
Görelilik
Kukla yavru kuşla ilk karşılaştığında,
kuşun sırtında görkemli kanatlar vardı.
O beyaz kanatlar şüphesiz her yere gidebilirdi.
İçi boş kukla diledi:
Bu kuşun gördüklerini görmek istiyorum.
Göz alıcı kuş, kuklanın sahip olmadığı her şeye sahipti;
yine de bir yuvası yoktu. Kendisinin kuşun yuvası olabileceğini
fark edip şaşıran
kukla gülümsedi ve yürekten yemin etti:
Senin yuvan olacağım.
Hep birlikte olacağız…
Serçe parmaklarını kenetleyip yemin ettiler…

Sora ve Shiro, uzun uzun düşündükten sonra önlerindeki meseleye geri döndüler. Mesele, tam karşılarındaki yatakta yatan ve Cüce (Dwarf) olduğu tahmin edilen şeydi. Cinsiyeti henüz belirsiz olan bu Cüce (Dwarf), itfaiyeci ceketine benzeyen bir şeye bürünmüştü. Aslına bakılırsa, en büyük soru işareti bu bile değildi. Emir-Eins söylememiş olsaydı, Sora ve Shiro bunun canlı bir varlık olup olmadığından bile emin olamayacaklardı. Bu “X Nesnesi” daha çok bir sırt çantasına benziyordu. Jibril’e nesneyi yerden kaldırtmış, taşıtmış, yıkayıp temizletmiş ve yatağın üzerine attırmışlardı… Ve şimdi—
“Hâlâ kalkmıyor. Ne yapacağız?”
“… Ağabey… Bunun… canlı olduğuna… emin misin?”
Taş gibi kımıldamadan duran bu şeyin canlı mı yoksa ölü mü olduğundan bile emin değillerdi. Onlar giderek daha da tedirgin olurken, Jibril ciddiyetle tek dizinin üzerine çöktü ve onları bilgilendirdi:
“Tarlanızdan toplanan şey siz efendilerime aittir. Onunla dilediğiniz gibi tasarruf edebileceğinizi düşünüyorum. “

Saçma sapan bir varsayım yapıp bu zırvalığın doğru olduğunu kabul edelim bir anlığına. Öyle olsa bile!!
“Yani boy-en oranı kaymış, sakallı şey bize mi ait diyorsun?! Yooook, almayayım! Sadece uyandırıp ‘Lütfen evine dön’ demek istiyorum. Ama bunu nasıl yapacağız ki?!”
Sora, Cücelerin (Dwarf) dış görünüşünü ilk öğrendiği gündeki hayal kırıklığını hatırlayarak feryat etti.
Gerçekten de… umutları vardı. Bu dünyada Werebeast’ler hayvan kızlardı. Seiren’ler balık canavarları yerine deniz kızlarıydı. Elf’ler tam da umulduğu gibi soluk tenli, sarışın ve uzun kulaklıydı—bu dünya onun hayallerini gerçeğe dönüştürmüştü! Bu şartlar altında, Cüceleri (Dwarf) elbette süper güçlü manga kızları ya da erotik oyunlardaki yasal Loli’ler olarak hayal etmişti!! Klasiklerdeki gibi cinsiyet fark etmeksizin kaslı ve sakallı olacakları kimin aklına gelirdi ki?!
Fakat hayaller sadece hayaldi. Sora acı gerçek karşısında gözyaşı döküyordu.
“Müsaadenizle efendim, lütfen bu meseleyi biraz daha düşünün.”
Jibril kanatlarını katladı ve ellerini dua eder gibi birleştirdi.
“—Bu dünyada bir Cüceden (Dwarf) daha muazzam bir şey yoktur.”
……
Dur bir dakika. Gökten göktaşı mı yağmaya başlayacak ne? Shiro ve Sora, o günkü hava durumundan endişe ederek gayriihtiyari pencereden dışarı baktılar.
“Nihayetinde, sihri ortaya çıkarmak için bunun gibi katalizörler kullanırlar.”
Jibril, mekanik yapıya sahip bir çekici salladı—X Nesnesi ile birlikte toprağa gömülmüş olan, aşağı yukarı Sora boyunda devasa bir çekici. Jibril’in bahsettiği bu “katalizör” şeyinin detaylarını bilmiyorlardı ama…
“Ne…? Sihirli değnek tarzı bir eşya olmadan sihir kullanamadıklarını mı söylüyorsun?”
“…? Buna muazzam mı… diyorsun…? Daha çok… ezikçe… değil mi…?”
Akıllarına anında pazar sabahı çizgi filmleri gelen Sora ve Shiro şüpheyle yaklaştılar. Sihirli kızlara, oyuncak satma şeklindeki yüce kaderlerini gerçekleştirmeleri için her zaman eşyalar verilirdi. Bu Cüce (Dwarf) nasıl yüce bir kaderi sırtlıyordu ki? diye sordu gözleri.
“Cücelerin (Dwarf) bedenlerinde ruhani maddeler bulunur. Bedenleri mitril saçlarla korunur ve gözleri orikalkumdan yapılmıştır.” Jibril yutkundu. “Bedenlerindeki ruhları yönlendirdiklerinde, mitril doğal olarak ruhları güçlendirir… ki bu da en kötü ihtimalle aşırı yüklemeye—yani kontrol kaybına sebep olabilir. Bu yüzden sihir kullanmak için orikalkumlarını kullanarak ruhları katalizörlerle haricen senkronize ederler.”
Sora ve Shiro onun bu yanıtı karşısında gözlerini daha da süzdüler.
Ah evet, anlıyorum, buna sihir denir… bir diğer adıyla zırvalık. Sora ve Shiro gibi normal insanlarca detaylarıyla asla anlaşılamayacak bir şeydi. Ama özetle, Cücelerin (Dwarf) değnekleri olmadan sihir kullanamadıklarını mı söylüyordu? Hayır, değnekleri olmadan kontrol edemeyecek kadar güçlü olduklarını söylüyordu.
Sora en azından bunun her küçük çocuğun hayallerini süsleyen türden bir şey olduğunu anladı. Etkilenmişti.
“Dahası, karmaşık mühür ayini desenleriyle birden fazla katalizörü birleştirerek ayinleri taşınabilir, ayarlanabilir ve modüler hale getirirler. Bu mekanizmaların çekirdeğini oluşturan katalizörlerle senkronize olarak, Cüceler (Dwarf) aynı anda birden fazla büyü yapabilirler; bu da Elf’lerin eşsiz uzmanlığı olan çoklu büyü yapmayı taklit etmelerini sağlar. Kısacası, bunu mümkün kılan şey—”
Jibril sihirli teknik gevezeliğine ara verip çekici Sora ve Shiro’nun önüne kaldırdı ve sözlerini tamamladı:
“—bu ruhani silahlardır.”
Ruhani silahlar…

Yani bu mekanik çekicin sayısız parçası birer katalizördü. Ve her birinin üzerindeki ince desenler de mühür ayini falan mıydı? Ve bir Cüce (Dwarf) bunları birleştirerek… ne bileyim, ultra süper bir büyü falan mı yapıyordu… Meseleyi kendi anlayabilecekleri terimlere döktüklerinde, Sora ve Shiro bunun harbiden de bir zırvalık olduğunu kavrayıp garip bir şekilde rahatladılar. Ama bir dakika:
“Yani Jibril? Bu Cüce (Dwarf) bu çekiç olmadan sihir kullanamıyor mu demek oluyor bu?”
“Kesinlikle doğru. Efendim gerçekten çok bilgesiniz. Bu gerçeği kendi başınıza çıkarabilmiş olmanıza şaşmamalı.”
Jibril bir kez daha yutkundu. Sora ve Shiro’nun yanaklarından soğuk terler süzüldü.
Mesele bu kadar önemliyse—
Jibril bunu neden elinde tutuyordu ki?

“Bu çekici topraktan çıkardım ve mülkiyetime geçirdim. Evet… Mülkiyetime geçirebildim.”
Geçirebilmişti. Evet, geçirebilmişti. Peki bu ne anlama geliyordu?
“On Yemin’in hırsızlığı imkansız kıldığı gerçeğinin ışığında, bu çekicin kayıp bir eşya olduğu ve onu bulan kişi olarak artık bana ait olduğu anlamına gelir—bu da On Yemin uyarınca, çekicin doğrudan sizlere ait olduğu anlamına gelir!!”
“Şey… Ama buluntu eşyanın üzerine yatmak da açıkça On Yemin’e aykırı değil mi?”
“… Cüce (Dwarf)… ‘Onu geri ver’… derse, geri vermek… zorunda kalırız…”
Sora ve Shiro, gaza gelmiş olan Jibril’e söylenmesi gerekeni söylemek zorunda hissettiler kendilerini, yine de ne demek istediğini anlamışlardı. Jibril’in, Cüce’nin (Dwarf) kendilerine ait olduğunu iddia etmek için mantıklı bir dayanağı vardı.
“Evet. Eğer Cüce (Dwarf) ‘Onu geri ver’ derse, onu geri vermek zorunda kalırsınız. Lakin ben, tıpkı bu çekiç gibi yalnızca sizlerin bir mülküyüm ve bendenizin onu geri verme yetkisi yoktur!!” Jibril gururla gülümsedi. “Dolayısıyla Cüce (Dwarf) onu geri vermemi istese dahi, bunu yapmak gibi bir yükümlülüğüm olmayacak! Haddim olmayarak siz efendilerimden kısa bir süreliğine burayı terk etmenizi rica edeceğim; böylece Cüce’yi (Dwarf) On Yemin uyarınca benimle küçük bir oyuna girmeye zorlayabilirim—ve böylelikle Cüce (Dwarf) tamamen sizin olur. Bu iş olmuş bilin. “


Gerçekten de Cüce’yi (Dwarf) oynamaya mecbur kılabilirdi. Bunu zorla kabul ettirebilirdi. Ama nasıl?
“Nitekim çekiç—yani büyü—olmadan Cüce (Dwarf) ne uzamsal olarak yalıtılmış bu odadan ayrılabilir ne de oyunumu kazanabilir. ”

