The Eminence in Shadow Cilt 2 – Bölüm 7 / Perde Arkasındaki Güç Her Zaman Ay Işığında Piyano Çalar!

Perde Arkasındaki Güç Her Zaman Ay Işığında Piyano Çalar!

Serin bir yaz sabahıydı.

Pencereden dışarıdaki berrak mavi gökyüzüne bakarken kollarımı iki yana iyice açtım.

Sonra da günü miskinlikle geçirme planlarıyla kendimi yatağa attım.

Yaz tatilinden geriye pek bir şey kalmamıştı.

Ayrıca Bushin Turnuvası ana turları önümüzdeki hafta başlıyordu, bu yüzden bir noktada birkaç senaryonun üzerinden geçmem gerekiyordu.

Yine de insanların tembellik etmeye vakit ayırmadan yaşamaya devam edemeyecekleri değişmez bir gerçekti.

Tamam, bunu uydurmuş olabilirim.

Yine de benim için hâlâ geçerli.

“Hey, Cid! Büyük haberlerim var, aç kapıyı!”

Aniden Skel kapımı yumruklamaya ve bağırmaya başladı.

İki insan birbirine yakınlaştıkça, kaçınılmaz olarak birbirlerinin sinirine dokunmaya başlar. İnsanlar böyle bir keder getireceğini bile bile neden başkalarının arkadaşlığını arar ki? Bunlar, geriye kalan birkaç yaz tatili sabahımdan birinde yüzleşmek zorunda kaldığım türden sorulardı.

Dürüst olmak gerekirse, bu durum hoşuma gidiyordu. Sanki başkalarını her zaman mesafeli tutan o gizli güçlerden biriymişim gibi hissettiriyordu.

“Tamam, tamam, geliyorum.”

Kapının kilidini açıp Skel’i karşıladım.

“Bak, Başkan Rose için arama ilanı çıkarmışlar. Canlı yakalanırsa on milyon zeni, hakkında işe yarar bilgi verene ise yarım milyon.”

“Ha.” İlanı Skel’in elinden alıp göz attım.

“Hadi gidip yakalayalım onu.”

“Dur, niye?”

“Çünkü meteliksizim.” Skel’in yüzünde tam bir çaresizlik ifadesi vardı.

“Belirli bir şekilde sonuçlanması garanti olan bir maçın olduğunu söylememiş miydin?”

“Bu konuda konuşmak istemiyorum.”

“O işten parayı kıracak değil miydin?”

“Kapa çeneni. Bak, detaylara girmek istemiyorum ama beş parasızım. Yani paraya ihtiyacım var.”

“Anlıyorum.”

“Hadi ama dostum. Bana yardım etmelisin.”

“İstemiyorum. Kendin yap.”

“Bekle. Düşünsene bir. İki kişinin araması tek kişinin aramasından çok daha iyi. Onu bulma şansımız ikiye katlanacak.”

“Yani…”

Skel beni yakamdan tutup sarsarken, olaya olan ilgim hızla kayboluyor.

Sonuçta Rose’un asi ruhunu benimseyip nişanlısını bıçaklamasını zaten desteklemeye karar vermiştim. Biraz heyecan görmek her zaman güzeldir, ben hep öyle derim.

Başka bir deyişle, aslında Rose’un kaçmasını destekliyorum.

“Yalvarırım sana!”

Skel, nadir görülen bir alçakgönüllülük sergileyerek başını eğiyor.

Tam “İyi de…” diyecekken, yurt sorumlusunun kafası içeri uzanıyor. “Cid, ablan seni görmeye geldi.”

“Kimim?”

“Ablan. Kapının önünde seni bekliyor, onu çok bekletmesen iyi edersin.”

Görevli haberi ilettikten sonra gidiyor.

“Claire, ha…? Dönmüş demek.”

İçimde kötü bir his var.

Bir an içinde, iki seçeneğimden hangisinin daha büyük bir eziyet olacağını tartıyorum.

“Pekala, Rose’u Yakalama Operasyonu başlasın!”

“Sana güvenebileceğimi biliyordum, Cid! İşte bu yüzden harika bir dostsun!”

Skel’i ensesinden yakalayıp pencereyi açıyorum.

“Bekle, Cid! Ne yapıyorsun?”

“Vakit yok. Pencereden gitmeliyiz.”

“Ha? Bekle, sen neden bahsediyorsun?! Bekle! Hayır! Hey!!”

“İleri!”

Ve böylece atlıyorum.

“Iris, verdiğiniz bilgiler için minnettar olduğunu ve sizinle tekrar çalışmayı iple çektiğini söyledi.”

Önünde yürüyen Alexia’yı izleyen Beta, “Benim için bir onurdur,” dedi.

Alexia elinde büyülü bir fener taşıyordu ve ikisi birlikte karanlık, helezonik merdivenlerden aşağı iniyordu.

Zaten epey bir mesafe katetmişlerdi. Havanın nemli ve buz gibi olması, yeraltında olduklarını hatırlatıyordu.

Alexia, “Perv Asshat’ın Tarikat’la bir bağlantısı olduğunu varsaymak muhtemelen en doğrusu,” dedi.

Beta, “Katılıyorum,” diye yanıtladı.

