Gözlerimi açtım. İçimde tuhaf bir rüya görmüşüm gibi bir his vardı; hani şu insanı mutlu eden cinsten. Bıyıklı Sylphie ve Bıyıklı Roxy oradaydı. Bıyıklı Eris yoktu gerçi, ama tıpkı ona benzeyen bir çocuk vardı. Rüya buğuluydu belki ama her anını eksiksiz hatırlıyordum. O rüyada ölmüştüm. Bir şekilde, o rüyanın ardından bir daha asla uyanamayacağımı da biliyordum. Fakat içimde kötü bir his yoktu. Aslına bakılırsa bu ikinci ölüşümdü ve ilkinden katbekat daha güzeldi.
“Hı?” Küçük bir kızın elimi tuttuğunu ve kıpırdamadan öylece durduğunu fark ettim. Arkada tek bir atkuyruğu yapılmış mavi saçları vardı. Sağ eliyle benim elimi, sol eliyle de bilekliğimi tutuyordu; yüzündeyse far görmüş tavşan gibi afallamış bir ifade vardı.
Birdenbire, “…Özür dilerim,” dedi. Yanlış bir şey yaptığında özür dilemesi gerektiği öğretilmiş olmalıydı.
“Onu mu istiyordun?”
“…Hayır. Ablama, bilekliğinin altında inanılmaz havalı bir arma gizlendiğini söylemiştim baba.”
“Bak sen, öyle mi demiş?”
Gizli bir arma falan yoktu tabii. Ne de olsa seçilmiş kişi ben değildim.
Fakat bilekliği tutan kızın arkasına baktığımda, komodinin üzerinde duran bir fırça ilişti gözüme. Uyumadan önce kesinlikle orada olmadığına emindim.
“Kendin mi çizecektin yoksa?”
“…Özür dilerim.”
Yalanını gerçeğe dönüştürmeye çalışacak kadar kafasına koymuştu bir kere. Şimdi onu övmeli miydim, yoksa azarlamalı mı? Yok yok, bu kesinlikle bir azar gerektiriyordu. Ne de olsa kızını eğitmek bir babanın göreviydi… Aynen öyle.
“Bıyıklı Lara, yalan söylemek yok. Hadi git ablandan özür dile.”
“Tamam…”
Başını okşadım; o da süklüm püklüm odadan çıktı. Arkasından baktığımda kocaman beyaz bir kürk yumağı ilişti gözüme. Bıyıklı Leo kapının önünde nöbet tutuyor olmalıydı. Bilekliği tam yeniden koluma takacaktım ki fırça gözüme çarptı. Fırçayla koluma Migurd armasını çizdim, ardından yataktan kalktım.
“Off, amma fena baş ağrısı… Fazla kaçırmışım.”
Başımı ellerimin arasına aldım. Dün geceki kutlamadan mıydı, yoksa az önce gördüğüm rüyadan mı bilinmez, kafam feci zonkluyordu.
*
Biheiril Krallığı’ndaki savaşın üzerinden on yıl geçmişti. Bu yıl otuz dördüme basacaktım. Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın ortalıktan kaybolması sayesinde bu on yıl huzur içinde geçmişti. O savaştan sonra arkası gerçekten de kesilmişti. Hatta birkaç yıldır yüzünü bir kez bile görmemiştim. Tabii gardımı düşürdüğüm filan yoktu! Şüpheli bir saldırı ihtimaline karşı gözümü dört açarken, bir yandan da tıpkı eskisi gibi Bıyıklı Laplace’ın karşısına dikilmek için hazırlıkları sürdürüyordum. Bıyıklı İnsan-Tanrı burnunu sokmayınca işler çok daha tıkırında ilerliyordu.
İlk beş yıl içinde dünyadaki bütün ülkeleri tek tek dolaşmayı bitirmiştim. Bazılarından hiçbir sonuç çıkmasa da geneli, yaklaşan Bıyıklı Laplace savaşına hazırlanmak amacıyla bizimle ortak hareket etmeye söz vermişti.
Şimdilerde ise hem araştırmalarımla uğraşıp Asura Krallığı’ndaki Büyü Üniversitesi’nde sözsüz büyü dersleri veriyor hem de dünya ordularına önderlik ederek Bıyıklı Laplace’ın olası hamlelerine karşı stratejiler geliştiriyordum.