Bu durum Cüce’yi (Dwarf) iki seçenekle baş başa bırakıyordu: Kaybedeceği bir oyunu reddedip buradan asla ayrılamamak ya da kabul edip mülk haline gelmek. Şeytanice zekice planını seren Jibril, sanki övgü bekliyormuş gibi başını kaldırıp onlara baktı.
Heh. Bak sen şu Jibril’e… Bir iki şey öğrenmiş.
Gözleri dolan Sora ve Shiro gülümsediler ve tam ona o çok arzuladığı övgüleri düzmek üzere ağızlarını açmışlardı ki Jibril’in Cüce’ye (Dwarf) doğru sinsi sinsi yaklaşırken yutkunuşunu fark ettiler. Glup. Ağzının suyu akan birinin yutkunmasıydı bu. Hiçbir şey söylemeden ağızlarını kapattılar.
“Bu durumda efendilerim? Siz ayrılmadan önce—biliyorsunuz, Büyük Savaş’ta ruhları güçlendiren mitril ve ruhları senkronize eden orikalkum gibi yararlı malzemeleri temin etmek oldukça kolaydı, ancak On Yemin’den bu yana bunları bulmak epey zorlaştı. Ve işte karşımızda yürüyen bir maden damarı duruyor…”
Jibril’in sözlerini düşündüklerinde, o göktaşları için endişelenmelerine gerek olmadığını fark ettiler.
Bu dünyada bir Cüce’den (Dwarf) daha değerli bir şey yok…
“Bu Cüce’yi (Dwarf) nasıl yeniden yapılandırayım?! Lütfen bana talimat verin! Geh-heh! Eh-hehh!”
“En azından onun canlı bir varlık olduğunu kabul et, tamam mı?! O çekici hemen şimdi iade etmeye ne dersin?!” Jibril ışık kılıcını kavrayıp bu malzemeleri nasıl hasat edeceğini söylemesi için yalvarırken Sora feryat etti. Odanın köşesinden tam bir sessizlik içinde izleyen iki farklı ırktan kişi, şaşırtıcı bir şekilde onun bu feryadına katıldı.
“Aaa, inanamıyorum… Keşke o iblisin öldürmek dışındaki görevleri yerine getirmek için gerekli olan çok hücreli bir beyni olsaydı.”
“`[Kabul]` Nesne yeniden yapılandırılamaz. [Çıkarım]` Flügel zekasında kritik eksiklik. Onaylandı. Saaalaaaak.”
Sora, Fiel ve Emir-Eins’ı duyar duymaz göğe baktı: Hayır ya, yine mi. Şirretliğin öfkeli alevleri arasından, hüznü o gün ikinci kez ziyaretine gelmişti.
Ama sonra… bakışlarını tavandan indirdi, Shiro ile göz göze geldi ve düşündü.
Flügel, Exmachina, Elf—ve Cüce (Dwarf)…
Yanlış mı görüyordu? Elchea’nın bir köşesindeki bu küçük dükkanın üstündeki yatak odasında—herkes kadim geçmişin Büyük Savaş’ını yeniden başlatmak için buradaydı… yoksa… sadece ona mı öyle geliyordu?!

“Şey, eee-şeyyy!!! Emir-Eiiins! ‘Yeniden yapılandırılamaz’ derken ne demek istiyorsun ki—?”

“Ah, Efendim. Bu sadece çoktan miladını doldurmuş bir makinenin hatalı okumasından ibarettir. Lütfen hiç aldırış etmeyin. ”


Sora, Büyük Savaş’ın bir yenisinin çıkıp da numaralandırılmasına gerek kalmasın diye Emir-Eins’a karşı iyimser kalmak için elinden geleni yapıyordu. Ama Jibril tam da görüş alanının ortasına kayıverdi. Sora ve Shiro’nun her ikisi de içinden geçirdi: Az önce binayı sarsan o patlama—sadece benim hayal gücümdü, değil mi?
“… [İtiraz]` Mitril, orikalkum. Yalnızca Cüceler (Dwarf) işleyebilir. Aşikâr.”
“Hayır, Efendim. Old Deus (Kadim Tanrı) Ocain’in ateşine sahip olduğumuz sürece bunları işlemek son derece mümkündür. ”

“[Alay] Kutsal Dökümhane’nin ele geçirilmesi. Ocain’in kontrolüne eşdeğer. Plan verisi talep ediliyor. Kaynak mevcut değil. Şaşırtıcı değil.”
“Aman, hiç kendimizi yormamıza gerek yok. Toprağı kirletmemek adına onu yerin deriiinliklerine bertaraf etmemiz yeterli. ”


“[Red] Ham madde toplanabilir. [Tavsiye] Söküm. Satış. Kâr.”
İkisi de birbirlerinin iddialarını önemsiz gibi gösteriyor, aralarındaki düşmanlık havada uçuşuyordu; ancak hepsi nihayetinde aynı kapıya çıkan şeyleri savunuyordu.
“Hadi ama, On Yemin’i hatırlamak kimsenin umurunda değil mi? Cinayet seçeneği masaya nasıl gelebiliyor ya?!”
Sora, aksi takdirde Cüce’yi öldürme konusunda sağlanmış olan oy birliğine karşı tek itiraz çığlığını attı.
Tam o sırada, üç el arkası kesilmeyen patlama dükkânı sarstı.
“Hey… bu seferki hayal gücümün bir oyunu değildi, değil mi?! Bayağı bayağı patlamaydı o, değil mi?!”
Yayılan sıcaklık bunun bir illüzyon olmadığını netçe ortaya koyarken Sora aceleyle Shiro’yu korumak için siper oldu. İkinci Büyük Savaş’ın çıkmasını engelleyememişler miydi yoksa? Sora geçirdiği panikte yarı yarıya ciddiydi.
“…… Sanırım… patladı…?”
“[Tahmin] Cüce, kaçış teşebbüsü için uyku taklidi yaptı. Ancak ruhani aygıt başarısız oldu. Ritüel başarısızlığı patlamaya yol açtı. Güm.”
Shiro ile Emir-Eins, odanın köşesinde titreyen yanmış “sırt çantasını” işaret etti. Anlaşılan çoktan uyanmış, kaçmak için bir fırsat kolluyordu. Sonra kaçış büyüsü patlamış, şimdi de kırık çekicini ve kafasını tutmuş orada tir tir titriyordu.
Mantıklıydı. Diyelim ki o Cüce sizdiniz. Uyanıyorsunuz ve Jibril’in birdenbire haklarınızı gasp etmek için planlar yaptığını duyuyorsunuz. Üstelik bir Flügel, bir Exmachina ve bir Elf sizi nasıl öldüreceklerini tartışırken. Tam bir kâbus. Sora ve Shiro, çekicini geri almayı başaran ve en azından kaçmaya çalışan bu kahramana saygı duydular. Bu sırada ise…
“—? Amannn… Böyle bir şey nasıl olabilir? Gerçekten akıl alır gibi değil.”
“Jibril, bücürü öldürmekten gayet ciddi bir şekilde bahsettikten sonra bunu söylüyorsan bu son derece ürkütücü!”
“Ah, hayır Efendim. Öyle bir şey değil… Lütfen şöyle bir göz atarsanız—”
Jibril, samimi bir kafa karışıklığıyla mırıldanarak eliyle işaret etti. Sora ve Shiro’nun ağızları açık kaldı.
Cüce dehşet içinde titrerken etrafında, Sora ile Shiro’nun gözle takip edemeyeceği ya da ayırt edemeyeceği kadar hızlı uçuşan sayısız bulanık karaltı dönüyordu. Yine de mevzunun özünü kavrayabilmişlerdi: Sanki bir zamanlar parçalanmış olan çekiç, sayısız bileşeni havada bir gösterici gibi uçuşurken geriye sarılan bir video gibi yeniden birleşiyordu.
“Gördüğünüz üzere… Cüceler son derece el çabukluğuna sahiptir.”
“… Hmm… yani, pek… göremediğimiz için… anlayamıyoruz…”
“Hı-hım… En azından el becerilerinin hayvan gibi saçma bir seviyede olduğunu görebiliyorum…”
Sora ve Shiro, kelimenin tam anlamıyla gözün görebileceğinden daha hızlı ilerleyen tamirat sürecine tiksintiyle baktılar. Anlaşılan, çeviklik konusunda da klasiklere sadıktılar. Ancak:
“Bir Cüce mi başarısız olmuş? Hem de bir mühür ritüelinde mi? İnanılır gibi değil—”
“Sözünüzü kestiğim için üzgünüm. Ama önce şu akıl almaz olayı açıklayabilir misiniz acaba?”
“Aaa, ruhani silahlar olmadan bile siz köstebekler de büyü kullanabilirsiniz, biliyorsuuun! Tek endişelenmeniz gereken şey, iç ruh aşırı yüklemesi yüzünden patlama ihtimaliniz!! Ama aksi takdirde kesinlikle öleceksiniz, biliyorsuuun! Aaa, kaçış üzerine kumar oynamak için tek şansınız bu!! Ne kadar havalı ve kahramanca olabileceğinizi görmeyi çoook isterim! Haydi, Köstebek! Haydi, Köstebek! ”


Karşılarındaki dolgun vücutlu Elf’in, ne Cüce’nin kaçmasına izin vermeye ne de onu öldürme fırsatını kaçırmaya hiç niyeti yok gibiydi. Yüzünde ışıltılı bir gülümsemeyle Cüce’nin etrafında zıp zıp zıplarken sanki üstü kapalı bir şekilde “Çabuk ol da öl! ” mesajı veriyordu. Yapılan tamirata engel olmaya çalışırken bir yandan da Cüce’yi büyü kullanmaya kışkırtan bu Elf’in davranışlarını anlamlandırmakta zorlanıyorlardı.

“Fiel ne zamandan beri böyle bir karakterdi ya?! Hey, Chlammy, bu senin eserin, değil mi? Durdur şunu!!”
“Ha? Şey. Ben de onu daha önce hiç böyle görmemiştim ki! Hey! Alo, Fii?!”