“Sorun şu ki elimizde hiçbir kanıt yok.”

“Gerçekten de öyle. Üstelik bu durum ulusal ve dini bir önem taşıyor, bu yüzden sıradan kanıtlar yeterli olmayacaktır.”

“Bilmez miyim. Babam durumu fazlasıyla net bir şekilde ifade etti; eğer Diablos Tarikatı’nı Kutsal Öğretiler ile ilişkilendirmek istiyorsak, hem halkı hem de komşu ülkeleri ikna edecek bir şeye ihtiyacımız var.”

“Ve eğer zındık olarak damgalanırsak, işimiz biter.”

“Kutsal Öğretiler’in her takipçisi Tarikat’a bulaşmış değil ya. Muhtemelen sadece üst kademeden birkaç kişidir.”

“İşi bu kadar arapsaçına çeviren de bu zaten.”

“Çok doğru.”

Ayak sesleri merdiven boşluğunda yankılanıyordu.

“Babamın Kutsal Öğretiler ile karşı karşıya gelmeme konusunda öteden beri gelen bir politikası var. Diablos Tarikatı konusunda ne yapmayı planlıyor merak ediyorum.”

“Görmezden gelmeye devam edecek, tahminimce.”

“Görmezden gelmeye devam etmek mi…?”

Alexia’nın ayak seslerinin ritmi bir anlığına aksadı.

“Sadece dayanaksız bir teorim. Lütfen bir şey söylememişim gibi varsayın.”

“… Pekala, şimdilik bu konuyu kapatabilirim. Bu arada, ablam dikkatimi çeken bir şey söyledi. Kral Oriana’nın adeta bir ruh gibi boş göründüğünü belirtti.”

“Ruh gibi boş, ha…?”

“Onunla ilk defa karşılaştım, bu yüzden aradaki farkı bilemem. Ancak üzerinde tatlımsı bir koku da vardı.”

Tatlı bir aroma… Beta bu kokuya hangi ilacın neden olabileceğini çok iyi biliyordu.

“Görünüşe göre çoktan geç kalmış olabiliriz…”

“Tarikat kesinlikle hamlesini yapıyor ve babamın olayları ele alma biçimi düşünülürse, sıradaki hedef bizim ülkemiz olacak…”

İkisi de inişlerine devam ederken sessizliğe büründü.

“Geldik.” Alexia’nın durduğu yerin hemen önünde, içinde merdiven bulunan büyük bir çukur vardı. “Başkentin altından geçen yeraltı tünellerinden biri burası. Bunları duymuştun, değil mi?”

“Duydum, evet. Tüneller, sıkışık bir durumda kraliyet ailesi kaçabilsin diye tüm başkentin altına inşa edilmiş.”

“Kesinlikle. Haritaların, anahtarların ve şifrelerin çoğu kayboldu, bu yüzden artık burası tam anlamıyla bir labirent.”

“Peki neden buraya geldik?”

“Senden kurtulmak için.” Alexia belinde asılı duran kılıcı kavradı ve… güldü. “Şaka yapıyorum. Hiçbir şey senin istifini bozmuyor, değil mi?”

“Ayy! Lütfen beni öldürmeyin…!”

“Rose’un kaçmak için bu tünelleri kullanmış olma ihtimali yüksek.”

Beta, sergilediği muazzam oyunculuğun görmezden gelinmesine biraz içerledi.

“Gidip onu arayacağım.” Alexia, hemen aşağı inmeye hazır bir şekilde merdiveni kavradı.

“Şey, acaba bir dakika bekleyebilir misiniz?”

“Neden?”

“Nereye gittiğinizi birine söylediniz mi?”

“Elbette hayır. Beni engellemeye çalışırlardı.”

“Aşağısının bir labirent gibi olduğunu söylüyorsunuz. Dışarı çıkış yolunu tekrar bulabileceğinizden emin misiniz?”

“O kolay. Geldiğim yoldan geri dönerim.”

“Şey, bunu nazikçe nasıl ifade edeceğimi tam olarak bilemiyorum ama böyle düşüncesizce hevesler yüzünden beni tehlikeye sürüklememeyi düşünebilir misiniz acaba?”

“Hayır.”

İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine dik dik baktı.

“Şikayetin varsa gitmekte özgürsün.”

Bunu söyleyen Alexia, Beta’yı orada bırakarak kendi başına merdivenden aşağı inmeye başladı.

Beta bu teklifi kabul etmeyi ciddi ciddi düşündü, fakat Alexia’nın henüz ölmesine izin veremezdi.

Sessizce, “Onu korumak da senin görevinin bir parçası, Beta,” diye mırıldandı ve prensesin ardından aşağı indi.

Sabahın erken saatleri ve başkentte dolaşıyorum.

Skel bilgi toplayacağını söyleyip bir yerlere koşturdu.

Bu dünyada insanlar güneş doğar doğmaz işe koyuluyor.

Ana cadde şimdiden hareketlenmiş bile.

Rose’u aramasına yardım edeceğimi söyledim ama bu işi pek ciddiye almaya niyetim yok. Yine de sağ salim kaçmasını istiyorum elbette, fakat onu arıyormuş gibi yapmak günü tembellikle geçirmek için gayet makul bir bahane gibi görünüyor.

