High School DxD Cilt 17 – Bölüm 2 / Hayat. 1 Antrenmandaki Övgüler!
Kısım 1
Heyecan dolu kasım ayı sona erdi ve ikinci dönemin sonu olan aralık ayına girdik.
Aralık ayına girmiş olsak da bizi bekleyen şey ikinci dönemin son virajıydı. Dönem sonu sınavları.
…… Ş-Şey, bir şekilde onu da kazasız belasız atlattık……
Sınav sonuçlarını öğrendikten sonra, yüzlerinde pis sırıtışlarıyla sırama yanaşanlar bizim iki salak, Matsuda ile Motohama oldu.
Eee, nasıl geçti bakalım? D-Ö-N-E-M S-O-N-U S-I-N-A-V-L-A-R-I?
Matsuda bana bu şekilde yılışıkça soruyor. Bense acı dolu bir nefes vererek cevaplıyorum.
Özel bir tarafı yoktu ya. Yani, oldukça ortalama. Gerçi Japoncamdan bayağı iyi bir not almışım.
Sınav sonuçlarım ortalamanın biraz üzerindeydi.
Bu mankafa beynimle sınava girmiş olsam da, Rias ve diğerlerinin her gece derslerimi gözden geçirmesi meyvesini vermişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana yardım etmemiş olsalardı durumum yaştı.
Matsuda ve Motohama da benimle aynı durumdaymış gibi görünüyordu.
Doğru valla. Uzun lafın kısası, bu tarz şeylerde dönüp dolaşıp ortalama notlar alıyoruz işte.
Kırık not almaktan iyidir diye düşünüp hâlimize şükredebiliriz.
Matsuda ve Motohama kendi sonuçları hakkında böyle yorumlar yapıyorlar.
Bense diğer taraftan…… Büyücüyle yapılan sözleşme ve Romanya’ya gitmek gibi işler yüzünden ders çalışmaya vakit bulamamıştım. Gerçi çalışsaydım da ne kadar yapabilirdim, o da ayrı bir muamma……
Neyse ki derslerimde bana yardım eden akıllı yoldaşlarım var, şanslıyım. Daha doğrusu, Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün diğer üyeleri de benimle aynı durumdaydı, bu yüzden benden daha zeki oldukları için onlara hafiften gıcık olmuyor değilim!
Derken sınıfın köşesinden kızların yüksek sesle konuştuğunu duyuyorum.
Ha? Kızlara bir şey mi oldu?
O tarafa baktığımda Asia beni fark edip yanıma geliyor.
Ise-san! Xenovia-san harika bir iş çıkardı!
Irina onun ardından söze devam ediyor.
Dönem sonu sınavıyla ilgili, Xenovia sınav ortalamasında %90’ın üzerine çıktı!
…… C-Cidden mi!? %90 almak muazzam bir başarı! Yurt dışından gelmiş bir nakil öğrencisi olmasına rağmen bu kadar yüksek bir not almak! Sonra bir dersten tam puan aldığını öğreniyorum.
…… Xenovia kaba kuvvete dayandığı için genelde aptal biri gibi görülüyor ama beyni gerçekten benimkinden farklı çalışıyor…… Savaşlarda biraz fazla gaza geliyor sanırım, hepsi bu.
Xenovia hiç de böbürlenmeden bunu söylüyor.
Sadece ne kadar yapabileceğimi test etmek istedim. Gerçi Japonca biraz düşük aldığım tek dersti.
Asia’ya Xenovia’nın Japoncadan kaç aldığını soruyorum ama meğer benimle neredeyse aynı notu almış……! Japonca bu sınavda en yüksek notu aldığım dersti, bu yüzden şu an bayağı bir şoktayım! …… Japon olmama rağmen Xenovia beni bu gidişle Japoncada bile sollayacak!
Ben Xenovia ve Asia-san’dan biraz daha düşük aldım.
Irina utanmış gibi söylüyor bunu ama yine de ortalamada %80 bandında bir not almış! Benden zeki olduğu kesin! Asia ise ikinci dönemin ara sınavından beri %80’lerin üst kısımlarında not almaya devam ediyor!
…… Doğaüstü Araştırma Kulübü’ndeki yaşıtlarım arasında bile en döküleni benim……!
Derken gözlüklü kız Kiryuu,
Bütün çocuklarınızın babalarına benzediğini düşünsenize, tam bir kâbus olurdu.
diyerek benimle dalga geçmeye başlıyor! Durup dururken lafı çocuk konusuna getirmesene be kadın!
Kilise üçlüsü Kiryuu’nun söylediğini gayet normal bir şeymiş gibi karşılayıp cevap veriyor.
Bu bir sorun teşkil etmez, sonuçta yetiştirilme tarzları ve içinde bulundukları çevreyle bunu düzeltebiliriz.
Evet evet, aynen öyle.
Onlara sevgimizi verirsek hayırlı birer evlat olarak büyürler!
Xenovia, Irina ve Asia’nın üçü de sanki söylenmesi gayet doğal bir şeymiş gibi ona bu şekilde karşılık vermek zorunda değildi! Siz kızlar az önce söylediğiniz şeyin ne kadar utanç verici olduğunun farkında mısınız acaba!? Şöyle bir etrafa bakarsanız, sınıftaki herkesin bana tuhaf gözlerle baktığını görebilirsiniz!
Kahretsin! Seni lanet hain!
Bu kızların hayranlarının önünde kurşuna dizilmelisin sen!
Kıskançlık krizine giren Matsuda ve Motohama beni yumruklamaya başlıyor! Ah! Ulan durup dururken ne vuruyorsunuz be!?
Bizim iki salak beni güreş kilitleriyle yere yapıştırmışken Xenovia kafasını güçlüce sallıyor.
Bununla birlikte hedefime bir adım daha yaklaştım. Tahmin ettiğim gibi, bu işi gerçekten ciddiye almam gerekiyor.
…… Son zamanlarda Xenovia sık sık tuhaf davranıyordu zaten. Sadece ciddi ciddi ders çalışmaya başlamakla kalmadı, aynı zamanda bizden gizlediği bir şeyi görüşmek için Rias ve Sona-kaichou’yu ziyaret edip duruyor.
Hatta bazen öğrenci konseyine yardım etmek için kulüp faaliyetlerine ara veriyor. Doğaüstü Araştırma Kulübü’nden nefret etmeye başladığı ya da kendisini Sitri grubuna ait hissettiği anlamına gelmiyor bu. Tıpkı az önce söylediği gibi, bahsettiği bu “hedef” ile bir ilgisi var.
Xenovia bu “hedefini” gerçekleştirmek için okulla ilgili konularda ve günlük yaşamında var gücüyle çalışıyordu.
…… Xenovia’nın nasıl bir “hedefi” var acaba? Ona sorsam bile bana cevap vermiyor, sadece “Sana henüz söyleyemem” deyip geçiştiriyor.
Görünüşe göre bunun cevabını bilen tek kişiler Rias, Akeno-san, Asia, Irina ve Sona-kaichou. Rias ve diğerlerine sorsam bile aldığım yanıt “Xenovia kendi açıklayana kadar sana söyleyemeyiz” oluyor. Gerçi Rias halinden memnun gibi görünüyordu.
Asia ve Irina’nın tepesine binersem belki bir cevap alabilirim ama üzerlerine bu kadar gitmek de nezaketsizlik olur gibi hissediyorum. Daha doğrusu, böyle şeyler yapmak benim de işime gelmiyor. Bu yüzden Xenovia bana kendisi anlatana kadar beklemeyi planlıyorum.
Sonunda sinirleri yatışan Matsuda ile Motohama bana soruyor.
Ha bu arada Ise. Kış tatili için planın ne?
Eli kulağında geldi çattı. Artık senden net bir cevap alma vaktimiz geldi sanki.
…… Kış tatili, ha. Harbiden ya. Dönem sonu sınavları bittiğine göre kış tatili kapıya dayandı sayılır.
Eee, planın ne bakalım? Kış tatilinde bir yerlere gidebilecek misin?
Motohama bana soruyor……
Üzgün bir ifade takınarak ondan özür diliyorum.
Yok be oğlum, kusura bakmayın. Sizinle takılmayı gerçekten çok isterim ama görünüşe göre önümüzdeki günlerde Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün bazı faaliyetleri olacak. Ayrıca Rias-başkan’a sormadan size net bir cevap veremem. Kış tatili boyunca büyük ihtimalle kulüp faaliyetlerimiz olacak.”
Şeytanlık işlerimiz bir yana, ben aynı zamanda D×D ekibinin de bir parçasıyım. Eğer “Qlippoth” bir yerlerde harekete geçecek olursa hemen olaya el koyup yola koyulmamız gerekir. Doğaüstü Araştırma Kulübü üyelerinin çoğuna verilen en önemli görev de bu zaten.
Matsuda bana başka bir soru soruyor.
Yılbaşı gecesi ve ocak ayının ilk üç günü de mi boş değilsin yani?
Yanlış hatırlamıyorsam geçen yılbaşı “Lütfen bu yıl bize bir kız arkadaş ver!” diye dua etmiştik. …… Galiba o hayalim gerçek oldu.
…… Hmm, o günlerde büyük ihtimalle boş olurum ama yine de kesin bir şey söyleyemem.
Başımın arkasını kaşıyarak onlara böyle muğlak bir cevap veriyorum.
Terörle mücadele ekibinin bir parçası olsam da ben de yılbaşında tatil yapmak isterim elbette…… Ama en başta, Şeytanlar ocak ayının ilk üç gününü kutluyor mu ki?
Motohama iç çekiyor.
Son zamanlarda amma yoğunlaştın ha. Tatil günlerinde bile bizimle takılmaya neredeyse hiç vaktin olmuyor.
Motohama’nın dediği gibi, tatil günlerimde bile antrenman yapıp duruyorum…… Hafta sonlarındaki vaktimi akıllıca değerlendirmezsem, bir olay patlak verdiğinde adamakıllı savaşamam.
Tüm bu olaylar yüzünden, Matsuda ve Motohama’nın yanına kolayca yaklaşamayacağı bir arkadaşa dönüşüyorum herhalde.
Dostluğumuzun bitmesi işten bile olmazdı ama bu ikisi bana hâlâ arkadaşlarıymışım gibi yaklaşıyor. Ve ben buna gerçekten çok minnettarım. Sadece mutlu oluyorum işte.
Matsuda ardından kamerayla fotoğraf çekecekmiş gibi bir poz vererek konuşuyor.
Fotoğrafçılık Kulübü’ne mi katılsam acaba? Artık katılmak için geç kalmış olabilirim ama yarışmalara falan belki yetişirim.
Hobisi fotoğraf çekmek olan Matsuda. Fotoğrafçılık Kulübü’ne katılırsa güzel sonuçlar elde edebilir aslında.
Ha bu arada, konuyu değiştireceğim ama Rossweisse-chan’ı sık sık kütüphanede gördüklerine dair söylentileri duydun mu?
Matsuda bunu hatırlamaya çalışır gibi söylüyor.
…… Rossweisse-san’ı kütüphanede mi görmüşler? Şüpheye düşüyorum. Aynı zamanda Rossweisse-san’ın son zamanlardaki tuhaf halleriyle bir ilgisi olduğunu hissediyorum.
Matsuda bir el hareketi yapıp —Ha evet, ben de duydum onu, diyor.
Kitaplara bakıp bakıp iç çekip durduğu söylenenden bahsediyorsun, değil mi? Hmm…… Kutsal Kitap’la ilgili kitaplar okuduğunu duydum. Bunun hakkında bir bilgin var mı, Ise?
…… Kutsal Kitap’la ilgili mi? Şey, Kutsal Kitap’la ilgili şeylerle derin bağlantılarımız olduğu kesin. Ama Rossweisse-san İskandinav Mitolojisi’nden gelse de bir dahi olduğu için Kutsal Kitap’ı çoktan okumuş olmalı. Eski Ahit’i de Yeni Ahit’i de bildiğine eminim.
Peki ama neden şimdi Kutsal Kitap okusun ki……? Galiba Şeytanlar hakkındaki bilgileri mi tazeliyor—yoksa İncil’deki Tanrı hakkında mı? Ya da belki öğretilerde, tarihte veya İncil’de yazan kehanetlerde merakını çeken bir şey vardır.
Kafamı iki yana sallarken bu çocuklara sadece —Hiçbir fikrim yok, diyebiliyorum. Bir Şeytan’ın Kutsal Kitap’la ilgili eserlere dokunabilmiş olmasına şaşırmamak elde değil. Ah, ama bu tür şeylere karşı savunma büyüsü biliyor gibiydi, herhalde bazı büyüler okuduktan sonra inceliyordur. Kutsal kılıcı kısa süreliğine kullanmasını sağlayan bir büyü biliyordu sonuçta. Ama Rossweisse-san gerçekten çok düşüncesizce hareket ediyor.
Acaba geçen gün banyoda söylediği şeyle bir alakası olabilir mi……?
Matsuda sonra bana dönüp konuşuyor.
Doğaüstü Araştırma Kulübü’nde olduğun için bilirsin sanmıştım…… Neyse, Rossweisse-chan’ın hayranları onun için bayağı endişeleniyor, bu yüzden bir derdi varsa çözmek için kulüp üyeleriyle bir konuşuver.
Aynen, konuşurum.
Rossweisse-san’ın sıkıntılarını çözebileceksek, çözmeyi elbette çok isteriz…… Ama Rossweisse-san bunu bize anlatır mı ki acaba……? Savaşlarda ve günlük hayatımızda birbirimize destek olduğumuz kesin ama şimdiye kadar dertlerini bize açtığı tek bir an bile olmadı.
Ciddi bir ifadeyle kafamı kurcalarken Motohama gözlüklerini kaldırarak soruyor.
Doğaüstü Araştırma Kulübü demişken, bir sonraki kulüp başkanı kim olacak? Rias-senpai bu aralar birini seçmezse kulüp başkanlığını devredemez, değil mi?
!
Motohama’nın sözlerine tepki vermekte gecikiyorum. …… Doğru ya, yılın o zamanları geldi bile. Bulunduğun kulübe bağlı olarak, yeni kaptanı/başkanı ikinci dönemden önce seçerlerdi. Şu anda sınıfımızda bazı kulüplerin kaptanı ya da başkanı olmuş kişiler var.
…… Gayet doğal bir şey bu ama Doğaüstü Araştırma Kulübü’nde de rütbe değişiminin vakti geldi sayılır.
Yeni başkan kim olacak ki? Bunu hayal bile edemediğim için öylece kalakalıyorum.
Sadece Rossweisse-san meselesi değil, yılın sonu yaklaşırken bir şeylerin patlak vereceğine dair bir his var içimde.
Kısım 2
Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün kişisel işleriyle ilgilenmek kötü bir fikir değil ama Kızıl Ejder İmparatoru olmanın zor yanı, kafa yormam gereken çok daha fazla şeyin bulunması.
Yoldaşlarım ve benim, kulüp faaliyetlerinin olmadığı hafta sonlarında yapmamız gereken bir sürü şey var.
Ve en çok öncelik vermemiz gereken şey de—kendimizi güçlendirmek için yapacağımız kişisel antrenmanlar. Antrenman ve pratik.
Şu anda Gremory bölgesinin altında bizim için hazırlanan antrenman alanında toplanmış durumdayız.
Hepimiz geliştirmemiz gereken alanlarda pratik yapmak için bireysel olarak ya da gruplar halinde farklı noktalara dağılmışken, ben…… Boosted Gear’ım aktif haldeyken beyaz bir kütlenin karşısında dikiliyorum.
Büyaz kütle dediğim şey, Birinci Kuşak Sun Wukong’un kendi kılından ve büyü gücünden (youjutsu) yaratarak oluşturduğu shikigami benzeri bir şey. İnsan şeklinde bir formu var ve antrenman partnerim olarak görev yapıyor.
Birinci Kuşak moruk benden “Bir dakika boyunca güçlendirdiğin zırh eldiveninle rakibine saldırmamı” istedi. Yalnız bunu sadece bir kez değil, defalarca yapmam gerekiyor.
Böyle söyleyince kulağa kolay gelebilir ama gerçekte hiç de öyle değil. Gücümü artırdıktan sonra bu şeye vurmak antrenmanımın sadece bir parçası.
Bir dakika boyunca gücümü artırdığım bu şeye on kez vurmam gerekiyor ve bu on vuruşun hepsinin de aynı güç çıktısına sahip olması lazım.
…… Ve bunun acayip derecede zor olduğu ortaya çıkıyor. Benim açımımdan yapılması son derece zor kabul edilecek bir şey bu.
Güçlenip vurmak çok basit kalır. Ama benden aynı güç çıktısıyla üst üste ten kez vurmamı isterse işin karmaşıklığı katlanarak artıyor.
İlk güçlendirilmiş saldırımın çıktısı 5 ise, on vuruşun hepsini de 5 çıktısıyla yapmam gerekiyor, bu da o beyaz shikigami’ye toplamda 50 hasar vermem gerektiği anlamına geliyor.
…… Ve kaç kez denersem deneyeyim bunu bir türlü beceremiyorum. Deyim yerindeyse, birinci ve ikinci saldırımda bu şeye 5 çıktısıyla vuruyorum diyelim. Ama gel gör ki üçüncü, dördüncü ya da beşinci saldırım 4 veya 6 çıktısına denk geliveriyor.
Tek bir hata bile yapsam beyaz shikigami hemen dile geliyor: “Başarısız oldunuz. Baştan başlanıyor.” Bu shikigami, Birinci Kuşak tarafından özel olarak yapılmış; saldırılarımın gücünü milimi milimine hesaplayabiliyor. Yani ona verdiğim hasarı tamı tamına ölçüyor.
…… Bu eğitimi alma sebebim, Birinci Kuşak’ın yüzüme vurduğu o zayıflığım.
Denge Bozan (yani Kızıl zırh formum) uzun süre dayanamıyor.
Bir başka deyişle, Sekiryuutei’nin gücünü kullanma şeklim çok kaba saba. Zırhı kuşandığım anları, Denge Bozan’a ilk ulaştığım zamanlarla kıyaslarsam bu formu koruma sürem çok hızlı gelişti. Ama yine de bunun bir sınırı var. Sınırımın tam olarak ne olduğunu, zırhın yok olması için belli bir seviyedeki gücümü kaç kez kullanmam gerektiğini tam olarak bilemediğim bir haldeyim.
…… Birinci Kuşak’a göre, ne kadar harcadığımı hiç düşünmeden kendi gücümü ve dayanıklılığımı savurup duruyormuşum. Kendi tempomu kontrol ederek dövüştüğümü sanıyordum ama işin aslı, Birinci Kuşak moruğu içinde bulunduğum durumun akışına göre hareket ettiğimi söyledi.
…… Bu lafın üzerine itiraz edecek tek bir bahane bile bulamıyorum. Çünkü tam da bahsettiği türden ne çok durum yaşamıştım.
Bu yüzden şu anki hedefim, gücümü tam olarak istediğim gibi salıverebilecek hale gelmek. Eğer bunu her an yapabilirsem, Kızıl zırhımı koruma sürimin katbekat artacağını söyledi.
Ben de öyle düşünüyorum. Gücümü nasıl tüketeceğimi tam anlamıyla ustalıkla öğrenirsem, her türlü durumda kalan gücümle ne kadar dayanabileceğimi bilerek dövüşebilirim. Düşüncesizce gücümü tüketirsem, gelecekte karşılaşacağım düşmanlara karşı saldırılarım hiçbir işe yaramaz. Özellikle de o Sahte Boosted Gear’a sahip Euclid’e karşı—.
Azazel-sensei de Birinci Kuşak’ın bu fikrine şunları eklemişti:
[İçindeki Great Red ve Ophis’in gücünden doğan o girdap, Birinci Kuşak’ın sana verdiği görevi ustalıkla tamamlarsan belki istikrarlı bir hal alabilir. Yaşam gücün şu an sıfır ile sonsuz arasında gidip geliyor, yani eğer onu dengeleyebilirsen…… bir sonraki aşamaya geçebilirsin.]
Bir sonraki aşama—.
Herkes benim hem Ophis hem de Great Red’den güç alan tek varlık olduğumu söylüyor. Ama şu an bile bu gücü ustalıkla kullanmayı bırak, ona dokunamıyorum bile.
Eğer bu eğitimin sonunda bu güçlerin kilidi açılacaksa…… o zaman ne yapıp edip o güçleri kesinlikle ele geçirmek istiyorum!
Rakiplerim asla gardımı düşüremeyeceğim türden kişiler olduğuna göre, bende bu güç olmazsa aramızdan birileri kesinlikle kurban gidecek. Ve ben bunu hiç ama hiç istemiyorum! Ben…… hayır, hepimiz hayatta kalacağız ve huzurlu okul hayatımıza devam edeceğiz!
Büyülenmiş bir hırsla Birinci Kuşak’ın shikigamisine bir yumruk patlatıyorum ama……
“Başarısız oldunuz. Az önceki saldırı 8 gücündeydi. Baştan başlanıyor.”
Ah…… Ah, yine yüzüme gözüme bulaştırdım. Kendimi kaptırıp öylece yumruk atmadan duramadım işte. Bu benim kötü huyum. İçimde ne hissediyorsam aynen dışıma vuruyorum. Sakinlikten eser yok bende.
İçim alev alev yansa bile sakince yumruk atmayı öğrenmem lazım. Yani, öfkelendiğimde destansı bir şekilde saldırmak güzel olabilir tabii ama.
Derin bir iç çekerken, tepemde zikzaklar çizen beyaz bir ışık çaktı. Zırhlı formundaki Vali bu, ışık kanatlarıyla süzülüyor.
O da bazen antrenmanlarımıza katılıyor…… ama bu sahte dövüşte onun rakibi olan kişi Birinci Kuşak Sun Wukong’dan başkası değil.
Kısa boylu beyaz moruk, Jindou Yun denilen bulutun üzerinde otururken minimal hareketlerle Vali’nin saldırılarını savuşturuyor.
…… Vali’nin iblis gücü ve büyü saldırıları Ryui Jingu Bang ile tek tek püskürtülüyor.
Vali. Tarihin en güçlüsü olduğu söylenen Hakuryuukou…… anaokulu çocuğu boyundaki bir moruk tarafından oyun hamuru gibi oynatılıyor!
Yine de ikisi de ciddi dövüşmüyor elbette. Ciddi dövüşecek olsalar, burası ne kadar devasa olursa olsun bu savaş alanı darmadağın olurdu. Ama Vali’nin saldırılarını neredeyse hiç kımıldamadan engellemek de ne demek!
…… Moruk, Ryui Jingu Bang’in ucuna küçücük bir touki odaklayarak Vali’nin tüm saldırılarını tek tek indiriyor. Bütün vücudunu touki ile kaplamıyor bile.
Dakikalar süren bu dövüşün ardından Vali yere iniyor. Birinci Kuşak moruk da onunla birlikte buraya doğru süzülüyor.
Vali omuzlarını silkerek konuşuyor:
“…… Can sıkıcı bir durum ama saldırılarım sana kesinlikle işlemiyor.”
Moruk, piposunu tüttürürken gülümsüyor:
“Yok canım, Hakuryuukou unvanını kesinlikle hak ediyorsun. Siz İki Göksel Ejder’in saldırılarına doğrudan maruz kalsam ben bile küle dönerim. Saldırı gücü bakımından ikinizin de benden üstün olduğunu biliyorsunuz, değil mi?”
Öyle söylese de saldırıların hiçbirinin ona yaklaşamaması bile insanı dehşete düşürmeye yetiyor.
Saldırı gücü açısından Vali ile benim bu moruktan üstün olduğumuz doğru olabilir. Ama yine de onu yenebilecekmişim gibi hissettirmiyor.
Bikou’nun bahsettiği, youjutsu ve senjutsu’da ustalaşmış o efsanevi Youkai var ya—. Birinci Kuşak Sun Wukong’un tam olarak o varlık olduğuna artık eminim.
Birinci Kuşak ardından Vali ve bana dönüp konuşuyor:
“Asıl önemli olan, savaş sırasında gücünüzü anında ihtiyacınız olan seviyeye çıkarıp çıkaramayacağınız. Sıradan insanlara kıyasla çok daha yüksek dayanıklılık tüketen siz ikinizin vücudundan her an devasa miktarda enerji yayılıyor, bu da savaşlardaki performansınızı doğrudan etkiler, biliyorsunuz değil mi? İkiniz de, yani Sekiryuutei ve Hakuryuukou, kendi ekiplerinizin kilit savaş güçlerisiniz. En çok ihtiyaç duyulduğu an savaşacak enerjinizin tükenmesi kabul edilemez bir şey.”
…… Yani sadece savaş anlarında gücümüzü artırmak için hem normal halimizde hem de Denge Bozan formumuzdayken tüketim oranımızı düşük tutmamız gerekiyor, öyle mi? Demek ki Vali ile ben, gereksiz enerji israfından kurtulmak için tüketim hızımızı kontrol altına almalıyız.
