KENDİMİ BEMBEYAZ bir odada buldum.
“Selam.”
“Vay, selam.”
Bizim pikselli pislik her zamanki gibi gayet formundaydı. Tabii buraya mühürlenmiş olması öyle oturup karalar bağlayacağı anlamına gelmiyordu. Gerçi her zamanki gibi baştan aşağı piksellerden ibaretti, o yüzden…
“Kırk yıl önce gördüğüm o şeyler… Geleceğe dair bir öngörüydü, değil mi?”
“Tam üstüne bastın.”
Bıyıklı İnsan-Tanrı her zamanki gibiydi. Fakat onu son görüşümün üzerinden kırk, hatta elli yıl geçmişti; o “her zamanki” hâli hafızamın uzak köşelerinde çoktan silikleşip gitmişti. Yine de ilk karşılaştığımız zamanlarda da tıpkı şimdiki gibi burnundan kıl aldırmaz, küstah biri olduğunu gayet iyi hatırlıyordum.
“Onu görürsen belki bana biraz daha insaflı davranırsın diye düşünmüştüm.”
“Demek o bahsi kaybettin, ha?”
“Aman, neyse ne. Zaten sonum gelmişti.”
Alt tarafı bir rüya gördüm diye tırnaklarımla kazıyarak elde ettiğim her şeyden vazgeçecek kadar iradesiz değildim. Gerçi doğruya doğru, bu iş bir rüyanın içinde karşıma çıkmamış olsaydı belki de çoktan pes etmiştim.
“Demek böyle görünüyordun ha,” dedi.
Kendime baktım. O koca, vıcık vıcık yağ tulumu beden… yok olmuştu. Bir ara görünüşüm değişivermişti işte. Gayet zinde ve yapılıydım; kas hatlarım belirgindi, karın kaslarım sıkı ve derli topluydu. Adeta kelebek gibi süzülebilecek türden bir vücuttu bu. Bu dünyada alışıp benimsediğim bedendi… Bıyıklı Rudeus Greyrat’ın bedeni. Kendi yüzümü göremiyordum gerçi ama öyle pek yaşlıymışım gibi de gelmiyordu.
“Bilmiyor muydun?”
“Hayır. Benim gözlerim doğrudan ruhu görür. Bedeninle ruhun arasında bir uyuşmazlık olduğunu biliyordum elbette ama seni gerçekten ilk kez böyle görüyorum.”
Adam giderayak önüme bomba gibi yepyeni bir bilgi bırakıvermişti! Gerçi düşününce, ben de Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın neye benzediğini hiç bilmiyordum. Teknik olarak ödeşmiştik yani.
Bedenim neden ancak şimdi bu hale büründü ki? Neyse, boş ver gitsin. Artık bir cevaba ihtiyacım yok.
“Her neyse. Senin için yolun sonu burası,” dedi Bıyıklı İnsan-Tanrı.
“Öyle,” dedim uzun bir duraklamanın ardından.
Yetmiş dört yaşımda ölmüştüm. Hafızam bulanıktı ama son anlarımı hatırlıyordum. Çocuklarım ve torunlarım dört bir yanımı sarmıştı. Sanırım sonunda mutluydum. En azından önceki hayatımdaki son anlarımla arasında dağlar kadar fark vardı. O yapayalnız, aciz, sefil ve içler acısı sonla kıyaslandığında…
“Sen aradan çekilince benim işler bir hayli kolaylaşacak.”
“Öyle mi dersin?”
“Sen hayattayken neye elimi attıysam boşa çıktı. Ben de oturdum, düşündüm taşındım. Senden feyz alıp usul usul kendi müttefiklerimi toplamaya başladım.”
“Hâlâ pes etmedin demek, ha?”
Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın tavrı aniden değişti; artık düpedüz öfkeliydi.
“Ne sandın?” dedi. “Önünde öyle bir geleceğin yattığını bilsen sen vazgeçer miydin? Yapayalnız, elinden hiçbir şey gelmeden, hiçbir şey göremeden… Hem de öylece on bin, hatta yüz bin yıl geçirmekten bahsediyorum. Ben öyle bir hayata katlanamazdım. Söylesene, nasıl vazgeçebilirim ki?”
Pekâlâ, haklı sayılır. Yine de meselenin bu denli destansı bir boyuta varacağını pek aklım kesmiyor doğrusu.
