hazırlardım. … Ön saflardan çekilmek için henüz çok erkendi. Tam o sırada görüntü tekrardan İskandinav Dünyası’ndaki savaşa döndü. Sahaya yeni takviye güçler inmişti. O da ne! Hindu mitolojisinden Maymun Tanrı Hanuman ve Tanrı Ganesha, arkalarında sayısız savaşçıyla birlikte gökten aşağı süzülüyorlardı! Hatta Asura’lar ve Asura’ların Kralı Varuna bile astlarıyla birlikte savaşa dahil olmuştu! İndra’ya karşı verdikleri o savaştan beri bu Asura’lar piyasada hiç görünmemişti! Böyle bir durumda çıkıp gelmeleri gerçekten takdire şayandı! Tüm mitolojiler arasında Hindu mitolojisinin canavarları hâlâ akıllara durgunluk verecek kadar güçlüydü. Tanrılar savaşa dahil olduktan sonra, Trihexa’nın etrafını saran sahte Sekiryuutei ve Kötü Ejderha ordusu tanrıların gazabına uğradı ve ışık parçacıklarına dönüşerek yok oldu. Buna rağmen, Trihexa’nın etrafında aralıksız bir şekilde seri üretim Kötü Ejderhalar belirmeye devam ediyordu; işler gerçekten sarpa sarmıştı. Rossweisse seri üretim Kötü Ejderhaları durdurmak için bir teknik aktifleştirdi ama belki de Kötü Ejderhaların sayısı çok fazla olduğundan ya da büyünün etkisine bağışıklık kazandıklarından, tekniği pek bir işe yaramadı. … Yine de sahte Sekiryuutei’lerin sayısının artmaması sevindirici bir gelişmeydi. Tam da bunun büyük bir şans olduğunu düşünürken… Trihexa’nın ejderha kafalarında bir tuhaflık baş gösterdi. O da ne püskürtüyordu öyle!? Püskürttüğü çamurla kaplı nesne küt diye yere çakıldı. Bu devasa bir yumurtaydı! İçimde çok kötü bir his vardı…. Salonda bulunan tüm önemli isimler de aynı şeyi düşünüyordu ve en korkunç kehanetimiz gözlerimizin önünde gerçekleşti. Yumurta yavaşça çatlayıp yarıldı ve içinden —kıpkırmızı zırhlara bürünmüş devasa bir canavar sürüsü fırladı! …… Lanet olsun! Hepimizin dili tutulmuştu…! Trihexa’nın o ejderha kafasından sahte Sekiryuutei’leri nasıl doğurabildiğinin mantığını mantığını akıl sır erdiremiyorduk! … O pislik ona tam olarak nasıl bir modifikasyon yapmıştı böyle!? O şerefsiz, geberip gitmeden önce bize ne kadar büyük bir kötülük miras bırakmak istemişti böyle…!
Yine de İskandinav ve Hindu Tanrılarının iş birliği sayesinde, savaşın ilk başladığı ana kıyasla durumda gözle görülür bir düzelme vardı. Bu kadar çok tanrı savaşa girmesine rağmen Trihexa hâlâ ciddi bir hasar almamıştı; gücü karşısında hayrete düşmemek elde değildi. Kutsal Kitap’ın Kehanet bölümünde kaydedilen ve Great Red ile boy ölçüşebilen o efsanevi İmparatorluk Canavarı’nın gerçek gücü işte buydu…! Tanrılar bile bizzat ön saflara inip savaşmak zorunda kalıyordu…. Düşman akıl mantık sınırlarını aşan bir canavardı; üstelik tepesinde sayısız Kötü Ejderha ve sahte Sekiryuutei cirit atıyordu…. Görüntü tam anlamıyla bir Kıyamet Savaşını andırıyordu…! Üç İttifak’ın birbiriyle savaştığı o günlerden beri böyle bir dehşet sahnesi görülmemişti; hayır, bu yaşananlar o zamanlardan bile katbekat beterdi—. Tam o sırada Trihexa’nın saldırıları aniden durakladı. Kafalarının üzerinde ışınlanma için kullanılan devasa bir büyü çemberi belirdi ve aynı anda kafaları birer birer savaş alanından kaybolmaya başladı. Ve nihayetinde, Trihexa’nın o heybetli gövdesi bulunduğu yerden tamamen silindi. Bu beklenmedik gelişme karşısında, konferans salonundaki herkes dona kalmıştı. Ardından hemen toparlanıp, nereye ışınlandıklarını tespit etmek için keşif birliklerini sevk ettik. Ancak aradan birkaç dakika geçmesine rağmen ışınlandıkları yere dair tek bir haber bile gelmedi. Aksine, izlerini tamamen kaybetmiştik….