Bu çalışmalarımda Bıyıklı Rudeus adını bir kenara bırakıp “Bıyıklı Silent Sevenstar” adını kullanmaya başladım. Bıyıklı Nanahoshi’nin vaktiyle öne sürdüğü kuram doğru da olabilirdi, yanlış da; ama bana, “Eski dünyamızdan bir arkadaşımız bir gün buraya gelirse diye, adımı ona yol gösterecek bir ipucu olarak kullanmanı istiyorum,” demişti. Bu sözlerini aklımdan çıkarmadım, adını her yere duyurdum. Tabii ona epey bir şöhret de kazandırıyordum ama ne olmuş yani? Kimseye bir zararı yoktu ki. Şimdilik önemli olan adının duyulmasıydı; başka dünyadan gelen biri, onun adıyla yaptıklarımın ardındaki amacı elbet anlardı.
Son zamanlarda Bıyıklı Orsted’in mana yenilenme hızını artırabilmek umuduyla mana yenilenmesi üzerine araştırmalar yapıyordum. Manayı tazeleyen bir iksir yapmayı başarmıştım başarmasına ama nedense bu iksir Bıyıklı Orsted üzerinde zerre işe yaramamıştı. İnsan manasıyla ejderha manası birbirinden farklı mıydı acaba? Yoksa işin içinde bambaşka bir sebep mi vardı? Araştırmayı biraz daha sürdürmeye niyetliydim fakat çıkmaz bir sokağa doğru sürüklendiğim hissini de bir türlü içimden atamıyordum. Gerçi iksir kendi çapında muazzam bir sükse yapmıştı, yani emeklerim tamamen boşa gitmiş sayılmazdı. Üstelik yapmam gereken daha bir sürü iş vardı. Henüz öyle rahatça dinlenip ense yapamazdım.
Çocuklarım artık serpilip büyümüştü. Bıyıklı Lucie on yedi yaşına gelmişti. Bıyıklı Lara on beş, Bıyıklı Arus ise on üçündeydi. Bıyıklı Sieg de… galiba on birindeydi, değil mi? Hepsinin sıhhati yerindeydi, büyüyüp duruyorlardı. Dahası ailemize iki ufaklık daha katılmıştı: Bıyıklı Roxy’den olan Bıyıklı Lily Greyrat ile Bıyıklı Eris’ten olan Bıyıklı Christina Greyrat. İkisi de kızdı. Altı çocukla artık koskocaman bir aile olmuştuk. Bıyıklı Lucie yedi yaşına bastığında bir aile toplantısı yapıp eğitim politikamızı kabataslak belirlemiştik: yedi yaşından itibaren Büyü Üniversitesi’ne gitmesi, mezuniyetinin ardından reşit olma töreninin düzenlenmesi ve sonrasında da üç yıl boyunca Asura’daki ulusal üniversitede eğitim görmesi gibi meseleleri karara bağlamıştık. Şahsi fikrim, çocukların üzerine fazla gidip onları boğmamaktan yanaydı. Yine de nerede eğitim alacaklarını kararlaştırmamız ve yürüyecekleri yolda önlerine birkaç yol gösterici işaret bırakmamız gerektiğini düşünüyordum.
Çocuklarımı Asura Ulusal Üniversitesi’ne göndermem bilhassa Bıyıklı Ariel’in ricasıydı. Ona boynumu aşan bir can borcum vardı. Çıkıp da “Kan bağıyla birbirimize bağlanalım diye çocuklarından birini bana koca olarak ver!” gibi bir taleple gelseydi tereddütsüz reddederdim elbette; fakat çocuklarımı kendi üniversitesine göndermemi istemesi gibi ufak bir ricayı geri çevirmem mümkün değildi. Ona olan borcumu peyderpey ödemek istiyordum.
Bu arada Bıyıklı Ariel de Biheiril Krallığı Savaşı’ndan sonra kendi çocuğunu kucağına almıştı. Çocuğun babasına haddinden fazla güç kazandırmamak için onunla evlenmemişti. Anlaşılan arkasında epey kalabalık bir erkek haremi tutuyordu. Şimdi beş çocuğu vardı fakat bunlardan dördünün babasının kim olduğu meçhuldü… en azından Bıyıklı Luke kireç gibi bir suratla başını ellerinin arasına alıp bana böyle anlatmıştı. O vakitler diğer çocuğun babasının kim olduğunu nereden bildiğini merak etmiştim. Şimdi düşününce, o bildiği babanın bizzat Bıyıklı Luke’un kendisi olması kuvvetle muhtemeldi.
Duyduğuma göre Bıyıklı Ariel, o beş çocuktan birini benim çocuklarımdan biriyle baş göz etmenin planlarını yapıyordu. Evlatlarımın siyasi piyon gibi kullanılması fikrinden pek haz etmesem de yaşları kemale erdiğinde her iki tarafın da rızası olursa buna izin verirdim.