………… Yok artık, bu yapmak için akılalmaz derecede zor bir şey! Düşmanın saldırısının bize çarptığı o an ve bizim saldırımızı salıverdiğimiz o an. Doğru olduğunu düşündüğümüz an enerjimizi patlatabilmek bizden istenebilecek en acımasızca zor şey! Karşımızdaki düşman da öyle dikilip bizden darbe yemeyi beklemeyecek ya. Yani şaşırtmaca saldırılar yapmam gereken zamanlar olacak! Kiba ile yaptığımız antrenman dövüşlerinde de gardımı alamadığım için onun bu tarz saldırılarını yediğim çok oldu!
Şu an bana verilen gücümün hassas kontrolü ve Birinci Kuşak’ın bahsettiği savaş anında gücü ne zaman kullanacağına anında karar verme yeteneği. İkisi de süper güçlerle dövüşmeye başlayalı daha bir yıl bile olmamış benim gibi biri için fazlasıyla ağır……!
Ama eğer bunlarda ustalaşabilirsem, hem kendi tarzımı hem de gerçek gücümü ortaya koyabilirim……
Diğer taraftan Vali, benimkinden de zor bir antrenman yapıyor; Birinci Kuşak ile bizzat dövüşüyor. Pislik herif, temposunu koruma konusunda şimdiden eskisinden çok daha iyi bir gelişim gösteriyor. Benim gözlerim bile onun gereksiz enerji harcamaktan kaçındığını ve sadece gerekli olan saldırıları yaptığını görebiliyor.
…… Bu kesinlikle doğuştan gelen o yeteneğinden kaynaklanıyor olmalı. Öyle bir gecede öğrenebileceğim bir şey değil ki bu. Düz hesap, adamın benden kat kat fazla savaş tecrübesi var da diyebiliriz. Benim aksime bu herif, kendini bildi bileli güçlerini kullanıyor olmalı.
Birinci Kuşak lafına devam ediyor:
Genel denge açısından Beyaz olan katbekat daha üstün. Ama bazı konularda Kızıl olanın öne çıktığı noktalar da var. Sırf saldırı gücü ve somut hız bakımından Sekiryuutei kazanır.
…… Ahmak gibi bodoslama öne atılmak gibi bir huyum var ya, kesin o yönümü övüyordur.
Sanırım Crimson Blaster’ımı da katarak beni övdü. Yine de Vali o Empireo Juggernaut Overdrive’ını kullanırsa hem hızda hem de saldırı gücünde beni fena sollar.
Nefesimi dışarı verirken şöyle diyorum:
Öyle söylesen de Vali o gümüşi formunda değilken onu yendiğimi hayal bile edemiyorum.
Vali kendiyle alay edercesine gülümsüyor:
Bildiğin gibi benim Empireo Juggernaut Overdrive’ım, senin Kızıl zırhına kıyasla kullanımı çok daha zor bir şey. Antrenman sırasında bile Kızıl zırhını rahatça kullanabildiğin için benden daha iyi yönlerin olduğunu söyleyebilirsin.
Ezeli rakibimin garip hissetmesine rağmen bunu dile getirmesi içten içe hoşuma gidiyor ama…… kritik anlarda karar verme konusuna gelince bu herif kesinlikle benden üstün. İşte canımı sıkan da bu ya.
Birinci Kuşak piposundan bir fırt çektikten sonra lafa giriyor:
Empireo Juggernaut Overdrive denilen şey her ne kadar Juggernaut Drive’dan daha iyi olsa da ikisi de kullanıcının potansiyel gücünü sınırına kadar salıverme mantığıyla çalışıyor. Yani vücuda yüklediği baskı akılalmaz derecede yüksek. Juggernaut Drive’a kıyasla risklerin çoğundan arınmış olsan da art arda kullanabileceğin ya da formunu uzun süre koruyabileceğin bir şey değil. Hakuryuukou’nun odaklanması gereken şey, ihtiyaç duyduğu anlarda gerekli gücü ortaya çıkarabilmek. Eh, aynı şey Sekiryuutei için de geçerli.
Birinci Kuşak devam ediyor:
Sekiryuutei’nin yeteneği gücü artırmak ve aktarmak, Hakuryuukou’nun yeteneği ise gücü bölmek ve tüketmektir. İlk çağlardan beri Longinus “Boosted Gear” ve Longinus “Divine Dividing”in olayı budur. İşin aslı, İki Göksel Ejder’in geçmişteki taşıyıcıları hep bu yetenekleri kullanarak dövüştü. İçlerinde bu yetenekleri kendine has yöntemlerle kullanmaya bel bağlayanlar vardı…… ama aralarında sizin ikiniz gibi mantık sınırlarını zorlayan güçlenmeler yaşayan tek bir kişi bile çıkmadı, biliyorsunuz değil mi?
Mantık sınırlarını zorlayan güçlenmeler ha.
Vali, doğuştan gelen yeteneğiyle Hakuryuukou’nun gücünü ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ben ise…… Göğüslerin gücüyle, bir de Ophis ile Great Red’in lütfuyla kendi özelliklerimi güçlendiriyor gibiyim.
…… Geçmişte yaşananları şöyle bir düşününce, gerçekten de mantık sınırlarını zorlayan güçlenmeler olduğu kesin.
Birinci Kuşak bana doğru bakarak konuşuyor:
Gücünü kontrol etmen için yapacağın antrenmana devam edeceğiz ama asıl mesele, o saçma sapan güçlenmelerinin bir parçası olan Hakuryuukou’nun gücü. Ddraig ile Albion hâlâ geri dönmedi, değil mi?
Evet, Birinci Kuşak’ın dediği gibi Ddraig ve Albion şu anda Kutsal Ekipmanların (Sacred Gear) derinliklerinde yatıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum, geçen gün Romanya olayında ortaya çıkan benim “Yansıtma” (Reflect) yeteneğimle alakalı.
Görünüşe göre uyandırdığım bu “Yansıtma” yeteneği, aslında Albion’un henüz canlıyken sahip olduğu öz yeteneğiymiş.
Albion derinlere dalmadan önce şöyle demişti:
Biz İki Göksel Ejder Kutsal Ekipmanların içine mühürlendiğimizde, bedenlerimize sahipken kullandığımız birçok yetenek elimizden alındı. Kaybolan güçlerimizin geri geldiği tek bir an bile olmamıştı.
Hâlâ etten kemikten bedenleri varken sahip oldukları o yetenekler demek—.
…… Kaybolan güçlerin, İki Göksel Ejder’in birbirini anlamasıyla yeniden ortaya çıkması ha. Bu olay hakkında, şu an aramızda olmayan Azazel-sensei geçen gün şöyle bir tahminde bulunmuştu:
Bu sadece benim varsayımım ama belki de Kitab-ı Mukaddes’in Tanrısı, İki Göksel Ejder’in güçlerini tamamen ortadan kaldırmamıştı. Mührü açmanın anahtarı olarak İki Göksel Ejder’in birbirini anlamasını şart koşarak yeteneklerini mühürledi…… ben böyle hayal ediyorum.
…… Dürüst olmak gerekirse olayı tam olarak kavrayabilmiş değilim. Yok, “Yansıtma”nın aslında Albion’un gücü olduğunu anlıyorum. Mühürlenmiş olduğunu da anlıyorum. Ama sırf o ikisi birbirini anladı diye bu yeteneğin nasıl geri geldiğini hâlâ aklım almıyor.
…… Birbirini anlamak kilit nokta olsa bile, bunu mührü açacak anahtar yapan Kitab-ı Mukaddes’in Tanrısı’nın ne düşündüğü hâlâ büyük bir gizem……
Neyse ki Ddraig ve Albion’un üzerindeki mühür tamamen kalkmış değil. Şimdilik sadece “Yansıtma” yeteneği geri geldi. Üstelik şu an için bunu kullanabilen tek kişi benim. Gerçek Hakuryuukou olan Vali bile henüz o gücün kilidini açabilmiş değil.
Geçmişte Hakuryuukou’nun gücünü kendi gücüme dönüştürmüş olsam bile, bunu kullanabilen tek kişinin ben olması çok garip. Bu yüzden Ddraig ve Albion olayı araştırmak için Kutsal Ekipmanların derinliklerine daldılar. Bedenleri varken sahip oldukları o eski güçleri belki yeniden kazanabilirler umuduyla—.
Ama diğer taraftan Ddraig’in elinde en ufak bir ipucu bile yoktu. Ne de olsa kilit noktayı elinde tutuyor gibi görünen geçmiş Sekiryuutei’lerin bilinç kalıntıları öbür dünyaya göçüp gitmişti, yani onlara sorabileceği hiçbir yol kalmamıştı. Boosted Gear’ın derinliklerine inerek Great Red ve Ophis’in güçleriyle ilgili gizemleri çözebileceği bir boyuta geçmiş gibi görünüyor. Ama Ddraig şu aşamada o alana giremeyeceğini söylemişti.
Hal böyle olunca İki Göksel Ejder, geçmiş taşıyıcıların bilinç kalıntılarını hâlâ içinde barındıran Hakuryuukou’nun Kutsal Ekipmanı’nın derinliklerine inmeye karar verdi. Şu anda Ddraig ve Albion bilinçlerini birbirine bağlayıp ikisi birden Divine Dividing’in içine daldı.
Vali söze giriyor:
Görünüşe göre Albion ve Ddraig beklenmedik zorluklarla karşılaşıyor. Yanıt almak istedikleri geçmişteki Hakuryuukou’lar, Ddraig’e…… ya da daha doğrusu Sekiryuutei’ye karşı korkunç bir nefret besliyor. Bu nefret kesinlikle eski rekabetten kaynaklanan o kin değil; doğrudan Hyoudou Issei’ye, yani sana karşı duydukları bir nefret.
…… Bu lafın üzerine ne diyeceğimi bilemiyorum ki…… Geçmişteki Hakuryuukou’lar Kutsal Ekipman’ın içinde bildiğin “Sekiryuutei Mağdurları Derneği” kurmuşlar! Ddraig ile Albion birbirini anlamış olsa bile herifler hâlâ söylenip duruyorlar.
…… Yok arkadaş, durum öyle bir hal aldı ki ne diyeceğimi gerçekten şaşırdım. Gözyaşları içinde bana besledikleri o nefret o kadar büyükmüş ki özür dilesem bile yumuşamayacaklar sanki……
…… Kıç. Bütün bunlar o kıç muhabbeti yüzünden mi yani……!? İyi de Ketsu-Ryuukou (Kıç Ejder İmparatoru) lakabını takan o Odin moruğuydu yahu! Yani ben…… içten içe biraz suçlu hissetmiyor da değilim hani!
Hmm, acaba gidip Odin moruğuyla birlikte mi özür dilesem……?
Ddraig de bilincini Hakuryuukou’nun Kutsal Ekipmanı’na aktardı ve geçmişteki taşıyıcılardan yanıt almaya çalışıyor…… ama Albion’un yardımlarına rağmen bayağı zorlanıyor.
İki Göksel Ejder’in geçmişteki taşıyıcıları bir şekilde ikna edip orijinal yeteneklerimizin Kutsal Ekipmanlarımızda ortaya çıkmasını sağlamasını gerçekten çok isterim……
Birinci Kuşak moruk dumanı dışarı üflerken bıyık altından gülümsüyor:
Görünüşe göre sadece iyi haberleri beklemekten başka çaremiz yok. Hem İki Göksel Ejder geri dönerse, Sekiryuutei oğlanının şu an zorlandığı o tempo kontrolünü yapması çok daha kolaylaşacaktır.
Harbi mi diyorsun?
Ben sorunca Birinci Kuşak, kül tablasına piposunun külünü silkeleyerek cevap verdi:
Kendi gücünü nasıl dizginleyeceğini çözebilirsen, Ddraig’in desteğini de arkana alarak anında tam randımanla dövüşebilirsin. Tüm bu süreçte deneyim kazandıkça ve her gün antrenman yapıp kendini güçlendirdikçe, zamanı geldiğinde gücünü ayarlaman kesinlikle kolaylaşacaktır. Bunca yoldan geldikten sonra sana Sekiryuutei’nin gücünü tek başına kontrol etmeni söyleyecek değilim. Ancak Ddraig ile bir takım olduğunda kendini kanıtlayabilirsin. Fakat kendi gücünü nasıl dağıtacağını da öğrenmen gerek; aksi takdirde Ddraig’in omuzlarına daha fazla yük bindirirsin. Sana bu eğitimi vermemin sebebi de tam olarak bu, anladın mı?
Vay be, demek bu antrenmanın böyle bir amacı da vardı ha. …… Kutsal Ekipmanımın yeteneklerini tek başıma öğrenmem gerektiğini sanıyordum.
Doğru ya. Beni asıl Sekiryuutei yapan şey, Ddraig ile bir bütün olmam. …… Ddraig geri dönene kadar, onun sırtındaki yükü hafifletmek adına bu antrenmana aralıksız devam etmeliyim.
İçimde yepyeni bir kararlılık filizlendi. Tam o sırada Vali bir büyü çemberi aktifleştirdi:
Ben kaçar. Birinci Kuşak, bir dahaki sefere yapacağımız antrenman dövüşünde yardımlarını sabırsızlıkla bekliyorum.
Bu lafları duyan Birinci Kuşak, alaycı bir şekilde gülümseyip, “İnanılmaz korktum doğrusu,” diye karşılık verdi.
Tabii ki bu alanda antrenman yapanlar sadece Vali ile ben değildim.
A, Ise!
Antrenmanın bitti mi?
Xenovia ve Irina, kendilerine doğru yürümekte olan beni fark ettiler.
Birinci Kuşak’ı uğurladıktan sonra, çalıştığım yerin biraz ilerisinde antrenman yapan Kiba, Xenovia ve Irina’dan oluşan kılıç ustaları grubuna katıldım. Bir de ağırlıklı olarak Rias, Akeno-san, Rossweisse-san ve Asia’dan oluşan iblis gücü/büyü grubu vardı. Ve son olarak Koneko-chan ile Gya-suke’den oluşan, Kuroka’nın göz kulak olduğu grup. Temelde her birimiz kendi antrenmanımıza odaklanıyorduk ama herkesin toplanıp katıldığı takım toplantıları da yapıyorduk.
Ravel bugün burada değildi. Şu anda Hyoudou malikanesinde Le Fay ile son değerlendirmeleri yapıyordu. Normalde benim de katılmam gereken bir şeydi ama Ravel beni buraya yollayıp elimden geldiğince antrenman yapmamı istemişti.
“Lütfen bu işi bana bırakın! Gerçekten ihtiyacımız olduğunda sizi çağırırım!”
Becerikli menajerimin bana gösterdiği bu inceliğe uyup elimden gelenin en iyisini yapmaktan başka çarem yoktu.
Pekala. Buradaki antrenmanlarımız sırasında eşofman giymeyi tercih ediyorduk ama ön saflarda dövüşenlerimizin kıyafetleri şimdiden parçalanmıştı bile.
Xenovia ve Irina’nın üzerindekiler çoktan yırtılmıştı. Bu da antrenmana ne kadar odaklandıklarını gösteriyordu.
Irina Melek kanatlarını çırparak yanıma yaklaştı.
Şuna bir bak, Ise-kun!
Irina havada süzülerek bunu söyledikten sonra, bir aksiyon kahramanı gibi poz verdi.
Ooo. İşte o an Irina’daki değişimi fark ettim. Dört tane Melek kanadı vardı!
Irina, senin Melek kanatlarının sayısı mı arttı?
Ben öyle deyince Irina göğsünü kabartarak gururla konuştu:
Ufufu, bu sabah Cennet’ten bir çağrı aldım, bir Melek olarak seviyem yükselmiş! Ve kanatlarımı çıkardığımda karşıma bu çıktı! Aman tanrım, bu kesinlikle günlük dualarımı eksik etmeyen bana Michael-sama’nın bahşettiği bir lütuf olmalı!
Irina gözleri parıldayarak dua etme hareketi yapıyordu.
Anlaşıldı, demek Irina’nın Melek rütbesi yükseldi ha. Yani düşününce, aralıksız çetin savaşlar verdik. Eğri oturup doğru konuşursak, rütbesinin yükselmesine kimse tek laf edemez. Neticede bunca başarı elde etti, üstelik Michael-san’ın As’ı sayılır.
Xenovia hayran kalmışçasına başını salladı:
Yani bu bir Melek olarak kullanabileceğin gücün çok daha genişlediği anlamına mı geliyor?
Irina başıyla onayladı:
Doğru bildin Xenovia! Cennet’te muhafaza edilen kutsal silahları kullanma izni almak benim için çok daha kolaylaştı. Şimdiye kadar onları kullanabilmek için birkaç kuruldan izin almam gerekiyordu ama artık çok daha az kısıtlamayla kullanabileceğim!
Hmm, demek böyle bir şey mümkünmüş ha. Yani Irina artık Cennet’e ait eşyaları çağırabiliyor, öyle mi?
Xenovia eliyle gözlerini kapattı.
…… Demek kendine Melek deyip duran arkadaşım artık daha da yukarılara tırmanmaya başladı……! Bir dostun olarak bundan daha fazla gurur duyabileceğim bir şey olamaz……!
Xenovia bunu titreyen bir sesle söylüyordu…… Hadi ama, ona “kendine Melek diyen kız” diye hitap eden sen değil miydin zaten!?
Aşk olsun Xenovia, ağlamayı kes! Beni utandırıyorsun!
Irina bile bu lakaba hiç takılmadan övgüleri kabul ediyordu!
İkisi arasındaki bu tutkulu dostluğa bakarken Kiba’ya doğru döndüm.
Önünde meşum ve kötücül bir aura yaymaya devam eden Gram dururken, Kiba etrafta kutsal-şiddet kılıçlarını belirtiyordu. Kiba, Gram tam karşısındayken derin düşüncelere dalmıştı.
Hey, antrenman nasıl gidiyor?
Ben sorunca Kiba gözlerini Gram’dan ayırmadan cevap verdi:
Kutsal-şiddet kılıçlarımı kullanarak Gram’ı kontrol etmeye çalışıyorum. Tıpkı Durandal’ı kontrol etmek için Excalibur’ların gücünün kullanılması gibi.
Hmm, kulağa ilginç bir deney gibi geliyor.
Kiba devam etti:
Öncelikle kutsal-şiddet kılıçlarımın iblis gücüyle Gram’ın lanetini ve negatif enerjisini kabul etmem gerekiyor.
Bunu kabul edersen ne olacak peki?
Lanet olan iblis gücü daha da güçlenecek. Fakat bu alanlar aksine daha istikrarlı bir hal alıyor. Yine de onu dengede tutmak adına iblis gücünü artırmak gerçekten korkutucu bir şey.
İblis gücünü dengelemek ha. Kulağa “söylemesi kolay ama yapması zor” türden bir şey gibi geliyor.
Kiba elindeki kutsal-şiddet kılıcını kavrayarak konuştu:
İblis gücünü dengelesin diye artırsam bile, en nihayetinde üzerini kutsal-şiddet kılıcımın kutsal gücüyle örtmek zorundayım. Örneğin, bu tencerenin üzerine kapak kapatmak gibidir. Tencerenin içi ateşin etkisiyle kaynayıp pişer. Benim sadece kaynayan suyun dışarı taşmamasına dikkat etmem ve içinden istediğim malzemeleri dilediğim kadar almam gerekiyor.
…… Kulağa kolaymış gibi anlatıyorsun ama bu akılalmaz derecede zor bir şey değil mi?
Ben öyle deyince Kiba alaycı bir şekilde gülümsedi:
Çok haklısın. Kutsalın gücü ve iblisin gücü. Bu iki gücün dağılımında ufak bir hata yapmak, tüm lanetin üzerime sekmesine neden olur. Hatta en kötü durumda, yoldaşlarımın da zarar görmesine yol açar.
Demek Kiba’nın kendine biçtiği bireysel görev buydu ha. Gram’ı dengelemek için kutsal-şiddet kılıcındaki “iblis” gücünü kullanmak, sonrasında da onu bir bütün olarak örtmek için “kutsal” gücü devreye sokmak. Güç içinde birikeceği için, patlamasını önlemeye dikkat ederek gücü dışarı salıp kullanması gerekecek.
Sadece kelimelere dökünce kulağa kolay geliyor tabii. Ama bunu başarabilmek için yüksek düzeyde teknik, kararlılık ve yetenek lazım.
Yüzüme bir tebessüm kondurarak Kiba’ya soruyorum:
Ama bunda başarısız olmazsın, değil mi?
Kendinden emin bir şekilde gülümsüyor:
Evet, planım o yönde. İşler yolunda giderse kılıcın keskin tarafına birkaç nitelik ekleyebilirim. Böyle bir şey olursa bambaşka bir tarzda dövüşebilirim.
Element saldırıları yapabilmek, kılıçları basamak olarak kullanabilmek ve şövalye ordunun içinde kendini gizleyebilmek. Kutsal Ekipmanını cidden çok çeşitli şekillerde kullanıyorsun.
Aramızda Kutsal Ekipmanının yeteneğini en hünerli şekilde kullanan kişi kesinlikle bu herif olmalı. Saji de marifetli bir dövüşçüye dönüşüyor ama tekniği Kiba’nın birkaç kademe altında gibi hissettiriyor.
Kiba daha sonra kendisi hakkında şu yorumu yapıyor:
Bizim grupta gösteriş konusunda eksiğim var. Bu yüzden düşmanların gardındaki açıkları bulup üzerlerinde kullanabileceğim hamle sayısını artırmazsam hayatta kalamam.
Bunu söylediğine inanamıyorum ya. Sahip olduğun o kadar hamle çeşidiyle buraya kadar hayatta kaldın işte.
Kiba sonra bana dönüp soruyor:
Eee, senin antrenman nasıl gidiyor?
Yani, iyi gidiyor sanırım. Antrenmanın mantığını kavramam lazım ama Ddraig olmadan kendimi test edemeyeceğim noktalar var.
O noktalar da Euclid ile yaptığım savaş sırasında elde ettiğim, Hakuryuukou’nun o yeni beliren gücü oluyor işte. Mücevherlerimden fırlayan o küçük beyaz Ejderhalar. “Bölme” ve “yansıtma” yeteneğine sahip olan o yeni gücüm.
Bu güçleri bizzat kullanarak antrenman yapmaya başlamıştım ama Ddraig, Albion ile birlikte Kutsal Ekipman’ın derinliklerine inince tam işler iyiye giderken yarıda kaldı.
…… Bu yetenekler cidden oldukça ilgi çekici şeyler. Kafamda hayal ettiğim şeyler bile mümkün hale geliyor, yani bunu Gerçek “Vezir”imin özelliğiyle birlikte kullanabilirsem……
Bu arada, bu yeteneklere “Dividing Wyvern Fairy” adını vermeye karar verdim. İsmi koyan kişi Rias. Rias bu yetenekleri gördüğünde şöyle demişti:
Durmadan yeni yetenekler kazandığın için bana peri satrancını (fairy chess) hatırlatıyorsun, Ise.
İsmin bununla bir alakası var yani. Peri satrancı, satranç terimlerinden biridir ve kural dışı kurallarla oynanan bir satranç oyununu ifade eder. Benim gelişimim de kural dışı olduğu için Rias ister istemez böyle düşündüğünü söylemişti. Ben de görünüşünü tanımlayan wyvern kelimesine “peri” kelimesini ekleyerek bu ismi koydum.
Derken gözümün önüne parlak bir ışık çaktı. Kaynağına doğru baktığımda, gökyüzünün yükseklerinde ışıl ışıl parıldayan bir Melek gördüm. Bembeyaz on kanadını iki yana açmış, sağ elinde devasa bir ateş kütlesi, sol elinde ise mızrak gibi kalın bir buz tutuyordu. Başının üzerinde şimşekler çaktıran bir fırtına bulutu vardı.
Joker Dulio.
…… Bodrum katında yer alan bu alanın içinde yapay olarak oluşturulmuş bir fırtına bulutu. Bu, Dulio’nun kendi Kutsal Ekipmanı’nın yeteneğini kullanarak yaptığı bir şey.
Kutsal Ekipmanı, doğada var olan ateş, rüzgar, su ve toprağı kontrol etmek için havayı yönetebiliyor. Yani gökyüzünün olmadığı yerlerde bile durup dururken böyle yapay bulutlar yaratabiliyor. Az önceki parlak çakma da o buluttan indirilen şimşek yüzünden olmuş olmalı.
Dulio’nun karşısındaki kişi ise—siyah eşofman giymiş Saji’den başkası değil. Bütün vücudunu kaplayan siyah alevlere bürünmüş, Dulio ile yüzleşiyor.
Saji bizim antrenman sahamıza gelmiş, benimle ve Dulio ile sahte dövüş yaparak antrenmanımıza katılmıştı.
Bunun sebebi de—Denge Bozan’a (Balance Breaker) ulaşmaktı.
Sona-kaichou, Longinus taşıyıcılarıyla ya da Gremory grubuyla antrenman yaparsa Denge Bozan’a ulaşabileceğini önermişti. Bu yüzden herkes ona yardımcı oluyordu.
Bir takım kurduğumuza göre, yoldaşımızın güçlenmesi kesinlikle arzuladığımız bir şeydi. Özellikle de bir Ejderha Kralı’nın gücünü taşıyan Saji’nin Denge Bozan’ı bizim için çok önemliydi.