Fiel’in Cüce’ye duyduğu bu tuhaf düşmanlık, Chlammy’nin odanın bir köşesinde adeta donup kalmasına neden olmuştu. Sora tarafından uyandırılınca çığlığı basıp hemen müdahale etmek için ileri atıldı.
Yani Sora’nın Jibril’e sorduğu şey şuydu: Eğer Jibril’i bir kez aşağılamak, Büyük Savaş’ta Elf başkentini yerle bir ettiği için Fiel’in onu affetmesine yettiyse, Fiel’in Cüce’ye duyduğu bu beton gibi inatçı nefretin sebebini nasıl açıklayacaktı? Jibril başını öne eğdi.
“Şey, Elfler ve Cüceler… Aralarındaki anlaşmazlık semboliktir; zeytinyağıyla su ya da kediyle köpek gibi.”
Hakikaten de öyleydi. Elfler ile Cüceler arasındaki çekişme efsaneleşmişti ve ezelden beri böyleydi. Yine de!!
“Siz pisliklerin hangisi birbirinizden nefret etmiyor ki zaten?! Herkes için geçerli genel bir kural lafıyla kızın bu kadar mizaç dışı davranmasını meşrulaştırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?!”
Sora, daha az önce Büyük Savaş’ın düşmanlığını kaldığı yerden devam ettirmek için birbiriyle yarışanlara bu şekilde köpürürken—
“[Uyarı] Ruh aşırı yüklemesi tespit edildi. [Tavsiye] Efendim’in bu birimin eteğinin altına sığınması önerilir. [Bilgi] Aciliyet yüksek. [Teklif] Buraya.”
“Ah. Efendim. Görünüşe göre Cüce, alevler içinde can verme ihtimali yüksek olmasına rağmen kaçmaya teşebbüs etmeyi seçti.”
“Durdurun şunu! Chlammy, Fiel’i oradan uzaklaştır! Jibril—”
Bu iki silahın Cüce’nin yaklaşan sonunu böylesine sıradan bir şeymiş gibi rapor etmesi Sora’ya çığlığı bastırttı. Sora ve Shiro’nun yanı sıra Chlammy’nin de art arda sıraladığı emirler ve yalvarışlar odayı doldurdu…

Ve işte bu kadardı. Varlıkları fitili ateşlenmiş bir bombadan farksız olanlar kibarca dışarı çıkarıldı ve Jibril de oturtuldu. Artık huzura kavuşan odada geriye kalanlar yalnızca Sora, Shiro ve—
“Şeeey, tamam, kimsenin seni öldürmesine izin vermeyeceğim, tamam mı? Yaniii… iyi—iyi misin…?”
hâlâ dehşet içinde büzülüp kalmış olan Cüce’ydi; başını çekinerek kaldırıp Sora’ya baktı. Cüce’nin gözleri, ortamın güvenli olup olmadığını temkinle kontrol etti—ve ardından gayriihtiyari Sora’nın gözleriyle buluştu. Paltosunun kapüşonunun altından bakan o soluk mavi gözler, Sora’nın koyu renk gözlerinde ne görmüştü acaba?
Kısık, yumuşak bir fısıltı döküldü:
“…… Sen Sora’sın, değil mi…”
“Evet. Tanıştığımıza… memnun oldum?”

Sora refleks olarak cevap verdi, ancak hemen ardından şüpheyle kaşlarını çattı.
“Ne…? Ben sana adımı hiç söylemiş miydim ki? Hey, vooooo!”
“Vaaah! Öyle çok korktum ki, billahi çok korktum!! Ne yapacağım ben yaaa?!”
“Sırt çantası” ağlayıp sızlayarak üzerine atladı ve Sora’yı yere devirdi.
“Yer—yerin on bin metre altındaydım… tam yukarı çıkıyordum ki yeraltı gemim bozuldu! Hiç durmadan, uyuyup dinlenmeden kazdım da kazdım… tam güneşi görüp ‘oh be, kurtuldum’ derken kendimi cehennemin ortasında buldum, evet!!”
“Ah, Efendim. Yeraltı gemisi, Cüceler tarafından yer altında seyahat etmek için kullanılan bir araçtır.”
“Ha. Dipnot için sağ ol da bücürü bu hale getirdikten sonra tek söyleyeceğin şey bu mu?!”
Sora, kafasında gerçekleri bir bir tartarken bücürün gözyaşlarının sebebine haklı olarak çıkıştı.
Pekala. Demek Cüce aslında tarlada yetişmemişti.
Buna rağmen Cüce, büyük bir tedirginlikle ona sarılıp Sora’nın göğsünde ağlamaya devam etti.
“Ben—benim gibi pis bir köstebeği neden kurtardığınızı anlayamıyorum, anlayamıyorum işte!! Ne—benden ne istiyorsunuz?! Beni öldürmemeniz için ne yapmam lazım?!”
“Ah, Efendim. Ruh kolu kırıldığına göre Cüce artık tamamen emrinizdedir.”

“Ha. Dipnot için sağ ol da… Jibril, bu bücürün canı için yalvarması senin suçun değil mi yahu?!”
Sora, Jibril tarafından kapana kıstırılan birinin kendisine merhamet dilenmesindeki saçmalığa bağırdı.
Pekala. Demek Cüce kaçamıyordu, çünkü büyü yapmak için çekice ihtiyacı vardı ve o da kırılmıştı. Bu yüzden Sora’nın malı olmayı kaçınılmaz bir gerçek olarak kabullenmişti.
Yine de mülkiyet hakkının bir Flügel, bir Exmachina ve bir Elf ile kavga etmeye değer olduğunu bir şekilde kanıtlaması gerektiğine karar vermişti. Ve tek yolun bu olduğuna yürekten inanarak canı için yalvarıyordu.
“Ben hazırım, vallahi hazırım!! Evim diyebileceğim bir yeri dahi olmayan, istenmeyen bir köstebekten başka bir şey değilim ben! İster bir köle ister bir evcil hayvan olarak sürgünde yaşamaya hazırım! Canımı kurtaracaksa sandalyeniz bile olurum—Nee?!”
Fakat Cüce’nin ağırlığı Sora’nın göğsünden kalktığı anda, yakarışları bir cırtlak çığlığa dönüşüp birden kesildi. Sora’nın kız kardeşi Cüce’yi kenara itmiş ve gözlerini süzerek onun yerine kurulmuştu.
“… Burası… benim koltuğum…! Kim bu kız…?!”
Shiro’nun sesi adeta bir tıslama gibiydi, bu da Sora’nın durumu çok geç fark etmesini sağladı:
Ah… Hakikaten de, feryat figan ederek üzerine atlayan sırt çantasının sesi—
bayağı bir kız sesiydi.
Üstelik kız çoktan “Ne isterseniz yaparım” kafasında, koşulsuz teslimiyet moduna geçmişti. Bu her şeyi açıklıyordu. Normal şartlar altında Sora buna ışık hızına yakın bir süratle atlardı. Her ne kadar bu dünyada tıknaz kızlar ırkının sakallı olması gibi olayı baltalayan bir durum bulunsa da. Ancak teknik olarak bir kız olduğu için bu durum kız kardeşinin biraz kıskanmasını engellemeye yetmemişti. Bu durum Sora’nın içini ısıttı ve yüzünde bir sırıtış belirdi.
“Aha, tamam. Haklı bir nokta… Önce bir kendimizi tanıtalım, ne dersiniz?”
Sora doğrulup oturarak Shiro’yu ait olduğu yere, kucağına oturttu.
“Tekrar edeyim—Ben Sora. Bu da kız kardeşim Shiro… Kusura bakma. Ben küçük kız kardeşimin rezerve koltuğuyum.”
Shiro hırlamaya devam ederken başını okşadı ve tanışma faslını başlatarak onun bu davranışını onaylamış oldu. Cüce ya yaptığı saygısızlığı fark etmiş ya da Ölüm’ün tırpanının tepesinde sallandığını hissetmişti.
“Efendim—!! Ö-ö-özür dilerim, vallahi özür dilerim!! Size yüzümü bile göstermeyi akıl edemedim—!!”
Cüce aceleyle kendisini toparlayıp selam çaktı. Sırt çantasını—daha doğrusu tepeden tırnağa onu örten paltoyu açtı… ve—
.

“B-Ben! Cüceliğin yüz karası, pasaklı bir köstebekten farksızım ben! Adım—”
Sora, onun yüzünü—ve bedenini açığa çıkarışını izledi. Dalgın, hülyalı bir sarhoşluk ve esriklik içinde, ses sanki uzaktan geliyormuşçasına kızın adını söyleyişini dinledi……

Shiro ağabeyinin kucağında oturuyordu. Ağabeyi, sanki ruhu bedenini terk etmişçesine sarhoş edici bir esriklik içindeydi. Sırt çantasına benzeyen paltonun içinden çıkan Cüce’yi görünce—
ona hak vermemek elde değildi. Bu manzara karşısında kendi de hayretle nefesini tutmuştu.
Karşılarındaki Cüce ne sakallıydı ne de bodur. Kıyafet demeye bin şahit isteyen derme çatma kumaş parçaları ancak örterken… …o son derece genç görünen bedenini, esmer teni ışıldıyordu. Saçlarının arasından bir çift boynuz yükseliyordu. Bedeninin aksine, saçları gümüş—hayır, mithril gibi ışıl ışıldı. Büyüleyici soluk mavi gözleri hafif bir alevle titriyor, orikalkum adının hakkını veriyordu. Utangaç ve gergince titreyen sesi, o narin ifadesi—
“B-Ben! Cüceliğin yüz karası, pasaklı bir köstebekten farksızım ben!”
ve sesini duyurabilmek için harcadığı o acıklı çaba—hepsi tam da insanda koruma arzusu uyandıracak türdendi. Shiro, ağabeyinin bu manzara karşısında büyülenmesini hiç de haksız bulmuyordu. Hatta bu gerekliydi—belki de kaçınılmazdı. Ve tam da bu yüzden—!! Shiro mantığı bir kenara bıraktı ve harekete geçti. Evet.