Çocuklarım henüz küçüktü fakat gelip geçen her yılla birlikte serpilip büyüyeceklerini biliyordum. Bilhassa Bıyıklı Lucie, kendi fikirleri olan, aklı başında tam bir yetişkindi artık. Gerçi etrafındaki büyüklerin de öyle ahım şahım olgunlaştığı yoktu ya; açıkçası kendimin değişip değişmediğini bile kestiremiyordum. Kötü bir huyumu düzelttiğimi sandığım her defasında bir başkası baş gösteriyordu. Hatta bazen üstesinden geldiğimi sandığım o eski huylarım yeniden nüksediyordu. Yıllar su gibi akıp giderken sanki aynı hataları tekrar tekrar yapıp duruyor gibi hissediyordum. Büyüdüğüme dair gözle görülür tek somut işaret, geçen yıllarla birlikte yüzümün yaşlanmasıydı. Göz kenarlarımda birkaç gülüş çizgisi bile peydahlanmıştı. Bıyıklı Sylphie bana, “Senin bu hâlini de seviyorum,” diyordu gerçi fakat o hâlâ gencecik dururken bu durum bende bir tür suçluluk duygusu uyandırıyordu. Yaşlandığı anlaşılıyordu elbet, lakin aynı yaşta olduğumuz hesaba katılırsa bendeki değişimin yanında onunkiler pek silik kalıyordu. Bu yıl otuz dört yaşına basacaktı ama hâlâ yirmilerinde gösteriyordu. Cildi gençlikle parıldıyordu; iki çocuk doğurmuş olmasına rağmen kalçaları hâlâ sımsıkıydı ve sarıldığımda hissettirdiği o duygu her zamanki gibi enfesti.
Gelgelelim içten içe tamamen… şey, tam bir anneye dönüşmüştü, bu yüzden de son zamanlarda başımın etini epey yer olmuştu. Bıyıklı Roxy ise hiç değişmiyordu. Hem dış görünüşü aynıydı hem de tavırları neredeyse tıpatıp duruyordu. Bunu yüzüne söylesem bana kızardı şüphesiz, oysa niyetim tamamen iltifattı. Her zamanki gibi yine benim ustamdı; ne zaman bir hata yapsam beni usulca düzeltirdi. Sakarlığı da yıllar geçmesine rağmen zerre azalmamıştı ama her defasında üstünü silkeler, yeniden ayağa kalkardı. Ne derler bilirsiniz; başarısızlık muazzam bir öğretmendir.
Dış görünüşe bakılırsa en çok değişen Bıyıklı Eris olmuştu. Benim gibi o da yaşını gösteriyordu gerçi; ama antrenmanlarını tek bir gün bile aksatmadığından mıdır nedir, benden çok daha genç duruyordu. Hâlâ yirmilerinin sonlarındaki bir kadının cildine sahipti. İkinci çocuğu kucağına almak onu bir nebze durultmuş gibiydi gerçi, ama ara sıra üstüme çullanmaktan da geri durmuyordu. Bıyıklı Sylphie’nin tam aksine iç dünyasında neredeyse hiçbir değişiklik yoktu; yine de çocuklara kılıç dövüşü öğretmeye başladığından bu yana eskisi kadar hırçın olmadığını hissediyordum. Öfkesi kabardığında dişini sıkıp sineye çekmeyi öğrenmişti. Tabii izinsiz kalçasına ya da göğüslerine dokunduğumda bana hâlâ yumruğu yapıştırıyordu, ama o kadarı da gayet doğaldı.
Bıyıklı Lilia ile Bıyıklı Zenith de yaşlanmış görünüyordu. İkisinin de sağlığı hâlâ yerindeydi fakat Bıyıklı Lilia, belki de bacağı öteden beri sorun çıkardığından, bel ağrısı ve omuz tutulmalarından muzdarip olmaya başlamıştı. İyileştirme büyüsüyle bu ağrılar geçiyordu geçmesine ama aradan üç ay geçmeye görsün, hemen nüksediyordu. Anlaşılan kalıcı ve kesin bir tedavi geliştirmek epey zor olacaktı.
Bizimle birlikte geri kalan herkes de gayet güzel yaşlanıyordu. Bıyıklı Zanoba ile Bıyıklı Cliff de artık yaşını başını almış adamlardı; ikisi de hem işlerinden güçlerinden hem de ailelerinden başlarını kaldıramıyordu ama başları her sıkıştığında birbirlerinin imdadına koşarlardı.