Kiba ile ben bir yandan durum değerlendirmesi yapıp bir yandan Saji ve Dulio’nun savaşını izlemeye devam ettik ama en sonunda Dulio’nun ateş, buz, su, rüzgar ve yıldırım gibi farklı niteliklerdeki acımasız saldırıları Saji’nin siyah alevlerini buharlaştırdı. Saji yere serildi.
Zafer Dulio’nundu. Saji savaşın ortalarından itibaren tüm umudunu kaybetti, bu yüzden iş daha çok kendini savunmak zorunda kaldığı tek taraflı bir dayağa dönüştü.
…… Saji’nin yetenekleri pek çok şekilde kullanılabiliyor; farklı etkiler ekleyen ipini kullanmaktan başlayıp, doğrudan saldırılar yapmak ya da düşmanların saldırılarını etkisiz hale getiren bir ateş duvarı oluşturmak için siyah alevlerinden yararlanabiliyor. Dulio ise bu saldırıları ya atlattı ya da savuşturup Saji’nin hareket kabiliyetini kilitledi.
İkisi de Denge Bozan modunda olmasa bile aralarındaki fark gün gibi ortadaydı.
…… Ben de Dulio ile birkaç kez sahte dövüş yaptım…… ama bacaklarımı ve ellerimi dondurdu, havada üzerimize gelmemi engellemek için rüzgar kullandı ve tüm saldırılarımdan sıyrılmayı başardı.
Irina’nın dediğine göre:
Joker’ın düşmana ilk saldıran taraf olmaktan kaçınan bir tarzı olduğunu duymuştum. Niyeti olsa çok dehşet saldırılar yapabileceğinden eminim……
Bunu söylemişti.
Ben de aynı şekilde hissediyorum ve yoldaşlarım da kesinlikle bunun farkına varmıştır.
Dulio’nun bu antrenman sahasında bilinçli olarak zor stratejiler seçtiğini, rakiplerinin saldırılarını atlattıktan sonra gardlarının düştüğü anlarda saldırmayı tercih ettiğini düşünmeden edemiyorum.
Kiba hemen yanımdan lafa giriyor:
Belki de Joker’ın antrenman yöntemi budur. Kendi üzerine bilerek kısıtlamalar koyarak gücünü test ettiğinden eminim. Geniş alan saldırılarında iyi olduğunu ama yakın dövüşte o kadar da başarılı olmadığını duymuştum, sanırım bu eksikliğini kapatmak istiyor.
Kutsal Ekipmanı’nın havayı değiştirme özelliği sayesinde geniş alan saldırılarında uzman olduğu söylenen Joker Dulio. Zaten kendisi de Xenovia ile benden yakın mesafeden bir darbe yerse işinin biteceğini bizzat söylemişti.
…… Yakın dövüş hareketlerini güçlendirmek. Demek Dulio’nun antrenmanı da bu ha.
Saji, kaslarını gevşetmek için dövüş sonrası esneme hareketlerini yaptıktan sonra bizim yanımıza geliyor.
Ulan, temiz yenildim ama ha! En güçlü “Cesur İskambil” (Brave Saint) olan Joker’a saldırmak benim için hâlâ çok erkenmiş!
Canı sıkılmış gibi görünse de Romanya’ya gitmeden önce gördüğüm o Saji değildi bu.
Romanya’ya gitmeden önce onunla konuşmuştum; o zamanki Saji, Denge Bozan’a ulaşamadığı için kafasını bayağı bir şeye takmış gibi görünüyordu.
Sanırım ben Romanya’da birtakım pisliklerin içine çekilmişken onun da kalbinde bir şeyler değişmişti.
Saji bize bakarak konuşuyor:
Antrenman için burayı kullanmama izin verdiğiniz için eyvallah. Pekala, ben “okula” geçiyorum o zaman!
Saji’nin bahsettiği “okul”, Sona-kaichou’nun inşa ettirdiği ve herkesin kaydolabileceği Derecelendirme Oyunu Okulu’ydu (Rating Game School). Henüz öğrenci alımına başlamamışlardı ama tanıtım günleri devam ediyordu; böylece bu okulla ilgilenen ebeveynler tüm Yeraltı Dünyası’ndan çocuklarını getirebiliyorlardı.
İnsanlar her gün burayı ziyaret etmeye devam ediyor gibiydi, bu yüzden Sitri grubu Öğrenci Konseyi görevlerinin yanında bir de bununla uğraştığı için bayağı zorlanıyordu.
Saji’ye dönüp konuşuyorum:
Rias-başkan hafta sonu size yardıma gitmemizi önerdiği için biz de oraya geleceğiz.
Evet, Rias, Sona-kaichou’ya yardım etme fikrini ortaya attığında Gremory grubu olarak biz, Irina ve Ravel bunu kabul etmiştik.
Saji bunu duyunca gülümsüyor:
Harika olur valla, büyük hayra geçersiniz. Abi, hepimiz için yeni bir şey olduğundan her şeye yetişemiyoruz ki. Ayrıca Sairaorg Patron da bugünden itibaren bize yardıma gelecek, üstüne üstlük çocuklara gösteri yapacak birkaç öğretim görevlisi de çağırdık.
Anladım, işlerin tıkırında gitmesine sevindim. Ama bu durum, aslında ne kadar çok çocuğun böyle okullara kaydolamadığını ve gelecekte ne kadar çoğunun Derecelendirme Oyunu’na katılmak istediğini gösteriyor.
Sıradan Şeytanların kariyer yolları deli gibi dar—.
Yeraltı Dünyası’nın içinde bulunduğu vaziyet de acı gerçekleri de tam olarak bu işte. İş sadece belirli soyluluğa sahip olanların ya da şans eseri Yüksek Sınıf bir Şeytan tarafından kapılanların katılabildiği bir sadaka dünyasına dönüştü.
Pekala o zaman, bir dahaki sefere yine size emanetim!
Saji gitmeden önce bunu söyledi ve büyü çemberinin ışığı içinde kayboldu.
Ardından Dulio gökten aşağı süzüldü. Cebinden bir çörek çıkarıp ısırdı. Doğru ya, herifin hobisi otura kalka, geze toza bir şeyler atıştırmaktı. Dünyayı kapsayan bir gurme yolculuğu.
Tatlı takviyesi almadan yaşayamam ben ya.
Joker, harbiden kafana göre yaşıyorsun he……
Böyle biri olsa da D×D’nin genç lideri işte.
Herkesin antrenmanı bittiği için evlerimize dönmeden önceki son gün sonu toplantı vakti geldi.
Ve böylece büyücü grubunun raporu bitmiş bulunuyor. Yani uzun lafın kısası, bitirici hamlem için gereken şarj süresini hâlâ kısaltabilmiş değilim. Her ne kadar Akeno bilekliğe ihtiyaç duymadan bir Düşmüş Melek’e dönüşebilmeye başlasa da.
Ablalarımızın raporlarını aldıktan sonra toplantımız sona erdi.
…………
Liderimiz Dulio…… uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyor.
Antrenmanlara her seferinde aksatmadan gelse de toplantı oldu mu uyku bünyesini ele geçiriyor.
Irina bizden özür dilercesine bir duruş sergileyerek konuştu:
Kardeş Griselda onun böyle toplantılara sürekli katılmasının bile başlı başına bir mucize olduğunu söyledi, o yüzden lütfen onu bağışlayın! Rias acı bir tebessümle nefesini dışarı verip başını salladı:
Sorun değil Irina. Gücü ortada, bu yüzden ne gücünden şüphe ederiz ne de onu uyarırız.
Rias eskiden Irina’ya “Irina-san” derdi ama geçen günden itibaren ona resmiyet takıları olmadan hitap etmeye başladı. İkisi arasında ne geçti bilmiyorum ama artık yabancı gibi konuşmalarına gerek kalmadı.
Rias etrafımıza bakınıp konuyu değiştirdi:
Sona’nın kurduğu okulun açık kapı günü için ona yardım edeceğimizi hepiniz biliyorsunuzdur zaten ama asıl mesele, Hyoudou malikanesine bir misafir gelecek. O okuldaki öğrencilere ve velilere özel bir ders verecek olan bir öğretim görevlisi. Hyoudou malikanesini aniden ziyaret etmeye karar verdiğini duydum.
Hmm, sanırım Saji’nin bahsettiği öğretim görevlisi bu. Ve o öğretim görevlisi bizim evi mi ziyaret edecek? Neden ki?
Kafam karıştı ama birinin gözlerini üzerime diktiğini fark ettim. O tarafa baktığımda—Rossweisse-san’ın gözlerini bana diktiğine şahit oldum.
Benim de baktığımı fark edince hemen kafasını çevirdi.
…… N-Ne oluyor ya? Sebebi geçen gün bana söylediği şey olmalı…… Sanırım.
—L-Lütfen benim erkek arkadaşım ol.
Bana aynen böyle söylemişti! Üstelik Herkesin gözü önünde, banyonun içindeyken!
O zamandan beri pek bir şey yaşanmadı ama……
…………
Ama Rias bana karşı karmaşık bir surat ifadesi takınıyor.
…………
Akeno-san da bana, Rossweisse-san’a ve Rias’a hüzünlü bir ifadeyle bakıyor.
…… N-Ne biçim bir durumun içindeyim ben böyle……? Ablalar pek de hoş görünmeyen ifadeler takınarak sessizliğe büründüler!
Tam o sırada Kilise üçlüsünün kendi arasında fısıldaştığını duydum.
Baksanıza Asia, Irina. Ablalar hamlelerini yaptı. Bu Rossweisse-san’ın da savaşa dahil olduğu anlamına geliyor, değil mi? Genelde kendinden emin davranan Rias-oneesama ve Akeno-san’ın böyle davranması……
Asia, ablaların kendilerine göre sorunları var. Akeno-başkan yardımcısının ne kadar kafasının karıştığına bakılırsa, beklenmedik bir saldırı gerçekleştiği çıkarımını yapabilirim. Belki de bu bizim şansımızdır.
Eh!? N-Ne yapmayı planlıyorsun Xenovia……? Irina, Asia, bu daha önce giremediğimiz o üst dünyaya sızmamız için bir fırsatın ayağımıza geldiği anlamına geliyor. A-Ama Rias-oneesama’nın konumuna saygı duymamız lazım……
Hayır! Doğrudan bodoslama dalmamız lazım! Onu kapıp etrafını sarma şansımız doğabilir!
H-Hayır, onu öylece kapmak gibi bir şeyi yapamayız! B-Benim gibi bir Melek böyle bir şeyi hayatta yapamaz……
Senin gibi erotik bir Meleğin ağzından çıkan kelimelerin zerre inandırıcılığı yok. Ise’nin odasına giderken sütyen takmadığını duydum. Harbiden hırs dolusun Irina.
O-O şeyden dolayı…… Sütyen takmamak sağlık gerekçesiyle yapılmış bir şey!
Böyle zavallı gözlerle sadece uzağa bakacaksan, kararını şimdiden versen iyi edersin. Pekala, daha da yaklaşın Asia, Irina. Bir çember oluşturalım. Tamamdır, böyle zamanlarda—
Kilise üçlüsü her ne hikmetse bir çember oluşturdu ve daha da alçak sesle konuşmaya başladı.
…… A-Ama Irina’nın sütyen takmadığı hiç aklıma gelmezdi! Ben de göğüsleri neden bu kadar hoplayıp zıplıyor diyordum, sütyen takmıyorsa öyle hoplaması gayet doğal tabii!
……
Ne tepki vereceğimi bilemedim ama Kuroka ve Koneko-chan’ın konuşması da kulağıma çalındı. Olayın aslı kesinlikle bu. Onu kenara çekip çocuklarını doğurmak, —nya?
Nee-sama, bu çok edepsizce. Ağırdan alabileceğin bir durumda değilsin Shirone. Sen de hücum tarafına geçmelisin. Bu gidişle sana çocuk muamelesi yapmaya devam edecek. Şimdiki halinle bile ona tatlı bir nyan-nyan çekebilirsin ne de olsa ♪
“…………………… H-Hayır!”
“Aaa, az önce gözünün önüne getirdin ama değil mi? Ne kadar da şehvetlisin sen öyle. Gerçekten çok edepsizsin –nya.”
“Sapık falan değilim ben! S-Sadece ne diyeceğimi bilemedim!”
“Bir Nekomata’nın edepsiz olmasında utanılacak bir şey yok, biliyorsun değil mi? Hem henüz küçükken onun için yapabileceğin şeylerin tadını çıkarmalısın ♪.”
“Aman, artık umrumda bile değilsin Abla! Gya-kun, hadi öteye gidelim!”
“…… Ha? T-Tamam.”
Vay canına, görünüşe göre Koneko-chan iki kız kardeşin kavgasından sonra mesafesini koydu ve Gasper’ı da yanına alıp uzaklaştı. Kuroka’nın kendisi ise durumdan gayet keyif alıyor gibiydi.
Kiba tebessüm ederek elini omzuma koydu.
—Elinden gelenin en iyisini yap Issei-kun.
…… Yani, gerçekten ne olduğunu pek anlamıyorum ama elimden gelenin en iyisini yapacağım kesin.
“…… Munya, Cennet’in Mont Blanc’ı, ne kadar da istesem de……”
Dulio uykusunda konuşuyordu. …… Görünüşe göre bayağı eğleniyorsun, Lider!
Bölüm 3
Antrenmandan sonra Hyoudou malikanesine döndük ve gelecek misafiri ağırlamak için hazırlıklara başladık.
Öncelikle, her zaman kullandığımız VIP odasında çay hazırlamam gerekiyordu. Sadece bu evde yaşayanlar yeterli olacağı için Gasper ve Kiba kendi evlerinde dinleniyorlardı.
Antrenmanı yeni bitirdiğimiz için bayağı terlemiştik, bu yüzden işlerini ilk bitirenler hemen duş almaya gitti. Ben de ilk duş alanlardan biri olma ayrıcalığını kullandım. Ferahladıktan sonra Xenovia ve Irina ile birlikte VIP odasının temizliğini bitirdim.
Asia ve Ravel ise ikramlıkları hazırlamakla görevliydi. Hızlıca ev yapımı kurabiyeler pişiriyorlardı.
—Ham ham.
Kurabiyelerden bir ısırık alan kişi maskotumuz Ophis’ti. Asia ve Ravel’in pişirdiği kurabiyeleri büyük bir afiyetle yiyordu.
Misafiri karşılamak için gereken hazırlıkların çoğunu bitirdiğimiz için ben, Xenovia ve Irina birinci kattaki oturma odasında dinlenmeye çekildik.
—Misafirimiz geldi. —O yüzden bodrum kattaki ışınlanma odasına gidelim.
Akeno-san bizi çağırmaya gelmişti. Ardından misafirimizi karşılamak üzere bodrum kata doğru yöneldik—.
Bodrum kattaki ışınlanma odasına geçtik.
Kuroka ve Le Fay kendi odalarında beklemedeydi. Bunun sebebi Kuroka’nın dikkatsizce hatalar yapma ihtimaliydi. Le Fay de sadece Kuroka’nın bize katılmamasının kötü olacağını düşünerek kendi isteğiyle odasında kalmıştı. Doğal olarak Ophis de burada olmayacaktı. Dolayısıyla misafiri bu evde yaşayan Gremory grubu, Irina ve Ravel karşılayacaktı.
Işınlanma odasının zemini, parlak bir ışıltı saçarak İskandinav büyülü bir büyü çemberi oluşturmaya başladı.
Işınlanma ışığının giderek daha da parladığını izlerken Rias şöyle dedi:
—Bunu en son sana haber veriyorum ama şimdi gelecek olan misafirimiz Rossweisse’nin büyükannesi. —İskandinav dünyası Asgard’da usta bir büyü kullanıcı olarak oldukça ünlü olduğunu duydum.
!
Bu haberle şaşkına dönüp Rossweisse-san’a doğru baktım. Rossweisse-san’ın yüzünde karmaşık bir ifade vardı.
Işınlanma çemberinin parıltısı daha da güçlendi ve ardından patlarcasına dağıldı—.
Flaş ışığı kaybolduktan sonra ortaya çıkan kişi, koyu mavi cübbeler giymiş yaşlı bir kadındı. Korkusuz bir bakışı vardı ve boyu Rossweisse-san ile aynı görünüyordu. Dik bir duruşa sahipti ve genel olarak zayıf görünüyordu. Yüzünü görmeseydim yaşlı bir kadın olduğunu anlayamazdım.
Rossweisse-san’ın büyükannesi etrafındakilere, yani bize göz gezdirdikten sonra konuştu:
—Japonya’daki herkese merhaba. —Şurada duran torunuma göz kulak olduğunuz için teşekkür ederim.
Büyükannesi ona doğru baktı. Rossweisse-san bakışlarını kaçırmadı ama huzursuz görünüyordu. Kollarını açıp sıcak bir şekilde karşılamıyordu ama bu ziyarete karşı büyük bir hoşnutsuzluk da göstermiyordu.
Rossweisse-san’ın büyükannesi kendini bize tanıttı:
—Benim adım Gondur. —Rossweisse’nin büyükannesiyim. —Tanıştığımıza memnun oldum.
İlk defa gülümsedi.
Nezaketi ve kendinden emin tavırları bana onun yaşlı olduğunu hiç hissettirmiyordu ama Rossweisse-san ile ilk tanıştığımız zamanki haline dehşet derecede benziyordu.
Rossweisse-san’ın büyükannesi Gondur’u VIP odasına götürdük. Ona çay ve ikramlıklar hazırladık ve birbirimizle tanışma faslını bitirdikten sonra:
—İşte böyle, Gondur-san Agares bölgesindeki Yeraltı Dünyası’nda gerçekleşecek olan Büyücüler Meclisi’ne katılacak.
—Rias durumu bize açıkladı.
Görünüşe göre usta Büyücüler, büyüyle ilgili bir konuyu tartışmak için Agares bölgesindeki belirli bir kasabada toplanacaktı. Şeytan bile olmayanların Yeraltı Dünyası’ndaki o kasabaya gidiyor olması, oldukça güçlü büyü kullanıcılarının ortaya çıkacağını gösteriyordu. Bizler Şeytan’ız ve ayrıca Düşmüş Meleklerin Valisi ile Cennet’in de kutsamalarına sahibiz; bu da çeşitli yerlere özgürce gitmemize olanak tanıyor ama bu bir istisna olduğu için böyle. Sıradan bir insan ya da normal bir Büyücü; Şeytanların dünyasına, Düşmüş Meleklerin dünyasına ve Cennet’e gidemezdi. Sıradan bir insan için bu, algılarını fersah fersah aşan olağan dışı bir dünyaydı. —Doğaüstü bir bölge.
Ve yetenekli Büyücülerin tartışacağı konu çok nadir büyüler, antik büyü ve ayrıca yasaklı büyüler hakkındaydı. Şeytan tarafının araştırma enstitüsündeki araştırmacılar bile oraya gönderileceğine göre gerçekten de alışılmadık bir toplantıya dönüşüyordu.
Rias ardından ekledi:
—Bu aynı zamanda henüz kimseye söyleyemeyeceğimiz bir şey fakat şu anda her bir tarafın, bünyesinde antik büyü veya yasaklı büyüler hakkında bilgi sahibi olan bir Büyücü’nün ortadan kaybolduğu durumlarla karşı karşıya kaldığı vakalarda hızlı bir artış var.
!
Demek böyle şeyler yaşanıyordu. *Acaba işin içinde o pislik Rizevim mi vardı?
—Yani terörizme mi sürükleniyorlar?
Sorduğumda Rias açıkça evet demedi ama hayır da demedi.
—…… —Ya Başıboş Büyücüler kendi iradeleriyle hareket ediyor ya da bunun arkasında Kaos Tugayı var…… —Her halükarda, Büyücüler arasında toplanıp fikir alışverişinde bulunmak istediklerine dair görüşler artıyor.
Şimdiye kadar sessiz kalan Rossweisse-san’ın büyükannesi Gondur-san yavaşça söze girdi:
—Bu da dışarıya sızdırılmamış bir bilgi fakat bu toplantı için üzerinde çalıştığımız araştırma konusunu, yani her birimizin uzman olduğu büyüyü mühürlemeyi düşünüyoruz.
—Yani…… —büyünüzü mühürlemeyi mi planlıyorsunuz?
Gondur-san, Ravel’in sorusu üzerine başıyla onayladı.
—Temel olarak, hayatımızı güçlendirmekle harcadığımız gücümüzü tanımadığımız birinin kullanmasındansa, bu olay çözülene kadar onu mühürlemek daha iyidir.
Neyse, güçlerinizin kötüye kullanılmasına kesinlikle engel olamazsınız. Ve eğer bu başkalarına dert açacak olursa, bunun sorumluluğu da üzerinize kalabilir. Üstelik yasaklı büyüler gibi şeylerin kulağa tehlikeli gelen bir yanı var; yani dışarı sızması imkansız derecede tehlikeli olacak büyüler bulunacaktır.
Gondur-san konuşmasına devam etti.
—Düşmüş Meleklerin organizasyonu Grigori’nin anti-büyü konusunda pek çok araştırması olduğunu duydum. —Bu yüzden şu sıralar yaşanan bu olaylar için büyülerimizi mühürleme konusunda Düşmüş Meleklere bel bağlayacağız.
…… Grigori’nin anti-büyü teknolojisinden bahsedilince aklıma gelen ilk kişi, o sert bakışlı tokusatsu lideri oluyor…… Yok ya, eminim ki bu konuyu en ince ayrıntısına kadar araştırmıştır, o yüzden içimi ferah tutabilirim sanırım.
Gondur-san ardından ellerini birleştirerek konuştu:
—Kendi kendimize mühürlesek bile, bizi kaçırıp hipnoz ederek o mührü kırabilirler. —Mühürlemeyi başka Büyücülerden istesek, bu sefer de onu bizden çalarlar diye bir endişe doğuyor. —Durum böyleyken, Düşmüş Meleklerin araştırma enstitüsü bizim için iyi bir ortak nokta olacaktır; nitekim şu anda doğaüstü dünyada oldukça güven kazanmış durumdalar.
Hmm, demek Azazel-sensei’nin mekanının bu konulardaki itibarı giderek artıyor ha. Yani, Üç Büyük Güç ittifakından önce kesinlikle kötü bir organizasyon izlenimleri çok baskındı. Ama şimdi barışı savunuyorlar ve hatta tekniklerini herkese sunuyorlar. Geçen günkü Vampirlere bile Kutsal Ekipmanlar (Sacred Gear) hakkındaki araştırmalarda iş birliği sözü verdiler. Bu başarıları üst üste koyarak güvenlerini pekiştirdiklerine eminim. Kısa sürede böyle bir başarı yakalamak gerçekten muazzam bir şey.
Gondur-san ardından şöyle dedi:
—İşte bu yüzden güçlerimizi mühürlemeden önce fikir alışverişinde bulunmaya karar verdik. —Meclise katılmayı reddeden büyü kullanıcıları da var…… —fakat orada oldukça değerli tartışmaların döneceği ortada. —Ben de katılmayı kabul ettim. —Ayrıca Sona Sitri-san’dan da bir davet aldım.
Vay be, demek bu mesele Yeraltı Dünyası’nda kurulacağı söylentisi dolaşan o okulun öğretmenlik teklifine bağlanıyor.
Rias bunun üzerine devam etti:
—İşte durum böyle. —Gondur-san hem Büyücüler meclisi hem de Sona’nın kurduğu okuldaki öğretmenlik görevi için bizi ziyarete geldi.
Ardından kendisinin bundan sonra neler yapacağına dair açıklamayı dinledik.
Gondur-san birkaç gün bu kasabada kalacak ve okulumuzun olmadığı gün Yeraltı Dünyası’na geçecekti. Bu durum, bizim tatil günümüzle Büyücüler meclisinin toplanacağı günün denk gelmesi sayesinde mümkün olmuştu.
Odadaki herkes onun ziyaretinin sebebini anlamıştı. Sonrasında Kiba ve Gasper’a da haber vermem gerekecek.
Ondan sonra sohbetimiz biraz daha rahat bir havada devam etti.
Rias ardından şöyle dedi:
—Rossweisse’nin büyükannesi de Valkyrie’lerden biri sayılır.
Hadi ya, öyle miymiş!? O zaman Rossweisse-san’ın bir Valkyrie olmayı hedeflemesinin sebebi büyükannesinin etkisi olsa gerek.
—Ona beceriksiz olduğu için bu işe uygun olmadığını defalarca söyledim.
Gondur-san bunu oldukça sert bir dille söyledi. Rossweisse-san’ın yanakları kızardı ve başını öteye çevirdi.
Gondur-san çay fincanını masaya bıraktı ve ardından Rossweisse-san’a sordu:
—Rose, buraya gelmemin tek bir sebebi var. —Sebebini biliyorsun, değil mi?
…… Demek Rossweisse-san’a “Rose” diye hitap ediyor.
—Bu odada tek bir centilmen var. —Bahsettiğin kişinin o olduğunu varsaymamda bir sakınca yok, değil mi?