“Adım—klan adıyla Tilvilg, Nýi…… Şey… Ne?”

Tilvilg.
Shiro artık amansız düşmanının adını öğrenmişti. Bu ismi hafızasına kazıdı ve o bayrağı kaba kuvvetle ortadan kaldırmak üzere derhal harekete geçerek elini uzattı. O dümdüz bedeni pek de örtmeyen giysideki ne işe yaradığı belirsiz parçalara, ip gibi duran o askılara uzandı…
Çek, çek, çek…
“… Kız kardeşim… Ağabeyinin sana ne yaptığını sormasında bir sakınca var mı acaba?”
Shiro sessizce çekiştirirken Sora gerçekliğe geri döndü. Fakat Shiro’nun kendisi de onun sorusuna cevap veremiyordu. Çekiştirmeye devam ederek geçiştirici bir yanıt verdi.
“…… Düğmeler, basılmak için vardır… İpler ise… …çekilmek için.”
“Hıı. Onu anladım. Neredeyse ‘bırak ben yapayım’ diyeceğim ama—Shiro? Hey, orada mısın?”
“Ş-Şey, bakar mısınız! Nedenini tam kestiremiyorum ama feci şekilde aşağılanıyormuşum gibi hissediyorum!”
Shiro onların itirazlarına kulak asmadı ve zihni çılgınca çalışırken çekiştirmeyi sürdürdü.
Bu düşünceye nasıl varmıştı? Tümevarımsal akıl yürütmedeki olağanüstü yeteneğine rağmen, bu soru yanıtlanamadan öylece asılı kalıyordu. Sezgileri, somut bir kanıt olmaksızın gözünün önündeki bu kızın şimdiye kadarki en büyük tehdit olduğunu iddia ediyordu.
“… Bu arada, Jibril? Sana çok mühim ve ciddi bir sorum var. Lütfen etraflıca düşünüp öyle cevap ver.”
Ağabeyi tam da o anda, son derece ciddi bir ses tonuyla bu sorunun peşine düşmüştü.
“Hafızam beni yanıltmıyorsa Cüceler bodur ve sakallı olmalıydı… …değil mi?”
“Evet, Efendim… Ne—?! Ah… Ah! Çok ama çok özür dilerim, Efendim!!”
Cücelerin burada nasıl görünmesi gerektiği sorusu—Shiro’nun tanımlayamadığı o huzursuzluğun kaynağıydı ve onu şu düşünceye sürüklemişti:
Ah, sıçtık…

“Sözlerinizden, yalnızca erkek Cüceleri tanıdığınızı çıkarmalıydım!”
Çek, çek, çek… Shiro var gücüyle asıldı. Evet—işte buydu… Mesele tam olarak buydu…!!
“Cüceler belirgin bir cinsel dimorfizm gösterirler… Örneğin dişiler, nispeten daha az kıla sahip olma eğilimindedir—ve alınlarından dışarı uzanan boynuzları vardır.”
Çek, çek, çek… Shiro dişlerini gıcırdattı. Evet—ve bu yüzden ipi her çekişinde açığa çıkan o yuvarlak karın da bunu kanıtlıyordu: Dişi Cüceler tüy yumağı falan değildi.
“Ayrıca hem erkekler hem dişiler minyon yapılı olsa da, dişilerin yetişkin formu bizim açımızdan—genç görünür.”
Ah—yani, lafı hiç evirip çevirmeden dosdoğru ortaya koymak gerekirse—!!
Esmer tenli Loli canavar kızlardı bunlar……

Üstelik Jibril’in söylediklerine bakılırsa reşittiler bile.
“Anlıyorum. Öyleyse—Bayan Tilvilg? İsteğimi yeniden ifade etmeme izin verin.”
Şayet gözlük takıyor olsaydı, camları kesinlikle parıldardı. Shiro ellerinin titrediğini fark etti.
Karşısındaki kız—”Ne istersen yaparım” dercesine, çoktan kayıtsız şartsız teslim olma moduna girmişti. Normal şartlar altında ağabeyi—on sekiz yaşında bir bakir—bu yemi hiç şüphesiz ışık hızına yakın bir süratle yutardı!

“Sadece tek bir ricam var. Dediğim gibi, lütfen eve dönün. Ve…”
Kollarını iki yana açıp dişlerini sırıtarak sarf ettiği o ürkütücü sözlerin de kanıtladığı üzere—!
“Bugünden itibaren evin artık burası… Evine hoş geldin… Til.”

Ona kalırsa bu, neredeyse hayvan kızlar kadar muazzamdı.

Ama… neden bu kadar büyük bir mesele gibi görünmüştü ki… hem de şimdi…? Hayvan Kulaklılar Krallığı’yla onun en sevdiği türü fethettiklerinde bile kendisini bu kadar sarsılmış hissetmemişti. Bu paniği açıklayamıyordu—içgüdülerinin “Harbi harbi, sıçtık,” diye haykırışını. Neydi bu? Önündeki o göbeğin emsalsiz bir düşmanı temsil ettiğini anlamasını sağlayan dayanak neydi ki?!
“B-beni… karşılığında hiçbir şey beklemeden mi yanınıza aldınız?”
Shiro, kelimelerinden mimiklerine kadar Tilvilg’i—Til’i—bir kez daha gözlemledi. İçinde gizlenen tehlikeyi tespit etmek için verileri kılı kırk yararak inceledi.
“B-ben alt tarafı pis bir köstebeğim, öyleyim! R-ruh silahları yapma becerim yok, dönecek bir yuvam yok, sadece istenmeyen bir köstebeğim, öyleyim!! Hiçbir işinize yaramayacağıma garanti veririm, veririm!”
Bu derece acıma hissi uyandıran o cılız bakışlardan ve sesten yola çıkan Shiro, bir hipotez oluşturmaya başladı.
Hipotez: İşe yaramaz olduğu için mi? En başından beri oyundaki düşürülmesi en kolay kız olduğunu gösteren bayraklarla kaplı biri miydi yoksa?

“Y-yoksa… kıyafetlerimi çekiştirmeniz bir şekilde işinize mi yarıyor?”
Cüce’nin yüzünün kararsızlıkla kızardığını gören Shiro, içinden buna “zır-” “-va” dedi.
Hipotez: Teşhirci bir mazoşist olduğu için mi? Utanmış mıydı yani? O zaman neredeyse iç çamaşırlarıyla dışarı çıkmasına gerek yoktu, değil mi? “Yüzünü bile gösteremedi,” öyle mi? O zaman sadece yüzünü göstermek için kapüşonunu çıkaramaz mıydı?

Neden alt tarafını açmak zorunda kalmıştı ki? Harbi ya! Lolicon Ağabeyim’e Loli vücudunu sergileyerek neyin peşindeydi bu?!
Çek, çek, çek, çek—!!!
“Eee, bir dakika bekle… Hey, Shiro?! Küçük bir kızın yüzü kıpkırmızı bir halde canavar gibi bakarak küçük bir Cüce kıza durmaksızın tacizde bulunması biraz—biraz kötü görünüyor, biliyorsun değil mi?!”
“…………!!”
Ağabeyinin, sapkın düşüncelerine ve kontrolden çıkmış ifadesine dikkat çekmesiyle Shiro pat diye bıraktı. Fakat Til ağabeyinin arkasına saklanırken aralarında yaşanan diyalog, Shiro’nun gözlerinin bıçak gibi keskinleşmesine sebep oldu.
“İşe yarar biri olmak zorunda değilsin. Sadece benim olman yeterli.”
“A-anlaşıldı, o zaman sizin… köleniz mi olacağım? Yoksa evcil hayvanınız mı, öyle mi?”
“İkisi de değil!! İşi kesinlikle pornoya çevirmiyoruz, tamam mı?!”
“Efendim. B-bu durumda sizinim, öyleyim—ve tam olarak ne yapmamı istersiniz?”
.

“………… Harbi ya, elde ettikten sonra ne yaparsın ki?”
Kız düşürmek isteyen bir adamın kaderi işte böyledir. Bakir ağabey, gerçekten elde ettiğinde ne yapacağını hiç düşünmemişti.
“`[Gizli Dinleme]` Cinsel tercihlere uygun karşı cins beden. [Sahiplenme Motivasyonu Değerlendirmesi]` Cinsel tatminsizliğin giderilmesi.”
Bir ses, tam da Shiro’nun aklından geçenleri dile getirdi.
“`[Çıkarım]` Efendi’nin bu birime olan sadakatinin sarsılma riski. [Hatırlatma]` Cüce’nin parçalarını sök ve sat. Kaybol.”
“Hey, Emir-Eins… Sana gitmeni söylediğimi sanıyordum. Yine optik kamuflajını mı kullandın?!”
“Aaa, vah vah. Efendime kendinizi köle olarak mı sunuyorsunuz? Hayattan gerçekten bu kadar mı soğudunuz? ”

“Asla köle olmayacağım, olmam; aklımdan bile geçirmem, geçirmem!! E-Efendim?!”
“Eee, durun, durun!! … A-Arkadaş… Doğru ya!! Arkadaşlık dediğin efsanevi bir şeydir, hani… bilirsiniz ya?”
“Aynen dediğiniz gibi, Efendim! Şu andan itibaren, ben sizin arkadaşınızım, ben—”
[Talep]` Arkadaş sahibi olmanın gerekçesini açıklayın. [Soru]` Ayrıca, karşı cinsler arası arkadaşlığın uygulanabilirliğine dair kanıt… Bu birim arkadaş statüsüne ulaşabilir mi?”
Türkçesi: Evet, şu seksi vakitler dışında neymiş bu sözde motivasyonun duyalım bakalım. Sora kendisini iki ateş arasında bulurken, Shiro’nun paniği ve sorgulamaları daha da derinleşti.
Hipotez: Ağabey son zamanlarda fazla mı popülerleşiyor ne?! Hayır. Çünkü bu aşamada bu yeni bir gelişme bile sayılmazdı! Shiro acı içinde kafasını salladı. Bunu kabul etmeyi hiç ama hiç istemiyordu—ama bu çoktan eski bir mevzuydu! Bu dünyaya geldikleri ilk gün—daha o gece, o kızıl saçlı paspası çoktan avucunun içine düşürmüştü bile!! Jibril ise Flügel’lerin duygusal duyarlılıktan yoksun olması ve aralarındaki ilişkiyi efendi-efendi efendi-köle olarak görmesi yüzünden ne hissettiğinin farkında bile değildi! Tıpkı Emirşey—Emir-Eins gibi mi?