Hem Bıyıklı Norn hem de Bıyıklı Aisha evlenip evden ayrılmışlardı. İkisinin de eşleri şahsiyet olarak biraz… çetrefilli tiplerdi gerçi; ama vaktiyle her ikisiyle de oturup adamakıllı konuşmuş, bu evliliğe layık olduklarına bizzat ikna olmuştum. Hâl böyleyken artık bu konuda ileri geri laf etmek bana düşmezdi.
Demek sahiden de otuz dört yaşıma basıyordum. Benim için bambaşka bir anlam taşıyan bir yaştı bu.
*
O gün öğleye doğru dışarı çıktım. Şehrin kıyısındaki küçük bir tepenin üstünde yuvarlak taşlar sıra sıra dizilmişti. Burası bir mezarlıktı.
“Merhaba. Emekleriniz için çok teşekkürler.” Girişte, her zamanki gibi mezar bekçisine teşekkürlerimi ilettim. Geride kalan on yılda buradaki mezarların sayısı bir hayli artmıştı. İnsanlar dünyaya gelir, vakti gelince de göçüp giderdi; mezar taşlarıysa öyle kolay kolay eksilmezdi. Başka mezarlıklarda bütün bir aile yok olduğunda mezar taşlarının kaldırıldığı olurdu belki, ama burası soylulara ayrılmış bir mezarlıktı. Soyları tamamen tükenmediği müddetçe o taşlar yerinde kalırdı—hele ki Ranoa Krallığı ve Büyü Şehri Sharia her geçen gün daha da güçlenip serpilirken. Şehrin kudreti arttıkça soyluların sayısı, soylular arttıkça da dikilen mezar taşları katlanıyordu.
Bir mezarın önünde durdum.
Yuvarlak hatlı taşa Bıyıklı Paul Greyrat adı kazınmıştı. İlk dikildiği güne kıyasla bir hayli yıpranmıştı. Yanımda getirdiğim malzemelerle mezarın etrafını toparlayıp taşını bir güzel temizledim. Ardından adak niyetine biraz içki döküp ellerimi birbirine kavuşturdum.
Buraya uzun zamandır tek başıma uğramamıştım. Eskiden ne yaşansa koşup ona anlatırdım, oysa son zamanlarda ziyaretlerimin arası iyice açılmıştı. Gerçi yılda bir kez bütün aile toplanıp geliyorduk yine de… ama nedense aynı hissi vermiyordu. O yıllık ziyaret bana kalırsa Bıyıklı Paul’ü görmeye gelmekten ziyade bir adet gibiydi; içinde gereken minneti barındırmıyordu.
“Selam baba. Herkes çok iyi.”
İlk haberi böylece aradan çıkardıktan sonra, son zamanlarda olup bitenleri bir bir anlatmaya koyuldum. Gerçi bunu her yıl yapıyordum ama ne bileyim, yine de her ihtimale karşı işte.
“Bu yıl otuz dördüme basıyorum.”
Otuz dört, önceki hayatımda öldüğüm yaştı. Farkına bile varmadan o kadar yaşlanmıştım işte. Nedense bu dünyada otuz dördüme basmak, önceki hayatıma kıyasla çok daha uzun sürmüş gibi hissettiriyordu. Muhtemelen sırtlandığım yük çok daha fazlaydı da ondan. Bir de tabii, katbekat fazla yol katetmiştim.
“Ama otuz dördüme basıyor olsam da rüyamda yetmiş dördümde öldüğümü gördüm.”
O rüya da nereden çıkmıştı sahi? Belki de yalnızca bundan ibaretti: sıradan bir rüya. Ya da belki Bıyıklı İnsan-Tanrı bana geleceğimi göstermişti; kendisinin mühürlendiği, benimse gönül rahatlığı içinde can verdiğim bir geleceği. Zaten ne olduysa Bıyıklı Lara’nın bilekliğimi çıkardığı o anda olmuştu; dolayısıyla Bıyıklı İnsan-Tanrı tam o sırada araya girmiş olabilirdi.
“Eğer gerçekten geleceği gördüysem…”
O rüyayı bana gösteren gerçekten Bıyıklı İnsan-Tanrı idiyse, belki de bugüne dek döktüğüm tüm o alın terinin meyvesini sergilemişti önüme. Biheiril Krallığı Muharebesi’ni kazanmıştık. Hakikaten de son savaştı o; sonrasında Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın ne beni ne de Bıyıklı Orsted’i alt edecek hiçbir yolu kalmamış, o da pes etmişti. Aradan geçen on koca yıl boyunca tek bir müdahalesi dahi olmamıştı. Ne bir ses ne bir nefes vardı ondan.
Belki gölgelerin ardında sinsice dolanıp duruyordu ama tıpkı Bıyıklı Geese ile Bıyıklı Badigadi’nin dediği gibi, heriften çıt bile çıkmıyordu. Bazen tüm bu koşturmacanın ne uğruna olduğunu bile unuttuğum oluyordu.