Yine de onu nişanlısını bıçaklayacak kadar asi bir ruha büründüren şeyin ne olduğunu biraz merak etmiyor değilim. Mümkünse bunu ona bizzat sormak isterdim.

Öyle ya da böyle, vakit öldürebildiğim sürece halimden memnunum.

Saatler ve günler geçtikçe öfke yatışma eğilimindedir ve ablamın sakinleşmek için kesinlikle biraz zamana ihtiyacı var.

Aklımdan bu düşünceler geçerken bir yerlerden bir piyano sesi geliyor.

“Mmm…”

Doğrusunu söylemek gerekirse, piyano çalmakta epey iyiyimdir.

Önceki dünyamda, daha iyi bir gölgelerdeki yüce güç olabilmek için bol bol pratik yapmıştım. Tamam, özür dilerim, bu bir yalan. Anne babam beni eğitim programlarının bir parçası olarak öğrenmeye zorlamıştı.

Piyano pratiği yapmak yerine vaktimi perde arkasındaki güç olmak için eğitime harcamayı çok daha fazla tercih edeceğimden, motivasyonum neredeyse sıfırdı. Ancak bu arzum, o yüce eğitim programının karşısında duramadı.

Yine de piyano derslerim bir protesto havasında başlamış olsa da, devam ettikçe nefretim gittikçe azaldı.

Sonuçta sırf piyanoda iyi olduğunun bilinmesi bile insanların kafasını her türlü ön yargıyla dolduruyor.

Eve gidince pratik yapmaktan başını kaldıramıyordur diye düşünüyor hepsi.

Gölgelerdeki yüce güç olabilmek için sosyal ilişkilerimi asgari seviyede tutuyordum, bu yüzden o yanlış varsayım acayip işime yaradı.

Ayrıca piyanonun o estetiğe çok uyduğunu fark ettim.

Ay ışığı altında piyano çalan perde arkasındaki bir güç… Kulağa hoş geliyor, değil mi?

İnsanlara sadece güçlü değil, aynı zamanda kültürlü olduğunu da düşündürüyorsun.

Muazzam bir şey…

Bunu fark ettiğimde pratiklerimi ciddiye almaya başladım.

Birinci önceliğim hâlâ eğitimdi ama büyük bir savaştan önce ortamı hazırlamak için piyano çaldığım o görüntü bir türlü aklımdan çıkmıyordu.

Bu yüzden, kendi adıma söylemek gerekirse, en nihayetinde bu işte epey becerikli hâle geldim.

“Fena değil, hiç fena değil…” diye mırıldanıyorum.

Şu anda çalan her kimse kendisi de epey yetenekli.

Beethoven’ın Piyano Sonatı no. 14, “Ay Işığı Sonatı”, ha…?

Bu parçanın büyük bir hayranıyım. Hatta en sevdiğim parçadır; bestesi, filizlenmekte olan bir perde arkası gücü için en mükemmel havayı verir.

“Ay Işığı Sonatı” yarışmasında onları mat edebileceğime neredeyse emin olsam da, şu anki piyanistin yorumu kendine has bir lezzete sahip.

“Bu bayağı iyi…” Zihnimde ay ışığı hüzmelerini görebiliyorum sanki… Sabahın körü olmasına rağmen…”

Ortama girmek için kendi çapımda şovumu yaparken nihayet bir şeyi fark ediyorum.

Bu dünyadaki birinin Beethoven’ın parçalarından birini çalıyor olması garip değil mi?

Yüzüme ciddi bir ifade yerleşiyor; kalabalığı yararak müziğin geldiği yöne doğru ilerliyorum.

Dürüst olacağım.

Neler olup bittiği hakkında epey iyi bir fikrim var.

Sonuçta aptal değilim.

Melodinin başkentin önde gelen otellerinden birinin birinci katındaki kafeden geldiğini duyabiliyorum.

Güvenlik o kadar sıkı ki ayak takımı kapıdan içeri adım bile atamaz ama beni tanıyıp el işaretiyle içeri alıyorlar.

Berrak bir göl renginde saçları olan kadın performansını bitirirken içeri adım atıyorum.

“Epsilon…”

Kolsuz bir elbise giymiş ama göğsünü tam da slime’ı saklayacak kadar kapatıyor. Beklendiği gibi.

Tenini göstermemek için bacaklarına tayt giymiş ve ayakkabılarının içinde onu daha uzun gösterecek tabanlıklar olduğu da çok iyi gizlenmiş.

İşçiliği mükemmel.

Ona yaklaştığımda beni fark etmiş gibi görünüyor.

Epsilon müşterilere selam veriyor, ardından beni yan odaya götürüyor.

Kapıyı kapatıp gülümsüyor.

“Performansımı dinlediniz mi efendimiz? Ne kadar da utanç verici…”

Yüzü biraz kızarıyor ve bana yavru köpek bakışlarıyla bakıyor. Bu beni kandırmaya yetmez.

“Epsilon, o parçanın adı ‘Ay Işığı Sonatı’ydı, değil mi?”

“Evet, bana öğrettiğiniz bunca parçanın içinde en sevdiğim odur.”