Yine de ne hissettiğini biraz olsun anlayabiliyordum. Başına ne geleceğini, seni nasıl bir geleceğin beklediğini ve hemen harekete geçmezsen pişman olacağını bilsen, öylece oturup kaderine razı gelemezdin.
“Doğru, vazgeçemezsin herhalde.”
“Ne bu kayıtsız tavırlar? Kazandığını falan mı sanıyorsun yoksa?”
“Demek bir planın var?”
“Var tabii. Artık Bıyıklı Orsted’in aynı iki yüz yıllık döngüyü baştan yaşayıp durduğunu biliyorum. Üstelik soyundan haddinden fazla insan kaldı; bunu kendi lehime kullanmanın bir yolunu buldum. Geçtiğimiz elli yıl boyunca her şeyi hazır ettim…”
“Öyle mi?”
“Söylediklerim kafana giriyor mu senin? İnşa ettiğin her şeyi sana karşı çevirip yerle bir edeceğim! Sen bu dünyadan göçüp gittiğinde, kazanan olmak için bizzat senin kurduğun düzeni kullanacağım. Üstelik elinden hiçbir şey gelmeyecek çünkü nihayetinde sen artık ölü bir adamsın! Soyundan gelenlerin birbirine düşmesine, birbirini boğazlamasına engel olamayacaksın. Karşıma geçip ‘Yalvarırım, durdur bunu!’ diye zırlayamayacaksın bile. Ne olup bittiğini görmeyeceksin bile!”
Bıyıklı İnsan-Tanrı o keyif dolu tiradını sürdürürken elimi yüzüme götürüp kaşıdım, ardından elim değmişken ensemi de kaşıyıverdim. Kaşındığımdan falan değildi; ne tepki vermem gerektiğinden pek emin olamadığımdandı sadece.
“Bak sen şu işe,” dedim.
“Ne saçmalıyorsun be?!” diye bağırdı, ayağını hırsla yere vura vura. “Ne bu sendeki pişkinlik lan böyle?!”
“Öldüğüm içindir herhalde,” dedim duraksamadan. Bıyıklı İnsan-Tanrı buna ne karşılık vereceğini bilememiş gibiydi.
Gözlerimi kapayıp şimdiye dek yaşanan her şeyi düşündüm. Bu dünyada yapmak istediğim şeyleri yapmıştım. Evlenmiştim, dostlar edinmiştim. Çocuklarım ve boy boy torunlarım olmuştu. Hatta işimde de oldukça başarılıydım. Doğru, Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın gelecekle ilgili anlattıkları içimi kemirmiyor değildi, daha iyi yapmış olmayı dilediğim şeyler de vardı muhakkak. Fakat tuhaftır ki en ufak bir pişmanlık duymuyordum. Yok… belki de yarım kalmış hiçbir hesabım kalmadığını söylemek daha doğru olurdu. Elbette endişeliydim, içim huzursuzdu ama bir şeyler yapmak için yanıp tutuşmuyordum. Şimdi Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın söylediklerini dinlerken, bir yolunu bulup dirilmek ve çocuklarımı kurtarmak gibi bir dürtüyle dolup taşmıyordum.
Bir tahminde bulunmam gerekirse, bunun sebebi çocuklarımın da torunlarımın da bundan sonra kendi başlarının çaresine bakabileceğine inanmamdı. Tıpkı vaktiyle benim yaptığım gibi, çocuklarımın da karşılarına çıkacak her türlü soruna göğüs gereceklerine ve bunların üstesinden gelmek için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarına güveniyordum.
Usulca Bıyıklı İnsan-Tanrı’ya doğru yürüdüm. Düşündüğümden çok daha ufak tefekti. Şimdiye kadar ikimiz de birbirimize gerekmedikçe asla yaklaşmamıştık, bu yüzden boyunun posunun farkına pek varamamıştım.
“Ben hâlimden memnunum,” dedim. Dolu dolu bir ömür yaşamıştım. Her şeyin kusursuz olduğunu iddia edemezdim, yarım bıraktığım birkaç şey de mutlaka kalmıştı. Gözlerimi kapattığımda zihnimde beliren anıların hepsi güzel de değildi. Başarılar kadar başarısızlıklar da vardı ama yine de hiçbirini baştan yaşamak istemezdim. Artık ölmüştüm. Görevim tamamlanmıştı ve bundan sonrasını yaşayanlara emanet edebilirdim. Karşımdaki adam onlara zarar vermeyi planladığını söylerken böyle hissetmek delilikti belki. Gelgelelim elimden bir şey gelmezdi. Kalbim öylesine huzur doluydu ki buna ben bile inanmakta güçlük çekiyordum.