Gondur-san doğrudan bana baktı.
Rossweisse-san ayağa kalktı ve derin bir nefes aldıktan sonra konuştu:
—Doğru. —O benim erkek arkadaşım, adı da Hyoudou Issei-kun.
…………
…… D-Demek olay buydu…… Geçen gün banyodaki o itirafı meğer buraya dayanıyormuş!
Şimdi bu olay öyle bir durum mu yani? Memleketinde yaşayan büyükannesine bir erkek arkadaş edindiğini falan mı söyledi yani!?
Gondur-san ardından konuştu:
—Rose, kendi kafana göre evden ayrıldın, kendi kafana göre bir Şeytan’a dönüştün ve bu insan dünyasında kendi kafana göre öğretmenlik yapmaya başladın. —…… —Beni bu kadar endişelendirdiğin için gerçekten de hayırsız bir torunsun.
—Uğhh…… —ama şey……
Rossweisse-san büyükannesinin bu sözlerine karşılık veremiyordu.
Rias hemen onu savundu:
—Büyükhanımefendi, bu durumun benimle de alakası var çünkü onu ben davet ettim. —Bu yüzden lütfen sadece Rossweisse’yi suçlamayın.
Fakat Gondur-san geri adım atmadı.
—Beni yanlış anlıyorsunuz, Gremory Prensesi. —O kısım o kadar da büyük bir sorun değil. —Yani, açık konuşmak gerekirse bir sorun tabii. —Fakat benimle tek bir kelime bile konuşmadan, içinde bulunduğu duruma göre yaşam tarzını değiştiren torunuma bunları söylemem gerekiyor.
—…… —Kulaklarımı bayağı tırmaladı bu sözler.
Kurabiyeleri atıştıran Xenovia kendi kendine böyle mırıldandı. Evet, bu büyükannenin söylediklerini pürdikkat dinlemen lazım kızım.
Gondur-san ses tonunun sertleştiğini fark edip hafifçe öksürdü.
—Neyse, her neyse. —Odin-sama’nın seni unutup burada bırakması hakkındaki fikrimi kendisine de söyledim, o yüzden bu konuda seni suçlamayacağım.
Vay be, demek o Odin moruğu bu kadından fırçayı yemiş ha. Yani, onun gibi bunak bir ihtiyar için bile koruması olan bir Valkyrie’yi arkada bırakmak fazlasıyla acımasızcaydı. İskandinav dünyasının Baş Tanrısı’nın yaptığı bu hatadan dolayı tövbe etmesi lazım!
Gondur-san ardından Rossweisse-san’a döndü:
—Senin için endişeleniyorum. —Derslerinde ve büyüde iyi olsan da saftır senin elin ayağın tutmaz; bu yüzden Uzak Doğu’daki böyle bir ülkede başını belaya sokmadan öğretmenlik yapıp yapamayacağın beni kaygılandırıyor…… —İşte bu yüzden torunuma her zaman bir erkek arkadaşı olursa içimin rahat edeceğini söyler dururdum. —O da sonra kalkıp bir erkek arkadaşı olduğunu söyledi……
…… Demek olay bundan ibaret. Büyükannesini endişelendirmemek için bir erkek arkadaşı olduğunu söylemiş…… V-Ve o kişi de tesadüfen ben mi oluyorum……? Yok ya, büyükannesinin ziyareti kesinleşince aceleyle beni çakma erkek arkadaşı olarak seçti, değil mi!? Aha evet ya, Rossweisse-san sakince duruyor gibi görünse de harbi harbi olayların akışına göre yaşıyor! Bana Gremory grubunun bir üyesi gibi davranıp davranmadığını sorarsanız, evet tam olarak öyle davranıyor…… Bana mı öyle geliyor yoksa Rias’ın etrafına kolayca etki altında kalan tipleri toplama gibi bir huyu mu var……?
Rossweisse-san yanıma oturdu ve koluma sarıldı.
—Ise-kun güvenebileceğim bir adam. —Ayrıca kendisi efsanevi Kızıl Ejder İmparatoru (Sekiryuutei) ve şimdiden Orta Sınıf bir Şeytan olduğu için önü çok parlak!
B-Bana böyle hitap ettiğin için mutluyum tabii ama……
Sonra çaktırmadan Rias’a doğru bir göz attım—
—…………
Gülümserken adeta buz kesmişti! Şoka girmişti kızcağız! Daha doğrusu, bu duruma karşı koyamadığı gibi olan biteni idrak de edemiyordu; beyni durmuştu resmen!
—Çok özür dilerim! Taze çay getiriyorum hemen! Akeno-san da yüzünde acı dolu bir ifadeyle odayı terk etti! —B-Ben de gidip Akeno-sama’ya yardım edeyim!
Ravel, Akeno-san için endişelenip hemen arkasından koştu!
Ancak Rossweisse-san ile Gondur-san beni ortalarına oturtmuş konuşmaya devam ediyorlardı.
—Ne kadar zamandır çıkıyorsunuz siz bakayım?
—Ü-Üç aydır!
—Yani bir kadınla erkeğin yapacağı şeyleri çoktan yaptığınızı varsayabilirim, öyle değil mi?
Yahu bu büyükanne de pat diye sorulmayacak şeyleri soruyor! Rossweisse-san’ın bile yüzü kaskatı kesilmişti!
Ama bir şekilde dayanıp kızarmış bir surat ve titreyen bir sesle cevap verdi:
—D-Daha evlenmedik bile büyükanne…… —H-Hem bana iffetimi sıkı korumamı söyleyen de sensin…… —Yani büyükannem!
—Ben sana evlenmeden önce böyle ilişkilere giremezsin demedim ki. —Sadece kötü çocuklara kapılıp kendini boşu boşuna kullandırma dedim. Koluma yapışmış olan Rossweisse-san bir anda memleket şivesiyle bağırmaya başladı! —B-Ben de bir erkekle edepsiz şeyler yapmak istiyorum ama! —İşte ben de sana yap diyorum ya zaten! Oho, büyükanne bile şiveye kaydı iyi mi!
Gondur-san odadaki havanın tuhaf bir yere doğru gittiğini fark edip bir kez daha hafifçe öksürdü. —İkinizin arasındaki ilişkiye izin veriyorum.
Rossweisse-san bu sözler karşısında ne diyeceğini bilemeyip aptalca bir ses çıkardı:
—………… Ha?
—”Ha?” değil.
—İzin veriyorum dedim.
—Aşık olduğun adamla duygularını çoktan paylaştın, değil mi?
—O zaman bir dahakine randevuya çıkın.
—B-Bekle, a-ama!
Rossweisse-san panikle bocaladı. Fakat Gondur-san keskin bakışlarıyla lafı gediğine koydu:
—Bir dahaki gelişime bunun ayrıntılarını ikinizden de uzun uzun dinleyeceğim. —Hem senden…… hem de erkek arkadaşından. —Bugün için herkese teşekkür ederim. —Bana müsaade.
Gondur-san bunu söyledikten sonra Sona-kaichou’nun kendisi için hazırlattığı otele geçmek üzere oradan ayrıldı.
Büyükannesi gittikten sonra odadaki hava acayip ciddileşti.
Rias hâlâ donup kalmış durumdaydı.
Asia ise panik içinde bu durumu izliyordu. Rossweisse-san elimi tuttu ve kıpkırmızı bir suratla yalvarmaya başladı: —………… Çok özür dilerim. —K-Kısa bir süreliğine de olsa lütfen bana yardım et……
—Artık benim için geri dönüş yok……!
……
Böylece Rossweisse-san ile randevuya çıkmamız kesinleşmiş oldu. High School DxD Cilt 17 – Bölüm 3 / Yaşam.
Yeraltı Dünyası’nın Okulu!
Kısım 1 Rossweisse-san’ın büyükannesinin Hyoudou malikanesini ziyaret ettiği günün ertesindeydik. Şu anda Le Fay ile yapacağımız anlaşmanın son kontrollerine devam ediyordum. Menajerim olan Ravel ikimizin arasında oturuyordu ve kendine ait büyülü çemberinden belgeleri falan çıkarıyordu. Hızlı çalışmasından ötürü ona ancak minnettar kalabilirdim.
—Gerçekten de senin sayende anlaşmamız tıkır tıkır ilerliyor Ravel. Ben bunu söyleyince Ravel bu ritüelin adeti için kullanılan bir hayvan tabağı ile mumları çıkardı (Görünüşe göre küçük bir restorandan aldığı çorbalı kaplumbağaydı).
—Rica ederim, sizin gibi yetenekli biriyle anlaşma yapma şansına eriştiğiniz için bu süreç bu kadar pürüzsüz ilerledi. Böyle bir övgü alan Le Fay tatlı tatlı kıpırdanmaya başladı.
Sözleşmemiz olacak belge, Şeytan sembolleriyle yazılmıştı.
İçeriğini kısaca özetlemek gerekirse, insan dünyasında sıkça gördüğünüz sözleşmeler gibi yazılmıştı: “Bu kişiyle anlaşma yapacağım.
Anlaşmadan sonra bu tür şeyleri yapmama izin verilecek. Ve bunlar da yapmama izin verilmeyen şeylerdir.”
Avucumu bir bıçakla keserek kanımı akıttım.
O kanı Şeytan sembolleriyle adımı yazmak için kullandım.
Le Fay de adını büyü sembolleriyle yazmak için kendi kanını kullandı.
Böylece anlaşmamız belge üzerinde tamamlanmış oldu.
Geriye sadece resmi ritüel kalmıştı. Le Fay ve ben, hayvan kanıyla çizilmiş olan anlaşma amaçlı büyü çemberine girdik. Ardından anlaşma büyüsünü okumaya başladık. Büyü çemberi gizemli bir ışık saçmaya başladı.
—Ben, Le Fay Pendragon adına; Gremory grubunun “Piyon”u Hyoudou Issei’ye dileğimi sunuyorum. —Benimle bir anlaşma yapacaksın ve benim yeminli dostum olacaksın. Sözler epey sadeleştirilmişti.
Duruma göre bu anlaşmayı nasıl yaptığımızı ve içeriğini de okumanız gerekiyordu. Fakat bu anlaşma, Le Fay ile aramızda kurduğumuz güven sayesinde gerçekleştiği için süreç epey sadeleşmişti. Ezberlediğim sözleri ben de okudum: —Rias Gremory grubunun “Piyon”u Hyoudou Issei adına; seninle, Le Fay Pendragon ile burada bir anlaşma yapacağıma söz veriyorum.
—Ve şey, bundan sonra da iyi anlaşalım.
En sonunda tıpkı bir Japon gibi başımı eğdim! Le Fay kıkırdadı ve o da başını eğdi.
—Evet, lütfen iyi anlaşalım. Le Fay ile benim yanağımda Gremory sembolü belirdi ve büyü çemberi görevini tamamladığı için ışık saçarak kayboldu. ……
Bunu gerçekten ama gerçekten çok sade bir şekilde bitirmiştik; bu şekilde bitmesi harbi normal miydi ya?
Ravel’e doğru baktığımda başını sallıyordu. Görünüşe göre başarılı olmuştu.
Muhtemelen imzalarımızın bulunduğu belgelerin bir tür güç kazanmasından ötürü, kağıttan kırmızı bir ışık yayılıyordu.
—…… —Bunun bittiğini varsayabilir miyim?
Her ihtimale karşı Ravel’den teyit almaya çalıştım.
—Evet, kesinlikle varsayabilirsiniz. —Böylece Ise-sama ve Le Fay-san iş bazında ortak olmuş oldunuz.
Ravel bana bu şekilde açıklama yaptı.
Demek olay bundan ibaret ha. Bunca belgenin üzerinden geçtik ama anlaşma yapacağım kişiyi bulduğum an kaşla göz arasında bitiverdi.
Pekala, anlaşmamızın tamamlanması güzel hoş da……
—Ee, peki şimdi Le Fay ile ben ne yapacağız?
Anlaşmamız tamamlandığına göre, bir ortak gibi oturup büyü üzerine araştırmalar mı yapmamız gerekiyordu?
Ravel hafifçe öksürdükten sonra konuştu:
—Bu durum Le Fay-san’a bağlı. —Şayet kendisi şu andan itibaren büyü deneyleri yapmayı seçerse, hemen ardından sizi çağırması gerekecek; fakat deneyi yarına ertelemeyi seçerse, sizi yarın da çağırabilir.
Yani top Le Fay’deydi.
Ravel konuşmasına ekleme yaptı:
—Bu beş yıllık bir anlaşma. —Şayet kendisi beş yıl içinde güzel sonuçlar ortaya koyarsa, bu durum sizin için de kazan-kazan bir senaryoya dönüşecektir Ise-sama.
—Yani başka bir deyişle hemen bir şey yapmak zorunda değiliz.
Ben öyle söyleyince Ravel başıyla onayladı.
Pekala, sanırım anlaşmayı başarıyla tamamladığımızı kabul edebiliriz. Umarım Le Fay ile birlikte beş yıl içinde güzel sonuçlar sergileyebilirim…… Aman neyse ya, nadasa bırakır gibi aheste aheste hallederiz bu işi.
Ravel anlaşmamızı kazasız belasız tamamladığımızı doğruladıktan sonra çay hazırlığına girişti. Katlanabilir bir masa çıkarıp üzerine fincanları ve çayı yerleştirerek hazırlık yaptı.
—İkiniz arasındaki anlaşmanın başarısını kutlamak için çay içelim.
Anlaşma sonrası çay partisi ha. Bir Şeytan anlaşması insan dünyasında tekinsiz şeyleri çağrıştırır ama burada beklenmedik derecede huzurlu bir şekilde halledildi. Gremory ailesinin genel olarak rahat kafada olmasından kaynaklanıyor olabilir tabii…… Ben bile korkutucu bir hava saçarak anlaşma yapmayı aklımdan geçirmemiştim. Eski zamanların Üst Düzey Şeytanlarının hanelerine göre farklılık gösterdiğini söylerler ama Gremory’ler harbi barışçıl tipler.
Anlaşmanın ardından ben, Ravel ve Le Fay arasında eğlenceli bir çay partisi gerçekleşti.
Birkaç konudan bahsettikten sonra Le Fay şöyle dedi:
—Fakat Rossweisse-san’ın büyükannesinin ünlü Gondur-san olacağı hiç aklıma gelmezdi.
—Bayağı ünlü biridir, değil mi?
Sorum üzerine Le Fay başını salladı.
—Rün tarzı, peri büyüsü gandol tarzı ve ruhani büyü seiz tarzı gibi İskandinav bölgesinde öğretilen büyülerin kullanıcısı olarak çok ünlüdür.
Ravel ondan sonra devraldı:
—Rossweisse-san gerçekten de rün tarzını, “Valkyrie”lerin yarattığı farklı türde bir büyüyle birleştirerek kullanıyor. —Kendisi de basitleştirdiği ve üzerine düşündüğü büyüleri kendi formülüne katarak kullandığını söylemişti.
Le Fay cebinden bir not defteri çıkarıp belirli bir sayfayı gösterdi. Üzerinde pek çok büyü çemberi çizilmişti. Ve ben bu sembolleri daha önce görmüştüm. —Rossweisse-san’ın sık sık kullandığı şeylerdi.
—Nadir görülen bir büyü çemberi türü kullandığı için onları nasıl kağıda döktüğüm henüz aklımdaydı. —Rossweisse-san’ın kullandığı büyü, kendi kendine öğrendiği bir şey olmalı. —Büyük ihtimalle görüp duyduğu büyüleri kendi formülüne entegre etmiş.
—Bu nadir bir şey mi ki?
Sorduğumda Le Fay başını iki yana salladı.
—Hayır, kendi formülünü oluşturan bir Büyücü bulmak hiç de nadir değildir. —Eğer bir Büyücüyseniz, en azından kendinize uygun tek bir formülünüz olur. —Fakat Rossweisse-san’ın büyü çemberine dahil edilen büyü sembolleri çok üst düzey şeyler. —Rossweisse-san’ın kullandığı büyü çemberine entegre edilen bu formül kendi başına geliştirdiği bir şey ve bana İskandinav tarzında sıkça gördüğüm bir formülü anımsattı; ancak yakından bakarsanız çok hassas bir şekilde işlendiğini anlarsınız.
Le Fay not defterine çizdiği büyü çemberini işaret ederek bunları söylüyordu…… ama büyü konusunda zengin bir bilgiye sahip olmayan benim gibi biri için bu anlatılanlar tamamen Fransız kalmak demekti. Gerçi Ravel ve Le Fay sayesinde elementleri temsil eden büyü sembollerini az çok anlamaya başlamıştım. İş detaylı bilgiye döküldüğü anda ise hemen çuvallıyordum.
Ravel, Le Fay’den sonra sözü aldı:
—Kuroka-san da böyle söylemişti. —Rossweisse-san’ın formülü harcanan büyü gücünü son sınırına kadar kısıtlıyor, ancak hem saldırı hem de savunma gücünü doğrudan katlayan bir şey. —İnsan dünyasının oyunlarında kullandığı örnekle açıklamak gerekirse; 10 MP harcayarak 50 saldırı gücü elde ettiğiniz bir büyü olsun, Rossweisse ise aynı saldırı gücünü elde etmek için kendi orijinal formülü sayesinde sadece 5 MP harcıyor. —Tam olarak böyle söylemişti. —Yani bu, sadece uzman bir kullanıcının yapabileceği ve aynı zamanda bu numarayı çocuk oyuncağı gibi gören birinin başarabileceği bir şey.
Le Fay de Ravel’in söylediklerini onaylarcasına başını salladı.
Anladım, bak bu cidden anlaşılması kolay bir örnekti. Yani saldırı gücünü aynı tutarken harcadığı büyü gücü miktarını düşürüyordu. …… Rossweisse-san sadece çocuk oyuncağıymış gibi hiç çekinmeden farklı türde büyü saldırıları savurmakla kalmıyor, aynı zamanda bu saldırıların her birini tüketim oranını kısıtlayarak fırlatıyordu ha……
Hepsinden öte, o Kuroka’nın örnek olarak RPG oyunlarını kullanması da ayrı bir mevzu…… Ne de olsa odama gizlice süzülüp oyun konsolumu kullanıp duruyordu. Gözümün önünden ayırdığım an oyun oynamaya devam ediyor.
Koneko-chan ve Ravel bile ona takıldığı için Hyoudou malikanesinde yaşayan herkesin katıldığı bir oyun turnuvası düzenlememiz hiç de nadir bir durum değildi. Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakalım.
…… Bunun yerine Rossweisse-san ile ilgili aklıma takılan tek bir soru vardı.
—…… —Rossweisse-san’ın onunla aynı grupta yer alan biri olarak oldukça yetenekli bir dövüşçü olduğunu anlıyorum. —Ama Rossweisse-san neden büyükannesiyle aynı büyüyü öğrenmedi ki? —Rün tarzını ve gandol tarzını bir kenara bırakırsak, seiz tarzını da pek sık gördüğümü sanmıyorum.
Rossweisse-san’dan rün sembolleri ve periler hakkında dersler almıştım ve sanırım bunları kendi büyü çemberlerine entegre etmişti. Ama Rossweisse-san’ın peri gandol tarzını falan kullandığını hiç hatırlamıyorum…… Çağırma büyüsünden farklı olduğu kesindi. Ancak bunları kullanmakta iyi olduğunu söylediğini de hiç anımsamıyorum.
Gondur-san’ın torunu olan Rossweisse-san’ın; büyükannesi yetenekli bir Büyücü olduğu için rün, gandol ve seiz stillerinin hepsini kullanmasında garip bir yan yoktu bence.
Ravel ve Le Fay bana net bir cevap vermek yerine, fikrimi duyduktan sonra sadece birbirlerine baktılar. Sanırım bu durumun onlar için de garip hissettirdiği anlamına geliyordu.
Hmm. Ardından kafamı yana eğdim. Bana mı öyle geliyor, yoksa son zamanlarda Rossweisse-san hakkında sık sık kafamı mı kurcalıyorum? Ş-Şey, “Lütfen erkek arkadaşım ol” dedikten sonra onun hakkında düşünmem gayet normal değil mi ama?
Derken Ravel hafifçe öksürdükten sonra konuştu:
—Bu arada Ise-sama, bundan sonra Rossweisse-san ile buluşmaya gideceğinizi duydum.
!
…… Evet, anlaşmam tamamlandıktan sonra Rossweisse-san ile dışarı çıkmam planlanmıştı. Rossweisse-san’ın büyükannesine söylediklerinden geri adım atamayacağı bir duruma girildi, bu yüzden Rossweisse-san ile randevuya çıkmamıza karar verildi. Dünkü olaydan sonra her şey bir anda gelişivermişti.
Büyükannesinin bu kasabada kaldığı süre boyunca, Rossweisse-san büyükannesine göstermek istediği için benden böyle bir ricada bulunmuştu.
…… Soran kişi Rossweisse-san olunca reddedemezdim, bu yüzden bu geceki antrenmana kadar hiçbir planım olmadığı için onunla randevuya çıkmayı kabul ettim.
Bunu bilen Ravel sevimli bir şekilde öfkelenmeye başlar.
—Rossweisse-san ile dışarı çıkmak Gremory grubunun üyeleri arasındaki bağı derinleştirmek adına yapmanız gereken bir şey olabilir. —Ancak Rias-sama ve Akeno-sama’ya da dikkat etmelisiniz! —Gerçekten öyle!
Ravel yüzünü yüzüme yaklaştırır ve bunu bana söylemeye devam eder.
—……Bence bir sonraki fırsatta hem Rias-sama hem de Akeno-sama ile randevuya çıkmanız gerekecek. E-Evet.
Sana daha fazla katılamazdım Ravel-san…… Dün gece Ravel, VIP odasından ayrılan Akeno-san’ı sakinleştirmeye gitmişti. Ravel ardından kızarmış bir yüzle şöyle der:
—…………B-Ben de sizinle alışverişe gitmek istiyorum, Ise-sama……
Biraz çekingen davranarak bunu söyleyen menajerim karşısında kalbim daha hızlı çarpmaya başlar! —Bir dahakine kesinlikle seninle birlikte alışverişe gideceğim Ravel.
—Tabii ki Rias ve Akeno-san ile de gideceğim—
Cümlemi bitiremeden Le Fay yanımda doğal bir şekilde elini kaldırır. —Sen de mi Le Fay?
—Madem iş bu raddeye geldi, o zaman bu evde yaşayan herkesle alışverişe gideceğim.
—Nasıl olsa yıl sonunda hepimizin alışveriş yapması gerekecek, bu yüzden yılın başında bir yerlere gitmek fena bir fikir olmaz sanırım. Onlara böyle dedim. Kızların Yılbaşı tatilinde bir şeyler satın alma ihtiyacı muhtemelen erkeklerden daha fazla olacaktır.
Özellikle Hyoudou malikanesinde, çünkü bu yıl burada daha fazla insan yaşıyor. Hem Ravel hem de Le Fay sevinçle tepki vererek ikisi birden “Yaşasın” der. —Ben de alışverişe gideceğim.
Gardıroptan fırlayan Ejderha Tanrı-sama!
Ophis, ne zamandan beri gardırobun içindeydin sen!?
Tüh, görünüşe göre Matsuda ve Motohama ile takılmaya vaktim kalmayacak…… Yok ya, en azından o çocuklarla takılabileceğim tek bir günüm olsun isterdim……
gerçi Kiba ve Gasper da gelecek gibi duruyor ama. ………… Bu konu üzerinde epey düşündükten sonra Ravel’e şöyle derim:
—……Ravel, üzgünüm ama Yılbaşı tatili antrenmanlarımı da içeren, net saatleri olan bir program hazırlayabilir misin benim için?
—Planlarımı dikkatlice belirlemezsem kafama göre hareket edemeyeceğim gibi görünüyor……
Harbiden, Sekiryuutei’nin de amma yoğun bir programı varmış. Son zamanlarda tüm tarihteki en yoğun programa sahip Sekiryuutei olduğumu düşünmeye başladım. Kısım 2
Le Fay ile olan anlaşmamı tamamladıktan sonra üstümü değiştirmek için odama gittim ve şu anda girişte bekliyorum. Girişte zaten hazırlanmış bir çift uzun çizme buldum……
ama bunlar acaba Rossweisse-san’a mı ait?
Yani, onu bunları giyerken gerçekten hayal edemediğim için ilk başta Rias veya Akeno-san’a ait olduklarını düşünmüştüm.
Kısa bir süre sonra merdivenlerden aşağı inen birinin varlığını hissederim. O tarafa döndüğümde—. Bir palto ve kısa etek giymiş olan Rossweisse-san’a şahit olurum!
………… Benim yaşımdaki kızların giydiği kıyafetleri giyen Rossweisse-san tam karşımda duruyor.
Evde her zaman eşofman giyen, sürekli gördüğüm o Rossweisse-san değil bu!
Gümüşi saçlarını güzelce yaptırmış ve dudak koruyucu sürdüğü için muhtemelen dudakları parıl parıl parlıyor. Evet, o fakir görünümlü Abla durmuyor karşımda! Kendi yaşındaki kızların giydiği türden kıyafetler giydiği için……
ona tek bir bakışımla kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyor!