Shiro’nun şimdi ulaştığı hipotez, bir anda kafasını buz gibi yaptı. Eşi benzeri görülmemiş o tehdidi teşhis ettiğini bilmenin edasıyla, yüzündeki incecik tebessüm bir uçurum misali derinleşti.
Jibril ve Emir-Eins sadece tek bir rol, yani hizmetkar rolü için yarışıyordu. Izuna ile Holou evcil hayvan rolünü kendi aralarında rahatça paylaşıyordu. Steph ise paspas rolünün tek sahibiydi. Öyleyse—
Til’in rolü neydi ki—?
Kaderin bir cilvesi olarak Shiro’nun hipotezini bizzat gözü yaşlı Til’in kendisi doğruladı.
“Şey! E-Efendim! Az önce kendinizden, kız kardeşinize ayrılmış bir koltuk diye bahsetmiştiniz, öyle demiştiniz!!”
Ha, öyle mi? … Doğru ya…
“Ö-Öyleyse izin verin ben de sizin kız kardeşiniz olayım—ah. Seksen dört yaşındayım ama bu kabul görür mü ki?!”
“Ulan kendinden altmış altı yaş büyük kız kardeş mi olur, bu nasıl bir aile tablosu böyle?! Hayır yani, benim tek kız kardeşim Shiro, tamam mı?!”
“O zaman ablanız veya anneniz olmama izin verin ya da—ş-şey bilmiyorum, sanki bakışlarla katlediliyormuşum gibi hissediyorum, evet!!”
Shiro’nun bu patırtıya dikilen gözleri, bundan sonra yaşanacak bütün hikayeyi görür gibiydi.
Hiçbir rolü olmayan, insanda koruma içgüdüsünü tetikleyen türden işe yaramaz bir saftirik. Piyasaya çıkar çıkmaz hemen yatağa atılacak cinsten. Pekala, ne güzel—sırada ne var?
Kız kardeş rolünü çalmak istiyordu. Üstelik beyaz saçlı rolünü ve Loli rolünü de. Ağabeyinin en sevdiği her şeyi… Shiro’nun içinde bir şeyler gürültüyle koptu. Eli öne doğru fırlarken vahşice sırıttı…

Aniden kopan güm sesiyle Sora ve diğer herkes oraya döndü. Shiro’nun kıstırdığı Til’in hemen yanındaki duvara yumruğu gömülmüştü.
“…… Bu sana son uyarım… Bir daha, söylemeyeceğim… o yüzden iyi… dinle.”
Fısıldar gibi konuşuyordu ama sesinde tartışma kabul etmeyen bir hırs vardı. Bu bir ültimatomdu—uzlaşmaya veya pazarlığa asla yer yoktu. Eğer Til söz dinlemezse—
“… Buradaki, kız kardeş benim! Benim!!” … Bu rolü başka kimseye kaptırmayacağım… Anlaşıldı mı?”
Shiro onu yerle bir edecekti.
“E—e-e-e-evet, Efendim!! Tamamıyla anlaşıldı, evet!!”

Til, Shiro’nun o tüyler ürpertici gülümsemesi karşısında çığlığı bastı, ardından kesin bir ölümle yüz yüzeymiş gibi bir ifadeyle asker selamı verdi. Ardından derin bir sessizlik çöktü.
.

Derken: …… Şey—
“S-Sakin ol, Shiro, tamam! Yani evet, aslında sakinleşmesi gereken kişi ağabeyindi ama!!”
“………… Ffffff… Tsssssss…!!”
Zihni çöktükten sonra yeniden başlatılıp normal çalışma moduna dönen Sora, aptalca bağırdı. Til’e kendi kafasındaki kurguya uygun ayarları dikte etmekte olan Shiro’yu kucaklayıp kaldırırken, içten içe kendi kendine bağırıp çağırıyordu.
Düşününce, şu an onun rolüne karar vermenin sırası bile değil ki!! Til ne onun kölesiydi, ne evcil hayvanı, ne kız kardeşi, ne de imkanı yok anasıydı! Zaten her şeyden önce… daha onunla oynamamışlardı bile—yani onu henüz kazanmamışlardı bile!! Jibril kafasına göre hareket edip kızı köşeye sıkıştırmıştı! Til de daha baştan kaybedeceğini varsayıp duruyordu!! Sora ise sırt çantasından çıkan o tuhaf mı tuhaf, skandal derecede güzel esmer canavar kıza kendini kaptırmıştı!! Oysa Til, nihayetinde sadece—
bir konuktu—hayır. Daha doğru bir ifadeyle: Dükkanlarına soru sormak için gelen o zorlu müşterinin elçisinden ibaretti. Kafası yatışan Sora, bilgileri baştan beri amaçladığı gibi zihninde bir sıraya koydu. Doğruydu, beklediği bir konuktu—ama yine de… Sora temkinli bir şekilde nabız yoklamaya çalıştı:

“““…………”””
“Pekii, Bayan Til! Elchea’ya geliş amacınız nedir acaba? İş için mi, yoksa ziyaret mi?!”
“Efendim! Korkarım ikisi de değil!! B-Ben daha çok bir kazazede veya sığınmacı sayılırım, valla!”
Ancak etrafındaki baskı işini zorlaştırıyordu; kollarında hırlamaya devam eden Shiro’nun, Sora’nın Til’den ne istediğine dair hâlâ bir yanıt alamamış olan Jibril’in ve aynı şekilde Emir-Eins’ın üzerindeki baskısı. Til’in gözleri yaşlarla dolmuştu.
“R-Reis beni başkentte yakaladı ve bu mek—tubu teslim etmeye zorladı… N-Nerede ki?!”
Mektubunu arayan Til’i bir gözüyle süzmeye devam eden Sora, sessizce Jibril’e sordu:
“… Jibril. Şuradan bir şeyi teyit edeyim… ‘Reis’ mi?”
“Evet, Efendim. Cüceler, temsilcilerini belirlemek amacıyla geleneksel olarak ruhani silahlar kullandıkları bir oyun oynarlar. Bu oyun, hüneri en yüce olan Cüce’yi reisleri—yani tam yetkili temsilcileri—olarak atamak içindir.”
“İşte burada—yani… Buna mektup bile denir mi emin değilim, hiç değilim. Daha çok karmakarışık küçük bir not bu, valla.”
Til, cebinde bulduğu “mektubu” iki parmağı arasında tutup kaşlarını çattı. Sora ve Shiro da bıyık altından gülümseyerek ona hak vermek zorunda kaldılar. Zaten o küçük kâğıt parçasını çoktan okumuş ve tekrar Til’in cebine koymuşlardı.
Ben. Verin ilaçları, veresiye olsun, sizi yabancılar.
Kirli küçük kâğıt parçasında yazan tek şey buydu; ne bir adres vardı ne de bir imza. Sora ve Shiro için yazılmıştı—ama Til bunun farkında bile değil gibiydi.
“‘Bunu o tuhaflara ver’ dedi… sonra da beni yer altı geçidine fırlatıp birkaç koordinat girdi ve puf, yolladı beni… B-Ben bir sürgünüm, valla. Akıntıya kapılıp sürüklenmişim…”
Pekala, demek öyle. Yani geliş amacı sadece hayatta kalmaktı.
“Hardenfell’de benim gibi kirli küçük bir köstebek için ne yer var ne de iş, bu yüzden samanlıkta iğne aramam için yolladı beni—lüzumsuzun tekiyim ben, valla! İşten çıkarılma vakti gelene kadar en nankör işle oyalanıyorum işte!!”
Bu durumu açıklıyordu. Geri dönecek bir yer yok. İstenmeyen bir köstebek. Til’in neredeyse eğlenceli görünen bu coşkulu aşağılanma haline karşılık Sora ve Shiro bakışıp başlarıyla onayladılar. Öyleyse bu Til için iyi haber olmalıydı: iğne zaten bulunmuştu. Sora ve Shiro müjdeyi hemen oracıkta vermek için ayağa kalktılar, fakat…
“Heh, benim için sorun değil, valla! O lanet ülkeyi arkamda bırakmayı seve seve tercih ederim, hem de nasıl!!”
?

“… Şey, ee…? Şimdi ne olacak? Til—iğneni bulup evine dönmek istemiyor musun…?”
“Hiç istemiyorum, hem de hiç!! Göklerden inme bir fırsat bu, tam da öyle!!”
Til neşeyle çığlık atıp ardından yüzü gölgelenince Sora ve Shiro şaşkınlıktan donakaldılar.
“—Kendi ülkemde bir yerim olmadığı kesin—ama o zaman… başka bir yerde yerim olduğunu kim söyleyebilir ki…?”
Belki de başka bir ülkede ona göre bir yer vardı.
“Bir kapı kapanırsa diğeri açılır. Doğru bu, valla!!” Hoşça kal, Koca Papa Ocain! Eski tanrılar dışarı, yeniler içeri! Samanlıktaki iğne er ya da geç ezilir gider, ezilir valla! Bu durumda samandan bir farkı kalmaz ki, kalmaz tabii! Saman ayıklamakla falan hiç işim olmaz. Pöh!”
Bu son kısımla birlikte, gerçekten yapmadan tükürür gibi yaptı. Til, içindeki tüm kini ve nefreti sonunda dökebilmiş olmanın rahatlığıyla gülümsediğinde, olay Sora ve Shiro için nihayet netleşti.
Demek bu yüzden kendisini alıp götürmelerine bu kadar dünden razıydı. Hayatını ciddi şekilde tehlikeye atabilecek bir sürgüne kendini hazırlamıştı—ve tam da yeni bir yuva arayışındayken Sora ve Shiro onu kelimenin tam anlamıyla yerin altından çekip çıkarmışlardı. Hardenfell’e dönmek için içindeki tüm isteği zaten kaybetmişti, üstelik şimdi mektubu teslim edene kadar geri dönmemek için geçerli bir bahanesi bile vardı. Gökyüzünün ona gönderdiği bu kişilere bakarken gözleri minnetle parıldıyordu.
“A-Anlıyorum… Yalnız şöyle bir şey var, biz tam da şu an Hardenfell’e gidiyoruz…”
Sora, kızın burnunun dibindeki gerçeğe dikkat çekerken bunun Til için sarsıcı bir haber olacağını düşünüyordu. İnsan bir şeyi aramayı bıraktığında onu bulma eğilimindedir derler. Bu doğruydu.
“… Bize bir baksana. Aklına bir şey getirmiyor mu?
……
“B-Ben az önce akla gelebilecek en büyük tuhaflarla konuşuyordum, konuşuyordum valla!”