“Hey, Bıyıklı İnsan-Tanrı?”
Tek kelime etmedi.
“Bunu sana daha önce de söylemeye çalışmıştım galiba.”
“Ne var?” dedi sonunda.
“Aslına bakarsan, senden o kadar da nefret etmiyordum sanırım.”
Sanırım Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın suratı asılmıştı.
Elbette, belki de böyle düşünmemin yegâne sebebi tam şu anda kazanan tarafın ben oluşumdu. Bıyıklı Sylphie ile Bıyıklı Roxy hâlâ hayattaydı ve çocuklarımızın hepsi sapasağlamdı. Bıyıklı Eris benden önce göçüp gitmişti gerçi ama vadesi dolduğu için ölmüştü; bunda Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın hiçbir suçu yoktu. Ufacık bir şey bile farklı gitseydi, Bıyıklı İnsan-Tanrı’dan iliklerime kadar nefret eder hâle gelebilirdim. Tıpkı gelecekten gelen o hâlim gibi, tek gayesi Bıyıklı İnsan-Tanrı’yı gebertmek olan bir intikam makinesine dönüşebilirdim. Onun, şu an benim hissettiğim bu huzurla ölebildiğini hiç sanmıyordum doğrusu. Şimdiki benliğim, sadece olayların bu şekilde gelişmiş olmasının bir eseriydi; fazlası değil.
“Neden bahsediyorsun sen?” dedi Bıyıklı İnsan-Tanrı.
“İnan ben de tam bilmiyorum. Ama içimin böylesine huzurla dolabilmesi senin sayende sanırım. Karşımda bu denli açık ve net bir düşman olmasaydı, şu an bu kadar tatmin olmuş hissedeceğimi hiç sanmıyorum.”
Doğru ya. Aynen öyleydi. Bıyıklı İnsan-Tanrı olmasaydı, muhtemelen yirmili yaşlarıma geldiğimde yine tembelliğe vurup yan gelip yatardım.
Bıyıklı Sylphie’yle evlenir, kararında çalışır, kararında çabalardım. Sıradan bir ömrün sonuna kendimce tatmin olmuş bir hâlde gelir, sonra da ölüp giderdim. Hepsi bundan ibaret olurdu. Kendi içinde böylesi bir hayat da kötü sayılmazdı elbet; fakat şu an hissettiğim o doygunluğu bana yaşatmasına imkân yoktu. Ölmeden önce sahiden hiçbir pişmanlık hissetmesem bile, belki bir şans daha isterdim; bir şeyleri baştan almayı ya da geçmişteki bir ana geri dönmeyi arzulardım.
Beni yolun sonuna dek durmaksızın ilerleten tek şey, karşımda böylesine açık bir düşmanın ve önümde net bir hedefin bulunmasıydı. Beni bugün olduğum kişiye dönüştüren de işte tam olarak buydu.
“İstediğin kadar konuş dur,” diye mırıldandı Bıyıklı İnsan-Tanrı. “Yine de onların yakasını öyle kolay bırakacak değilim.”

“Ah… Şey, aslında bunu o niyetle söylememiştim…”
Sahiden, ne demeye çalışıyordum ki? Bıyıklı İnsan-Tanrı’ya ille de söylemek istediğim bir şey olduğundan değildi. Ondan artık nefret etmiyor oluşum, kendisine bayıldığım anlamına gelmiyordu elbet. Tabii ki kalkıp ona teşekkür edecek hâlim de yoktu.
Böylece lafımız büsbütün tükendi ve ikimiz de öylece derin bir sessizliğe gömüldük. Ortamdaki hava çekilir gibi değildi.
Derken ansızın aklıma bir şey takıldı. “Acaba bu dünyaya neden geldim ki?” dedim, sözcükleri ilk kez dile getiriyormuşçasına ağzımda tartarak.
“Ne bileyim ben,” diye mırıldandı Bıyıklı İnsan-Tanrı.
“Gerçekten hiçbir şey bilmiyor musun?”