“Yani artık kendimi bu kadar paralamama gerek kalmadı, değil mi?”
Şayet Bıyıklı İnsan-Tanrı sahiden pes ettiyse, görevim hakikaten nihayete erdiyse, o zaman şimdiki işlerimi yarıya indirip çok daha tasasız bir hayat sürebilirdim. Üç günde bir tam günümü eşlerimle çocuk yapmaya adayabilir ya da çocuklarıma türlü türlü şeyler öğretebilirdim… Böylesi dingin bir ömür kulağa hiç de fena gelmiyordu.
“İşin şakası tabii,” dedim gülerek. Ne saçma bir fikirdi öyle! Bıyıklı İnsan-Tanrı benden ümidini kesmiş olsa bile ne fark ederdi ki? Şimdiki uğraşımdan nefret falan etmiyordum. Bir ızdırap da çekmiyordum. Gelecekteki o nihai savaşta Bıyıklı Orsted’i zafere taşıyacak temelleri hazırlıyordum. Üstelik acayip de keyifliydi. Evet, zor zamanlar da oluyordu, can yakan anlar da; ama hiçbiri ardıma bakmadan kaçıp gitmek isteyeceğim boyuta varmamıştı. Üstesinden gelmem gereken meseleler, yapmak istediğim işler, kendimi sınamak istediğim yeni zorluklar vardı. Belli mi olur, belki de her şeyin yoluna girdiği hissiyatına kapılmam bile Bıyıklı İnsan-Tanrı’nın sinsi bir tezgâhıydı.
“Elimden gelenin en iyisini yapmaya devam edeceğim, baba.”
Şimdiye kadar nasıl yaşadıysam aynen öyle devam edecektim. Nihayetinde o yalnızca bir rüyaydı işte; buna kanaat getirdim. Umuttan doğan, bana sadece görmek istediğim şeyleri gösteren bir rüya.
Her defasında söylediğim gibi, “Gözünü üzerimden ayırma ne olur,” dedim. Ardından ellerimi bir kez daha kavuşturdum.
Benim bu dünyadaki varlığım, ölümden sonra da bir hayatın var olduğunun kanıtıydı. Fakat bu, Bıyıklı Paul’ün ille de bu mezarda yattığı anlamına gelmiyordu. Muhtemelen bambaşka bir yerlerde gününü gün ediyordu. Buraya gelmem için hiçbir somut neden olmayabilirdi bile.
Ama bu benim için sorun değildi. Bu bir ritüeldi. Bugünden tezi yok, yine tüm gücümle çabalamaya devam edecektim ve bunun sözünü Bıyıklı Paul’ün mezarı başında vermek benim için her şeyden önemliydi.
“Ha, bir de Bıyıklı Geese var…” Bıyıklı Geese’in mezarı Bıyıklı Paul’ünkinin hemen yanındaydı. Üzerine bir adak bırakıp ellerimi kavuşturdum. Bıyıklı Geese bu yaptığıma ne derdi pek kestiremiyordum; ama zaten herif beni öyle canıgönülden mahvetmek falan istemiş de değildi.
“İşlerin bu noktaya gelmesinden hoşnut değilsen, kırk yıl sonra yüzüme söylersin artık… Gerçi belki o kadarla da kalmaz, daha uzun yaşarım. Ya da kim bilir, belki daha erken ölürüm.”
Bıyıklı Geese’in ölümünü öylece geçiştirmek istemiyordum elbette, fakat o günlere dair hislerimin çoğu aradan geçen on yılda silinip gitmişti. Şimdilerde hatırladığım tek şey gülüşüydü. Suratında her daim o şapşal sırıtışıyla gezer, uğursuzluklardan dem vurup dururdu. Artık geriye dönüp baktığımda bunu yalnızca güzel bir hatıra olarak anabiliyordum. Bıyıklı Geese yüzünden sevdiğim tek bir can dahi yitip gitmemişti; dolayısıyla ona kin gütmem için hiçbir nedenim yoktu.
Madem artık aramızda değildi, en azından mezarını ziyaret edebilirdim.

“Neyse, yakında yine gelirim. Bir dahakine tüm aileyle birlikte olur muhtemelen.”
Ayağa kalktım. Tuhaf bir rüya yüzünden hiçbir şeyi değiştirecek değildim. Ne yapmak istiyorsam ve ne yapmam gerekiyorsa onu yapacaktım. Hepsi bundan ibaretti.
Ve böylece ailemin beni beklediği eve doğru yola koyuldum.