[Oooooooooooooooooooooohhhh!]
Bizi şaşkınlığa uğratan bu ani kayboluşun ardından, canlı yayından zafer nifaları yükselmeye başladı. Anlaşılan İskandinav Dünyası’ndaki savaş nihayet sona ermişti.
Görünüşe göre İskandinav Dünyası kurtuldu.
Sirzechs konferans salonuna adım atarken böyle söyledi. Yapması gereken işleri bitirdikten sonra nihayet konferans salonundaki koltuğuna kuruldu. Hepimizin rahat bir nefes aldığını görünce, Sirzechs buruk bir tebessümle konuştu:
Tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını bilmesek de… Kısacası bu savaşı başarılı bir savunma olarak kabul edebiliriz ki bu da hiç fena değil.
Çok doğru söyledin ☆
Serafall’ın neşeli tebessümünün aksine, Falbium Kötü Ejderhalara doğru kasvetli bir bakış fırlattı.
… Kutsal Kâse yüzünden, değil mi?
Gerçekten son derece keskindi. Açıkçası ben de onun bu görüşüne katılıyordum. Kontrol ettikleri Kutsal Kâse’de bir tür mutasyon ya da değişim meydana gelmiş olmasından korkuyordum, ya da belki de… Zaman sınırını çoktan aşmışlardı; aklımdan geçen tam olarak buydu. İsteseler seri üretim Kötü Ejderhalar üretebilirlerdi ama bu sonsuz değildi. Sonsuzluğa ulaşmak yalnızca geçmişteki o eksiksiz Ophis için mümkündü. Yine de burada elde ettiğimiz bu mola son derece kıymetliydi. İttifak kurduğumuz farklı mitolojiler arasında hem askeri gücümüzü toparlama hem de istihbaratı derleme fırsatı bulmuştuk ki bu bulunmaz bir nimetti. Sirzechs tekrardan ayağa kalktı.
Şimdi sırada bu haberi Yeraltı Dünyası’ndaki herkese duyurmak var.
Maou Lucifer, bu gelişmeyi endişeli ve kafa karışıklığı içindeki halka bizzat aktarması gerektiğini söyledi—.
Kısım 2
Maou bölgesinin başkenti Lilith’teki yayın odasında, Sirzechs ve Serafall şu anda acil durum yayını yapıyorlardı. Ben de yayın odasının hemen yanındaki dinleme odasından onları izliyordum. Bölgedeki tüm kanalları kullanan iki Maou, bu durumu Yeraltı Dünyası’ndaki herkese adım adım aktarıyordu. Çekim başladı ve masada oturan iki Maou’dan ilk konuşan Sirzechs oldu.
Yeraltı Dünyası’nın değerli halkı, şu anda Düşmüş Meleklerin bölgesini de kapsayan tüm Yeraltı Dünyası, yani Şeytanlar alemi, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıyadır.
Sirzechs’in sesi son derece berrak, ses tonu ise alabildiğine sakindi. Maou Lucifer yaşanan olayları halka tek tek anlattı. Her şeyin arkasındaki fail Rizevim’di; Kötü Ejderhaları yönetmiş, efsanevi İmparatorluk Canavarı Trihexa’yı diriltmişti ve şu anda Trihexa, farklı mitolojilerin bölgelerinde dehşet saçıyordu—. Az önce sadece bizim, yani üst kademenin gördüğü savaş görüntüleri ekrana getirildi — Grigori tesisleri, Cennet ve İskandinav Dünyası Trihexa’nın gazabına uğramıştı.