“Bilseydim çoktan durdururdum zaten. Cidden bir anda hiç yoktan çıkageldin—öyle apansız bir gelişmeydi ki, Metastaz Olayı’na kadar ben bile fark edemedim seni.”
“Demek öyle…”
Sonunda, yaşadığım süre boyunca Metastaz Olayı’nın sırrını da çözemedik. Bıyıklı Nanahoshi tuhaf bir varsayım ortaya atmıştı; ileride başka bir şeyler de yaşanabilirdi…
“Beni bilerek reenkarne eden biri varsa, ona benim adıma teşekkür et.”
“İmkânı yok.”
“Tahmin etmiştim.” Beni kestirip atmıştı. Neyse, yapacak bir şey yok. Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın da içinde dışa vurmak için can attığı koca bir hınç vardı neticede.
“Peki, şimdi bana ne olacak? Yani, öldüğümün farkındayım da.”
“Gelelim o konuya.” Bıyıklı İnsan-Tanrı, hâlâ bariz bir asabiyetle bana baktı. “Normalde ruhun yeniden manaya dönüşür, diğer manalarla kaynaşır ve bambaşka bir şey olarak baştan şekillenirdi. Ama sen başka bir dünyadan geldiğin için senin durumunda ne olacağını ben de kestiremiyorum.”
“Anladım.”
Öldükten sonra belki Bıyıklı Paul’ü ve Bıyıklı Geese’i yeniden görebilirim diye ummuştum ama anlaşılan öyle bir şey olmayacaktı. Mantıklıydı aslında ama yine de içimde bir burukluk kalmıştı… Neyse. Kemiklerim muhtemelen onlarla aynı yere gömülmüştür. Bununla yetinmekten başka çarem yoktu.
…
Bedenimin yavaş yavaş silikleştiğini fark ettim. Manaya geri dönmek böyle bir şey miydi? Bu dünyada ölümün kanunu böyle işliyor olmalıydı. Belki de bu dünyanın diğer sakinleri de can vermeden hemen önce bu beyaz odaya geliyordu. Yalnızca Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın canı onları görmek istemezse, öylece burada silinip gitmeyi bekliyorlardı. Bu açıdan bakınca, ölümden sonra insanları yargılayan tanrı Yama’yı andırıyordu biraz. Gerçi bu herif, insanlar son nefesini verirken sırf onların suratına sırıtıp hayatlarıyla alay etmek için beliriyordu… yani Yama’nın fazlasıyla mendebur bir benzeriydi.
“Tch…”
Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın yüzünde o alışıldık sırıtışından eser yoktu. Aksine, canının fena halde sıkıldığını gizleyemiyormuş gibi ayağını yere vurup duruyordu. Bana karşı zaferiyle böbürlenmek, ben silinip giderken pişmanlıktan kavrulduğumu görmek istemişti; bense onu hiç oralı olmadan savuşturduğum için tepesi atmıştı.
Hakikaten de iflah olmazın tekiydi.
Tam karşısına geçtim. “Bak, belki bunu söylemek bana düşmez ama,” diye başladım söze. Elimi kayıtsızca omzuna koydum. “Yine de elinden geleni yap, tamam mı?”
Kızacak mı acaba… diye geçirdim içimden. Ama Bıyıklı İnsan-Tanrı sadece iç çekip omuzlarını düşürmekle yetindi. Sonra da büsbütün sessizliğe gömüldü.
Ona tepeden bakarken şöyle bir etrafıma göz gezdirdim. Her zamanki gibi her yer bembeyazdı. Ve bomboştu. Bedenim tamamen silinip gitmek üzereydi; bilincim de yavaş yavaş solup gidiyordu. Belki eski dünyama dönerdim. Belki bu dünyada bambaşka bir varlığa dönüşürdüm. Belki anılarımı korurdum. Belki de hiçbirini hatırlamazdım. Başıma ne geleceğini bilmiyordum ama ne olursa olsun artık umurumda değildi. Zihnim ve hatıralarım benimle kalsa da, önceki hayatımdan milyon kat daha berbat bir yerde doğacak olsam bile sorun olmazdı; yine de üstesinden gelirdim.
“Görüşürüz.”
Son sözlerim bunlar oldu. Bilincim yavaşça kayıp giderken Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın yanından geçip yürümeye koyuldum. Bir kez bile dönüp arkama bakmadan, dosdoğru ilerledim…
-Son-