—……Ş-Şey. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Tepkimi fark ettiği için olsa gerek, Rossweisse-san kızarmaya başlar.
—……Lütfen aniden böyle tuhaf davranmayın. —Bu işi yapmamı zorlaştıracak.
—Ben bile bu tarz bir modaya uygun giyinebilirim. Rossweisse-san biraz pişman olmuş gibi görünüyor.
Ah, yaptığım kabalıktı. Ama! Rossweisse-san’ı genelde giyindiği gibi gördüğüm için, bir kız gibi giyinmesine karşı şu anda hissettiklerimi açıklamak için şaşırmak kelimesi yetersiz kalır! Devrim!
Gözümün önünde tam anlamıyla bir devrim yaşanıyor!
—Özür dilerim, g-gidelim mi artık? Ben bunu söylediğimde olur her şey. Görüş alanıma giren insanları fark ederim. O tarafa baktığımda—Rias ve Akeno-san koridorun köşesinden belirir. Her zamanki gibi davranan Rias ve biraz üzgün görünen Akeno-san.
Rias ardından şöyle der:
—Geceye kadar dönmüş olmanız gerekiyor. —Yeraltı Dünyası’na gitmeden önce ön bir toplantı yapacağız.
— “Evet.” Rossweisse-san ve ben ona yanıt verdik.
Rias ardından aniden acı bir gülümseme takınır.
—Xenovia ve diğerlerine ikinize müdahale etmemelerini söyledim. Ah, kesinlikle bizi takip edecek gibi duruyorlardı zaten……
Bunu düşünen beni fark ettiği için olsa gerek, Rias derin bir nefes verir. —Sizi takip etmeyeceğim.
—Ne olursa olsun, seçtiğim adama güveneceğim ve bir şey olsa bile sarsılmayacağım. —Rossweisse’nin nasıl davrandığı konusunda kesinlikle endişelendim ve senin onun erkek arkadaşı olmanı istediğinde kesinlikle şoka uğradım.
—Ancak Ise’ye bile güvenemezsem kendime Rias Gremory diyemem.
Bunu söyleyerek gülümsüyor. ……
Çok iyi bir kadın ya. Bana ve grubuna kalbinin derinliklerinden güveniyor. —Ancak, hem benimle hem de Akeno ile randevuya çıkmanı umuyorum. Rias bunu söylerken göz kırpar.
—Tabii ki. —Eğer ikiniz için de uygunsa. —Ise-kun ile randevuya çıkmak! Akeno-san cevabımı aldıktan sonra neşeli bir ifadeye bürünür.
İstediğin bensem kesinlikle seninle dışarı çıkacağım.
……
Yalnız, yoğun bir programım olduğu için bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyorum! Böylece Rossweisse-san ve ben evden ayrılırız……
Rossweisse-san ile dışarı çıkıyor olsam bile, bu kasabada kalacağımız anlamına gelmiyor.
Görünüşe göre Rossweisse-san Tokyo’ya gitmek istiyor, bu yüzden bir taşıta bindik. En yakın istasyondan Tokyo’ya giden bir trene bindikten yaklaşık bir saat sonra Shinjuku istasyonuna varıyoruz. Gideceğimiz yer olan istasyona gitmek için oradan bir kez daha tren değiştiriyoruz—. Varmak istediğimiz yer olan harika alışveriş merkezlerinin bulunduğu istasyona ulaştığımızda, Rossweisse-san hemen etrafına bakınmaya başladı.
Görünüşe göre gideceğimiz yeri arıyor.
Burası insanlarla dolup taşan devasa bir şehir, bu yüzden yolumuzu kaybetmemiz an meselesi. Anlaşılan Rossweisse-san Tokyo’ya gitmek istiyordu, bu yüzden toplu taşımaya bindik.
En yakın istasyondan Tokyo trenine bindikten yaklaşık bir saat sonra Shinjuku istasyonuna varıyoruz.
Gideceğimiz yer olan istasyona geçmek için oradan bir kez daha tren değiştiriyoruz—
“…… Yabancı bir model falan mı acaba?”
“İnanılmaz güzel bir kadın……”
Trenin içindeki herkes Rossweisse-san’a bakıyor. E yani, çok normal. Olağanüstü derecede güzel olduğu için herkes dönüp bir daha bakıyor. Ancak, güzel kızların etrafına yaydığı o yaklaşılmaz aura onda da olduğu için tek bir kişi bile gelip onunla konuşmaya cesaret edemiyor.
Rossweisse-san ise bütün dikkatleri üzerine çektiği için biraz utanmış ve gergin davranıyor.
“…… Yine eşofmanlarımı ya da takım elbisemi giyseydim böyle bir duruma düşmezdim……”
Rossweisse-san kendi kendine söylenmeye başladı.
— Hiç de bile. Çok tatlı olduğun için ne giyersen giy dikkat çekersin.
Sadece içimden geçen dürüst düşüncemi söyledim, ama Rossweisse-san ise,
“…………”
Kıpkırmızı oldu, yanakları alev alev yanıyor!
Hey hey hey hey, normalde Rossweisse-san “Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum” deyip geçiştirmez miydi!?
Akeno-san için de geçerli bu, ama baş başa dışarı çıktığımızda böyle davranmaları hiç adil değil ya! Ben bile sohbeti devam ettirmekte zorlanıyorum şu an!
Tren yolculuğu boyunca hiç konuşmadık ve bundan on beş dakika sonra varış noktamıza ulaştık.
İndiğimiz istasyon şehrin biraz dışında kalıyordu. İstasyon binasında bir işi olduğunu söyledi, bu yüzden her şeyin 100 yen olduğu mağazalarla dolu olan kata geldik.
O kata adım attığımız anda Rossweisse-san’ın yüzünde mutlu bir ifade belirdi.
Heyecandan sesi titreyerek ve gözlerinin içi gülerek konuşmaya başladı.
“…… B-Burası hayalini kurduğum kadınlara özel o devasa 100-yen mağazası…… “Bella”! İtalyancada güzel ya da güzellik anlamına geliyor ve bu markada sadece kadınlara özel şık ürünler dizili! Dışarıdan bakıldığında hiç de 100 yenlik bir şeye benzemeyen yüksek kaliteli ürünleriyle ünlüdür…… Aah, bak! Şu tabak çok şık görünüyor! Ayy, şu kalemlik ne kadar da kusursuz bir tasarıma sahip! İnanılmaz, bu boyutta olmasına rağmen depolama alanı harika……!”
…… B-Beni ardında bırakıp ürünleri incelemeye koyuldu bile. O kadar neşeli ve gözlerinin içi gülüyor ki onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Onu böyle izlemek, benimle hemen hemen aynı yaşlarda bir kız olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bana.
…… Gerçi, hobileri biraz tuhaf sanki…… Bugün burada, Tokyo’da bir 100-yen mağazasına geleceğimizi hiç tahmin etmezdim. Üzerindeki kıyafete bakınca daha gösterişli ve şık bir yere gideceğimizi sanmıştım……
— Lütfen şuna bir bak Ise-kun! Bu, şu ve hatta bu bile sadece 100 yen! İçeride 200 yen ya da 300 yen olan tek bir ürün bile yok!
Rossweisse-san şu an acayip heyecanlı. Nasıl desem? Bu tutumlu ve gariban tarafını asla değiştiremeyeceğini düşündürüyor bana.
Ama bu kişiliği gerçekten de onun tam olarak Rossweisse-san olduğunu hissettiriyor.
“Alışveriş yaparken on bin yen harcamaktan kendimi alamadım…… Tokyo’nun “Bella”sından da bu beklenirdi zaten. Korkunç bir yer gerçekten……”
Rossweisse-san cüzdanının içine bakarak sızlandı.
Alışverişi bitirdikten sonra Rossweisse-san ile bir kafenin teras kısmında dinleniyoruz.
On bin yen değerinde 100 yenlik eşya. Yani kısacası, tam yüz tane ürün satın alan Rossweisse-san çok fazla şey aldığı gerçeğiyle yüzleşti. Bu yüzden aldıklarını yakındaki bir kargo şirketiyle eve gönderdi. Yarına kadar bizim eve varmış olurlar. Kocaman bir yığın halinde hem de.
…… Ama alt tarafı on bin yen tuttu ha. Bunca yolu Tokyo’ya kadar gelip on bin yenlik 100 yen eşyası satın aldı. …… Kendi halinden memnun göründüğüne göre sorun yok sanırım. Ama yine de gencecik bir kızın Tokyo’ya kadar gelip bu tarz şeyler alması normal mi acaba?
Rossweisse-san’ın geleceği için şimdiden endişelenmeye başladım. Derken benimle konuşmaya başladı.
“…… S-Sıkıldın mı? Ö-Özür dilerim, sadece ben mutlu olacağım diye kendi alışverişime daldım……”
Sanırım karmaşık bir ifade takındığım için Rossweisse-san üzgün bir suratla bana böyle söyledi.
— Yok canım, hiç olur mu öyle şey. Seninle Tokyo’ya gelebildiğim için bile çok mutluyum Rossweisse-san.
Bu benim tamamen dürüst hissimdi. Rossweisse-san ile ilk kez baş başa böyle uzak bir yere geliyorum, bu yüzden bambaşka bir tadı var. Hatta onun normalde göremediğim bir yönünü görme fırsatım bile oldu, bu yüzden sıkılmamın imkanı yok.
Rossweisse-san kahvesinden bir yudum aldıktan sonra konuşmaya devam etti.
“…… Düşününce, bu benim bir erkekle çıktığım ilk randevu.”
—!
Böyle şok edici bir gerçeği duyduktan sonra ne diyeceğimi bilemiyorum. Bu durum beni gururlandırmadı da değil hani. Bir yandan da onun bu önemli ilk randevusunda eşlikçisi olduğum için uygun biri olup olmadığımı düşündürdü.
— Gerçekten benimle olması senin için sorun değil mi?
Sormadan edemedim. Kiba ona çok daha iyi centilmenlik edebilirdi, Azazel-sensei de o çok övündüğü spor arabasıyla onu Tokyo’ya getirebilirdi. O ikisiyle kıyaslayınca, benim randevu anlayışım oldukça sıradan kalıyor.
Rossweisse-san utanarak konuşmaya devam ediyor.
“Ç-Çevremdeki erkekler arasında randevuya çıkmak için birini seçmem gerekseydi, seni seçerdim Ise-kun…… A-Ama lütfen beni yanlış anlama! Bu sadece bir “varsayım”! Biri sorsaydı “eğer” yani! Bu sadece “ya şöyle olsaydı” tarzı bir senaryo!”
Rossweisse-san yüzü kıpkırmızı bir şekilde kahvesini içiyor. —Derin bir nefes aldıktan sonra birden yüzü hüzünlü bir hal aldı.
“…… Memleketimde yaşarken sadece ders çalışırdım…… Etrafımdaki Savaşçı Bakireler, yani Valkürler, Valhalla’nın savaşçılarına dönüşen muazzam kahramanlar hakkında hararetli sohbetler ederlerdi…… Sınıf arkadaşlarım karşı cinsle vakit öldürürken, ben sırf hedefime ulaşabilmek için dirsek çürütüp sadece derslerime odaklandım.”
…… Gözde canlandırması pek de zor olmayan bir hikaye gerçekten. Kendi kendine sürekli, “Aman ne pis şey! İğrenç! Ders çalışmazsan kaybedenler kulübüne girersin!” diyerek çalışmaya devam ettiğine eminim.
Rossweisse-san sonra uzaklara doğru baktı.
“…… Bütün gençliğimi ders çalışmaya adadığım için bir Valkür olabildim, ama şimdi geriye dönüp baktığımda keşke o zamanlar birazcık olsun eğlenseymişim diyorum.”
— Ne diyorsun sen ya? Daha genceciksin. Benden sadece bir iki yaş büyüksün, yani şu andan itibaren, hatta tam da bu andan başlayarak gençliğini doya doya yaşamaya devam edebilirsin.
Harbi diyorum ya, daha yolun çok başındasın! Öğretmen olduğu için hem etrafındakiler hem de kendisi gerçek yaşını unutuyor, ama daha gençliğinin baharında, gencecik yaşlarında bir kızken böyle ununu eleyip eleğini asmış yaşlılar gibi konuşması için çok erken bence.
— Hem Baş Tanrı olan o Odin moruğunun korumalığını yapmış olman bile inanılmaz bir şey. Harbiden bak, bir mitolojinin Baş Tanrısının yanında çalışmış bir geçmişe sahip olmak felaket karizmatik.
Rossweisse-san’ın talihsiz ve şapşal yönü daha çok ön plana çıkıyor olabilir ama düşününce—yok ya, düşünmeye bile gerek yok, geçmişi ve yetenekleri zaten başlı başına muazzam. Kırk fırın ekmek yesem, elli kere dünyaya yeniden gelsem bile bir Baş Tanrının koruması olmak gibi yüksek bir mevkiye erişemem ben.
“…… Yine de beni arkasında yüzüstü bırakıp gitti ama.”
Rossweisse-san bu konuda biraz kederlendi.
…… Bu söze ne cevap vereceğimi bilemiyorum ki şimdi. Yani, o olay sayesinde kader ortağı olduk da denebilir aslında……
Rossweisse-san hüznünü gizleyemeyen bir ifadeye büründü.
“…… Ayrıca…… Ben az önce söylediğin gibi öyle ahım şahım başarılara imza atmış biri değilim Ise-kun.”
Rossweisse-san bunu söylerken cebinden bir amblem çıkardı. Üzerine karmaşık görünen semboller işlenmişti. …… Rün sembollerinden oluşan dairelerin bulunduğu benzersiz bir şekil. Bunu ilk defa mı görüyorum ben……? Yok ya, dün gece görmüştüm bunu. …… Hah evet, büyü çemberine işlenmiş sembollerin aynısıydı. Rossweisse-san’ın büyükannesi Gondur-san’da da aynısı vardı.
Rossweisse-san konuşmasına devam etti.
“Bu benzersiz bir sembol…… ailemiz boyunca nesilden nesile aktarılan bir soy arması. Ailenin en büyük çocuğu bu sembolü miras alır ve bir sonraki nesle aktarabilmek için bunu bedenine ve ruhuna kazıtır. ….. Ben de ailenin en büyük çocuğuyum, daha doğrusu en büyük kızıyım, ama ben bunu……”
Rossweisse-san orada duraksadı ve ses tonunu alçaltarak devam etti.
“…… miras alamadım.”
Rossweisse-san ardından durumu bana anlatmaya başladı.
İskandinav diyarında—Asgard’da, orada yaşayan Yarı Tanrılar ailelerinden miras kalan kendilerine has büyüleri, teknikleri ve gelenekleri geliştirip işlerler ve bunları gelecek nesillere aktarmayı birinci öncelikleri haline getirirlerdi. Ve nesil değişimi yaşandığında armayı bedenlerine ve ruhlarına kazıyarak, bunu mirasçıyı temsil eden bir sembol olarak kullanırlardı.
Rossweisse-san’ın ailesi de farklı değildi, bu yüzden zamanı geldiğinde bir sonraki mirasçının bu armayı taşımasını sağlarlardı. Rossweisse-san’ın annesi de aile armasını miras almıştı, bu yüzden en büyük kız olan Rossweisse-san’ın da onu miras alması planlanmıştı.
—Fakat Rossweisse-san armayı bir türlü miras alamamıştı.
Miras alma ritüelini kaç kez gerçekleştirirse gerçekleştirsin, arma Rossweisse-san’ın bedenine, ruhuna ve büyü çemberine bir türlü kazınmıyordu.
Rossweisse-san elindeki armayı sıkıca tutarak konuşmayı sürdürdü.
“…… Öz kardeşim olmadığı için, en nihayetinde armayı uzaktan bir kuzenim miras aldı. O çocuk miras alma ritüelini anında tamamladı. Ne ben ne de çevremdekiler tek bir laf bile edebildik, o anı dün gibi hatırlıyorum. …… Zaten en başından beri ailemin uzmanlık alanı olan büyü türünü kullanmakta beceriksizdim…… Doku uyuşmazlığı mı desem ne desem bilemiyorum ama Seidr tarzı ruhani büyülere bir türlü alışamadım. Rün ve Gandr tarzını kullanmayı öğrendim ama beni en çok şaşırtan şey, savaş bakirelerinin sadece savaş amaçlı olan saldırı büyülerine göz açıp kapayıncaya kadar uyum sağlamam oldu…… Şu an ailemdeki en güçlü saldırı büyüsü kullanıcılarından biri haline geldim…… Rün, Gandr ve Seidr tarzlarının üçünü de kullanan ailemde tek aykırı tip bendim. Sonuçta ailemin neredeyse hiç kullanmadığı bir büyü türüyle acayip bir uyum yakalamıştım…… Bir Valkür olacak kadar şanslıydım…… ama elde ettiğim başarılar büyükannemin en parlak dönemlerinin yanından bile geçemez……”
Rossweisse-san moralini bozarak bunları itiraf etti.
…… Ailesinden aktarılan büyüyle uyumu berbattı, ama bunun yerine yeteneği bambaşka bir alanda filizlenmişti. Benzer durum açısından aklıma Sairaorg-san geliyor ama onun ailesi Yeraltı Dünyası’nın siyasetinde önemli bir yere sahip olan Büyük Kral olma rolünü taşıdığı için onlarınki daha farklı olmalı…… Sıradan bir ailede doğan benim gibi biri için bu miras alma meseleleri pek kavrayamadığım, gerçekten çetrefilli konular.
Ayrıca Valkür olduğu dönemlerde kahraman ruhlarını toplama konusunda da beceriksiz olduğunu öğrenmiştim. Odin moruğu onu çağırana kadar hep bahtsız durumlar yaşamıştı.
Ama bunun bir kader olduğunu hissediyorum. Belki de yüksek yıkım gücüne sahip Gremory grubuna gelmesi onun kaderinde vardı. Sürekli saldırı büyüsü öğrenmeye devam eden bir Valkür! Rias’ın kaderindeki bu buluşmanın tamamen buna bağlı olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Rossweisse-san sonra yüzü kızararak konuştu.
“…… Ailemdeki büyücüler perilerle iletişim kurmakta ve ruhani büyüleri kullanmakta çok başarılıydılar. Ancak ben sünger gibi saldırı büyülerini emip öğrenmeye başladığım için sıradışı bir örnek oldum…… Performansımı artırıp enerjimi tasarruflu kullanmayı öğrendikçe de eskisine göre daha çok parlamaya başladım. Annemle babamın tepkisi beni övmenin ötesine geçip tamamen şaşkınlığa dönüştü.”
Yanağımı kaşıyarak söze girdim.
— A-Ama geçenlerde memleketine döndüğünde savunma büyüsü de öğrenmiştin.
“Evet, doğru…… Uzun lafın kısası, benim gücüm ailemin çizgisinden çok uzağa kaydı. …… Çocukken ailemin geleneğini sürdüreceğime ve büyükannem gibi bir Valkür olacağıma dair içimde belirsiz bir düşünce vardı, bunun gerçekleşmesi son derece doğal geliyordu. Çevremdekilerin de benden beklentisi çok yüksekti. Ama öyle olmadı. Olması gereken şey gerçekleşmedi. …… Bugün bile ne olacağımı, ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum. Geleceğe dair hep bir kaygı hissi taşıyordum içimde. Bu yüzden bana verilen işi eksiksiz yapıp parayı ciddiye almaya başladım.”
Yeteneği vardı. Ama bu, çevresindekilerin umut ettiği türden bir yetenek değildi. Yine de sahip olduğu yetenek sayesinden bir iş bulabilmişti. Fakat gerçekten ne yapmak istediğinin cevabını hâlâ bulabilmiş değil—
Rossweisse-san’ın hissettiği bu kaygı, aslında yetenekli insanlara özgü türden bir şey. Daha önce onun Sairaorg-san’a benzediğini düşünmüştüm ama galiba kökeni biraz farklı.
Rossweisse-san armayı kenara kaldırırken konuşmaya devam etti.
“…… Ne annem babam, ne klanımdakiler, ne de büyükannem beni suçladı; bana hâlâ her zamanki gibi normal davranıyorlar. …… Ailem durumu hemen kabullendi, “Eh, klanın içinden bazen böyle bir çocuk da çıkabiliyor demek ki” dediler. Bu durum beni mutlu ediyor elbette…… ama beni bir kez olsun eleştirselerdi, belki de çok daha farklı bir hayatım olabilirdi. …… Yok ya, şu an yaşadığım bu hayat da farklı olabilirdi belki de……”
Şeytan olmasının arkasındaki sebep belki de hayatında bir değişiklik yapma arzusuydu.
“Odin-sama’nın koruması olarak seçildiğimde gerçekten çok mutlu olmuştum. …… Gerçekten çok çekilmez bir adamdı ama yaptığıma değen bir iş olduğunu hissettirmişti bana. …… Beni arkasında yüzüstü bırakıp gitmiş olsa da.”
Onu koruyabilecek tek kişi oydu—bunu sonradan öğrenmiştim. Hatta Rossweisse-san, adamın yanında en uzun süre korumalık yapan Valkür’müş. Bu yüzden diğer Valkürlerin şu an çok zorlandığını duyuyorum.
Rossweisse-san başını kaldırıp iç çekerek hayatını gözlerinin önünden geçirdi.
“…… Gençliğimin tadını çıkaramadan memleketimde sınıfları atlayarak mezun oldum, üstüne bir de ailemin armasını miras alamadım. Valkür olduğum dönemde kayda değer hiçbir başarı elde edememiş olsam da Odin-sama’nın koruması olmayı başardım. …… Odin-sama’ya korumalık etmek için Japonya’da geldim ve bir Şeytan olarak reenkarne olduktan sonra insan dünyasında öğretmen oldum. …… Dönüp geriye baktığımda, sürekli aynı yerde dönüp durduğum için ne olabileceğimi ve ne yapabileceğimi gerçekten hiç bilmiyorum.”
Rossweisse-san kendi kendine kıkırdadı. Sürekli kendi etrafında dönüp durduğu bir gerçek. Gremory grubunun diğer üyelerinin hayatında da inişler çıkışlar var, yani harbiden sorunlu tiplerin toplandığı bir takımız.
“…… Annemden özür dilemem gerektiğini kesinlikle hissediyorum. Onun beklentilerini karşılayabildiğimi sanmıyorum……”
Rossweisse-san gözlerini yere dikerek söyledi bunu.
…… Aile armasını miras alamadığı için gerçekten çok suçlu hissediyor gibi görünüyor.
Rossweisse-san sonra aniden bir şey fark etmiş gibi yüzüme bakıp özür diledi.
“…… Özür dilerim. Sana hayatımı bu kadar uzun uzun anlattım Ise-kun…… Yakınlarıma bile bu konuları açmaktan kaçınmaya çalışırım aslında…… …… Büyükannem geldiği için birileriyle paylaşmak istedim sanırım.”
— Yok canım, hiç önemli değil. Aksine, senin hakkında daha çok şey öğrenebildiğim için çok mutlu oldum Rossweisse-san.
Rossweisse-san kendinden pek bahsetmez. 100-yen mağazalarına bayılan ve alkolle arasına mesafe koyması gereken o yönlerini gösterdi bana ama kendi geçmişinden hiç bahsetmez. Bugünkü bu randevu gerçekten çok değerli bir hal alacak gibi.
Rossweisse-san biraz utanarak konuşmaya devam etti.
“Şeytan olduğuma pişman değilim biliyor musun? Şeytan dünyasının sosyal haklar programı çok düzenli ve maaşım da gerçekten harika. Gremory grubu da harika insanlarla dolu ve şu an içinde bulunduğum ortam gerçekten çok güzel. …… Gerçi Gremory grubu sürprizlerle dolu olduğu için sürekli bir şeylerin içine çekiliyoruz ama…… Yine de Kuoh Akademisi’nde öğretmenlik yapmak, düşündüğümden çok daha anlamlı ve yapmaya değer bir iş.”
— Öğretmen olmak eğlenceli mi?
“Evet, ders anlatmanın bu kadar eğlenceli olacağını hiç düşünmemiştim.”
Rossweisse-san’ın öğrencilerden aldığı notlar oldukça yüksek. Vatandaşlık bilgisi öğretmeni olan Rossweisse-san anlatımda çok iyi ve işlediği konunun kilit noktalarını vurguladığı için onun ders verdiği sınıflar sınavlarda hep yüksek alıyor. Üstelik yaşça öğrencilerden çok da uzak olmadığı için, güzel yabancı öğretmen olarak bayağı popülerlik kazanmış durumda. İnsanları sık sık uyarabilir ve sert eleştirilerde bulunabilir ama ona karşı gelip laflarını ciddiye almayan öğrenci sayısı yok denecek kadar az.
Kıdemli öğretmenlerin de gözü onun üstündeymiş gibi görünüyor, ayrıca o tuhaf Azazel-sensei’ye bile lafını esirgemeyen biri olduğu için diğer öğretmenler ona çok saygı duyuyor.
Öğretmenlerden açılmışken konu…… Zihnimi kurcalayan şeyi dile getirdim.