Yanlarında bir Flügel ve bir Exmachina olan evden çıkmaz iki Imanity. Odanın dışındakiler ise fuzuli derecede senli benli bir Imanity ile Elf ikilisiydi. Samanlık da neymiş, dünyada bundan daha ayırt edici bir iğne bulmak herhalde imkansızdı. Til’in feryat figan bağırmasının sebebi de buydu.
“Aslına bakarsan bir adresi olmadığı falan yok bence. Sadece alıcısı biziz—『 』.”
Til, elindeki kâğıt parçasıyla ev sahipleri arasında mekik dokuyan bakışlar attı.
“Ah. Şey, Sora ve Shiro derken… y-yoksa… Elchea’nın kralı ve kraliçesini mi kastediyordunuz?!”
Nedense sesi cırtlak bir heyecanla çınlarken gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Sora, kızın en sevdiği starla karşılaşan bir hayranı andıran bu tepkisine abartılı bir şekilde gözlerini süzdü.
“Hayallerini yıkmak istemem ama şu an sadece birer eczacıyız. Ve şimdi de sipariş edilen bazı ilaçları teslim etmeye gidiyoruz.”
“… İlaç teslimatı… Kapıda ödemeli… Hardenfell reisine… Gidiş.”
Halihazırdaki planlarını kıza aktardıktan sonra Sora ve Shiro eşyalarını toplamaya başladılar. Sonuçta ikisi birer eczacıydı ve bir eczacının tek bir işi olurdu: İlaçlar. Geriye kalan tek şey, bu ilaçların nereye ve kime gideceğiydi.
Demek ki “kim” sorusunun cevabı reisti… Cüce (Dwarf) ırkının tam yetkili temsilcisi. Artık bildiklerine göre “neresi” sorusunun cevabı da Hardenfell’di. Böylece yola koyulmak için hazırlandılar.
“—Ne…? Yani ben sadece bir ayak işçisi olarak mı gönderildim?”
Görünüşe göre Til’e, müşterilerinin basit bir getir götürcüsünden ibaret olduğu söylenmemişti. Reis o koordinatları girerken kendisini sürgüne gönderdiği düşüncesiyle gaza gelmişti, ama şimdiyse:
“B-Ben de köle yapılacağımdan korkuyordum… Reis yine sadece benimle dalga geçiyormuş, valla!!”
Til, uğradığı maskaralığın etkisiyle gözlerinden iri damlalar süzülürken hırsla ayaklarını yere vurdu.
Fakat Sora’nın zihnini hâlâ kurcalayan bir şey vardı.
“… Bu arada, şu sizin ‘reis’ zıkkımı bizim nerede olduğumuzu nereden biliyordu?”
“Zerre fikrim yok, hiç yok valla. Muhtemelen her zamanki gibi sadece bir his!!”
Til öfkeyle yanaklarını şişirdi ve söylenmeye devam etti:
“B-Ben Hardenfell’e geri dönmeyeceğim, dönmeyeceğim valla!! B-Benim yerim burası, tam da burası! B-Benim evim burası… öyle… değil mi…?”
Sadece sürgün edildiği için kriz geçirmiyor gibiydi. Anlaşılan o ki, gerçekten de Hardenfell’e geri dönmek istemiyordu. Sora ve Shiro’ya sarılarak yavru bir köpek gibi titredi: Beni terk mi edeceksiniz?
Sora nazikçe gülümsedi.
Esmer tenli, reşit bir Loli canavar kızı terk etmek mi? Saçmalık!
Hükümet darbesinden sonra bile Elchea, çok ırklı bir birliğin lideri olmayı sürdürüyordu. Uygun kanallardan geçtikleri takdirde diğer ırkların mensupları bile göç edebilirdi—üstelik Sora ona şunu haber verdi…
“Ne demek, tabii ki. Sadece şu var ki Hardenfell zaten bizim olacak.”
“Anlamadım?”

“… Bu sipariş edilen… ilaçlar—biraz, tuzlu…”
“Aynen öyle, bedeli de—bütün lanet ülken.”
.

Shiro ve Sora, nutku tutulan Til’e bıyık altından gülüp konuşmayı sürdürdüler.
“Öyleyse tatlı yeni yuvamıza, o Şangri-La’ya, Esmer Canavar Kızlar Krallığı’na sahip çıkmak için ileri!!”
“… Onlara sahip çıkıp… sonra da… ne yapacaksın…?”
Shiro attığı bir bakışla konuyu tekrar oraya getirdi. On sekiz yaşındaki bakir Sora, gözlerinde beliren yaşları zor tuttu.
“Onları ele geçirdikten sonra düşünürüm ben onu!! Derler ki ‘Fırsatın önü saçlı, arkası keldir’—ama yüzde doksanı kel olan bir tanrıçanın peşinden koşmaya kimin vakti var ki?! Bir tuzak kurarsın, kapana kısıldığı an da yakalarsın. Biz de tam olarak bu durumdayız işte!! Onları alıp da ne mi yapacağız? Onu da sonra düşünsem de olur!!”
Niyetinin kirli olduğunu gizlemek için debdebeli bir edayla bağırdı.
“—O halde belki biz de size eşlik ederiz. Bir sakıncası yoktur, değil mi?”
Son derece doğal bir şeymiş gibi her şeyi duyduklarını ilan eden iki gizli dinleyici—Chlammy ve Fiel—kapıyı açtılar. Bütün imkânlarını seferber etmelerine rağmen Sora ve Shiro’nun burada olduğunu bir türlü çözememiş olan ikili, gözleri keskin bir parıltıyla ışıldayarak söze devam etti.
“Demek elinizde Hardenfell kadar değerli bir ilaç var. Bunun nasıl bir ilaç olduğunu doğrusu çok merak ediyorum.”
“Heyyy, hey. Ben sana söylememiş miydim? Ticaretin temeli şudur ki—”
Chlammy, muazzam bir alayla gözlerini Sora’ya dikerek gülümsedi. Ancak Sora boş ellerini gösterdi ve aynı derecede hınzır bir edayla karşılık verdi:
“—İlaç satacaksan, önce zehrini üreteceksin.”
Aynen öyle: Malını satmak için önce talebi yaratman gerekir.
Müşteriler çaresiz kalıp hazırladığın zehirden neredeyse ölecek raddeye geldiğinde de…
“İşte o zaman boş şişeleri bile bir ülkeden daha pahalıya satabilirsin. ”

……
“Pekala—hedefimiz olan Hardenfell başkentine kalan mesafe 9.748, 7 kilometredir.”
Chlammy ile Fiel kuşku dolu bakışlarla, Sora ile Shiro ise kendinden emin bir sessizlikle izlerken, Jibril hiç istifini bozmadı. Hafifçe eğilerek konuştu; başındaki harenin dönüşü hızlandı.
“Lütfen giysilerime tutunun ve bu kısa yolculuk boyunca rahatınıza bakın. ”

Jibril çok uzun mesafeli bir sıçramaya hazırlanırken, herkes onun kalçasından sarkan kemere tutundu.
“Pekala, biz kaçtık. Biz yokken dükkana iyi bak, Emir-Eins.”
“`[Sakinlik]` Bu ünite eve göz kulak olacaktır. Eşlik görevidir. Bu ünite kendini görevin tamamlanmasına adamıştır… Yalnız değildir.”
Sora’nın sözlerini her zamanki gibi işine geldiği biçimde yorumlayan tek kişi Emir-Eins’tı. İddialarına rağmen, ne kadar yalnız kaldığını acıklı bir şekilde sergilercesine arkalarından mendil sallıyordu. Chlammy gözlerini kıstı.
Bu mantıklıydı. Casuslar Chlammy ve Fiel’i yanlarına alırken, korkunç savaşçı Emir-Eins’ı arkalarında bırakıyorlardı. Ama gerçekten olup biten tek şey bu muydu?
Derken Til, mırıltısıyla söze karıştı.
“Şey, kem küm… Yeraltı aracım hizmet dışı kaldı yani. Başkente nasıl ulaşacağız?”
“Hm? Flügel’lerin sıçrama yeteneğini herkes bilmiyor mu?”
“Hayır. Bildikleri veya gördükleri her koordinata sıçrama yeteneklerinin Büyük Savaş’ta bir kâbus olduğunu duymuştum yani!”
Büyük Savaş’ı konu alan o RTS oyununu hatırlayan Sora ile Shiro sırıttı. Şaka bir yana—tam bir kâbustu. Cephe hattı denen temel kavramı tamamen yok ediyordu. Hazırlıkları artık doruk noktasına ulaşan bu saçmalık meleğine acı acı güldüler. Bu sırada…
“… Başkent yeraltında yani. Orayı görmüş olamaz—v-ve—”
Til’in sonraki sözleriyle, sadece Sora ile Shiro değil—
“—b-bana mı öyle geliyor, yoksa bu kadın bir Göksel Gazap Büyüsü mü derliyor?!”
oradaki herkes, hatta nedense Jibril bile kafası karışmışçasına geriye baktı. Haklılık payı vardı—uzun mesafeli bir sıçrama bile bu kadar uzun bir güç toplama süresi gerektirmemeliydi. Sora endişeyle sordu:
“… Jibril…? Hardenfell’e hiç gittin mi?”
Hepsinin adına konuşmuştu. Jibril yakasını düzeltti ve başıyla onayladı.
“Evet, Efendim. Ne de olsa Cüceler, sanayide en gelişmiş ırktır. Onları birleştiren federal ulus, dünyadaki en gelişmiş mekanik medeniyettir. ”