“Öyle mi? Benim de en sevdiğim parçadır.”

Ona öğretmek gibi bir niyetim olduğundan değil elbette ama başka birinin de sizinle aynı şeyleri sevdiğini keşfetmek her zaman hoş bir histir.

“Sizin sayenizde efendimiz, hem bir piyanist hem de bir besteci olarak çok sayıda güçlü nüfuz edinmeyi başardım.”

“Dur, besteci mi…?”

“Elbette. ‘Ay Işığı Sonatı’, ‘Türk Marşı’, ‘Dakika Valsi’…”

Epsilon modern ve tarihi birçok ünlü parçayı kendi eseriymiş gibi piyasaya sürdüğünü, soylular sınıfında büyük bir popülerlik kazandığını, çeşitli ödüller aldığını ve sanata değer veren bir ülkeye taşınması için davetler aldığını gururla anlatmaya devam ediyor.

Üzgünüm Beethoven, Chopin… ve diğer tüm ünlü besteciler.

Bu dünyada tüm eserlerinizin şanı Epsilon’a gitti.

“… Ve son konserim muazzam bir ilgi gördü. Gideceğim bir sonraki görev yeri Oriana Krallığı’nda. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, orada yapılacak çok iş var…”

“Doğru ya, çünkü onlar sanata değer veriyor.”

“Kesinlikle öyle… Ve özellikle bu sefer, orada ilgilenmem gereken çok önemli bir görev var.” Epsilon büyüleyici bir şekilde gülümsüyor.

“Pekala, bol şans o zaman.”

“Görevimi başarıyla tamamlamak ve sizin o yüce bestelerinize layık bir performans sergilemek için elimden gelenin en iyisini yapacağım, efendimiz.”

Epsilon bana doğru zarafetle eğiliyor.

“Ah, evet, durup dururken soruyorum ama Prenses Rose’un nerede olduğuna dair bir fikrin var mı?”

“Prenses Rose dediniz. O olayla Beta ilgileniyordu ama bildiğim kadarıyla… Başkentin altındaki yeraltı tünellerine kaçtığını duymuştum. Daha fazla detay için Beta’ya sormayı deneyebilirsiniz…”

“Ah, hiç gerek yok. Bu kadarı bana fazlasıyla yeter.” Rose ile denk gelecek kadar şanslıysam belki onunla iki çift laf etme fırsatım olur. “Teşekkürler. Şey…”

Epsilon’un tebessümüne bakarken, ona teşekkür etmek için ne diyeceğimi düşünmeye çalışıyorum.

“Ay Işığı Sonatı”nı sevdiğini söylediğinde çok mutlu olmuştum, bu yüzden ben de duymak isteyeceği bir şey söylersem muhtemelen o da aynı şekilde hissedecektir. “Vücut hatların her zamanki gibi harika görünüyor.”

“A-ah, hayır—hayır—hayır, g-gerçekten öyle değil! “Hâ-hâlâ üzerinde çalışıyorum…!”

Epsilon’un yüzüne bakmaya devam edemeyerek dikkatimi pencerenin dışındaki manzaraya çeviriyorum.

Sonsuz mavi yaz gökyüzüne bakarken, dünya işte böyle dönüyor diye geçiriyorum içimden.

Rose, karanlık yeraltı tünelinde ilerliyor.

Kaçışı sırasında sırtından aldığı yaradan hâlâ kan sızıyor. Kesik çok derin değil ama kesinlikle yüzeysel de sayılmaz.

Derhal tedavi edilmesi gerekirdi fakat Rose’un peşindekiler ona böyle bir lükse izin verecek zaman tanımadı.

Bunun yerine, durumun daha da kötüleşmesini önlemek için büyüsünü yaranın üzerinde yoğunlaştırıyor. Yine de zaman ilerledikçe acısı artıyor ve dayanma gücü tükeniyor.

Nefesleri kesik kesik.

Bir yandan saldırganlara karşı tetikte beklerken, bir yandan da zihni durmaksızın dönüp duruyor.

Onun için doğru olan neydi?

En iyi sonucu ne getirecekti?

Sorular kafasının içinde girdap gibi dönüyor fakat hiçbir yanıt belirmiyor.

Nişanlısı Perv’i bıçaklamak bir anlık bir karardı. Yine de bunu tamamen düşüncesizce yapmamıştı. Sahip olduğu kısıtlı zamanı en iyi seçeneği bulmak için kullanmış, ardından da harekete geçmişti… ya da en azından, öyle yapmaya çalışmıştı.

Ama başarısız olmuştu.

Perv hayatta kalmıştı ve kendisi de kaçmak zorunda kalmıştı.

Fakat bu, ancak geriye dönüp bakıldığında bir başarısızlıktı. Perv’in becerisini yanlış değerlendirmişti ama onu ortadan kaldırma kararı kendi içinde yanlış değildi.

Hatta başka seçeneği de yoktu. Babası Kral Oriana’nın cansız gözlerini gördüğü an, Perv’den kurtulması gerektiğini anlamıştı. Ona göre tüm dedikodular—Perv’in Tarikat’la olan bağlantısı ve babasından geriye kalan içi boş kukla—artık birer gerçeğe dönüşmüştü.