— Sona-kaichou’nun teklifini kabul edecek misin?
Evet, Rossweisse-san, Sona-kaichou’nun kurduğu okulda gelecekte öğretmen adayı olması için bir teklif almıştı. Rossweisse-san’ı büyü öğretmeni olarak istiyor.
“Hâlâ düşünüyorum. Tabii ki bir iki yıl içinde karar vermemi istediği bir şey değil bu…… Öncelikle yakında o okula gideceğimiz için, ortamı gözlemleyip öyle karar vermeye karar verdim.”
Eh, yani mantıklı olan da bu. Teklifi hafife alıp kabul ettikten sonra fikir değiştirmek ayıp olurdu. Okulu kendi gözleriyle gördükten sonra karar vermesi gerektiği kesin. Ama Sairaorg-san da ondan büyü öğretmeni olmasını istemişti, bu da insanların ona ne kadar yüksek değer verdiğini kanıtlıyor.
“Hâlâ neye muktedir olduğumu bilmiyorum ama öğretmek sevdiğim bir şey. Hayır, sevmeye başladım diyelim. Bu yüzden onlara yardım edeceğimiz yaklaşan etkinlik için sabırsızlanıyorum.”
Rossweisse-san bunu söylerken gülümsedi.
Hayatında pek çok şey yaşadığı kesin ama şu anki haliyle geleceğe umutla bakmaya çalışıyor gibi görünüyor.
“Bir şey olursa yine gelip seninle danışacağım. Bu yüzden şikayetlerin bile olsa lütfen benimle çekinmeden paylaş.”
“O zaman alışverişlerimde bana tekrar eşlik etmeni isteyeceğim. Seninle 100-yen alışverişi yapmak hiç de fena değildi. Ayrıca büyükanneme karşı da güzel bir bahanem olmuş olur.”
Ahahahaha…… Yine mi 100-yen mağazası ya…… Yok yok, sorun değil. Film izlemeye veya bir yerleri gezmeye gitmenin de fena bir fikir olmayacağını düşünüyorum. Aman neyse, kendisi eğleniyor gibi göründüğüne göre bu da kabulümdür herhalde?
“— Büyükannenden aşağı kalır tek bir yanın bile yok.”
—!
…… Başka birinin sesi. Bunu söyleyen kişiyi gözlerimle aramaya çalıştığımda, arkamdaki sandalyede oturan birinin varlığını hissettim. …… Arkam kadar sokulmuş ama ruhum bile duymamış. Bu his kesinlikle gardımı düşürebileceğim birine ait değil.
Rossweisse-san da anında teyakkuza geçti.
Arkamı döndüğümde arkamda oturan kişi—gümüş saçlı genç bir adamdı. Takım elbise giymiş, yakışıklı bir adam. Onu tanıyorum. Ne de olsa kendisi Romanya’da dövüştüğüm herif.
Adam—Euclid Lucifugus, sırıtan bir ifadeyle bizi selamlıyor.
İyi günler Sekiryuutei Hyoudou Issei, ve eski Valkür Rossweisse.
…… Bu herifin ne işi var ulan burada!? Günün ortasında Tokyo’nun göbeğinde boy gösterdi resmen!
Kutsal Ekipman’ımı etkinleştirmek istiyorum ama etraf insan dolu. Burada bir dövüş başlatamam.
Ona karşı tetikte kalarak herife dik dik bakıyorum. Adam hafifçe kıkırdıyor.
Bugün buraya seni görmeye gelmedim Hyoudou Issei. Benim işim yanındaki kişiyle.
Euclid, Rossweisse-san’a doğru bakıyor.
Sonra elini öne doğru uzatarak lafa giriyor.
Lafı hiç dolandırmayacağım. —Rossweisse, bizim tarafımıza katılır mısın?
—!
N-Ne diyor ulan bu……! Kızı kendi tarafına çekmeye mi çalışıyor!? Böyle bir yerde hem de!? Peki ama neden Rossweisse-san!? Neden durup dururken tam da böyle bir zamanda sadece Rossweisse-san’ı kendi tarafına çekmek istiyor ki? Kafamda bir sürü soru işareti uçuşurken Rossweisse-san’ın yüzü kireç gibi bembeyaz kesiliyor.
…… Bu herifin onu kendi tarafına çekmek istemesine yetecek kadar önemli bir sebep var mı ki ortada?
“—İşte bilgelik buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesaplasın. Çünkü o bir insan sayısıdır; ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır.”
………… 666 mı? Euclid elini alnına götürerek konuşmaya devam ediyor.
Kıyamet kitabından bir mısra. …… Kutsal Kitap’ta geçen bir dizeyi okumak bir Şeytan’a gerçekten de baş ağrısı veriyor……
…… Bunu duymak benim bile başımı ağrıtmaya yetti be. Bir Şeytan durup dururken böyle şeyler okumamalı ulan!
Kıyamet…… Vahiy Kitabı’nda geçen ve Great Red’den de bahseden şu kehanet ha. Ha evet, Trihexa da orada geçiyordu doğru ya.
Rossweisse-san’ın gözlerinin içine bakarak konuşmasını sürdürüyor.
Asgard’da öğrenci olduğun dönemde belli bir tez yazdığını duydum. Tezinin başlığı da “Kıyamet Canavarı Üzerine”ymiş.
…… Harbi mi ya? Demek Rossweisse-san oradayken öğrenciyken böyle şeyler yazmış ha.
—!
İşte şimdi kafamda taşlar yerine oturdu. Matsuda ve Motohama’nın bahsettiği, Rossweisse-san’ın kütüphanede görüldüğü haberleriyle tam olarak uyuşuyor bu. Rossweisse-san Kutsal Kitap ile ilgili kitaplar okuyordu. …… Demek sebebi buydu ha. Romanya’da Trihexa adını duyduğunda büyük ihtimalle yazdığı tezi hatırladı.
Rossweisse-san titreyen bir ses tonuyla lafa giriyor.
— D-Düzgün bir sonuç yazamadığım için o tezi çöpe atmıştım ben. Teslim ettiğim şey bambaşka bir tezdi. …… Siz bunu nereden biliyorsunuz peki……?
Herif bu soru üzerine tiksindirici bir şekilde sırıtmaya başlıyor.
Bizler Trihexa ile ilgili her bir bilgi kırıntısını toplayan kişileriz. Geçmişte çöpe atılmış bir tez bile olsa, o yer dünyanın öbür ucunda da kalsa gider onu bulur çıkarırız.
Rossweisse-san bunu duyunca korkudan titremeye başlıyor.
“…… O tezin içeriğinden o zamanlar oda arkadaşıma biraz bahsetmiştim. Sakın bana onun……!”
Euclid, Rossweisse-san’ın bu sorusu karşısında omuzlarını silkiyor.
Onun zihnini iyice taradık ama bilginin sadece kırıntılarına ulaşabildik. Bu yüzden yöntemimizi değiştirip seni doğrudan kendi tarafımıza çekmeye karar verdik.
Rossweisse-san bunu duyar duymaz sağ elini öne doğru uzatıyor. Gözlerinde şimdiden savaşma hırsı alev alev yanıyor.
“…… Demek ona saldırdınız ha? Seni aşağılık pislik, seni tam da burada geberteceğim—”
Euclid burnundan gülümsüyor ve gözleriyle etrafı süzüyor. Çıkardığımız gürültü yüzünden çevrede bize keskin gözlerle bakan pek çok insan var. …… Burada dövüşmek hiç de akıl karı değil.
Rossweisse-san istemeye istemeye elini geri indiriyor. Ha şöyle, en doğru karar bu. Eğer ona ilk saldıran biz olursak, etraftaki insanları da işin içine sürükleyerek karşılık vermekten kesinlikle çekinmez.
Euclid oturduğu yerden kalkıyor ve etraftaki insanlara doğru hafifçe başını eğiyor.
Olay çıkardığım için çok özür dilerim. Bana müsaade artık.
Tam yanımızdan geçip giderken alçak sesle fısıldıyor.
“…… Arkadaşın güvende. Onu rehi̇n falan almadık. Ancak—”
Euclid eliyle Rossweisse-san’ın saçlarını okşuyor.
Senin yeteneğine ihtiyacım var. Sen olağanüstüsün. Düşündüğünden çok daha fazlasısın. —Ve şu harika gümüş saçlar. Tıpkı……
—!
Hiç düşünmeden ellerim doğrudan ona doğru harekete geçiyor. Euclid çevik bir hareketle elimden sıyrılıyor.
Hoşça kalın Sekiryuutei, Rossweisse. Tekrar karşılaşacağız. O zamana kadar bir karara varın lütfen.”
Euclid Lucifugus bunu söyledikten sonra kalabalığın arasında kaybolup gidiyor.
Bense…… Derin bir nefes alır almaz hemen Rias ile iletişime geçtim—
3. Bölüm
Rossweisse-san ile birlikte eve döndük. Akşam oldu ve Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri benim odamda toplandı.
“…… Tokyo’da boy göstereceği hiç aklıma gelmezdi. Büyük dikkatsizlik ettim.”
Euclid ile karşılaştığımızı duyan Rias, yeterince teyakkuzda olamadığı için kendi kendini yiyip bitiriyordu.
…… Bu kasaba daha önce bir kez saldırıya uğramıştı ve zaten Üç Büyük Güç’ün bölgesinde yer aldığı için buradaki güvenlik önlemleri artırılmıştı. Japonya’nın başkenti olan Tokyo da elbette her bir gücün iş birliğiyle korunan ve güvenlik seviyesi en üst düzeye çıkarılan bir yerdi (Temel güç olarak Japonya’nın üst düzey yetkilileri tarafından organize edilen doğaüstü gruplar görev yapıyordu).
Buna rağmen o herif…… Günün ortasında, gözümüzün içine baka baka küstahça karşımıza çıkmıştı!
Irina gözlerini kısarak lafa girdi.
“…… Şimdiye kadar terör estiren doğaüstü varlıklardan çok farklılar. Kaos Tugayı’nın Qlippoth kanadı, insan dünyasında iz bırakmaktan veya sivil kayıplara yol açmaktan en ufak bir çekince duymuyor gibi görünüyor.”
Tam da Irina’nın dediği gibi olmalı. Şimdiye kadar karşılaştığımız teröristlerden çok farklılar. Daha önce dövüştüklerimizin net bir hedefi vardı ve saldırılarını tek bir noktaya odaklıyorlardı. Eski İblis Kralı faction’ı olsaydı doğrudan Üç Büyük Güç’e saldırırdı, Kahraman faction’ı olsaydı doğaüstü varlıklara meydan okurdu.
Ama bu Qlippoth dedikleri örgüt farklı. Kendi amaçlarını gerçekleştirmek uğruna, insanlara ve insan dünyasına olan kötü niyetlerini hiç saklamadan saçıyorlar etrafa. Yok, sadece insanlara da değil, önlerine çıkan her türlü varlığa. Her şey kendi arzularını tatmin etmek için—
Nitekim bunun sonucunda Vampir dünyası neredeyse haritadan siliniyordu.
Eğer orada onlarla dövüşüp Kötü Ejderhaları çağırmalarına izin verseydik…… Yaşanacak felaketi anlatmaya kelimeler yetmezdi. Can kaybı bir iki yüz kişiyle sınırlı kalmazdı kesinlikle……
…… Rossweisse-san ile ben dikkatsizce mi hareket etmiştik yani……?
Başımı öne eğmiş dururken Rias bana seslendi.
— Ise, kendini suçlamamalısın. Karşımızdakiler güç sahibi teröristler. Açıkça söylemek gerekirse, kafalarına koydukları an her yerde belirebilirlerdi; boş anında karşına çıkıp seninle yüzleşmesi hiçbirimizin öngörebileceği bir şey değildi.
Akeno-san da onun ardından devam etti.
— Evet, böyle bir hareket onlar için de büyük bir risk taşıyor aslında. Büyük şehirlerden birine sızabilseler bile bunu sürekli tekrarlayamazlar. Tek bir hamle yapmaları, o bölgedeki güvenlik güçlerini artıracağımız için ikinci şanslarını kaybetmelerine neden olur. Mecbur kalmadıkça şimdilik başka bir hamle yapmayacaklardır.
Akeno-san’ın dediği gibi, Qlippoth’un ortaya çıkmasıyla birlikte Tokyo’daki alarm seviyesi daha da yükseldi. Yok, alarm seviyesi zaten yüksekti ama duğuma göre tavan yapmış durumdaymış.
Ravel ardından bakışlarını Rossweisse-san’a çevirdi.
“…… Bu kadar büyük bir riski göze alarak Rossweisse-san’ın ayağına kadar geldiklerine göre…… Sanırım bu durum, Rossweisse-san’ın öğrencilik yıllarında yazdığı teze ne kadar büyük bir hayati bilgi gözüyle baktıklarını gösteriyor, değil mi?”
Rias onun ardından devam etti.
— Söylediği sözlerden yola çıkarsak, o tezin onlar için hayati bir değere sahip olma ihtimalinin son derece yüksek olduğunu düşünmek gayet doğal. Azazel’in her zamanki aramasını yapma vakti geldi zaten, bakalım bu konuda ne diyecek. Rossweisse, bu durumu Azazel’e anlatabilir misin?
“Evet.”
Rossweisse-san, Rias’ın emri üzerine başını salladı. …… Rossweisse-san, Euclid ile karşılaştığımız andan beri yüzündeki o huzursuz ifadeyi bir an olsun silememişti.
Birlikte birkaç dakika geçtikten sonra Azazel-sensei’den beklenen arama geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse Azazel-sensei şu an bu kasabada değil. Yeraltı Dünyası’na geri dönmüştü ve günlerdir Grigori araştırmacılarıyla Kutsal Ekipmanlar, öteki dünya ve Qlippoth’un hareketleri hakkında kesintisiz toplantılar yapıyordu.
İletişim türü büyü çemberinden Azazel-sensei’nin yüzü belirdi. Olan biten her şeyi ona baştan sona anlattık.
[…… Anlaşıldı, demek hedefte Rossweisse vardı.]
Sensei elini çenesinin altına koyarak gözlerini kıstı.
[Yetenekli Büyücülerin ortadan kaybolmasıyla ilgili olaylardan haberiniz var mı?]
Bu soru üzerine hepimiz başımızı salladık. Geçen gün Rias ve Gondur-san’dan duymuştuk bunu.
[Olaylar arasında tek bir ortak nokta var. —Kaybolanların hepsi “canavarın sayısı” olan 666 üzerine araştırmalar yapan kişiler. Üstelik genelin aksine, farklı yöntemler kullanarak incelemeler yapan araştırmacılardı bunlar. Anlaşılan o gizli toplantıya katılanlar da tam olarak bu tarz araştırmacılardan oluşuyormuş.]
—!
…… Sensei’nin bu raporu karşısında söyleyecek söz bulamadım. …… Şimdi taşlar tamamen yerine oturdu işte. Euclid’in söylediğine göre Rossweisse-san 666 ile ilgili bir tez yazmıştı. Ve kaybolan Büyücülerin ortak noktası da 666 üzerine araştırma yapmış olmalarıydı—
— Yani kısacası, “canavarın sayısı” Trihexa hakkında bilgi sahibi olan Büyücüleri kaçırıyorlar.
Sensei, Rias’ın bu sözleri üzerine başını salladı.
[Kutsal Kitap’taki Tanrı’yı ve Kıyamet kitabının içeriğini biliyorsanız, ne tür bir mührün kullanıldığını az çok tahmin edebilirsiniz. Ancak ben, Qlippoth’taki o heriflerin açmakta zorlanabileceği 23 farklı güçlü mühür olduğu sonucuna vardım. Şu anda burada bir konferans düzenliyoruz ve bu bilgilerden yola çıkarak 666 serbest kalana kadar ne kadar vaktimizin kaldığını hesaplamaya çalışıyoruz. O heriflerin 666’yı geri getirmelerine izin vermeye hiç niyetimiz yok ama en kötü senaryoya da hazırlıklı olmamız gerekiyor.]
…… Eğer 666 serbest kalır ve Great Red ile dövüşmeye başlarsa bu dünyaya ne olur ulan……?
Sensei bizim ne kadar tedirgin olduğumuzu görünce kahkahayı bastı.
[Karaları bağlamak için henüz çok erken gençler. Sizlerin yanı sıra, ne olur ne olmaz diye bir “sigorta” hazırlamayı planlıyoruz. Bunun için yakında hazırlıklara başlamam gerek ama detayları ileride sizlerle tekrar konuşacağım.]
Sensei’nin aklında bir plan mı var acaba? Bahsettiğimiz adam bu neticede. İnsana bambaşka bir şekilde bir “sigorta” ayarlayacakmış gibi hissettiriyor.
[Şahsen bu konferansın sonunda elde edeceğimiz cevaba ne kadar güvenebilirim onu bile bilmiyorum. Sonuçta kaçırılan Büyücülerin mühürler üzerinde nasıl bir etkisi olacağını henüz kestiremiyoruz.]
O heriflerin eline düşen o insanlara ne oldu acaba? Söz konusu örgüt Qlippoth sonuçta. O insanlara istediklerini yaptırmak için her türlü kirli yönteme başvuracaklarını düşünmekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Sensei daha sonra Rossweisse-san’a bir soru sordu.
[Sana sadece tek bir basit soru soracağım. Rossweisse, 666 sayısını kodlamayı nasıl denedin?]
Rossweisse-san sıkıca kapattığı dudaklarını araladı.
“…… Farklı bir yaklaşım içeren ‘616’ sayısını kullanarak bir araştırma yürüttüm. Bir sayısal formül ve teknik formül oluşturarak bu sayıyı, her bir tarafın içinde meydana gelen belgeler ve olaylarla karşılaştırmak için kullandım.”
[—! ………… Anlıyorum, tam da düşündüğüm gibi.]
Sensei, Rossweisse-san’ın söyleyeceği şeylerin çoğunu önceden tahmin etmiş gibi görünüyordu.
…… Ne yani, 616 da neyin nesi? 666 olması gerekmiyor muydu?
Kafam tamamen soru işaretleriyle dolu ama Sensei bana dönüp açıkladı.
[Kıyamet araştırmacılarının çoğu 666 sayısına odaklanmışken, Büyücülerin bir kısmı bu konuda araştırma yapmak için 616 sayısını kullanan farklı bir yaklaşım benimsemiş görünüyor. Bu olayda kaçırılan kişilerin tamamı ‘canavarın sayısı’nı ‘616’ sayısını kullanarak araştırıyordu.]
Farklı bir yaklaşım ha! Demek böyle bir şey de varmış…… Ve bu farklı yaklaşımı araştıran kişilerden biri de Rossweisse-san’dı.
Sensei çenesini sıvazlayarak konuşmaya devam etti.
[Araştırmacıların çoğunluğu ‘616’ sayısını doğru yol olarak görmüyor. Biz Grigori bile öyle düşünüyorduk. …… Fakat o adamların harekete geçtiğini görünce… İncil’in Tanrısı, 666’ya karşı mühürlerini ‘616’ sayısını kullanarak mı yaptı acaba……?]
Sensei bunu sanki kendi kendine konuşur gibi söyledi. Bize açıklama yapmaktan ziyade, kendi hipotezi karşısında şaşkına dönmüş bir halde konuşuyor gibiydi.
Belki de hepsini yüksek sesle dile getirdiğini fark etmiş olacak ki, hafifçe öksürdükten sonra Rossweisse-san’a döndü.
[Pekala, her şeyden önce Rossweisse. Öğrenciyken yazdığın makaleyle ilgili hatırladığın her şeyi bir kağıda yazıp buraya gönder. Bunun ne kadarının 666 ile bağlantılı olduğunu görmek için burada kontrol edeceğim.]
“…… Onu bir süre önce zaten yazmıştım.”
Rossweisse-san, üzerinde karmaşık görünen büyü sembolleri ve formüllerin yazılı olduğu bir rapor yığınını küçük bir ışınlanma büyü çemberinin üzerine koydu ve gönderdi. İletişim tipi büyü çemberinden çıkan raporlar, bir parıltıyla birlikte Azazel-sensei’nin elinde belirdi. Transfer başarılı olmuş gibi görünüyordu.
Sensei raporları aldıktan sonra Rossweisse-san’a söyledi.
[Ama cidden, gerçekten harikasın. Büyükanneğinle aynı şeyi doğal bir şekilde araştırabilmiş olman inanılmaz. Sanırım aile fertleri birbirine çekiyor.]
!
Sensei’nin sözlerini duyduktan sonra, Rossweisse-san’ın neden bu kadar karmaşık bir ifadeye sahip olduğunu ilk kez anladım.
Bu olayda hedef alınan Büyücüler arasındaki ortak nokta—onların da 666 hakkında araştırma yapıyor olmalarıydı. Aynı şekilde Yeraltı Dünyası’nda gerçekleşecek olan kurulda toplanacak olanlar için de geçerliydi bu. Yani, Rossweisse-san’ın büyükannesi de…… 666 hakkında araştırma yapıyordu.
“…………”
O gece, Rossweisse-san yüzündeki o sıkıntılı ifadeyi korumaya devam etti ve bir daha hiç konuşmadı.
Bölüm 4
Sitri grubunun, daha doğrusu Sona-kaichou’nun hayali olan “Herkesin katılabileceği Derecelendirme Oyunu okulu”, beklenmedik bir şekilde Agares bölgesinde yer alıyordu.
Normalde, okulun bunu arzulayan Sitri Hanesi’nin sonraki varisinin kendi bölgesi olan Sitri bölgesinde inşa edilmesi garip olmazdı, ancak siyasi meselelerin de buraya dahil olması gerekmişti. Dahası, oldukça karmaşık bir duruma dönüşmüştü.
Sona-kaichou’nun bu okulu inşa etmesinin arkasında belki de ablası Serafall Leviathan-sama’nın niyetleri yatıyor olabilir miydi? Böyle şeyler söyleyenlerin olduğu kulağa geliyordu.
Sona-kaichou’yu sonuna kadar destekleyen Leviathan-sama’nın bu okulun kurulmasına olumlu bakması gayet doğaldı.
Ancak bu hamle, eski kan bağına önem veren asilzade politikacıları ve üst düzey yetkilileri kışkırtacaktı. Onların gözünde, “rütbesine bakılmaksızın herkesin kaydolabileceği bir Derecelendirme Oyunu okulu” hoşlarına gitmeyecek bir şeydi. Elbette buna karşı çıkacak görüşler ve baskılar olacaktı. Eğer Leviathan-sama inat edip onlara karşı çıkarsa, bu hareketini “Leviathan’ın siyasi bir hamlesi” olarak yorumlamaları hiç de garip olmazdı.
Gremory’den Rias’ın bu meseleye müdahale edememesinin sebebi de işte bu nedendi. Eğer üst kademe bunu Gremory’nin, yani Sirzechs-sama’nın bir niyeti olarak algılarsa, Dört Büyük Maou’nun fraksiyonları arasındaki anlaşmazlık ihtimalinin kızışacağını varsayıyorlardı.
Sonuç olarak, Rias…… sadece çok fazla dikkat çekmeyecek derecede yardım edebilmişti.
Sona-kaichou’nun bu hayalinden vazgeçmeyi ciddi ciddi düşündüğünü duymuştum. Anlaşılan o ki, ablasının siyasi konumunu etkileyecek bir şey yapmak, Sitri Hanesi’nin sonraki varisinin yapmaması gereken aptalca bir davranıştı.
Ancak, bir kurtarıcı ortaya çıktı.
“Madem durum böyle, aracı biz olalım ve okulu kendi bölgemizde inşa edip üst kademedekilere dikkat ederek bu işi ciddiyetle yürüterek yapalım.”
Ve onlara bu teklifi sunan kişi, Agares Hanesi’nin mevcut Lideriydi. Aracı rolünü üstlenen bir kişiden bekleneceği gibi. Maou fraksiyonlarının her birinden politikacıların Arşidük Agares’e duyduğu güven çok büyüktü. Kan bağı açısından en tepede yer alan Büyük Kral Hanesi’nin desteğini alarak “herkesin katılabileceği” ilk Derecelendirme Oyunu Okulunu inşa etti.
İşte bu yüzden biz Doğaüstü Araştırma Kulübü (Gremory grubu + Irina + Ravel), okulun tanıtım gününe yardım etmek üzere Yeraltı Dünyası’na gidiyorduk. Gremory kalesine vardıktan sonra birkaç kez ışınlandık ve Agares bölgesine ayak bastık. Bugün ve yarın yardım etmemiz planlandığı için burada konaklayacaktık.
Okulun inşa edildiği yer, Gremory grubu ile Bael grubunun Derecelendirme Oyunu yaptığı gökyüzü şehri Agreas’a çok yakındı.
Auros—kasabanın adı buydu. Yeraltı Dünyası’ndaki en iyi tarım ürünlerine sahip olduğu söylenen Agares bölgesini temsil eden yerlerden biri olduğunu duymuştum.