Şu anda görmekte olduğunuz yaratık, efsanevi İmparatorluk Canavarı Trihexa’dır—
Tanrıların bile savaşa girdiğini gören sıradan Şeytanlar, adeta dünyanın sonunun geldiğini hissedeceklerdi…. Ardından görüntü değişerek İskandinav Dünyası’nın başarıyla savunulduğunu gösterdi ve zafer çığlıkları atan tarafımızın görüntülerini ekrana yansıttı. Şeytanlar böyle bir manzarayı gördüklerinde ne hissederlerdi acaba?
Bu savaşta mücadele edenler sadece Şeytanlar değil. Bizimle ittifak kuran Düşmüş Melekler ve Cennet Meleklerinin yanı sıra, yardımımıza koşan diğer mitolojilerden de muazzam bir destek alıyoruz. Trihexa ve Kötü Ejderhalara karşı koyan gücümüz katbekat arttı. Şimdilik püskürtülmüş olsalar da yakında tekrar ortaya çıkacak ve yıkımlarına devam edecekler. Bu felaketin boyutu, birkaç ay önce yaşanan ‘Şeytani Canavar İsyanı’nı fersah fersah aşmaktadır. Yine de Yeraltı Dünyası’ndaki herkesin sakin kalmasını rica ediyorum, paniğe gerek yok. Çünkü bizim umut yıldızlarımız var.
Ekrana gelen bir sonraki görüntü yetenekli gençlere aitti. Göğüs Ejderi Ise, Değişim Prensesi Rias, Bael Hanesi’nin müstakbel lideri Sairaorg, Cennet’in Jokeri Dulio ve diğerleri. Yeraltı Dünyası sakinleri, ekranda birer birer beliren bu simalara son derece aşinaydı.
Doğru tahmin ettiniz, bunlar terörle mücadele örgütü [DxD]. Şu anda, biz Şeytanların dünyasını, halkımızı ve diğer mitolojilerin diyarlarını korumak adına, gurur duyduğum bu yürekli savaşçılar canlarını ortaya koyarak amansızca dövüşüyorlar.
Yan tarafta duran Serafall da kameranın karşısına geçip gülümsedi.
Aynen öyle! Herkes dinlesin! Ben de ön saflara gidiyor olacağım, o yüzden hiç endişelenmeyin!
Sirzechs, Serafall’a bakarken hafifçe tebessüm etmekten kendini alamadı, ardından açıklamasına devam etti.
Yeraltı Dünyası’ndaki herkesi ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Hayatımı ortaya koymam gerekse bile, canım pahasına sizi koruyacağıma ant içerim.
Sirzechs’in sözleri son derece kararlıydı. … Az önce ekranda beliren Ise ve diğerlerinin duruşunu gören sıradan Şeytanlar acaba ne hissederdi? En azından televizyonda benim gibi şüpheli bir tiptense, Sirzechs’in bunu bizzat dile getirmesi halka çok daha fazla güven verirdi. Sirzechs ve Serafall’ın yayını daha sonra gelecekteki konulara ve Derecelendirme Oyunları’ndaki adaletsizliklere değinerek devam etti. Dakikalar boyunca halka bu tür duyurular yapmayı sürdürdüler—.
Yayın bittikten sonra Sirzechs ve Serafall yerlerinden kalkıp odadan ayrıldılar. Serafall’a döndüm:
Böyle bir zamanda bile hiç değişmiyorsun, Serafall.
Serafall iki parmağıyla her zamanki zafer işaretini yaptı — ardından daha da cüretkar bir tavır takındı.
Böyle zamanlarda tam da böyle davranmalıyım zaten. Neyse, benim de ön saflara gitmem lazım.
Sirzechs hafifçe gülümsedi.
Sen ve hizmetkârların her zaman bir olay çıkarıyorsunuz zaten.
Gerçekten de, hiç soğuk soğuk konuşmana gerek yok. Biz buraya toplanmış iyi dostlar değil miyiz? Üstelik sadece böyle zamanlarda sahneye çıkıyorum, bu da bana gerçekten bir ‘Maou’ olduğumu hissettiriyor.
Sirzechs’e ben de laf kattım:
Bizim taraftaki Kadrolar da sana destek için buraya sevk edilecek. Cennet’in Seraph’ları da buraya gelecek. Ha, sanki Kıyamet Savaşı erkenden kopmuş gibi.