Kılıcını bu yüzden çekmişti.

Fazla mı fevri davranmıştı?

Acele mi etmişti?

Sabırsızlık ve öfkenin kendisini sürüklemediğini gerçekten söyleyebilir miydi?

Rose, mantıklı olan seçimi yaptığını sanmıştı.

Alexia ve Natsume’ye bel bağlamak istememişti. Ne de olsa Oriana Krallığı bu meseleyi kendi içinde çözmeliydi. Bu sadece bir sezgiydi ama Rose bundan emindi.

En azından siyasi açıdan haklıydı.

Hamlesi bu yüzden başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama bu yine de Rose’un hatası ve Oriana Krallığı’nın sorunuydu. Midgar Krallığı henüz bu karmaşanın içine sürüklenmemişti. Bilinçaltıyla en kötü senaryodan kaçınmıştı.

Yine de bunun gerçekleşmesi an meselesiydi.

Kaçarken Perv’in arkasından bağırdığı sözler kulaklarında çınlıyor.

“Bushin Festivali bitmeden teslim ol! Yoksa Kral Oriana’ya diğer onur konuklarından birini öldürteceğim!”

Eğer Kral Oriana, Perv’in dediği gibi başka bir üst düzey konuğu gerçekten öldürürse… bu savaş demek olurdu. Rose onun bu konuda ne kadar ciddi olduğundan emin değil ama Tarikat’ın Kral Oriana’yı yalnızca değersiz bir piyon olarak görmesi muhtemel.

Ve eğer durum buysa…

Rose dişlerini gıcırdatıyor. Yüzü kederle buruşuyor.

Babası dahi bir lider değil, Oriana da büyük bir krallık değil.

Yine de onun için sahip olduğu tek baba ve tek vatan onlar.

Tüm istediği onları korumaktı.

Ama bu istek sabırsızlığa yol açtı.

Rose yumruğunu tünelin duvarına vuruyor.

Günün sonunda, duygularına yenik düşmüş ve fevri davranmıştı. Sadece Perv’i öldürerek her şeyi düzeltebileceğini sanmıştı ama bu çok saflıkmış.

Perv, kurbanlık bir piyondan başka bir şey değildi. Tarikat’ın köklerinin Oriana genelinde ne kadar derine indiğini ve onu öldürmenin hiçbir şeyi çözmeyeceğini anlamalıydı.

Başka bir seçenek olmalı… her şeyi düzeltebilecek sihirli bir hamle…

Rose nemli zemine yığılıyor.

İmkânsız senaryolar zihninde dans ederek adeta onunla dalga geçiyor. Keşke daha akıllıca bir şey yapsaydı da her şey tıkır tıkır işleseydi…

Ama artık her şey bitti. Neden kaçtığından bile emin değil.

Kaçmak ona ne kazandıracaktı ki?

Neyi değiştirecekti?

Teslim olması gerekmiyor mu?

Evet… en iyisi bu olurdu.

“Anlıyorum… Tek yapmam gereken teslim olmak.”

O zamanlar en doğru hamlenin ne olduğunu hâlâ bilmiyor. Yine de şu anki en iyi seçeneği gayet basit.

Teslim olarak en azından bir savaşı engelleyebilir.

Bunu düşünmek kendini biraz daha iyi hissettiriyor. Aynı zamanda, sanki çok değerli bir şeyini kaybetmiş gibi bir hüzün ve keder üzerine çöküyor.

Rose cebinden Tuna King ambalajını çıkarıyor. Sandvici çoktan yemişti ama ambalaj hâlâ hafifçe ekmek kokuyor.

Bu ona siyah saçlı o çocuğu hatırlatıyor. Şimdiye kadar yaşananları kesin duymuştur. Acaba ne düşünüyordur?

Onun için endişeleniyor mudur?

Hâlâ ona inanıyor mudur?

Belki de… bizzat kendisi onu arıyordur?

Perv’i öldürebilseydi ve kralın aklını başına getirebilseydi… Her şeyin yolunda gittiği bir gelecek var olsaydı… Onunla evlenip hayatının sonuna kadar yanında yaşayabilecek miydi?

Hayalini kurduğu şey şüphesiz buydu.

“Özür dilerim…” Rose sözleri boğazı düğümlenerek söylüyor.

Yanağından tek bir damla yaş süzülüyor.

Yaptıkları, o tablo gibi güzel hayali parça parça etmişti.

Rose, Tuna King ambalajını nazikçe katlayıp eteğinin cebine koyuyor. Onu adeta hayalinden geriye kalan son parça olarak görüyor.

“Ah…!”

Göğsüne keskin bir acı saplanıyor. Kıyafetini aralayıp baktığında birtakım koyu renkli morluklar görüyor.

Bu, İblis Laneti’nin bir belirtisi. Morluklar daha yeni ortaya çıkmıştı.

Rose başını öne eğip içi boş bir kahkaha atıyor. Hayalinin gerçekleşmesi zaten hiçbir zaman kısmet olmayacaktı.

Aniden Rose’un kulağına küçük bir ses geliyor.

Peşindekilerin ayak sesleri mi?

Hayır… ayak sesi olamayacak kadar zarif, fazla güzel. Kulak kabarttığında bunun bir piyano sesi olduğunu anlıyor.