Geçimini ağırlıklı olarak çiftçilik yaparak sağlayan çok sayıda sivil vardı ama buradaki nüfus o kadar da yüksek değildi. Derecelendirme Oyunu’nun kutsal toprağı olan gökyüzü şehri Agreas’a yakın olduğu için bu kasabanın turistler için bir gezi mekanına dönüşerek gelişmesi garip olmazdı. Fakat ne yazık ki, turistik yer olarak hizmet veren kasaba buranın tam aksi tarafında kalıyordu ve gökyüzü şehri Agreas iki kasabanın tam ortasında yer alıyordu. Ayrıca, Agreas’ı görmeye gelen turistler vakitlerini gökyüzü şehrinin tadını çıkararak geçirdikleri için, yakındaki kasabalara neredeyse hiç inmediklerini duymuştum.
Yani bu kasaba, o ünlü gökyüzü şehrine yakın olmasına rağmen sakin ve huzurlu bir yerdi.
Işınlandığımız yer, kasabanın merkezinde yer alan gözetleme kulesinin en üst katıydı. Farklı ürünlerin yetiştirildiği tarlalar kasabanın etrafına yayılmıştı ve göze çarpan pek çok rüzgar gülü görülebiliyordu. Burası göze çarpan bir yer değildi ama huzurlu ve sakin bir yerdi.
Sanırım bu kasaba okul inşa etmek için gayet güzel bir ortama sahip.
Büyü çemberinin önünde bizi bekleyen kasaba görevlisi, bizi gözetleme kulesinden aşağı indirdi. Kule altı bizi bekleyen kişi ise—
Hey, Hyoudou.
Saji’ydi.
Gremory’nin prensesi olan Rias bu kasabaya geliyorsa, kasaba belediye başkanının bizi karşılaması normal olurdu. Ne yazık ki, belediye başkanı daha önce bahsedilen Büyücü kuruluna gittiği için buraya gelememişti. Rias da resmi bir iş için gelmediğinden kasaba belediye başkanına, “Resmi bir karşılamaya gerek yok” demişti.
Görevli rolünü Saji’ye devretti ve kasabanın içine doğru ilerledik.
Ekinler, rüzgar değirmenleri ve kayalardan yapılmış Avrupa tarzı evler. Şehirlerde sıkça duyulan o gürültülü patırtılı seslerin tek bir tanesi bile yoktu, bu da kasabanın ne kadar huzurlu olduğunu gösteriyordu.
Saji sonra söze girdi.
Güzel yer, değil mi? Yeraltı Dünyası’nın bir kasabası işte! Gerçi bu hiç ünlü olmadığı anlamına gelmez. Büyücüler Meclisi’nin toplanabilmesi amacıyla bu kasabada sunumlar ve benzeri etkinlikler düzenleneceğini duydum. Görünüşe göre bu kasabanın ilk belediye başkanı bu tür meclisleri toplamayı sevdiği için, burası belirli bir kesim tarafından bilinen bir yer haline gelmiş. Ayrıca, hemen yakında Derecelendirme Oyunu için kurulan devasa Agreas sahnesini de görebilirsin; yani buraya aklına gelebilecek en uygun ortam diyebilirsin.”
Saji’nin sesi enerji doluydu. Sanırım bu kasabayı seviyor. Gerçekten de güzel bir kasaba. O kadar huzurlu ki kavga dövüş çıkacak gibi durmuyor.
“Böyle bir yerde çiftçilik yapmayı gerçekten çok isterdim.”
Asia gözleri parıldayarak kasabanın etrafına bakındı. Asia’nın hayallerinden biri de kırsalda yaşamaktı. Son zamanlarda ben bile Asia ile birlikte çiftçilik yaparak böyle bir kasabada yaşamayı düşünür oldum.
Xenovia ardından devam etti.
“Ben de Asia ile çiftçilik yapmanın harika olacağını düşünüyorum. Şeytanlar olarak ömrümüz uzun olacak. Bir süreliğine kadın kılıç ustası olmayı bir kenara bırakıp çiftçilik yapmak iyi bir fikir olabilir. Ise’nin Asia ile birlikte yaşayacağını söyleyeceğinden eminim, bu yüzden onlara katılmamın bana hiçbir zararı olmaz.”
Demek Asia’nın peşine takılmamı fırsat bilip böyle söylüyor! Gerçi, ben de Asia ile kırsalda yaşamayı çok isterim!
Irina da gökyüzüne bakarak konuştu.
“Gelecekte ben de mi kırsalda yaşasam acaba? Ama bir Melek için Yeraltı Dünyası’nda yaşamak zor görünüyor, bu yüzden Yeraltı Dünyası’na bir görev aldığımda Ise-kun ve Asia-san’a çiftçilikte yardım etmek eğlenceli olur sanırım.”
Kilise üçlüsü görünüşe göre bu taşra kasabasına şimdiden hayran kalmıştı.
Rias ve Akeno-san hafifçe kıkırdadılar.
Hepiniz, emekli olduğunuzda ne yapacağınızı düşünmek için henüz çok erken.
Harbiden, öyle valla. Kimin ne zaman yaşayacağı belli olmayan bir şeyi şimdiden tartışmanın alemi yok. Sanırım bu manzaraya kapıldığımız için hepimiz böyle hissetmeye başladık.
Saji’yi takip edip bu tarz şeyler hakkında konuşarak bir süre ilerledikten sonra, kasabanın güney kısmında yeni inşa edilmiş bir bina belirdi.
O binayı görünce hepimiz şoke olduk. Çünkü orada birebir aynı görünen bir okul inşa edilmişti.
Boyut olarak Kuoh Akademisi’nden biraz daha küçük görünüyordu ama spor salonu gibi görünen bina ve spor sahasının konumuna bakılırsa, tesislerin yerleşimi bizim okulu temel almış gibiydi.
Okulun kapısında, Şeytan sembolleriyle “Auros Akademisi” yazan bir tabela vardı. Demek okul için bu kasabanın adını kullanmışlardı. Sanırım gayet uygun bir isim. Bael ya da Sitri adını kullansalardı, o patırtı çıkaran tiplerin sessiz kalmayacağından eminim.
Okul kapısından geçip ana binaya girdik.
Spor sahasında, şimdiden koşu yapan ve iblis güçlerini kullanarak yarışan çocuklar vardı. Dikkatlice bakınca, çocuklarla ilgilenen Sitri ve Bael grubu üyelerini görebiliyordum. Bu çocuklar tanıtım gününün katılımcıları olmalı.
Ana binaya girdiğimizde, Sona-kaichou bizi girişte karşıladı.
Saji ardından Kaichou’ya söyledi.
Kaichou, Doğaüstü Araştırma Kulübü üyelerini getirdim.
Teşekkürler, Saji. Sorumlu olduğun yere geçebilirsin.
Bunu duyan Saji, “Görüşürüz” deyip bize el sallayarak hızla oradan ayrıldı.
Binanın iç kısmına göz gezdirdik. Gerçekten de buram buram yeni bina kokuyordu. Bu da daha yeni yapıldığının kanıtıydı. Girişten binanın iç tasarımına kadar Kuoh Akademisi’ni temel alan pek çok detay görebiliyordum. Burası bizim için yeni bir yer olsa da, bana sadece defalarca gördüğümüz bir şeyi çağrıştırıyordu.
Rias bir gülümsemeyle elini uzattı ve ardından konuştu;
Tebriklerimi yineleyeyim, Sona.
Kaichou da Başkan’ın elini sıkarken gülümsedi.
Teşekkür ederim, Rias. Tanıtım gününü organize edebilmiş olsak da, bu henüz sadece ilk okul ve açılışına daha epey var.
Sona-kaichou bunu söylerken elini binanın iç kısmına doğru uzattı.
Şimdi size içeriyi gezdireyim.
Kaichou önderliğinde okulun içinde yürümeye başladık.
Çocuklar ve aileleri koridordan girip çıkıyorlardı. Sınıfın dışından bakınca, Bael grubundan birinin eğitmenlik yaptığını ve çocuklara bir şeyler öğrettiğini görebiliyordum. Çocuklar—yüzlerinde ciddi bir ifadeyle dersi dinliyorlardı. Sınıfın arka tarafından onları izleyen ebeveynlerinin yüzünde de ciddi ifadeler vardı. Asıl eğitmenliği ya Bael grubu üyesi ya da Sona-kaichou’nun çağırdığı özel eğitmenler yapıyor, Sitri grubu üyeleri de onlara destek oluyordu. E tabii, Sitri grubu üyelerinin hepsi neticede öğrenci. Eğitmen olarak öne çıkamazlar. Ayrıca Sona-kaichou’nun topladığı gönüllü personel de sanki çok meşgulmüş gibi bina içinde koşturup duruyordu.
Buradaki çocukların çoğu on yaş civarındaydı. İnsan dünyasında olsalar, ortaokula gidecek yaştaydılar. Onlu yaşlarının ortasında olanlar da vardı ama ilkokul seviyesinde görünen çocuklar daha çok göze çarpıyordu.
Burada kaç kişi var?
Rias bunu Kaichou’ya sordu.
Bu sadece kulaktan kulağa ya da başkalarından duyarak gelinen bir tanıtım günü ama gelenlerin sayısı tahmin ettiğimden fazla oldu. Bugün büyük olasılıkla 150 çocuk var. Anne babalarını ve kardeşlerini de katarsak, buradaki insan sayısı 400’ü geçecektir.
Vay be, ortalık ne kadar kalabalıkmış böyle! Anlaşıldı, demek bugün çocuk sayısı 100’ü aşmıştı ha. Ancak yeni öğrencileri toplamak için resmi bir duyuru bile yapmamışken bu kadar çok insanın gelmesi…… Şeytan çocuklarının değerli olduğunu söylerler, bu durumu hesaba katarsak bu rakam gerçekten olağanüstü. İstemelerine rağmen okula gidemeyen ne çok çocuk var demek ki…… Sanki Şeytan dünyasının karanlık yüzünü görmüş gibi hissettim.
Beni ve Rias’ı (Göğüs Ejderi ve Düğme Prensesi) görünce şaşkına dönen çocuklu insanlar vardı ama kendimi tutum ve onlara sadece el sallamakla yetindim. Eğer burada bir imza ve el sıkışma etkinliği başlarsa bu okulu gezemezdim. Fakat bugün burada yardım etme sebebimizin bununla çok büyük bir ilgisi vardı.
Yani, Yeraltı Dünyası’nda ünlü olan Rias Gremory grubunun özel bir ziyareti olduğu da söylenebilirdi, Sona-kaichou’nun organize ettiği sürpriz bir etkinlik olduğu da. Sanırım bize özel konuklar demek daha uygun olur. Aşikar ki bu yardım, arkadaşına yardım etmek isteyen Rias için bir fırsat olduğu kadar Sona-kaichou’yu da mutlu edecek bir şeydi.
Başka bir binaya bağlanan koridordan geçtik ve enerji dolu bir sesin geldiği spor salonuna girdik.
İyi dinleyin! Yumruk atmak için kalçanızı döndürmeli ve sanki tüm vücudunuzla vuruyormuş gibi yumruğunuzu dosdoğru öne fırlatmalısınız!
Evet!
Spor salonunda çocuklara nasıl düzgün yumruk atılacağını öğreten kişi Sairaorg-san’dı!
Çocuklar da zorlanmalarına rağmen Sairaorg-san ile aynı anda enerjik bir şekilde yumruk sallıyorlardı.
Ha! Ha! Ha!
Çocuklarla birlikte yumruk sallayan Sairaorg-san varlığımızı fark etti. Duruşunu bozdu ve bize neşeli bir gülümseme gösterdi.
Ooo, Rias ve hepiniz geldiniz demek.
Sairaorg-san ardından çocuklara döndü.
Look, it’s the Oppai Dragon and his comrades.
The instant the kids hear those words, their attention shifts to us.
Woooooow! It’s the Oppai Dragon~!
Switch Princess is also here!
Ah! ! Are they going to fight!?
The kids gather around us.
The atmosphere turned into the Oppai Dragon’s event immediately!
! Push the switch, the switch!
Please transform!
The kids around us start to have a high tension. Sona-kaichou tries to calm them down by saying “Please don’t push and make a line”. But there’s no way she can stop the kids who got their switch turned on, so……
Please leave this to me!
The one who comes between me and the kids is the capable manager, Ravel! ! She will surely quiet down this situation! —That’s what I thought.*
! Please also set up the tables and chairs! ! Oppai Dragon won’t go anywhere! Rias-sama—please make a line for the Switch Princess! Okay then, Ise-sama, Rias-sama, here is a felt-tip pen!
Ravel takes out the felt-tip pen quickly from her pocket and makes the children line up as she gives orders to us!
Under the command of the capable manager Ravel, the gymnasium turned into a place of doing such events immediately—.
After the end of the “Oppai Dragon” event that suddenly started, I move to a corner within the courtyard to take a rest. …… After that, I had no choice but to transform myself so I ended up putting on a show by using Balance Breaker. Since Kiba volunteered to take the opposite role to mine, I guess it was a good show for something which started abruptly. Well, I guess this is one of the jobs that is sought from us. Even the children were happy with this, so I guess it was okay.
The scenery I can see from the school’s courtyard. Even now, the children are receiving lessons from the lecturers where they are moving their body seriously and energetically.
From what I have seen till I came here, there are classes that teach how to use demonic-powers and also the basic principle behind magic. Seeing the kids that lack in demonic-powers seriously trying to face special powers reminded me of myself and Asia when we just turned into Devils.
I’m currently on my break. The other members went to respective lessons where they would support them. It’s also planned for me to be sent somewhere once my break ends.
Hyoudou Issei.
The one who comes to talk to me is—Sairaorg-san. He shows up while hanging a towel around his neck. Sona-kaichou and Shinra-fukukaichou are also with him. Maybe they are having a walk while having a discussion?
The three of them come next to me. Kaichou asks while looking around the school.
So, how is it? What do you think about this school?
The children that came to have a look are full with spirits and more importantly, the environment of this place is peaceful and it’s terrific.
The children are really serious about this. I can hear their laughter at times, but I can see them listening to their lecturers during this whole time.
Shinra-fukubuchou then says.
…… Not only are there children who want to take Rating Game lessons here, but also children that had been declined to enter all sorts of educational institutes. …… there are children that had their future shut simply for coming from a lower-class family. If there are those who come from the upper-class family but have to quit the school by being cornered by those around them, there are also those who have the gift but don’t come from an upper-class family.
…… The kids here today must have complicated issues and came here with desperate feelings.
For Noble families that work as the higher ups and take importance of their bloodline, an institute that raises “Low-class” and “Untalented” Devils is something they won’t take very well.
There’s a chance that a Devil nurtured among them will be more powerful than the High-class Devils when their potential comes out. If that happens, such Devils will take the place of the noble Devils that represents the Underworld since what’s important in the current Devil’s world is strength.
That’s why there’s so much strong opposition towards building a school like this in which anyone can enrol in.
Sona-kaichou then mutters.
…… Japan is a wonderful country. Everyone has the right to learn. The country that you, Tsubaki, and the others were raised in, is a place which has better educational opportunities than the Underworld.
…… I guess so. I was never in a situation where I wasn’t able to attend school or not being able to learn even if I wanted to. The school existed as if it was a natural thing, and there were people that taught us as if it was a natural thing.
The children that came here today have been living without receiving the opportunities that I have been receiving naturally.
Sairaorg-san looks up at the school.
The establishment of this school which has never been done before has a big meaning behind it. I hope one day that this example will spread to each of the territories. No, we must make sure of it.
Sona-kaichou’s and Sairaorg-san’s eyes—are filled with strong determination. They really must want to increase a school like this. I’m sure these two are the sort of people who will actually turn what they have decided on into reality. No, I believe they will do it. They will make sure they are even a step closer to their dream.
Sairaorg-san then smiles as he crunches his fist.
I’m teaching them hand-to-hand combat.
I then remember how Sairaorg-san was teaching them how to throw a punch back at the gymnasium.
If they lack in talent, then they can use something else to make up for it. It can be wisdom. It can be strength. …… I’m in charge of strength. I’m teaching the children that have come for this experience day. Though it’s my first time doing something a teacher would do. I’m teaching them while reading a book which shows me an example of how to do this.
His smile shows that he’s having fun. He really must be enjoying teaching the kids.
Gerçekten çok ciddiye alıyorlar. Her bir çocuk tüm ciddiyetiyle yumruk savuruyor.
Evet, ben de onları gördüğümde aynı şeyi hissettim.
Siraorg-san yumruğuna bakarak böyle söyledi.
Bu kocaman, kaba ve çirkin yumruğumu sadece bu noktalara gelebilmek için eğittim. …… Ama çocuklara silahsız dövüş öğretirken sanırım sonunda bir şeyin farkına vardım. Evet, yıkım gücü olmadan doğan ben, sanırım sırf bunu onlara öğretebilmek için doğmuşum. Belki abartıyorumdur ama yumruğumun böyle bir değere sahip olduğunu anladığım için kutsandığımı hissettim.
…… Bu adamın hayatı, kelimelerle anlatılamayacak kadar ciddi meselelerle doluydu. Böyle bir geçmişe sahip olan Sairorg-san böyle gülümsediğine göre, bu tanıtım gününe katılmakta gerçekten bir anlam bulmuş olmalıydı.
Sona-kaichou okula bir kez daha baktı. Görünüşe göre bununla gerçekten gurur duyuyordu.
Elimizden gelenin en iyisini yapalım. Henüz yolun başındayız. Çeşitli engelleri birer birer aşacağız.
Rias’ın genellikle söyleyeceği bir şeyi onun ağzından duymayı hiç beklemiyordum…… Bu da bu okulun kurulmasına ne kadar büyük bir tutkuyla bağlı olduğunu gösteriyordu.
Ben de ayağa kalktıktan sonra Kaichou’ya seslendim.
O zaman ben de buradaki coşkuyu tavan yaptıracağım!
Bugün bu okulu elimden geldiğince destekleyeceğim!
Tam o sırada kulağıma tuhaf bir çığlık sesi geldi. O tarafa baktığımızda, çocukların tek bir noktada toplandığını gördük. Derste olan çocuklar bile oraya koşmuştu.
Ne oluyor be? Neler dönüyor orada? Şaşkınlıkla o tarafa bakarken; Kaichou, Shinra-senpai ve Sairorg-san ne olduğunu biliyor gibi görünerek “Anlaşılan o da gelmiş” ve “Evet” diyerek birbirlerine başlarıyla onay verdiler.
Kaichou ve Sairorg-san o tarafa doğru yürüyünce ben de arkalarından gittim ve çocukların neden orada toplandığını anladım.
Ortada duran kişi, kül grisi gözleri ve saçları olan, son derece yakışıklı bir adamdı. Onu tanıyordum. Daha doğrusu yüzü hafızama kazınmıştı.
Hedeflerimden biri olarak yani.
Selam, ben de bir göz atmaya geldim.
Varlığımızı fark edince elini kaldıran adam. Ferahlatıcı bir gülümseme takınan bu kişi—İmparator Belial’dı. Derecelendirme Oyunu’nun (Rating Game) mevcut Şampiyonu! Sir Diehauser Belial!
Hadi canım, ciddi misin?! Şampiyon’un burada belireceği hiç aklıma gelmezdi! Bununla ilgili hiçbir şey duymamıştım! Ben bile heyecanlanıyorum ulan! O kadar ki birazdan imzasını almak isteyeceğim!
Sairorg-san ve Kaichou, Şampiyon ile el sıkıştılar.
Diehauser-sama, bugün burayı ziyaret ettiğiniz için size tüm kalbimle teşekkür ederim.
Sairorg-san ona teşekkür etti. Şampiyon gülümsedi ve okulun bahçesine göz gezdirdi.
Güzel bir okulmuş. Ve görünüşe göre burada yetenekli öğrenciler toplanacak.
İmparator! İmparator!
Çocukların hepsi heyecan içindeydi. E tabii. Derecelendirme Oyunu hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen çocuklarla dolu bu okulda, mevcut Şampiyon böyle aniden belirince çıldırmaları çok doğaldı!
…… Yine de Şampiyon’un bizzat ziyarete gelmesi gerçekten inanılmaz bir şey.
Mırıldanmam üzerine Shinra-senpai kulağıma fısıldadı.
Aslına bakarsan, yarın gökyüzü şehri Agreas’ta Sir Diehauser Belial’ın başrolde oynayacağı bir film çekimi olacak. Buraya gelirken yolunun üstünde olduğu için uğramış.
Hmm, Şampiyon’un filmi ha! Şampiyon olunca demek ki insan senden bir sürü şey istiyor ve sen de bir sürü şey yapmak zorunda kalıyorsun. Bir yıldızdan bekleneceği gibi, filmde bile oynayabiliyor adam!
Şampiyon olduğumda acaba ben de bir sürü şey yapabilecek miyim? Bir dakika, ben zaten bir filmde oynadım ki…… Başrol olmasam da. Yine de bir filmin başrolü olmak kulağa harika geliyor!
Şampiyon doğrudan bize bakarak konuştu.
Ben de elimden geldiğince yardımcı olacağım. Potansiyeli olan oyuncuların ortaya çıkması harika bir şey olur.
İmparator Belial benimle ve Shinra-senpai ile de el sıkıştı! Ah, ne kadar da iyi birine benziyor! Şampiyon olmak adama cidden ayrı bir zarafet katıyor!
Derecelendirme Oyunu’nun mevcut Şampiyonu aniden ziyaret etmişti ama bir derse yardım edeceğim için kendimi çabucak toparladım.
Dışarıdaki ders—.
İşte, bir “Piyon” olarak sergileyeceğim performans böyleydi.
Dönüştükten sonra, bir “Piyon”un özelliklerini çocuklara göstermek için terfi özelliğini kullandım. Hızlıca hareket etmek için bir “At”a dönüştüm. Alev püskürtmek için bir “Fil”e dönüştüm. Ve ardından devasa bir kayayı ezmek için bir “Kale”ye dönüştüm.
Çocuklar bana büyük bir alkış ve tezahürat yağdırarak pürdikkat beni izlediler.
Performansımı bitirdiğimde eğitmen açıklamasına başladı.
Göğüs Ejderi-san, performansınız için teşekkür ederim. İşte böyle, bir “Piyon”un özelliği terfi kullanmaktır ve— Eğitmen derse kaldığı yerden devam etti. Buradaki işim bittiği için normale döndüm ve çocuklara el sallayarak odadan çıktım.
Pekala, yardım ettiğim bir ders daha bitti. Zaten yapabileceğim tek şey eğitmenin benden istediği performansı sergilemek. Buradaki asıl görevim Balance Breaker kullanıp etrafta koşturmak. Karakterlerin kullanıldığı dersler çocuklar tarafından bayağı iyi karşılanıyordu, bu yüzden dersi işlemek daha kolay oluyordu. Gerçek şu ki, ben açıklama sırasında gösteri yaparken çocuklar eğitmeni büyük bir hevesle dinliyorlardı.
Pekala, sıradaki dersim hangisiydi…… Ders programının olduğu nota bakarak ilerlerken gözüme biri çarptı.
Pekala çocuklar, anlaşıldı mı? İnsanlar ve insan melezleri arasında, Şeytan güçlerinden farklı olarak Kutsal Ekipman (Sacred Gear) adında işte böyle özel güçlere sahip olanlar vardır.
Evet!
Spor sahasının köşesinde çocuklarla konuşan kişi Saji’ydi. Sağ kolunda aktifleştirdiği Kutsal Ekipman’ından siyah yılanlar çıkararak onlara açıklama yapıyordu.
Saji Kutsal Ekipman’ını kullanarak gösterisini bitirince başka bir eğitmen açıklamaya başladı (Bael grubunun Kutsal Ekipman kullanıcısı ve büyü kılıç ustası olan Liban Crocell). Saji’nin bu dersteki rolü Kutsal Ekipman’ını kullanarak gösteri yapmaktı herhalde.
Görevini bitiren Saji’nin gözü bana takıldı. Elini kaldırıp hızla yanıma koştu.
Selam, eline sağlık.
Ben öyle deyince enerjik bir şekilde, —Eyvallah, senin de eline sağlık, diye karşılık verdi.
Okul binasına doğru yürürken bir yandan da sohbet ediyorduk.
Saji gururla okula bakarken mırıldandı.
………… Hey, Hyoudou.
Efendim?
Utanmış bir halde ensesini kaşıyarak konuştu.
…… Çocuklar bana “sensei” dedi. Gülümseyerek bana “sensei” dediler. Gerektiği gibi biri olmaktan çok uzak olsam da……
Saji bunu söylerken oldukça mutlu görünüyordu.
Hayali, Derecelendirme Oyunu Okulunda öğretmen olmaktı. Henüz öğretmenlik lisansını almamıştı ama bir gün o lisansı almayı çok istediği için içi her zaman kıpır kıpırdı.
Yine de Saji bu tanıtım gününü yapmaya değer bulmuş olmalıydı—hayır, eminim hayalini bir kez daha derinden hissetmişti. Çünkü şu an gözleri enerjiyle dolup taşıyordu.
Hyoudou, buradaki çocuklarla birkaç kez ilgilendikten sonra bir kez daha anladım. Kesinlikle öğretmen olacağım. Terfi edip Orta Sınıf bir Şeytan olmam gerekse bile. Ama ne olursa olsun olacağım. Ne kadar zaman alırsa alsın, kesinlikle olacağım.
Aynen öyle, konu sensen yaparsın. Başarabilirsin.
Bunu tüm kalbimle söylediğimde Saji utanarak yanağını kaşıdı.
Derken kulağıma neşeli sesler gelmeye başladı. O tarafa baktığımda, orada toplananların bir grup çocuk ile Kilise üçlüsü olduğunu gördüm.
Altın Ejderha’yı çağır! Altın Ejderha’yı!
Çocuklar böyle bağırıyordu.
Peki, çağırabilirim.
Asia çağırma büyüsünü okuyunca altın bir ışık hüzmesi saçıldı ve o Ejderha Kralı belirdi. Altın pullara sahip devasa bir Ejderha. Ejderhanın ortaya çıkmasıyla çocuklar daha da heyecanlandı.
Asia o Ejderhaya, yani Fafnir’e seslendi.
Fafnir-san, lütfen çocuklarla oynar mısınız?
Kocaman ağzını açan bu sapık yaratık şöyle dedi:
[Olur. Fakat, bende, PC (Panty Cinsinden) eksik.]
…… Bu aşağılık mahlukun son zamanlarda uydurduğu, Panty Cinsinden denilen PC, görünüşe göre onun içindeki enerji göstergesiymiş. Asia’nın külotlarından oluşuyordu ve onlar azaldığında aniden gücünü kaybediyordu. Ulan harbi daşşak geçiyor bu herif ya!
Asia, Fafnir’in bu isteği karşısında panikledi.
P-PC mi……
Asia yüzü kıpkırmızı kesilmesine rağmen çantasını karıştırmaya başladı. Yok artık! Bu utanç verici manzara karşısında ben bile ona acımaya başladım. Yardımına koşup bunu durdurmaya çalıştım ama Asia çantasından bir külot çıkarıp Fafnir’e uzattı bile!
Çocuklar için böyle bir karar verip harekete geçtiğinden emindim.
Fafnir külotu—gevelemeye başladı.
Çocuklar kahkahalara boğuldu.
Vay be, şu Ejderhaya bak! Külot yiyor!
Ahahahaha, külotu yiyor!
Aaaaaah! Asia bayılacakmış gibi ruhsuzca duruyordu! Xenovia ve Irina onu kollarına aldılar!
…… Ufufu, nedense son zamanlarda çok çabuk yoruluyorum.
Xenovia ve Irina, cılız bir sesle konuşan Asia’nın elini tutup yüksek sesle konuştular.
Asia! Çok iyi iş çıkardın! Kafana takmamalısın!
D-Doğru diyor! Tanıtım gününde külot sevdalısı bir Ejderhanın çıkması öğrenciler için iyi bir tecrübe olacaktır!
Çocuklar Ejderhanın üzerine çıkmış, harika vakit geçiriyor gibi görünüyorlardı. Sapık doğası bir yana, Fafnir beklenmedik derecede uysaldı, bu yüzden çocuklarla ilgilenmeye uygun olmalıydı. …… Gerçi bunun bedelini ödeyen Asia’nın endişeleri asla bitmeyecekti ama……
…… Vritra sık sık Fafnir’in değiştiğini söyler.
Saji gözlerini yarım açarak yanımda konuştu. …… Aynen öyle, bizim Ddraig-san da bundan çok bahsediyordu.
N-Neyse, Asia’yı Xenovia ve Irina’ya emanet edeceğim. Saji ile birlikte okul binasına girdik. Belli bir sınıfın önünden geçerken, koridorda bile çocukların olduğu son derece popüler bir derse denk geldik.
Saji ardından konuştu.
Ha bu mu, bu Büyü dersi. Bu tanıtım günü için Derecelendirme Oyunu dersleri kadar popüler olan konulardan biri. Her tanıtım gününde pek çok kişi katstyle gelmek istiyor, bu yüzden bu iki ders için eğitmen ve ders sayısını artırmak zorunda kaldık. Temel büyüyü öğrenmek gerçekten çok popüler.
Hmm, büyü dersi ha. Benim de merakımı celbetti, bu yüzden kalabalığın dışından içeriye baktım.
Rossweisse-sensei!
Sensei, lütfen bize daha fazlasını öğretin!
Çocuklar tarafından etrafı sarılmış olan Rossweisse-san’ı gördüm.
Ateş çıktı! Ateş çıktı valla! Küçüktü ama ateş çıktı işte!
Görünüşe göre çocuklar temel büyüyü öğrendikten sonra gerçekten ateş çıkarabilir hale gelmişlerdi.
Derken aklıma geçmişten bir anı geldi. “D×D” takımı kurulduğunda gerçekleşmişti. Takım kurulduktan sonra Sairaorg-san, Rossweisse-san’a şöyle demişti:
Rias’ın “Kale”si Rossweisse, bunun üzerinde bir kez daha düşünmeni istiyorum. —Yeraltı Dünyası’nda kurduğumuz okulun öğretmeni olur musun?
Evet, bu teklif Sairaorg-san’dan gelmişti. Zaten Sona-kaichou’dan benzer bir teklif almış olan Rossweisse-san’a, Sairaorg-san da rica etmişti.
—Şimdi olmanı istemiyorum. Ama gelecekte bize yardım edebilirsen harika olur.
—…… Şeytanlara büyü öğretmek mi?
Sairaorg-san, bu konu üzerinde derin düşüncelere dalan Rossweisse-san ile konuşmaya devam etti.
—Kulağa garip gelebilir. Büyünün kaynağı olan bir Şeytan’ın büyü öğrenmesi yani. Ama şeytani güçlerini kullanmakta beceriksiz olan Şeytanların var olduğu da bir gerçek. Tıpkı benim gibi şeytani güç kullanamayan çocuklar da var. İşte bu yüzden o çocuklara büyünün temellerini öğretmek istiyorum. Şeytani güç kullanamasalar bile, büyü kullanma şansları olabilir. Büyüde ustalaşamasalar dahi, arkasındaki bilgi onlar için güçlü bir silaha dönüşecektir. Kaç yıl sonra olduğunun bir önemi yok. Öğretmenlik rolünü üstlenir misin?
Rossweisse-san bu konuda ona hemen bir cevap verememişti.
—Cevabını hemen şimdi vermek zorunda değilsin. Üzerinde iyice düşünürsen çok mutlu olurum.
Sairaorg-san o zaman daha fazla bir şey söylemeden oradan ayrılmıştı. Rossweisse-san da bu teklifi reddetmemişti. Hemen bir cevap vermesi gerekmediği için, herhalde Kuoh Akademisi’nde birkaç yıl çalıştıktan sonra bu konuyu düşünecekti.
Heyecandan yerinde duramayan çocukların arkasında, diğer çocuklarla arasına mesafe koymuş, elini öne doğru uzatarak çaresizce büyü sözleri fısıldayan tek bir erkek çocuk gördüm. Büyüyü ortaya çıkarmak için çırpınıyor gibiydi…… ama büyüye dair en ufak bir belirti bile yoktu. Bu çocuk bana tanıdık geliyordu. Geçmişte, Yeraltı Dünyası’nda düzenlenen “Göğüs Ejderi” etkinliğinde ağlayan bir çocuk vardı. Evet, adının Lirenkus olduğuna emindim. …… Anladım, demek o çocuk da bugün buraya gelmişti. Görebildiğim kadarıyla, büyü kullanmakta epeyce zorlanıyor gibiydi. Öyle ki, yaşadığı çaresizlik yüzünden gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
—Aman tanrım, bu ne büyük sürpriz.
Ve birisi benimle konuşmaya başladı. Arkamı döndüğümde— o gümüş saçlı hanımefendi, Gondur-san duruyordu! Rossweisse-san’ın büyükannesi tam arkamda dikiliyordu. Çıt çıkarmadan arkama kadar gelmişti. Rossweisse-san’ın büyükannesinden de bu beklenirdi zaten.
Belki de durumu bir şekilde hissettiği için, Rossweisse-san bu tarafa doğru baktı. Ardından şaşkınlıktan küçük bir çığlık attı.
—B-Büyükanne…… Büyükanne, burada mıydın?
Gondur-san odaya adım atarak konuştu.
—Bu etkinlik için özel konuk konuşmacı olma sözü vermiştim. Yarınki meclis toplantısından önce güzel bir vakit geçirme fırsatı oldu.
Anlaşılan o meşhur meclis toplantısı yarın gerçekleşecekti. Demek dersini bugün vermek istemişti.
Derken, sınıfın içinde yeşil bir aura yayan, peri benzeri küçük bir yaratık belirdi. Peri, kanatlarını çırparak çocukların arasında hızla süzüldü ve sınıfın bir köşesine indi.
Gondur-san bir öğretmen edasıyla duruyor ve periyi nazikçe okşuyordu. Bir anda tüm çocukların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Gondur-san, yüzünde yumuşak bir ifadeyle sakince konuşmaya başladı.
—Büyünün kaynağı— büyü nasıl ortaya çıktı? Bunun sebebini bilen var mı?
—Büyücülükten ve falcılıktan geldiğini duymuştum!
Gondur-san bu cevaba memnun bir yüz ifadesiyle kafa salladı. Çocuklara nazik bir dille anlatmaya devam etti.
—Evet, doğru. Büyü, falcılıktan ve tılsımlardan doğmuştur. “Şunun hakkında bir şeyler bilmek istiyorum, şöyle bir şey yapabilmek istiyorum, bunu şu kişi için yapmak istiyorum, diğerleri için yapmak istiyorum”…… Birçok insana yardım etmek isteyen Büyücüler tarafından yaratılmış bir şeydir.
Gondur-san’ın konuşması o kadar akıcıydı ki, çocuklar, yetişkinler ve hatta biz bile pürdikkat onu dinliyorduk.
—Aralarında net bir ayrımın bulunduğu günümüz büyüsünde elbette üstünlük ve aşağılık durumları vardır. Ama hepinizin öncelikle şunu hatırlamasını istiyorum. —Ne tür bir büyü olursa olsun, kesinlikle Büyücüye ve etrafındakilere yardım edecektir. Bu dünyada faydasız büyü diye bir şey yoktur.
Sevgi dolu gülümsemesi, şimdiye kadar hep sert bir ifade takınan Gondur-san’dan hiç beklemediğim bir şeydi.
…… Bu dünyada faydasız büyü diye bir şey yoktur, ha. Gerçekten güzel bir söz.
Ardından Rossweisse-san’a kaçamak bir bakış attım— görünüşe göre o da hafifçe gülümsüyordu. …… Gondur-san’ın az önceki sözleri Rossweisse-san’a ne hissettirdi acaba? Gerçekten merak ediyordum ama Gondur-san konuşmasına devam etti.
—Pekala, bu konuyu burada bitirelim. Şimdi, biraz aniden olacak ama aranızdan kaç kişi bir periyle arkadaş olmak ister?
—Ben, ben, ben, ben!
Çocuklar hep birlikte ellerini havaya kaldırdı. Ben de elimi kaldırmak üzereydim ki Saji elini omzuma koydu.
—Hyoudou, ben de onu dinlemek istiyorum ama artık diğer bölgelere gitme vaktimiz geldi.
Ha, doğru ya.
Söyleyeceklerini dinlemeyi gerçekten çok istiyordum ama hâlâ yerine getirmemiz gereken görevlerimiz vardı. Saji ile ben oradan ayrıldığımız için üzüntü duysak da, bir sonraki derse yetişmek üzere olay yerinden ayrıldık.
Bölüm 5
O gecenin ilerleyen saatlerinde—.
Günün son programı da bittikten sonra Gremory, Sitri ve eğitmenler akşam yemeğine geçti, ardından herkes için serbest zaman başladı. Yarın ne yapacağımızın son bir konfirmasyonunu yaptıktan sonra banyo vakti geldi.
Kaldığımız bina, okul sınırları içinde yer alan ve gelecekte öğrenci yurdu olarak kullanılması planlanan bir binaydı. Binanın içi şimdiden oldukça etkileyici ekipmanlara sahipti ve insanların kullanımı için devasa bir banyo da bulunuyordu.
—Ah, sonunda bitti……
Erkekler yurdunun devasa banyosunun içindeydim.
Bütün gün koşturup durmuştuk. Bugün defalarca dönüşüp farklı farklı yerlere koşturduğum için bayağı bitkin düşmüştüm. Bugün savaş dışında çok sert çalıştığımdan, sıradan Denge Bozan (Balance Breaker) modunu kullanmış olmama rağmen pestilim çıkmıştı.
Programlara bakılırsa yarın da epey yoğun olacaktım. Yine de, o çocukların dersleri ciddiyetle dinlediğini görünce daha da çok çalışmam gerektiğini hissediyordum. En azından içinde bulunduğum çevre konusunda çok şanslıyım.
Bir insan olarak hayatım son bulmuş olabilir ama neyse ki beni sevgili efendisi olarak yanına alan kişi Gremory Hanesi’nin müstakbel varisiydi— benim tatlı Rias’ımdı. Ziyafetlerle, bir sürü ölüm kalım mücadelesiyle geçti. Ama gerçekten de içinde bulunduğum çevre açısından kendimi çok şanslı hissediyorum. Ayrıca, soyuna önem veren asillerin zihninden neler geçtiğini de zamanla anlamaya başladım. Kan bağlarını hâlâ her şeyin önünde tutan asilzade bir toplum var olduğundan, sınıflar arasındaki uçurum henüz kapanmış değil—.
Derecelendirme Oyunu’na (Rating Game) katılmak istese bile buna imkânı olmayan pek çok kişi var. Normalde sadece Üst Düzey Şeytanlar katılabiliyor (Eski 72 Sütun ya da terfi alıp bağımsızlığını kazanan reenkarne Şeytanlar). Kendi gruplarını kurabilmeleri için Şeytani Taşları almaları son derece kritik bir konu.
İşte bu okul, tek bir kişinin bile böyle bir dünyaya adım atabilmesini sağlamak amacıyla kuruldu. Asıl amaçları öğrencileri yetiştirmek ve onları birer hizmetkar adayı olarak Üst Düzey Şeytanlara tanıtmak. Şan şöhret kazanmış Alt Düzey Şeytanlardan nefret eden asiller olsa da, sosyetenin üst tabakasında potansiyel Şeytani Taş arayışında olanların bulunduğu da bir gerçek. İşin aslı, bu okulun arkasında böyle bir niyete sahip güvenilir Üst Düzey Şeytanların desteği var (Hatta bu deneyim gününe gönüllü olanların ulaşım ve konaklama masraflarını karşılayan Üst Düzey Şeytanlar bile oldu). Yani ne bileyim, her türlü Şeytan var işte.
Bu okulun varlığının mantıklı bir sebebi de bu zaten. Talep olacak. Üst Düzey Şeytanlığa terfi eden reenkarne Şeytanlar bu durumdan şikayet etmeyecektir. Güçlü oldukları sürece sorun yok. Bir işe yaradıkları sürece hiçbir problem çıkmaz. Potansiyelleri ortaya çıkarılan öğrencilerin, zorluklarla dolu o dünyaya gönderilme şansları gayet yüksek. Sona-kaichou ve Sairaorg-san sanki bundan eminmiş gibi konuşuyorlardı.
Tabii ki bu okul sadece Derecelendirme Oyunu oyuncuları yetiştirmek için yok; aynı zamanda Yeraltı Dünyası’na fayda sağlayabilecek kişileri kazandırma amacını da taşıyor. Burada yetişen öğrenciler istedikleri işe girebilir ya da arzuladıkları sektöre geçebilirlerse, bu gerçekten harika bir şey olur.
Hayallerine tutunmalarını sağlamak için kurulmuş bir okul—.
…… Umarım benim de çorbada biraz olsun tuzum bulunur.
Tam bunları düşünürken banyo kapısının açılma sesini duydum.
Oho, gelen Kiba mı acaba? Yoksa Gya-suke mi? Ya da Saji mi geldi? Belki de Rugal-san’dır?
Gelenin kim olduğuna bakmak için o tarafa döndüğümde ise—.
—………… Sen misin, Ise-kun?
Rossweisse-saaaaaan!
N-N-Neden Rossweisse-san erkekler banyosunda ki!? Kızlar banyosunun kızlar yurdunda olması gerekmiyor muydu!? Kalkıp erkeklerin küvetine kadar gelmiş olması da neyin nesi……!
Panik içinde olmama rağmen çıplak vücuduna bakmaktan kendimi alamıyorum! Rossweisse-san’ı zayıf narin biri sanabilirsiniz ama kıyafetlerinin altında inanılmaz bir şey yatıyormuş meğer! Kutuk gibi incecik bir vücudu olmasına rağmen göğüsleri muazzam devasa! Çok zayıf olmayan, harika hatlara sahip o muhteşem bacakları!
Rias’ın da bir sanat eserini andıran vücut ölçüleri var ama Rossweisse-san’ın fiziği insana kutsal bir şeyi çağrıştırıyor. A doğru ya, kendisi eski bir yarı Tanrı ve aynı zamanda bir Valkyrie. Böylesine tanrısal bir vücuda sahip olması hiç de garip değil!
Ulan var ya, insan mıncıklamadan edemiyor…… yok yok, saçmalama! Panik içinde kafamı çevirerek hemen söze girdim.
—B-Burası erkekler küveti, biliyorsunuz değil mi? Kızlar küvetinin kızlar yurdunda olması gerekmiyor muydu?
—Ö-Öyle olması gerekiyordu ama…… kızlar yurdunun banyosunda sıcak su kesilince beni erkekler banyosuna yönlendirdiler…… Şu an kimsenin kullanmadığını söylemişlerdi……
Kızlar küveti bozulmuş demek! Yani kimsede iş kalmadı diye burayı kullanmasını mı söylemişler?
Hayır abi, birisi kullanıyor işte! Ben banyo yapıyordum burada! Ortada büyük bir bilgi kirliliği var!
Tam gitmesini beklerken— birden duşun sesini duymaya başladım. Baktığımda, Rossweisse-san’ın vücudunu yıkadığına şahit oldum! Ben buradayken bunu yapman normal mi şimdi?!
—…… Zamanım olmadığı için hızlıca bir duş almayı düşünüyorum. Lütfen bana o kadar dik dik bakma.
Rossweisse-san bir yandan utanırken bir yandan duş almaya devam ediyordu!
Vücudunu yıkar yıkamaz çıkacağını sanıyordum ama— şapırtı diye bir su sesi geldi!
Yavaşça o tarafa baktığımda Rossweisse-san’ı küvetin en uç köşesinde buldum!
—Y-Yeraltı Dünyası’nın banyosu da hiç fena değilmiş.
Bana sorduğu için,
—E-Evet…… haklısınız.
Sesim tize kayarak ona cevap verdim!
—Büyü dersi bayağı popülerdi ama.
—E-Öyleydi gerçekten. Yeterince kişi olmadığı için mola bile veremedim.
—A-Ama çocuklar eğleniyor gibiydi, değil mi?
—…… En temel büyüyü bile yapamayan bir çocuk vardı, onun için biraz endişeleniyorum……
Lirenkus’tan bahsediyor olmalıydı. …… Hmm, şeytani güç ile büyü birbirine benziyor ama onları harekete geçirmek için gereken şartlar farklı. İşin püf noktasını kapamazsan çok zorlanırsın diye duymuştum. Hatta ben bile zorlanıyorum.
—…………
—…………
Derken bir süreliğine sessizlik hakim oldu!
……. Rossweisse-san ile baş başa banyo yapmak hiç beklemediğim bir şeydi, o yüzden aşırı heyecandan muhabbeti bir türlü sürdüremiyordum!
—Lütfen tek bir soru sormama izin verin. Neden 666 hakkında araştırma yapıyordunuz?
Rossweisse-san sorum üzerine başını öne eğdi ve konuşmaya başladı.
—…… Ise-kun, sen de biliyorsundur belki ama 666’nın varlığı sadece ifade edilmişti, hiçbir zaman doğrulanmadı. Ancak, aynı Kıyamet metinlerinde adı geçen Great Red gerçekten var. Beni araştırma yapmaya iten şey de bu oldu. İzini bulmak imkansız bir şeydi. Ama 666’nın nasıl bir varlık olduğunu öğrenmek istediğim için 666 ve 616 sayılarını kullanarak bununla ilgili belgeleri araştırdım.
Evet, tam da Rossweisse-san’ın dediği gibi, 666 her bir tarafça “var olmuş olabilecek” bir varlık olarak düşünülüyordu ve nerede olduğunu kimse bilmiyordu.
Rossweisse-san buruk bir şekilde gülümsedi.
—…… Bir cevaba ulaşamamış olsam da. …… Ama belki de o çözemediğim denklem ve formüllerin arkasındaki cevapta, o heriflerin peşinde olduğu bir sır yatıyordur.
Ophis’e 666’yı sormuştum. Great Red ile birlikte ortaya çıkan bir varlıkmış. Great Red’in peşinde olan Ophis’in onun hakkında bir şeyler bilebileceğini düşünmüştüm.
Ama Ejderha Tanrısı sadece,
—Ben… 666 hakkında… pek bir şey bilmiyorum. Onunla… hiç karşılaşmadım.
diyerek kafasını iki yana sallamakla yetindi.
…… Anladım. Ophis, Great Red’i nasıl alt edeceğini ve 666’nın yerini bilseydi, Eski Maou Grubu ile Kahraman Grubu çoktan ona sorup bunu bir silah olarak kullanırlardı. Ophis gerçekten de 666 ile hiç karşılaşmamış.
Derken Rossweisse-san mırıldandı:
—Hey, Ise-kun. Eğer bir gün onlar tarafından kullanılırım…… lütfen beni öldürür müsün?
!
…… Bu ricası karşısında hem şoka uğramış hem de derin bir üzüntüye boğulmuştum…… Hatta öfkeden deliye dönmüştüm.
Hiç tereddüt etmeden Rossweisse-san’a doğru yaklaştım ve ona doğrudan söyledim:
—…… Eğer onlar tarafından yoldaşlarıma zarar vermek ve bu dünyaya bela olmak için kullanılacak olsaydım, ölmeyi seçerdim. Benim gibi biri yüzünden herkesin ölmesine dayanamam……
Üzüntü dolu yüz ifadesinde— gözleri güçlü bir kararlılıkla doluydu. Bu durum beni daha da…… üzüyor ve bunu bir türlü hazmedemiyordum.
Rossweisse-san’ın yüzüne bakarak açıkça konuştum:
—…… Lütfen böyle şeyler söylemeyin. “Benim gibi biri yüzünden” ya da “ölmeyi seçerdim” gibi laflar etmeyin! Böyle şeyleri öyle kolayca dile getirmeyin! Ölmeniz için hiçbir sebep yok!
—Ama Euclid Lucifugus’un eline düşersem, beni kesinlikle kendi emelleri için kullanacaktır—
O herifin Rossweisse-san’ın gümüş saçlarını okşadığı an zihnimde canlandı.
Dişlerimi kenetleyerek Rossweisse-san’a karşı son derece kararlı bir söz verdim:
—Sizi o adama teslim etmeyeceğim.
Banyonun içinde Rossweisse-san’ın elini tutarak konuşmaya devam ettim:
—Sizi ona yar etmeyeceğim. O herif bir kez daha karşınıza çıkacak olursa, onu kesinlikle geberteceğim.
—!
Rossweisse-san’ın şaşkınlıktan kıpkırmızı kesildiğini fark edince hemen elini bıraktım!
U-Ulan ben böyle anadan doğma çırılçıplak bir halde ne yapıyorum yahu!? Yanına kadar gidip “Seni ona yar etmeyeceğim” demek bildiğin aşk ilanı gibi bir şey oldu! Aman tanrım, yandık ki ne yandık, uwaah! Utancımdan yerin dibine gireceğim!
Daha az önce yaptığım hareket yüzünden rezil kepaze olmuştum!
Rossweisse-san yüzündeki huzursuz ifadeyi yumuşattı.
—Teşekkür ederim, Ise-kun. Ama ben—
Cümlesini bitiremeden, banyo kapısının bir kez daha açılma sesini duydum.
—Banyo, banyo~
—Hmm, erkekler banyosu da hiç fena değilmiş sanki!
—İçeride kimse var mı?
—…… İçeride Ise-senpai olabilir, bize sapık gözlerle bakacak olursa onu evire çevire dövüp sonra da sırtını keselememizde hiçbir sakınca yok.
—B-Ben Ise-sama’nın sırtını yıkayacağım!
Kilise üçlüsü, Koneko-chan ve Ravel içeri daldı!
Gözleri direkt benle Rossweisse-san’a takıldı. İkimiz birbirimize sokulmuş halde banyo yapıyorduk— dışarıdan bakınca aynen böyle görünüyordu herhalde.
Beşi de şaşkınlıklarını üzerlerinden atar atmaz, suratlarını ekşiterek içeri daldılar!
—Ben de banyo yapacağım!
Asia, Xenovia, Irina, Koneko-chan ve Ravel büyük bir enerjiyle küvete atladılar! Ulan banyoda biraz sessiz olun be!
Neyse, deneyim günündeki yardımımızın ilk günü banyonun içinde bile curcunayla bitmişti!