Serafall, Sirzechs’e sordu:
Peki ya sen Sirzechs-chan?
Bu sorunun arkasındaki niyet, Maou Lucifer’in de bizzat savaşıp savaşmayacağıydı. Sirzechs’in yüzü ciddileşti, ardından konuştu:
Ben de gideceğim. Bırakın da ben de bir ‘Maou’ olarak üzerime düşeni yapayım. … Ama ondan önce halletmem gereken birkaç mesele var.
Sirzechs de sahaya inecekti demek—. Yakında onun gerçek formunu görebileceğimden korkuyordum. Çünkü bu uzun ve çetin bir savaş olacaktı. Serafall aldığı cevabı onayladıktan sonra şöyle dedi:
Pekala, o zaman ben önden kaçar!
Ve bir yerlere gitmek üzere erkenden ayrıldı. Odada sadece ben ve Sirzechs kalmıştık. Sirzechs alçak sesle bana sordu:
Az önceki plan… İstediğimiz an başlatılabilir, değil mi?
O mesele bizim Üç İttifak’ın etrafında dönüyordu… Ve belli bir ‘strateji’ üzerineydi.
Doğru, diğer tanrıların da onayını aldım. Bir sonraki adım siz Maou’ların kararına bakıyor. Siz ‘hayır’ deseniz bile, o zaman bunu tek başımıza uygulamak zorunda kalacağız.
Eğer o ‘strateji’ gerçekten uygulamaya konulursa… Hem çok zor hem de son derece acımasız olacaktı. Açıkçası Sirzechs ve Michael’ı bu işe bulaştırmak istemiyordum. Ancak Sirzechs bana gülümsedi:
İş bu raddeye geldikten sonra hepimizin aynı kaderi paylaştığını söyleyebiliriz, değil mi?
… Gerçekten böyle olması en iyisi mi? Söylesene, Sirzechs. Sen aslen Lucifer değildin. … Senin gerçek adın ‘Sirzechs Gremory’. Kötü bir niyetle söylemiyorum ama—”
‘Lucifer’ adını bu derece sırtında taşımak zorunda mısın gerçekten? Bunu öteden beri düşünür dururdum. Sirzechs bir Şeytan olarak henüz çok gençti, henüz bin yaşını bile doldurmamış delikanlının tekiydi. Ama buna rağmen tüm Yeraltı Dünyası uğruna canını ortaya koymaya hazırlanıyordu. … Üstelik Lucifer ailesinin bir ferdi olarak da doğmamıştı. Sadece soylu bir hanedanın olağanüstü derecede güçlü genç bir efendisiydi, hepsi bu. Sirzechs başını kaldırıp tavana baktı, gözleri hafifçe kısıldı.
Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Seninle böyle içtenlikle konuşmayalı neredeyse altı ay oldu Azazel… Bu yüzden ben de gayet iyi biliyorum. Düşmüş Melekler beklenmedik derecede yufka yürekli olabiliyor.
Sakın böyle söyleme. Yoksa zamanı geldiğinde o sarsılmaz kararlılığın körelip gidecek…. Sirzechs konuşmasına devam etti:
Beni asıl endişelendiren bundan sonrasında nelerin yaşanacağı. Azazel, biz mevcut Maou’lar bir sonraki plan için hazırlanan önergeyi nihayet dün onayladık.
Anlıyorum, demek o konuda bile el sıkıştınız. Cidden sadece böyle kıyamet zamanlarında aklınız başınıza geliyor da ciddi ciddi düşünüp harekete geçiyorsunuz, sizi gidi…
Belphegor ve Mammon’u bir kenara bırakırsak, önümüzde yepyeni bir engel belirdi. O da zaman; halkın bunu kabullenebilmesi için zamana ihtiyacımız var.
Ama başka kimse kalmadı ki, değil mi?
Sirzechs’in yüzünde aniden buruk bir ifade belirdi.
Tek üzüldüğüm şey… Plan uygulamaya konulduğunda bunu kendi gözlerimle göremeyecek olmam. Aslında o maçı, onların o mücadelesini bizzat izlemeyi çok isterdim—
Başımın arkasını kaşımaktan kendimi alamadım; harbi alemsin Sirzechs.