“‘Ay Işığı Sonatı’ mı…?”

Müzikten iyi anladığı için esere oldukça aşina. Bir sanat krallığı olan Oriana’da bile olağanüstü övgüler toplayan bu beste, şimdi tünelin sonundan kulağına geliyor.

“Çok güzel…”

Sanki dünyada “Ay Işığı Sonatı”ndan başka hiçbir şey yokmuş gibi.

İcra o kadar derin bir mükemmellikle işlenmiş ki, piyanist sanki tüm ömrünü sadece bu tek esere hazırlanmak için harcamış gibi.

Rose, sanki bir ay ışığı huzmesi onu çağırıyormuşçasına müziğin kaynağına doğru ilerliyor.

Başkentin yeraltı labirenti olarak bilinen bu tüneller, bir labirentten ziyade harabeleri andırıyor. Duvarlar sağlam taşlardan yapılmış, üzerleri oymalar ve kadim sembollerle kaplı.

Her duvarda çok sayıda kapı var ancak çoğunluğu açılmıyor. Belki anahtara ihtiyaçları var, belki de harabenin içindeki bir mekanizma sıkışıp kalmış.

Rose piyanoya iyice yaklaştığını hissedebiliyor.

Köşeyi döndüğünde devasa, harap bir kapıyla karşılaşıyor.

Ses kapının arkasından geliyor.

Kapıdaki büyük deliklerin birinden süzüldüğünde nihayet müziğin kaynağına ulaşıyor.

Masalsı bir ışıkla dolup taşan bir katedralin içinde. Duvarda, kahramanları ve parçalanmış bir iblisi tasvir eden vitray pencereler sıralanmış.

Vitrayların arkasından süzülen ışık adeta üzerlerine yağıyor.

Bütün o ışık hüzmesi kuyruklu bir piyanonun üzerinde toplanmış.

“Shadow…”

Bu terk edilmiş katedralde “Ay Işığı Sonatı”nı çalan kişi o.

Rose gözlerini kapatıp bu büyüleyici melodiyi özümsüyor.

Shadow’un “Ay Işığı Sonatı”, Rose’un bugüne kadar dinlediği tüm yorumlardan farklı. Beste aynı ama icracısı sayesinde tınısı bambaşka.

Shadow’un “Ay Işığı Sonatı” karanlığın ta kendisi.

Gecenin her yanı saran derin karanlığı ve içinden süzülen tek bir ışık huzmesi.

Belki o huzme aydan geliyordur, belki de…

Rose bir cevaba ulaşamadan eser sonuna eriyor.

Müziğin son yankılarını da dinledikten sonra alkışlamaya başlıyor.

Yalnız alkış sesi katedralin içinde yankılanıyor.

Shadow elbette bunu duyuyor. Oturduğu yerden kalkıyor ve zarif bir selamla karşılık veriyor.

“Shadow, bu…”

Ancak Rose cümlesinin burasına geldiğinde, devamında ne söyleyeceğini bilmediğini fark ediyor. Sadece bir şey söylemesi gerektiğini, yoksa Shadow’un çekip gideceğini biliyor.

“Bu şüphesiz hayatımda dinlediğim en muazzam ‘Ay Işığı Sonatı’ yorumuydu. Şey…”

Rose ne söylemeye çalıştığını kendi de sorgularken buluyor kendini.

Ona sorması gereken şey bu değil.

“Neye yol açtın böyle…?” Shadow’un sesi adeta uçurumun derinliklerinden geliyormuş gibi yankılanıyor.

“Ne…?” Rose bir an düşünüyor, sonra anlıyor. Neden öyle davrandığını soruyor. “Ben…” Bakışlarını yere indiriyor, ardından kelimeler boğazına dizilerek konuşuyor. “Ben sadece herkesi korumak istedim… Daha mutlu bir geleceğe ulaşmak istedim… Ama bunu başaramadım…!”

“Burası mı sonun…?”

“Ne…?”

“Savaşın burada mı son buluyor…?”

“Burada son bulmasını… ben de istemezdim…”

Rose yumruklarını sıkıyor.

İşleri düzeltmek istemişti. Şimdi bile hâlâ istiyor. Ama yapabileceği hiçbir şey kalmadı.

“Eğer savaşacak iraden varsa… o zaman onu sana bahşedeceğim,” diyor Shadow. Avucunun üstünde mavimsi mor bir büyü gücü toplanıyor. “Sana güç vereceğim…”

“Güç mü…?”

Mavimsi mor büyü parlayarak ışıltısını tüm katedrale yayıyor. Büyünün yoğunluğundan hava titriyor.

“Senin gücünle geleceği… değiştirebilecek miyim?”

“Bu sana bağlı.”

Rose aniden bu büyüye çekildiğini fark ediyor. Eğer Shadow kadar güçlü olsaydı… her şeyi değiştirebilirdi.

Gücü olsaydı… hâlâ yapabileceği şeyler olurdu. Oriana Krallığı’nın prensesi olarak yapması gereken şeyler.

Gözlerine yeniden ışık geliyor.

“İstiyorum… Güç istiyorum…”

“Pekala…”

Ve mavimsi mor büyü patlıyor.