Yani Hardenfell—
“Başkentinin yeraltında olduğu doğrudur; ancak kolları yüzeye kadar uzanan, dikey şehirlerden deniz şehirlerine varıncaya dek pek çok biçim alan son derece ilgi çekici bir ülkedir. Pek çok kez ziyaret etmişimdir. ”

doymak bilmez bir meraka sahip Jibril için adeta bir hazine sandığıydı. Elbette ziyaret edecekti. Til’in şüphelerinin yersiz olduğunu gören herkes rahat bir nefes aldı. Ancak—
“—Evet, pek çok kez başkentin üzerindeki hava sahasını ziyaret etmişimdir. ”

Jibril’in sözlerinin devamı karşısında hepsi donakaldı… …ve Jibril şapşal gülümsemesinden süzülen salyaları silerken sesi arkalarında giderek uzaklaştı; onlar ise tek bir kelime etmeden kaçıştılar.
“Bunca yıl yukarıdan baktıktan sonra, n-nihayet içeri girmek için izin alabildim!! Bizi havaya sıçratacak büyü zincirini derlemek, yaklaşık yüzde bir yoğunlukta bir Göksel Gazap Büyüsü ile tünel açmak ve bu sırada efendilerimi korumak yalnızca birazcık zamanımı alacak—”
Jibril’in bu hava saldırısı planı ilanı, Til’in şüphelerinin aslında ne kadar haklı olduğunu açıkça ortaya koydu. Tek başına tezahürat yapan Fiel hariç, diğer herkes odadan dışarı fırladı.
Yeraltı aracını tamir etmeleri gerektiği hususunda ortak bir anlayışla son sürat kaçıştılar…

Çılgın kalabalıktan uzakta, Elchea Kraliyet Sarayı’nda—taht odasında—işlerin başında durması için geride bırakılan Emir-Eins’ın haricinde bir kişi daha vardı: Kızıl saçlı bir kız.
Dola Düşesi Stephanie—şimdi anayasal düşeliğin Büyük Düşesi, Elchea’nın sadece kağıt üstündeki lideri.
“… Baksana, Aloe? Bir derdim var… Beni dinler misin?”
Bunca şeye rağmen tahtta değil, kucağında saksıda bir bitkiyle yerde oturuyordu.
“Bana öyle geliyor ki… Bana kaleyi koruma görevi verilmedi, yalnızca terk edildim… Sadece fazla kuruyorumdur, değil mi? ”

Hıçkırıkları boş taht odasını bir şarkı gibi dolduruyordu…
Sora ve Shiro’nun darbeyle tahttan indirildikleri—hayır, oyunu reddedip çekildikleri ve tahtı kendi elleriyle teslim ettikleri gün—
Pekaaala, Steph. Umarım her zamanki gibi canla başla çalışırsın.

Steph, onlar ortadan kaybolurken zihninde en ufak bir şüphe kırıntısı bile olmadan anlamıştı: Sora ve Shiro’nun ezdiği kesimin gerçekleştirdiği bu darbe…
…bizzat Sora ve Shiro tarafından tezgahlanmıştı. Ve eğer ona “her zamanki gibi” çalışmasını söyledilerse, peki, bu da planın bir parçası olmalıydı. “Her zamanki gibi”, Elchea’yı yerle bir edebilecek türden bir plan. Artık omuzlarına hiç de yabancı gelmeyen Imanity’nin kaderinin o ağır sorumluluğunu üstlenmeye kendini hazırlamıştı. Aradan üç hafta geçmişti bile—
“Aloe… Yine mi dışlanıyorum ben…?”
ve Sora ile Shiro’dan hâlâ tek bir haber bile yoktu. Ne kadar da huzurlu günler. Old Deus ile oynanan oyunun dışında bırakılmanın travması Steph’in zihninde çaktı ve yüzünü dizlerine gömdü. Ah… Ne kadar huzurlu. Bu bir darbeydi… …gücü ele geçirme harekâtıydı. Soylular Meclisi, Ticaret Konfederasyonu’nun kaotik entrikalarıyla çalkalanıyordu—ama hepsi bundan ibaretti. Ne de olsa tüccarlar her şeyden önce kâra bakardı. Halkta bir istikrarsızlık izlenimi yaratmak işlerine gelmezdi. Bu yüzden Ticaret Konfederasyonu bunu halkı temsil eden bir “devrim” olarak değil, yalnızca soylular arasında bir iç çekişme—bir “darbe”—olarak kurgulamıştı. Ve dönüştürülebilir banknotlar bastılar. Dağıtımı kolaylaştırdılar. Ticareti serbestleştirdiler… En azından sokaktaki sıradan insan için hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu—her şey olabildiğince huzurluydu. Tüm fiili yetkilerinden arındırılmış Büyük Düşes Steph ise tek başına oturmuş, aloe bitkisine dert yanıyordu.
“… Onlar her zaman başkalarını benden önde tutuyor… Bu hiç adil değil…”
Bahse girerdi ki uzak, egzotik bir diyarda onun hayal bile edemeyeceği şeyler çeviriyorlardı. Muhtemelen Jibril ve Emir-Eins da peşlerinden gitmişti. Peki ya Birlik’in diğer devletlerindekiler ne durumdaydı? Hepsinin öylece sessizce izlemesi çok tuhaftı…
“… Keşke ben de… yanlarında ol— Ne?!”

Sora’nın yanında olmadığı için ağladığını az kalsın itiraf edeceğini fark etti.
“Kiminle…? Sora’yla mı?! Ağzım ne saçmalıyor benim böyle?!”
Kendi kendine sorduğu bu ani soru, refleks olarak Sora ile “birlikte” olabileceği her türlü durumu zihninde canlandırmasına neden oldu. Bu edepsiz hayalleri kafasından atmak için elinden gelen her şeyi yaptı! Yalnızlıktan aklımı kaçırdım ben. Geri gel, akıl sağlığım! Steph kafasını vurmak için uygun bir duvar aradı.
“Bu da neee böyleee? Tahtı bu kadar rahatsız buluyorsan, heeer an senin yerine geçebiliriiim. ”

Bir kız sesi—daha doğrusu bir erkek sesi—Steph’e seslendi. Steph, ne zaman oturduğunu fark bile etmediği tahttan Dhampir’i kovmak için çığlığı bastı.
“Orası Sora ve Shiro’nun koltuğu!! Benim değil ve kesinlikle seninki de değil, Bay Plum!!”
Ah. Üç haftadır gördüğü ilk tanıdık yüzün, bunca kişinin arasında onunki çıkacağı hiç aklına gelmezdi…
“… Bay Plum, diğer herkesle birlikte Oceando’ya dönmeyecek misin…?”
“Sen de çek git,” demeye getiriyordu.
“Paaardon? Görev bilincimle nam salmış biri olarak, böööyle bir zamanda Elchea’yı aslaaa terk etmem.”
Görev adamı geçinen o sahtekar, görevine olan bağlılığını ilan ederken göğsünü kabarttı.
“Ben diğerlerine benzemeeem. Ben tamamen kendi çıkarıma bakarııım! Tüm samimiyetimle entrikalar ve dolaplar çevirmeyi planlıyorum!!”
Ant içtiği görevi ise—her bir düşmanını uykusunda sırtından bıçaklamaktı!! Normalde şüphe uyandıracak bu beyanı o kadar cüretkardı ki Steph onun samimiyetinden şüphe duyamadı. İç çekti—ve donup kaldı. O kadar doğal bir şekilde söylemişti ki Steph’in durumu kavraması bir anını aldı.
“‘Entrika’ mı?! Y-yani sen—bu kaosun bir parçası mısın?!”
Eyvah… nasıl fark edemedim?! Yönetim çalkalanıyordu. Daha yeni darbe olmuş bir yere göre her şey fazlasıyla huzurlu görünüyordu—ama Ticaret Konfederasyonu’nda doğru bağlantılara sahip biri, devletin kontrolünü pekala ele geçirebilirdi—bu, Imanity’yi yutmak için mükemmel bir fırsattı—!! Steph, bizzat ne için “canla başla çalışması” gerektiğini nihayet anladığında ecel terleri döktü.
“—Biz mi? Sadece biiiz değil… Sadece benim gözlemlediğim kadarıyla bile—”
Plum acıyan bir gülümsemeyle gülümsedi.
“—Elf, Cüce, Peri, İblis Irkı—şu inzivaya çekilmiş Ay Irkı bile işin içiiinde. ”

…?! ?!

Steph bir yandan kafasında soru işaretleri uçuşurken bir yandan da ayakta bayılacak gibi sallanıyor, tam bir şaşkınlık içinde kalıyordu.
“Nereden başlasaaam ki…? 『 』 sıradan birer İmanity değil—”
Plum, o sıkıntılı sırıtışıyla bir çocuğa ders verir gibi devam etti:
“—diğer ülkelerin de tahmin ettiği gibi. Bir Kadim Tanrı’yı bile alt edebilecekleri düşünülen o yenilmez kozlarını, özellikle de gerçek kimliklerini ortaya çıkarmak için bizim gibi müttefiklerini yokluyorlar. Bunun farkında mıyydıın acaba?”
“E-evet, biliyordum… Hatta sizin gibi müttefiklerimizin bu iş için mükemmel birer yem olacağını söylemişlerdi.”
Sora ve Shiro hızla güçlerini artırmış ve hatta bir Kadim Tanrı olan Holou’yu bile alt etmişti. 『 』 kimsenin başaramadığını gerçekleştirmişti. Dolayısıyla ellerinde yenilmez bir koz bulunduğundan şüpheleniliyordu. Şimdi ise düşmanlarının, o tehlikeli şeyi bulmak için müttefiklerini yoklamasına imkan tanımak adına bir tur pas geçiyorlardı. Steph, Sora’nın bunu kendisine açıkladığı anları hatırladı. Plum’ın alaycı sırıtışı, ona bakarken daha da çarpık bir hal aldı.
“Peki, sizce sadece müttefiklerinin değil—kendi insanınızın da onları yoklayacağını neden düşünmediniiiz ki?”
Şey, o konuda—
“Herkeees 『 』 acaba gerçekten sıradan birer İmanity mi diye merak ediyor… buna İmanity’ler de dâhil. ”

.

“Çoooook geriye gitmek istersen, Haşmetmeaplarının Elchea hükümdarı olmak için katıldıkları turnuvayı kazandıkları ilk zamanı bir düşün… Bir Elf ajanını mağlup etmişlerdi. Peki kendiiilerinin yabancı birer ajan olmadığını size düşündüren neydi?”
Söylenecek söz yoktu.

Yüzündeki kanın çekildiğini hisseden Steph, Plum’ın bu alaycı nutkunu dinledi.
“Şüphe çoook uzun zamandır büyüyordu… Dolayısıyla ben olsaaam, Kral Sora ve Kraliçe Shiro’ya karşı içlerinde uzun süredir hınç besleyen bazı İmanity’lerin—bu olayda Ticaret Konfederasyonu’nun—kapısını çalardım.”
İş birliği yaparken öne sürdükleri emeller bir kenara bırakılırsa, temelde peşinde oldukları tek şeyin güç olduğu varsayıldığında—
“Şöyle derdim: ‘Lütfeeeen, rakiplerinizi geride bırakmanız için size destek vereyim, siz de yeter ki 『 』ın aslında kim olduğunu öğrenin.’ ”

Aynen öyle—Ticaret Konfederasyonu’nun bir üyesi kendi tarafına çekilirse, Imanity bir çırpıda yutulabilirdi. Yani Steph, ortadaki krizin büyüklüğünü zerre kadar kavrayamamıştı. Ne de olsa—
“—Bunu düşünen tek kişinin ben olduğumu sanmıyorsunuzdur herhaldeee?”
Baş dönmesinin getirdiği sersemlik içinde Steph, zar zor dehşet dolu bir çığlık koparabilmişti.
“O-o zaman, Elchea’nın şu anki hali—Ticaret Konfederasyonu’nun yönetimin dizginlerini ele geçirmek için harekete geçmesi—”
“Tam bir casus cennetiii!! Dış müdahale, bilgi sızıntısı, gizli anlaşmalar!! Adeta bir ihanet panayırııı!!”
Ve Plum’ın bir sonraki sözleri, Steph’i dehşet içinde gökyüzüne bakmaya mecbur bıraktı.
“Yoksa daha açık konuşayım miii? Zehre yenik düşmenize tam üç saniye kaldı. ”

Buna itiraz etmek zordu. Şu an Elchea’yı kontrol altında tutan Ticaret Konfederasyonu’ndaki herkes birer casussa…
O zaman Elchea… zaten çoktan yutulup gitmiş olmuyor muydu…?
“—Hayır… Hayır! B-böyle bir şey olamaz!”
Bir düşün—Plum’ın bahsettiği o “uzun süredir kin besleyen Imanity’ler”—yani Ticaret Konfederasyonu—o kini bizzat Sora ve Shiro körüklemiş, o fırsatı ellerine kendileri vermişti—bu da demek oluyor ki!
“Adım gibi eminim!! Bütün bunlar Sora ve Shiro’nun planının bir parçası!”
“Evveeet. Bu bir tuzak… Bunu sadece müttefikler olarak biz biliyoruz. ”


Evet—o ikisinin, yani Sora ve Shiro’nun—『 』’ın—gerçekte kim olduğunu bilenler. Başka bir dünyadan gelmiş olsalar da sadece birer insan olduklarını ve ellerinde yenilmez bir koz bulunmadığını bilenler.
Bu da durumu öngörebilecekleri ve kesinlikle kendi lehlerine kullanacakları anlamına geliyordu. Müttefiklerin neden bu kadar alışılmadık bir sessizlikle izlediği şimdi anlaşılıyordu. Ve Sora ile Shiro’nun kendisine zorla yazdırdığı, resmî bildiri demeye bin şahit isteyen o mektup da böylece anlam kazanıyordu.
“—Hey aptallar, yardıma ihtiyacınız var mı? Bize teşekkür etmek için lanet ülkenizin tamamını devretmeye ne dersiniz?”
O zamanlar anlam veremediği her şey bir bir yerine oturmaya başlamıştı. Bu da demekti ki…
“Zehirlenen Elchea’yı kurtarmaaak ve bundan yararlanmak için kesin bir planları—bir panzehirleriii olmalı.”
Steph rahatlayarak derin bir nefes verdi. Ne de olsa o da bunun bir planın parçası olduğunu kabul etmişti.
“… Öhöm. Pardooon…? Buna neden rahatlayarak iç çekiyorsunuz ki?”
“E-efendim—?”
Plum’ın ardı sıra gelen sözleri Steph’i nefessiz ve şaşkın bıraktı.
“Burası, casusların var olmayan yenilmez bir kozu ararken birbirini ezeceği tam bir sahneee…”
“A-ama bunun Sora ve Shiro’nun kurduğu bir tuzak olduğunu söylemiştin—”
“Bir aslan sürüsünün tamamını zehirle tek seferde devirmenin en kesin yolu nedir?”
Steph bunu düşünmeye başladı. Dhampir çocuk beklemedi. Dudaklarının kenarları kıvrıldı. Her an avını ısırıp kanını akıtacakmışçasına sadist bir sırıtışla konuştu.
“—Zehri bizzat kendin yutup onların seni yemesine izin vermektir.”
.

“Tuzağa düşen diğer ulusların ülkeleriiini teslim etmek için yalvaracakları kadar güçlü bir zehir olmalı. Basitçe söylemek gerekirse—bu bir korkaklık oyunu. Panzehir olmazsa Elchea da dahil herkes ölecekiiir. ”

Titreyen Steph, çığlık atmamak için ağzını kapattı. Bu, savaşı kazanmak için bir muharebeyi kaybetmekten çok daha öte bir şeydi. Elchea’yı ve tüm aslan sürüsünü tek hamlede çökertebilecek bir tuzaktı—gelgelelim.
“… N-nasıl bir sihirli iksir bu durumu düzeltebilir ki?”
Steph’in bu adımın nasıl işleyeceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Daha da acısı, tüm bunların amacının ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.
“… Bunu bilseydim, size buııı kadar nazikçe gevezelik ediyor olur muydum sanıyorsunuz…?”
Plum, epey rahatsız olduğunu hiç saklamadan gülümsedi.
“Benim planım, herkesin onların tuzağına düşeceği üzerine oynanmış bir bahse dayanıyor.”
Steph, onun ifadesinin ve ses tonunun arkasındaki anlamı kavrayınca bir kez daha beti attı.
“Ve bunun işe yaraması için Elchea’nın hayatta tutulması gerekiyooor… Ne demek istediğimi anlıyor musunuzzz?”
Bu şu demekti: 『 』 seviyesine yaklaşan usta bir stratejist olan Plum bile bu tiyatronun amacını, bunu çözmenin bir yolunu ve bundan faydalanmanın bir çaresini aramış…
ve eli boş kalmıştı.
“Bir aloe bitkisiyle konuşacak vaktiniz varsa hemen işe koyulun. ”


Yetkisi olmayan kukla bir lider olsa bile, elindeki tüm bağlantıları ve imkânları kullanmalıydı. Durum, Plum’ın bile endişelenip Elchea’yı ayakta tutmak için yardım isteyeceği kadar vahimdi. Tartışmaya yer bırakmayan acil bir durumdu. Steph koştu.
Fakat durdu ve son bir soru sordu:
“Sorabilir miyim… neden Sora ve Shiro’nun kazanacağına oynamayı seçtin?”
Sora bir dolandırıcı, bir yalancı ve insanlığın yüz karasıydı. Yine de Steph artık ona güveniyordu… o son çizgiyi aşmayacağına. Ancak bu Dhampir çocuk, Plum, bambaşka bir meseleydi. Gerekli görse tüm ırkları—hatta kendisini bile—memnuniyetle feda ederdi. Dediklerine güvenemezdi. Güvenmek için bir nedeni de yoktu. Fakat çocuğun gülümseyerek verdiği yanıt, söylediklerinde ciddi olduğuna Steph’i ikna etti ve o da sırıttı.
“Aah, sana hiç söylememiş miydim? Çoook düşük ihtimallere oynamayı severim. ”

Ah, demek ki her şey Sora ve Shiro’nun planına göre ilerliyordu… tıpkı her zamanki gibi. Tıpkı her zamanki gibi, büyük ihtimalle Elchea’yı yerle bir edecek türden bir plandı hem de!! Imanity’nin kaderine dair yeniden alevlenen sorumluluk duygusuyla, Steph bu kez hiç sakınmadan tüm gücüyle koştu. Evet, tıpkı her zamanki gibi—tam da dedikleri gibi siyaseti siyasetçilere bırakmışlardı.
“Aloe!! Beni nihayet dışarıda bırakmamışlar!! Duydun mu bunu?! Duydun mu?!”
……

Plum, Steph’in adeta dans ederek uzaklaşmasını izledi.
“Neden baaana hiç güvenmiyor kiii… Hiç yalan söylemediiim ki…”
Aynen öyleydi—söylediği her şey doğruydu, diye düşündü dudak bükerek. Sadece gerçeğin tamamını anlatmamıştı.
“Zafer imkânlarını ellerinden çalmak kesinlikle harika olurdu… ilaçlarınııı ele geçirmek. ”

Kenardan izlemek hiç bana göööre değil. Dhampir gülümseyerek nihayet kimsenin onu göremeyeceği bir yerde karanlığın içinde kayboldu.