Kesinlikle böyle laflar etmemelisin. Benim bile aklımı çelmeyi başardın az önce. … Ama neyse, bunu bir kenara bırakalım; bu alternatif çalışma artık tamamlandı sayılır, değil mi?
Evet, o geride kalacak.
Anladım, demek burada olamadığı için onu suçlayamayız, öyle mi? O halde o planı yürürlüğe sokmak için önümüzde hiçbir engel kalmadı.
Bir sonraki mesele hakkında Sirzechs’le karşılıklı tebessüm ettiğimiz sırada, önümüzde biri belirdi. Sarı saçlı bir kız çocuğuydu bu. İki gözü de kan gibi kıpkırmızıydı; o bir vampirdi. Bu vampir kızı çok iyi tanıyordum. Çünkü Vampir Krallığı’nda patlak veren o olaydan önce karşılaştığım kızın ta kendisiydi. Üstelik bu kızın çıkagelişini ben de merakla bekliyordum.
Nabız Elmenhilde?
Sesimi duyan Elmenhilde Karnstein da bizi selamladı. Nitekim Carmilla grubunun Karnstein hanedanı tarafından gönderilen o vampirdi bu, Elmenhilde. O kibirli, elit tabakadan sarışın vampir kızı. Fakat önceki o ukala tavırlarıyla kıyaslandığında, şu an çok daha durgun ve kararsız bir havası vardı. Carmilla ülkesi ağır bir yıkıma uğramış, her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldığı çetin bir rekonstrüksiyon sürecine saplanıp kalmıştı. Ayrıca Carmilla grubunun soyluları artık ülkenin içinde bulunduğu krizi saklamaya çalışmıyor, dünyanın geri kalanından gelecek yardımları kabul etmeye başlıyorlardı.
Bu genç kız da öncü olarak başka yerlere elçi gönderilmişti ama duyduğuma göre oldukça meşakkatli bir görevdi bu. Ise o zamanlar tesadüfen onunla karşılaştığında… Kızın baştan aşağı donakaldığına bizzat şahit olmuştum. Elmenhilde gözlerini Sirzechs’e çevirdi; lafa doğrudan burada girmeye niyetliydi. Elimi sallayarak konuştum:
Sıkıntı yok, rahat ol.
Diyerek söze başlamasına izin verdim. Bana bellek sürücüsünü uzattı. … Gerçekten de ellerindeydi. Elmenhilde konuştu:
Söylediğiniz gibi Eski Lider-dono, bu Marius Tepes’in sakladığı araştırma verileridir.
Doğru ya, ben de tam olarak bunu arıyordum; Rizevim’in bile haberdar olmadığı o Kutsal Kâse bilgilerini. Vampir Prensi sıfatıyla Marius Tepes, Valerie’nin Kutsal Kâse’sini derinlemesine araştırıyordu. İçimde hep bir şüphe vardı zaten. Marius’un Kutsal Kâse hakkında elde ettiği tüm bilgiler gerçekten Rizevim tarafından gasp edilmiş miydi? Marius hakikaten de Rizevim gibi biri tarafından parmağında oynatılacak ve kandırılacak bir tipti; fakat safkan bir vampir ve kraliyet soyunu taşıyan bir asilzade olarak, tüm araştırmasını başka ırkların ellerine teslim edecek kadar aptalca bir işe kalkışır mıydı gerçekten? Kutsal Kâse’nin özüne dair en az bir iki parça bilgiyi bir yerlere zulasına saklamıştır diye düşünmüştüm. Bu yüzden kendi istihbarat ağımdan araştırmacıları oradaki Carmilla grubuyla birlikte çalışmak üzere sevk etmiştim. Tepes Sarayı’ndan tutun da Marius’un tüm şahsi eşyalarına kadar her şey didik didik arandı. Elmenhilde konuştu:
Marius Tepes’in besin kaynaklarından biri olan —vampirler tarafından kanı emilmiş insanlardan biri— Kutsal Kâse hakkında daha önce açıklanmamış bilgilere sahipti. … Vücuduna kazınmış gizli bir teknik vardı.
Demek işin aslı buydu; Marius o gizli bilgileri ve teknikleri aslında bir insanın bedenine mühürleyip saklamıştı.
Rizevim Livan Lucifer ülkemize kabul edilmeden önce, Marius o kişiyi serbest bırakıp yurt dışına sürgün etmiş gibi görünüyor. Onu bulabilmek için biz de epey ter döktük.
diye ekledi Elmenhilde.
Vay be, Marius’un bu kadar ince elenip sık dokunmuş bir hazırlık yapacağını hiç tahmin etmezdim. O Marius pisliği, daha Rizevim ayak basmadan önce gizli bilgileri yurt dışına kaçırmış demek. … İşte bu yüzden hiçbir zaman izine rastlanamamıştı. Elindeki bellek sürücüsüne bakarken Elmenhilde’ye teşekkür ettim:
Emeğinize sağlık, büyük bir iyilik yaptın.
Hazır buraya kadar gelmişken Ise’yi de görmek ister misin, şu an buradaki hastanede tedavi görüyor da…
Elmenhilde’ye takıldım ve kızın suratı anında domates gibi kıpkırmızı kesildi.
N-N-Neden Sekiryuutei’nin adı geçti ki şimdi!? B-Benim onunla hiçbir alakam yok bir kere!
Hoho, harika bir tepkiydi ama. Ise ile tekrar karşılaştıklarında aralarında epey şey yaşandığını duymuştum; öylesine söylenmiş bir laftı ama tam karavana vurmuşum meğer! Hakikaten de o Ise denen velet, hiç çaba sarf etmeden kızları kendine aşık etmeyi ne güzel başarıyor öyle. Zaten bu veledin peşine de ya insan dışı yaratıklar ya da garip kişilikli kızlar takılır hep. Elmenhilde kendini toparladı ve bizimle vedalaştı:
Artık müsaadenizle dönüyorum.
Ve ardından oradan ayrıldı. Pekala, Kutsal Kâse hakkındaki bu yeni bilgileri hemen incelemeye koyulayım. Ayrıca Slash Dog —Tobio— Agreas’tan vakit bulursam incelememi istediğim bir şey getirmişti. Tobio’dan önceden gizlice onu araştırmasını istemiştim zaten… Beklediğim gibi, işin sonu gerçekten de o şeye çıktı. Bu arada, Kötü Ejderhalar tamamen temizlenmiş ve Agreas geri alınmıştı. Ardından eski yerine iade edildi —ve incelemelerin başlatılması için Agares bölgesindeki yetkililere teslim edildi. Sirzechs bana döndü:
Pekala, ben de gidip kendi ailemle konuşayım.
Neyse, ben gidip şu çocuklara bir bakayım.
Ise, Rizevim’e karşı yapılan savaştan beri bir türlü uyanamamıştı. Ben de oldukça endişeliydim. Yakında uyanması gerekmesine rağmen en ufak bir uyanış belirtisi göstermemesi son derece tuhaftı. İskandinav Dünyası’na giden [DxD] üyeleri de Ise’nin durumundan dolayı çok endişeliydi ve onlar da hastaneye gelecekti. … Derin bir iç çektikten sonra Sirzechs’e döndüm:
Anlaşılan uzun bir süre daha iletişimde kalacağız.
Söz konusu sen olunca Azazel, pek sıkılacağımı sanmıyorum.
Yine de biraz sinir bozucu bir Melek’in peşinden gitmeye devam edecek olsam da.
İkimiz de güldükten sonra oradan ayrıldık. Merdivenlerden aşağı inerken elimdeki hafıza kartına baktım; dudaklarımın kenarındaki tebessüme engel olamıyordum. Bak hele, Rizevim. Bize gerçekten de uğraşacak bir sürü berbat şey bıraktın. Vampirlerin ülkesinde karşılaştık, ardından Agreas ele geçirildi ve Cennet saldırıya uğradı. Ama sürekli senin çizdiğin yolda yürümek benim tarzım değil. Bizim tarzımız da hiç değil. Bu sefer bunu senin için durduracağım. Kendi hayatım pahasına olsa bile—.