Dosdoğru Rose’a yönelip göğsünden içeri, bedenine dalıyor.

Gücün sıcaklığı, onun kontrolden çıkan büyüsünü bastırıp yatıştırıyor. Az önce ağır ve kontrolsüz olan büyü, artık zahmetsizce yönlendirebildiği bir şeye dönüşüyor.

“İnanılmaz…”

Sesi sonsuz bir samimiyetle dolu.

Demek Shadow’un büyüsü bu…

Demek onun gördüğü dünya böyle bir şey…

“İsyan et… Ve bana kanıtla… yanımda savaşacak güce sahip olduğunu.”

Shadow’un nereye kaybolduğunu göremediğini aniden fark ediyor.

Katedralde ondan geriye kalan tek şey sesi.

“Unutma… Gerçek güç, sahip olduğun kudretten değil, hayatı yaşayış biçiminden gelir…”

Ve bununla birlikte Shadow’un varlığı tamamen yok oluyor.

Rose katedralde yapayalnız kalıyor.

Peşindekilerin ayak seslerini duyabiliyor. Havadaki hafif hareketlenmeleri hissedebiliyor.

Bedeninde daha önce görülmemiş miktarda büyü gücü dalgalanıyor.

Yakalanmaya çoktan razı gelmişti ama bu güç sayesinde… hâlâ oynayabileceği bir kozu var.

Rose rapiyerini çekiyor ve kırık kapıya dikiyor gözlerini.

Baştan aşağı siyahlara bürünmüş bir grup içeri dalıyor… ve etrafa kan saçılıyor.

Rose’un kılıcını fark edemeden can veriyorlar.

Katedrali kana bulayan Rose, rapiyerini kınına sokuyor ve gözlerini kapatıyor.

Shadow, Tarikat’a karşı işte böyle savaşmış olmalı. Görünmeden ve dur durak bilmeden.

Rose, Shadow’un “Ay Işığı Sonatı” yorumunu hatırlıyor.

Karanlığın ortasındaki o tek ışık huzmesinin ne anlama geldiğini nihayet kavradığını hissediyor.

Belki de o ışık, Shadow’un ta kendisidir.

O, karanlık değil; aksine karanlığın karşısında duran ışıktır.

En azından Rose bunu böyle görüyor.

“Bu ipi aça aça ilerlersek geri dönüş yolumuzu gayet güzel bulabiliriz.” Alexia yeraltı labirentinde büyük adımlarla ilerliyor.

Arkasından gelen Beta, “Umarım bu konuda haklısınızdır,” diye yanıt veriyor. Esniyor.

“Bir dakika, az önce esnedin mi sen?”

“Neden öyle bir şey yapayım ki? Yine de söylemeliyim ki yarım günden fazla zaman geçti bile. Geri dönmeyi düşünmez misiniz? Zaten burada olması pek olası görünmüyor.”

“Belki de haklısın. Yine de kaynağıma epey güveniyordum…”

“Geri döndüğümüzde yeniden bilgi toplamaya çalışabiliriz.”

Ayak sesleri fenerlerle aydınlatılmış tünelde yankılanıyor.

Tünel tekdüzeliğini koruyarak uzayıp gidiyor.

Aniden Beta, güçlü bir büyü patlaması hissedip olduğu yerde kalakalıyor.

Alexia bir anlık gecikmeyle duruyor ve arkasına dönüyor.

“Az önce… birisi büyü kullanıyordu. Üstelik muazzam miktarda…”

“Prenses Rose olabilir.”

“Bir dakika, benden önce mi fark ettin?”

“Tamamen tesadüf. Hem benim yapabildiğim tek büyü savunma büyüsü.”

“Peki, madem öyle diyorsun. Acele etmeliyiz.”

İkisi de büyünün geldiği yöne doğru koşuyor.

Devasa, kırık bir kapıdan geçtikten sonra kendilerini eski bir katedralin içinde buluyorlar.

“Rose…”

Rose gözleri kapalı bir halde orada dikiliyor.

Ayaklarının dibinde, hepsi siyahlara bürünmüş bir grup ceset serilmiş durumda. Rose’un her zamankinden bariz bir şekilde farklı olduğunu gören Alexia duraksıyor.

“Alexia, sen misin…?” Rose yavaşça gözlerini açıyor.

“Senin bu büyüne ne oldu böyle…?”

“Güç elde ettim… ve artık inançlarımın peşinden gitmeliyim.”

Bunu dedikten sonra Rose, Alexia’nın yanından geçip gidiyor.

“B-bekle! Neler oluyor?! Nişanlını neden bıçakladın?!”

Rose omuzunun üstünden arkasına bakıyor. “Alexia… özür dilerim. Seni bu işe bulaştırmak istemiyorum.” Ona sanki gözünü alan fazla parlak bir şeye bakıyormuş gibi bakıyor.

“Lütfen nedenini söyle! En azından bunu söyle! Söylemezsen neler olduğunu bilemeyeceğim!”

“Söylersem sen de bu işin bir parçası olursun.”

Alexia, Rose’un bakışlarına sert bir öfkeyle karşılık veriyor. “Kutsal Alan’dayken… hepimiz çaresizdik. Sadece orada durup seyirci kalmıştık. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu bile bilmiyorduk. Tek bildiğimiz, karanlıkta kalmaya devam edersek eninde sonunda değer verdiğimiz her şeyi kaybedeceğimizdi… Bu yüzden bir araya gelip konuştuk. Üçümüz birlikte o şeyleri koruyacağımıza dair söz verdik.”

Rose, Alexia’nın konuşmasını dinlerken sanki uzak ve sisli bir şeye bakıyormuş gibi görünüyor.

“Ben o gün söylediklerimize inandım, peki sen neden bana öyle bakıyorsun? Benim de sadece bir seyirci olduğumu mu düşünüyorsun?”

“Özür dilerim…”

“Cevap ver bana!”

Rose, Alexia’ya hüzünlü bir gülümsemeyle karşılık veriyor. “Benim için artık geri dönüş yok. Bu yüzden… seni kıskanıyorum.”

“Anlamıyorum. Hiçbir şeyden haberi olmayan bir seyirciyi mi kıskanıyorsun?”

“Kastettiğim şey bu değil. Zaten çok şey kaybettim ve daha fazlasını kaybedeceğimden de eminim. İnsanlar beni reddedecek, bana kötü diyecekler.”

“Ne yapmayı planlıyorsun…?”

“Özür dilerim… Gitmem gerek.”

Rose gitmek üzere hamle yapıyor ama Alexia dilini şaklatarak onu durduruyor. “Dur olduğun yerde.”

Bunları söylerken Alexia kılıcını çekiyor. “Bu kadar saçmalık yeter. Seni zorla dinleteceğim. Ben seyirci falan değilim.”

Rose da aynı şekilde rapiyerini çekiyor.

İkisi birbirine dik dik bakıyor. Alexia’nın kırmızı gözleri öfkeyle, Rose’un bal rengi gözleri ise derin bir kederle dolu.

Rose’un rapiyerinin ucu seğiriyor.

Ardından aynı anda harekete geçiyorlar.

Tepkileri eşzamanlı, hızları birebir aynı ve genel becerileri mükemmel bir şekilde denk.

Bir anlığına Rose’un yüzünü şaşkınlık kaplıyor. Akademideki en güçlü kara şövalye olması gerekiyordu. Kendi becerisiyle Alexia’nınki arasında belirgin bir fark olması gerekiyordu. En azından akademiye kaydolduğunda durum böyleydi.

Fakat bu kısacık zaman diliminde Alexia’nın kılıç tekniği neredeyse tanınmayacak kadar hızlı gelişmiş. Belli bir adamın tarzına çarpıcı bir şekilde benziyor.

Doğru ya, Alexia’nın tekniği… Shadow’un tekniği.

İki kılıç çarpışıyor.

Büyü gücü patlayarak tüm katedrali kaplıyor.

İkisi de son derece denk ancak sonuç gayet açık.

Alexia’nın kılıcı havaya fırlıyor ve Rose rapiyerinin kabzasıyla onun çenesine vuruyor.

Alexia yere yığılıyor.

Rose sadece çok daha fazla büyü gücüne sahip.

Alexia’nın büyü gücü aynı seviyede olsaydı… dövüşün nasıl sonuçlanacağını kim bilebilirdi?

“Özür dilerim.”

Rose, Alexia’dan son bir kez daha özür dileyip gitmek üzere ayağa kalkıyor.

Tam o sırada Natsume’yi fark ediyor.

Garip bir şekilde, Natsume o ana kadar Rose’un tamamen görüş alanının dışında kalmıştı.

“Bayan Natsume… özür dilerim ama gitmem gerek.”

“Seni durdurmaya çalışmayacağım. Buna hakkım yok.”

Natsume’nin yüz ifadesini okumak imkânsız.

Rose’un hatırladığı Natsume bundan çok daha yumuşak bir insandı.

“Ama… bunun şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim. Demek aptalların bile dertleri olabiliyormuş. Farklı ülkelerden gelmiş, farklı örgütlere mensup olmuş, farklı mizaçlara ve farklı inançlara sahip olmuş olabiliriz. Yine de hepimiz aynı amaç doğrultusunda çabalıyorduk. Belki de aramızdaki bu ittifak o kadar da kötü değildi…”

“Bayan Natsume…?”

“Yolun açık olsun. Bir gün yollarımız tekrar kesişecek… O zamana kadar yapmam gereken biraz daha bakıcılık var.”

Natsume bunu dedikten sonra diz çöküp Alexia ile ilgilenmeye başlıyor.

“Bayan Natsume, siz kim…?”

“Hadi, yoluna git bence. Sadece bayıldı, her an ayılabilir.”

Natsume hınzırca gülümsüyor.

Rose’un ona sormak istediği o kadar çok şey var ki.

Ama ikisinin de daha fazla bir şey söylemeye niyeti olmadığı ortada.

“Elveda…” Rose arkasını dönüp ortadan kayboluyor.

Natsume, Alexia’nın başını dizine koyup iç çekiyor.

“Seçtiğiniz yol bu mu, Efendi Shadow…?”

Vitraydaki üç kahraman tasviri ile iblisin trajik hali sanki bir şeyleri ima eder gibi duruyor.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla