İKİ YÜZ YIL ÖNCE, bir labirentten bir kız kurtarıldı. Tüm hafızasını ve duygularını kaybetmişti. Kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, sadece bir elfe benzediği için elf olması gerektiğini biliyordu. Böylece bir elf yerleşimine yerleştirildi ve orada normal bir hayata devam etti. Köydeki insanlar, kendileri için bir yabancı olmasına rağmen onu sıcak bir şekilde karşıladılar. Kızın hafızası hiç geri gelmedi ama birkaç yıl sonra duyguları geri döndü. Neşeli ve sosyaldı, çok geçmeden köydeki adamlardan birine âşık oldu.
İkisi yakınlaştıktan sonradır ki bir sorun yaşamaya başladı: Cinsel arzusu aniden tavan yaptı. Her gece sevişmek istiyordu.
Elfler sık sık yakınlaşmaya meyilli değildiler, en azından insan ve goblinler kadar değil. Eşi onun ihtiyaçlarına yetişmekte zorlanıyordu ama ikisi yine de uyum içinde yaşıyorlardı. Ancak o zamanlarda vücudunda tuhaf bir şey oldu. Sevişmeye başladıktan sonra her ay küçük, yuvarlak bir büyü kristali doğurmaya başladı. İçinde inanılmaz derecede yoğun bir mana birikimi vardı. Durumu kocasına anlattığında adam bu anormal olaydan biraz huzursuz oldu ama ona endişelenecek bir şey olmadığına dair güvence verdi.
Bundan kısa bir süre sonra koca, bu kristalleri bir insan kasabasında satmaya başladı. Gözleri açgözlülükle bürünmüş gibi görünse de bu kristallerin ona kazandırdığı parayı arzuladığı için onu suçlamak zordu. Hiçbir zaman zengin olmamıştı ve karısı da çalışmıyordu. En azından adam karısına hiçbir zaman kendi kişisel para basma makinesiymiş gibi davranmadı.
Trajedi beş yıl sonra kapıyı çaldı. Koca öldü—daha doğrusu öldürüldü. Aşırı pahalı kristallerden oluşan yüküyle bazı haydutların dikkatini çekti. Ona saldırdılar, hem canını hem de servetini aldılar.
O gittikten sonra kadın artık bir duldu. Derin bir depresyona girse de yine de dayandı. Ne yazık ki vücudunda bir sorun vardı; doyumsuz cinsel arzusu yeniden kabardı. Kocasının vefatından on gün sonra, içlerinin derinliklerinden güçlü ve hızlı bir dürtü yükseldi. Bunu bastıramadı ve köydeki adamlardan birine saldırdı. Yanlış olduğunu biliyordu ama yine de yaptı. En azından söz konusu adam isteksiz değildi ve işi bir kez pişirdikten sonra başka bir şey olmadı.
On gün daha geçti ve başka bir adamın peşine düştü. Sonra bir on gün daha ve bunu yine yaptı. İştahı o kadar zapt edilemezdi ki, çok geçmeden rastgele ilişki düşkünlüğünün haberi yayıldı. Köyün kadınlarının hepsi onu kınadı ve dışarı sürdü. O kadın bundan sonra bir fahişe, ardından bir köle ve son olarak da bir maceracı oldu. Günümüzde bile hâlâ dünyayı dolaşmaya devam ettiği söylenir.
***
“…” “Ve hayatım temel olarak böyle geçti,” dedi Elinalise. Bu sabah ilk iş olarak hikâyesini bana anlatmaya gelmişti.
“Bana her şeyi anlatmak zorunda değildin.”
Dürüst olmak gerekirse tüm bunları duymak beni afallatmıştı. Bilmem gereken tek şey lanetti ama Elinalise tek bir ayrıntıyı bile es geçmemişti.
“Tüm bunları sana daha önce anlatmamış olmamı bu şekilde telafi ediyorum.”
“Şey, yani Cliff tüm bunları zaten biliyor mu?”
“Tabii ki. Düğünümüzden önce ona söylemiştim.”
“Ah, tamam. Peki ya Sylphie?”
“O bilmiyor. Büyükannesinin bir zamanlar para için bedenini sattığını bilmek isteyeceğinden şüpheliyim.”
Omuz silktim. “Sylphie’nin böyle bir şeyi umursayacağını sanmıyorum.”
“Sadece bir yerde hakkımda kötü dedikodular duyarsan ona farklı bir gözle bakmayacağını umuyorum. Damarlarında benim kanım akıyor olabilir ama o sadece normal bir kız.”
“Biliyorum. Ona asla öyle bir şey yapmam.” Üstelik Sylphie, Elinalise’in geçmişte yapmış olabileceği şeylerden sorumlu değildi.
Yine de yaşadığı her şeyi duyduktan sonra, geçmişi ve Sylphie ile olan akrabalığı hakkında neden ağzını açmadığını anlayabiliyordum. Kimse insanların kendisine farklı gözle bakmasını istemez. Her neyse, geçmiş geçmişte kalmıştı. Benim de geçmişimde açıklamak istemediğim şeyler vardı. Önceki hayatımda yaptığım şeylerin hiç var olmadığını iddia edemezdim ama o hikâye kafamın içinde, sadece bana ait olarak kalacaktı.
“Tam olarak neymiş bu lanetin?” diye sordum.
“Vücudumdaki mana, bir erkeğin tohumunu aldığında birikip büyülü bir kristale dönüşüyor. Bir erkeğin tohumunu almazsam mana birikmeye devam ediyor, ta ki beni öldürene kadar.”
“Ama ilk birkaç yıl gayet iyiydin, değil mi?”
“Dürüst olmak gerekirse bunu ben de tam olarak anlamıyorum. O zamanlar adet görmüyordum, belki de onunla bir ilgisi vardı.”
“Adet döngün mü…” Sözlerini tekrarladıktan sonra sesim kısıldı. Eğer adet döngüsüyle bir ilgisi varsa, belki de o büyülü kristallere dönüşen şey yumurtalarıydı. Bu durumda Zenith’in laneti muhtemelen bambaşka bir şeydi. Hâlâ o özel günleri yaşadığını varsayıyordum. Sonuçta çoktan iki çocuk doğurmuştu ve Lilia bana detay vermemiş olsa da Zenith henüz 35 yaşlarında falan olmalıydı.
“Peki hafızan hiç geri gelmedi mi?”
Kafasını iki yana salladı. “Hayır. Şimdi bile hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Sessizliğe büründüm. Demek hâlâ geçmişini hatırlamıyordu, bu da tam olarak kim olduğuna dair en ufak bir fikri olmadığı anlamına geliyordu. Günün birinde aniden hatırlama ihtimali az da olsa vardı ama 200 yıldır hatırlamadıysa, bundan sonra da hatırlaması pek olası görünmüyordu.
“Zenith’in durumu benimkinden farklı,” dedi Elinalise. “Davranışlarına bakılırsa çocuklarının kim olduğunu biliyor gibi. Belki de tüm hafızası yerine gelebilir.”
“Umarım haklısındır.” Yine de fazla hayal kurmamak en doğrusuydu belki de. “Peki ya laneti?” diye sordum.
“Şu an için benimki gibi bir laneti olduğuna dair hiçbir belirti göstermiyor.”
“Ah. Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Büyük ihtimalle üzerinde farklı bir lanet var.”
“Gerçekten mi?”
Başını salladı. “Bunun gayet muhtemel olduğunu düşünüyorum. Lanetinin ne olabileceğine dair bir fikrin var mı?”
Bir fikir, ha… Hm. Belki belirsiz bir şey vardı ama kesin hiçbir şey yoktu. Kısa bir duraksamanın ardından, “Yok, hiçbir fikrim yok,” diye itiraf ettim.
“Pekala, o zaman gözümüzü üzerinden ayırmamak en iyisi.”
Her neyse öldürücü bir şey değildi ama dışarıda ortaya çıkmasına neden olacak bir tetikleyici bulunabilirdi. “Şu an yapabileceğimiz tek şey bu sanırım, değil mi? Ona göz kulak olmaya devam etmek?”
“Evet.”
Beklentimi yüksek tutmayacaktım ama yine de kötü bir şey olmaması için dua etmekten kendimi alamıyordum.
“Bildiğim her şey bu kadar,” dedi Elinalise. “Üzgünüm. Söylemek istemediğim çok fazla şey vardı ve gerçeği sana anlatmakta geciktim.” Başını öne eğdi.
Geçmişinden bahsetmek istememesini anlayışla karşılıyordum. Hatta ben de önceki hayatımda yaşananları Sylphie ve Roxy ile paylaşmadığım için suçluluk duyuyordum. Elinalise’in bunu bana daha önce anlatmamış olması can sıkıcıydı elbette ama iki yüzlülük yapıp ona kızacak değildim.
“Hayır, kendini rahat hissetmediğin halde benimle konuştuğun için minnettarım. Teşekkür ederim.” Elimi uzattım, o da elimi tutup sıkıca sıktı.
“Öyleyse ben Cliff’in yanına dönüyorum.”
“Ben de biraz daha dinlenip Nanahoshi’ye bakmaya gideceğim,” dedim.
“Pekala. İyi günler.” Elinalise arkasını dönüp odadan süzülerek çıktı.
Sonuç olarak Zenith’in durumu hakkında yeni bir şey öğrenememiştim. Üzerinde bir lanet olması yüksek ihtimaldi ama henüz bir soruna yol açmamıştı. Tek yapabileceğim, ileride bir şey olması ihtimaline karşı kendimi harekete geçmeye hazırlamaktı.
Kahvaltıdan sonra uzun bir masanın bulunduğu odada toplandık ve yerlerimize geçtik. Bir yanımda Nanahoshi ile Cliff, diğer yanımda ise Zanoba oturuyordu. Tam karşımdaysa Perugius’a hizmet eden siyah kanatlı kadın, Boşluklu Sylvaril oturuyordu.
“Pekala, şimdi dersimize başlayalım.”
Anlaşma Perugius’un Nanahoshi’ye çağırma büyüsü öğretmesi yönündeydi ama Nanahoshi incelik gösterip bizim de dahil edilmemizi istemişti. En temelden başladığımız için dersi veren Perugius değildi. Öğrendiklerimizi test etme vakti geldiğinde ortaya çıkacaktı. Muhtemelen şu an Ariel ile çay içiyordu.
Ah, Perugius’un nerede olduğunu dert etmek yerine derse odaklansam iyi olacak galiba.
“Öncelikle,” dedi Sylvaril, “hepinizin aynı noktada olduğundan emin olalım. Çağırma büyüsü nedir? Sen, oradaki…”
“Cliff. Cliff Grimor.”
“Cliff, lütfen benim için cevapla. Çağırma büyüsü nedir?”
Çağırma büyüsünün iki türü vardı. İlki bahşetmeydi; çoğunlukla büyülü eşyalar yaratmak için, yani çağırma çemberleri çizmek için kullanılırdı. Cliff bu alanda uzmanlaşmıştı ve Büyü Şehri Sharia’da gelişmiş bir sanattı.
İkinci tür ise çağırmaydı; bu sayede kedi ve köpek gibi basit hayvanlardan yüksek zekaya sahip canavarlara kadar var olan her şeyi çağırabiliyordunuz. Bu liste, insanların evcilleştirmesi kolay uysal canavarların yanı sıra goblinler ve treantlar gibi düşük zekalı yaratıkları da kapsıyordu. Ayrıca dünyada bir yerlerde var olan ruhları da çağırabiliyordunuz.
Sharia’da çağırma büyüsü yapabilen hiçbir profesör yoktu. Lonca’da bile bunu yapabilen sadece birkaç kişi vardı ve hepsi de bu işte acemiydi. Belki başka bir ülke bu büyü okulunu tekelinde tutuyordu ya da sadece Sharia civarında bunu öğretebilecek kimse yoktu. Her iki durumda da bildiklerim bu kadardı. Cliff de en fazla benim kadar bilgili olmalıydı çünkü aynı cevabı verdi.
“Yanlış,” dedi Sylvaril kafasını iki yana sallayarak. “Çağırma büyüsünün doğası gereği bir büyü çemberi gerektirdiği doğrudur, fakat çember çizimi tek başına bu büyü okulunun bir parçası değildir.”
“Yani sadece ikincisi mi çağırma büyüsü sayılıyor?” diye sordum. Buradaki ortam bana Roxy’nin çocukken bana ders verdiği zamanları hatırlattı.
“Evet, ama Cliff iki tür çağırma büyüsü olduğunu söylediğinde haksız değildi.”
“Başka bir deyişle, bahşetme bu türlerden biri değil.”
“Kesinlikle.” Nazik bir sesle konuşuyordu ama etrafta kara tahta ya da ders kitabı olmadığı için yanımda getirdiğim kâğıt yığınına ve hokka kaleme not almak zorundaydım. Bu da buranın gerçek bir sınıf gibi hissettirmesini sağlıyordu. “İki tür çağırma büyüsü vardır: Canavar Çağırma ve Ruh Çağırma.”
İki ismi de not ettim. Hatırladığım kadarıyla ruhlar, dünyamızda var olan ama kendilerini nadiren gösteren varlıklardı. Daha önce gördüğüm tek tür, o parşömenlerle çağırdığım Lamba Işığı Ruhlarıydı.
“Bu ikisi arasındaki fark nedir?” diye sordum.
“Canavar Çağırma, siz insanların da iyi bildiği gibi, vahşi doğada bir yerde yaşayan bir canavarı çağırmanızı sağlar. Kadim bir antlaşma gereği, kişi olarak kabul edilen hiçbir şey çağrılamaz. Ancak dünyada var olan diğer her şey çağrılabilir.”
Demek bu tür bir büyüyle ejderhalar bile dâhil her türlü yaratık çağrılabiliyordu. “Bu ‘kadim antlaşma’ nedir?”
“Çağırma büyüsü bu dünyada ilk ortaya çıktığında, atalarımız bir antlaşma yaptı. Büyü bu kadim kuralları bozamaz.”
Yani insanlar çağrılamıyor muydu? Bu gerçekten doğru muydu? Bir insanı ışınlamakla onu çağırmak arasında ne kadar fark olabilirdi ki? Pek de önemli değildi aslında. Önemli olan temel bilgileri iyice kavrayabilmekti. Daha detaylı soruları sonra da sorabilirdim. “Kusura bakmayın,” dedim. “Lütfen devam edin.”
“Pekala. Canavar Çağırmada kişi, kendi sahip olduğundan daha fazla manaya sahip bir yaratığı çağıramaz. Çağırsa bile, çağırdığı yaratığı kontrol edememe ihtimali çok yüksektir.”
Düşününce, bunu çok uzun zaman önce bir kitapta okumuştum. Sanırım adı Sig’in Çağırma Büyüsüydü. Kendisinden daha güçlü bir yaratığı çağırıp onun tarafından canlı canlı yenen birinin hikâyesini anlatıyordu. Kendi mana havuzumun ne kadar geniş olduğu düşünülürse, ne çağırırsam çağırayım muhtemelen sorun yaşamazdım ama bana itaat edip etmeyeceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Güçlü bir şey çağırmak gibi bir planım olduğundan da değildi ya. Üstelik evde zaten üç tane evcil hayvanımız vardı. Bir şey çağırmama gerek yoktu.
“Şey, peki sadece canlı yaratıklar mı çağrılabiliyor?” diye pat diye sordum.
“Evet. Ölüleri çağıramazsınız.”
“Hayır, nesneleri kastetmiştim. Yani… şu an evimde duran bazı kıyafetleri çağırabilir miyim?”
“Korkarım ki bu imkânsız.”
Demek Roxy’nin külotlarını çağıramıyordum. Dur bir dakika. Nanahoshi plastik bir şişeyi çağırmayı başarmıştı. Kesinlikle imkânsız değildi. Belki de bu dünyadaki kimsenin henüz bunu nasıl yapacağını çözemediğini söylemek daha doğru olurdu. Bu da Perugius’un Nanahoshi’nin araştırmasına neden bu kadar ilgi duyduğunu açıklıyordu — çünkü böyle bir büyünün mümkün olduğu anlamına geliyordu. Şimdi ona yardım etmeyi neden kabul ettiğini anlıyordum.
“Devam edebilir miyim?” diye sordu Sylvaril, düşüncelerimi bölerek.
“Ah, evet. Lütfen kusura bakmayın, lafınızı kesip duruyorum.”
“Hiç önemli değil. Sorularınız öğrenmeye ne kadar hevesli olduğunuzu gösteriyor.” Yavaşça başını salladı ve devam etti. “Ruh Çağırma, adından da anlaşılacağı üzere, bir ruhun yaratılmasını içerir.”
“Yaratılması mı? Yani gerçekten onları siz mi oluşturuyorsunuz?”
“Doğru. Süreç boyunca mana harcar ve belirli yeteneklere sahip bir ruh yaratırsınız. Ruh Çağırma bu şekilde işler.”
Başka bir deyişle, Nanahoshi’nin verdiği o parşömenleri kullanarak başka bir yerden Lamba Işığı Ruhları çağırmıyordum; onları kendi manamla yaratıyordum.
“Ruhlar düşük düzeyde bir zekâya sahiptir ve tüm manalarını tüketene kadar çağıran kişinin emirlerine uyarlar,” diye açıkladı Sylvaril.
“Bu kesin bir kural mıdır?”
Cevap vermeden önce kısa bir duraksama oldu, “Hayır. Eğer çemberi özel olarak emirlerinize uymayacak şekilde tasarlarsanız, bunun yerine özgür iradeye sahip bir ruh yaratılmış olur.”
Ama öyle yapmazsanız her emrinize uyarlar mıydı? Bu neredeyse programlama gibi bir şeydi. Bir dakika, programlama demişken, sanki buna benzer bir kavramı daha önce duymuş gibi hissettim…
“Bu bana biraz garip geldi,” dedi Cliff, hoşnutsuzluk dolu bir sesle. “Perugius Hazretleri’ne hizmet eden sizler 400 yıl önce çağrılmış ruhlarsınız, değil mi? Eğer durum buysa son derece zekisiniz ve aradan geçen yüzyıllar boyunca ortadan kaybolmamış olmanız çok garip.”
Senden de bu beklenirdi Cliff. Bu çelişkiyi gözden kaçırmayacak kadar keskin zekalıydı.
Sylvaril neşeyle başını salladı. “Buna değindiğinize sevindim. Lord Perugius’un selefi olan ilk Zırhlı Ejderha Kralı, kadim, son derece zeki ve güçlü on bir ruhun nasıl yaratılacağına dair bilgisini devretmişti. Normalde bu kalibrede ruhlar tek bir günden fazla dayanamaz ama Lord Perugius onları yüzyıllarca muhafaza etmenin bir yolunu geliştirdi.”
Bayağı böbürleniyordu doğrusu. Ama nedenini anlayabiliyordum. Normalde sadece bir gün sürecek bir şeyi sonsuza dek sürdürmek az buz bir başarı değildi. Başka bir deyişle devridaim — önceki dünyamda da bu dünyada olduğu kadar inanılmaz bir kavramdı.
Hm, bir dakika. On bir kadim ruh dedi. Bu sayı bir eksik değil miydi?
“On iki demek istemediniz mi?” diye sordum.
“Hayır, on bir. Ben Lord Perugius’un ruhlarından biri değilim.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Değil misiniz?”
“Kesinlikle değilim. Lord Perugius beni Laplace Savaşı sırasında kurtardı ve o zamandan beri ona hizmet ediyorum. Ben sadece Gök Halkı’ndan biriyim.”
Gök Halkı mı? Şey, bu durumda kanatları açıklanmış oluyordu. Diğerleri onun hizmetkârıysa, belki de bu kadın daha çok dert ortağı gibi bir şeydi. Ya da sevgilisi mi? Yok canım, olamazdı. Dünyada var olan tek bağ romantizm değildi ya.
“Peki biz hangisini öğreneceğiz?” diye sordum.
“Ağırlıklı olarak Canavar Çağırma üzerine odaklanacağız,” dedi. “Ancak Lord Perugius başka bir dünyadan bir şeylerin çağrılmasını Ruh Çağırma’ya benzetiyor, bu yüzden eminim o konuya da değineceğiz.”
Yani ikisini de mi öğrenecektik? Bunu dört gözle bekliyordum. Dünyanın dört bir yanından canavarlar çağırıp bir hayvanat bahçesi açmak eğlenceli olabilirdi.
“Mümkünse ben özellikle Ruh Çağırma hakkında daha fazla şey öğrenmek isterim,” dedi Zanoba.
Cliff de onaylarcasına başını salladı. “Ben de bu konuyla ilgileniyorum.”
İkisinin de bu konuya ne kadar istekli olduğunu fark ettiğimde, beynimde sonunda bir şeyler oturdu. Programlama. Doğru ya. O otomatik bebeğin çekirdeğinin çalışma şekli bana programlamayı hatırlatmıştı.
Dur bir dakika. Eğer Ruh Çağırma’yı öğrenebilirsek, belki o bebeği tamamlayabilirdik. Çılgın Ejderha Kralı Chaos’un başarısız olduğu yerde başarılı olmanın kolay olacağını düşünmüyordum elbette ama bu büyünün yine de işe yarayacağından emindim. Böyle bir bilginin ne zaman işe yarayacağını asla bilemezdiniz.
“Pekala, şimdi çağırma büyüsünün temellerini öğrenerek başlayalım. Öncelikle, lütfen şu büyü çemberine bakın…”
Sylvaril derse böylece başladı. Ne yazık ki, büyü çemberi çizimini bilme konusunda diğer üçünün gerisindeydim; sanki aniden akranlarına katılmaya karar vermiş bir okul terk gibiydim. Belki de işi herkese bırakmak yerine temelleri kendim öğrenmeliydim.
Yine de başlamak için henüz geç değildi. Yeni bir şey öğrenmek için insan asla çok yaşlı sayılmazdı ve ben henüz 18 yaşındaydım. Zanoba’ya baksanıza. Akademiye ilk girdiğinde yirmili yaşlarının ortasındaydı ve bebek yapma yeteneğini geliştirmede katettiği yol ortadaydı. Onun örneğinden ders çıkarmalıydım. Şu an işe kötü bir başlangıç yapıyor olsam da. Bu ders bittikten sonra biraz tekrar yapıp pratik yapmam gerekiyordu.
“Bu arada,” dedi Sylvaril, “öğle yemeği vakti yaklaşmak üzere. Özellikle yemek istediğiniz bir şey varsa lütfen bana bildirin.”
Ve böylece dersimiz sona erdi.
Bir önceki gece akşam yemeğinde ot çorbasıyla haşlanmış köfte ve patatesin de yer aldığı kadim Asura mutfağını tatmıştık. Buğday ve diğer tahıllardan yapılmış ekmek ile bazı başka yemekler vardı. Sharia’da yediklerimizden pek de farklı değildi. Kalenin dışarıdan ne kadar görkemli göründüğü düşünülürse, lezzetli olmasına lezzetliydi ama oldukça sade bir yemekti. Fakat Perugius’un açısından bakıldığında hiç de kadim bir mutfak değildi. O bunu geleneksel Asura mutfağı —insanların 400 yıl önce yaptığı standart yemekler— olarak görüyordu. Bir yerlerde okuduğum bir söz vardı: Teknoloji savaş zamanlarında, mutfak kültürü ise barış zamanlarında gelişir. Asura yemekleri son 400 yılda büyük değişim geçirmişti.
Akşam yemeği her birimizin odasına getirildi ama ben benimkini Sylphie ile yedim. Odalar ne kadar lüks olursa olsun, tek başına yemek yemek çok fazla yalnız hissettiriyordu. Önceki hayatımda hiç böyle hissetmemiş olmam garipti. O zamandan bu yana gerçekten değişmiştim.
Öte yandan, kahvaltıyı tek başıma yemek zorundaydım. Hayat işte.
Şimdi öğle yemeği vaktiydi ve Sylvaril bize canımızın ne çekiyorsa onu yapmayı teklif etmişti. Arumanfi’nin de burada olduğu ve ayak işlerini ışık hızında yapabildiği düşünülürse, dünyanın herhangi bir ülkesinden malzeme getirtebilirlerdi. Hatta doğrudan herhangi bir restorandan sipariş verip yemeği ona getirtebilirlerdi bile. Hızı eve sipariş konusunda gerçekten çok işe yarıyordu.
“Milis’ten bir şeyler alabilir miyim?” diye sordu Cliff.
“Hm, o zaman ben de Shirone’den bir şeyler isterim,” dedi Zanoba.
İkisi de kendi memleketlerinin yemeklerini özlemişti. Burada ne kadar rahatmış gibi davransalar da evlerini özledikleri kesindi.
“Pekala. Sizin için hazırlatacağım.” Sylvaril isteklerine yanıt verirken sesi nazikti, yüzündeki maske ise her türlü duyguyu gizliyordu.
“Bana ne olursa fark etmez,” dedi Nanahoshi.
Belki farkında değildi ama bu bizim fırsatımızdı. İyi bir fırsatın kaçıp gitmesine izin verecek türden bir adam değildim. Karizmatik Char Aznable’ın sık sık söylediği gibi, eline geçen her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmelisin! “Üzerinde lokmalık boyutlarda kesilmiş taze, çiğ balık bulunan sirkeli pirinç pilavı düşünüyordum,” dedim. “Böyle bir yemek biliyor musunuz?”
“Ne?! Burada öyle bir şey var mı ki?” Nanahoshi’nin yüzü aydınlandı.
Ne yazık ki Sylvaril başını iki yana salladı. “Hayır, daha önce hiç böyle bir şey duymadım. Yine de burada pirincimiz var.”
Nanahoshi’nin omuzları çöktü.
Oysa ben bunu duyduğuma aşırı sevinmiştim. Pirincimiz olduğu sürece, yanına gidecek başka bir şeyi rahatlıkla bulabilirdik. “Peki çiğ yumurta ve buğday ununun soğuk suyla çırpılıp pürüzsüz bir harç haline getirildiği, karides, mürekkep balığı veya sebzelerin buna batırılıp kızgın yağda kızartıldığı bir şeye ne dersiniz?”
“Bunu da daha önce hiç duymadım. Ancak buğday unumuz ve yumurtamız var.”
Ooo, demek yumurta var! Bu da dumanı üstünde tüten sıcak pilavın üzerine istediğim zaman çiğ yumurta kırabileceğim anlamına geliyordu!
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, suşi ve tempura olmamıştı. Bu durum, bir tencerede soya sosu, şeker ve mirinin kaynatılmasını gerektiren sukiyaki konusunda da şansımın olmadığını gösteriyordu herhalde. Burada elde edeceğimiz şey Japonya’daki bir restoranda yiyebileceğiniz kadar lezzetli olmayacaktı ama en azından bu malzemelerle bir şeyler yapabilirdik. Asıl ihtiyacımız olan şey soya sosuyla yapılan lezzetlerdi. Yanıp tutuştuğumuz o gerçek Japon lezzeti oydu işte.
“Peki fermente soya fasulyesinden yapılan bir sosa ne dersiniz? Soya sosu da olur soya ezmesi de.”
“Kalemizde öyle bir şey yok.”
Tahmin ettiğim gibi, burada öyle bir şey yoktu.
“Ancak Biheiril Krallığı’nın tarif ettiğinize benzer bir sos kullandığını duymuştum. Arumanfi’ye gidip onu aramasını emredebiliriz.”
Neşelendim. “Evet, lütfen!” Arumanfi için ekstra zahmet olması umrumda bile değildi. Aratabilme imkânımız varsa, bal gibi de aratırdık.
Bir saat sonra soya sosu olmadan geri döndü. Kısa süre düşünüldüğünde bu hiç de şaşırtıcı değildi ve bunu ancak öğle yemeği vakti yaklaşınca ortaya atan bendim, hata benimdi. Ama soya sosu bulamamış olsa da bize başka bir şey getirmişti — Biheiril halkının fasulyeleri fermente ederek yaptığı kızılımsı kahverengi bir madde. Onlar buna tofu diyordu ama ben miso demeye karar verdim. Çünkü hadi ama, bu bildiğin misoydu.
Hafızam beni yanıltmıyorsa Biheiril Krallığı, Merkez Kıta’nın kuzeydoğusunda yer alıyordu. Miso ve soya sosu aynı madalyonun iki yüzü gibiydi. Belki de o ülkede soya sosunu çoktan icat etmişlerdi. Bir gün kendim görmek için o taraflara gitmem gerekecekti. 10 ya da 20 yıl sonra bile olsa ziyaret etmek için zaman yaratmalıydım.
Her neyse, elimizde pirinç ve miso olduğuna göre doğal olarak onlardan bize biraz beyaz etli balık getirmelerini istedim. Ne yazık ki rendelenmiş turp veya zencefilimiz yoktu ama limonumuz vardı. Turşu da güzel bir ekleme olurdu ama burada olmayan bir şey için kafa yormanın âlemi yoktu. Elimizdeki malzemeleri göz önünde bulundurarak Sylvaril’e düzgün bir tarif vermek için elimden geleni yaptım.
“İstediğiniz şey bu muydu?” diye sordu bir süre sonra dumanı üstünde tüten beyaz pirinç pilavıyla yeniden belirerek. Miso aromalı kabuklu deniz ürünlerinden buharlar yükseliyordu. Yanında da limonlu, güzelce kızartılmış beyaz etli balık vardı. Biri bana, biri Nanahoshi’ye olmak üzere iki tabak vardı. Benimkinde bir de çiğ yumurta vardı.
“Bazen insan kendini böyle memleket yemekleriyle şımartmalı,” dedim.
Uzun bir duraksamanın ardından Nanahoshi, “Evet, sanırım,” diye yanıt verdi.
İki yemek de mükemmel görünmesine rağmen Nanahoshi hayal kırıklığıyla onlara baktı. Belki de lezzeti tam olarak tutturamayıp sadece Japon mutfağına benzemesinden hoşlanmamıştı. Şey, onu suçlayamazdım. Tadının hatırladığım şeyle hiç alakası yoktu. Ama otantik olmasa bile denemek yine de eğlenceliydi.
“Ellerinizi birleştirip şükredin ve yemeğe başlayalım,” dedim.
“Aynen, başlayalım.”
Nanahoshi çatalını ve kaşığını alıp yemeye başlarken kaşlarını çatmayı sürdürdü. Balığın kılçığını çıkarıp üzerine biraz limon sıkarak küçük bir ısırık alırken yüzü tiksintiyle buruştu. Ardından pilavdan tereddütlü bir lokma alıp yavaşça çiğnedi. Miso çorbasıyla dolu beyaz porselen kaseden de bir yudum aldı.
Sonunda, “Bu miso çorbasında hiç dashi yok,” dedi. Gözleri kocaman, damla damla yaşlarla doldu. Yaşlar süzülürken yemeye devam etti.

Gerçekten oldukça kötüydü. Pilav kuru ve tatsızdı, miso çorbası ise inanılmaz derecede tuzluydu. Balık yeterince lezzetli olsa da berbat kokuyordu ve limonla hiç gitmemişti. Denge berbattı. Hiç ama hiç güzel değildi. Hafızamızdaki Japon mutfağı çok daha narin bir lezzete sahipti. Bütün bunlara rağmen Nanahoshi, gözyaşları içinde yemeği midesine indirmeye devam etti. Bitirene kadar bir daha konuşmadı ama bu zaten çok uzun sürmedi.
“Yemek için teşekkürler.”
Bunu duymak, doğru kararı verdiğimi anlamam için yetti de arttı bile.
Yemeğimizden sonra öğleden sonraki dersimizi tamamladık. Çağırma büyüsü dersleri gerçekten epey ilgi çekiciydi, belki de Sylvaril gayet iyi bir öğretmen olduğu içindir. Bugün bize çok önemli bir şey öğretmemiş olsa da, er ya da geç kavramları kavramaya başlayacağımız kesindi. Şu an için bir sonraki derse hazırlanmak adına biraz tekrar yapmam gerekiyordu.
Bunu düşünerek dersten sonraki vaktimi yüzen kalenin koridorlarında gezinerek geçirdim. Bir nevi keşif yapıyordum diyebiliriz. Burası delicesine büyüktü, bu yüzden bir iki gün içinde her yerini görmem imkansızdı. Bu kadar muazzam bir şeyin en baştan nasıl böyle uçabildiğine bir kez daha hayran kaldım.
Düşüncelere dalmışken ileride iki kişi fark ettim: Zanoba ve Cliff. Onlar da dersten sonra keşfe çıkmaya karar vermiş olmalıydı.
Bir dakika. Bu garip. O zaman beni neden davet etmediler? Beni ektiler mi yani?
“Hey Zanoba, Üstat Cliff. İkiniz birlikte ne yapıyorsunuz?” Yanlarına doğru ağır adımlarla ilerlerken sordum. Sizin için de sakıncası yoksa yalnız bir kurt olmak yerine sürüye dahil olmayı tercih ederim arkadaşlar.
“Usta! Aslında koridorlarda gezinirken Lord Cliff beni yanına çağırdı.”
“Evet, şu şey dikkatimi çekti de, ben de…”
Görünüşe göre özel olarak birlikte takılmıyorlardı, yani beni ekmiş sayılmazlardı. Ne büyük rahatlama. İyi ki de öyleydi, neticede ben vahşi ya da evcil bir kurt değildim. Ben bir insandım; diğer insanlarla bir arada olmaktan keyif alan bir insan, sonuçta bizi karadaki en büyük memeliler yapan şey de buydu.
Aynen öyle. Gruplaşmalıyız, çünkü birlikte daha güçlüyüz.
“Peki bahsettiğin ‘şu şey’ de nedir?” diye sordum.
Cliff yakındaki merdivenleri işaret etti; ilginç bir şekilde yukarı değil aşağı iniyorlardı. Anlaşılan burası sadece saçma sapan büyük olmakla kalmıyordu, bir de bodrum katı vardı.
“Ha. Bu gerçekten ilgi çekici görünüyor. Eğer incelemeyi planlıyorsanız ben de seve seve gelirim,” diye teklifte bulundum.
“Gelmenden memnuniyet duyarız ama…” Cliff’in sesi kısıldı.
“Ne oldu? Bir sorun mu var?”
“Ondan değil. Sadece izin almadan oraya inmemiz gerçekten sorun olmaz mı diye merak ediyorum.”
“Hm, bilemiyorum.” Şatoda özgürce gezinebileceğimizi söylemişlerdi ama bodrum katı şatonun bir parçası sayılır mıydı? İnsanlar genelde başkalarının bodrumlarına özgürce girmesine izin verir miydi ki? Şahsen ben kendiminkinde değerli eşyalar saklardım ve kimsenin onları rahatsız etmemesini tercih ederdim.
“Bir sorun olacağını sanmıyorum,” dedi Zanoba. “Neden bir göz atmıyoruz? Lord Perugius kilitli olmayan her odaya girmekte özgür olduğumuzu söylemişti. Bu merdivenler bir kapının arkasında bile değil, bu yüzden kesinlikle sorun etmeyecektir.”
“Durun, bir saniye bekle. Biliyorsunuz, bazen insanların bu tarz konularda yazısız kuralları olur.” Yazısız kurallardan kastım, insanlara o kadar derin işlemiş nezaket kurallarıydı ki bunları sağduyu olarak görürlerdi.
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun? Hm…” Zanoba tam olarak ikna olmayarak başını yana eğdi. Belki de soylu biri olduğu için, başkalarının girmesini istemeyeceğin bir odaya sahip olma fikrini kafasında canlandıramıyordu.
“Aaa?”
Üçümüz kararsızca tartışırken Nanahoshi aniden belirdi. Yalnızlığı tercih eden bir tipti ama belki de kalabalığımız dikkatini çekip onu buraya çekmeye yetmişti. “Siz burada ne yapıyorsunuz?”
Bu merdivenlerin nereye çıktığını merak ettiğimizi ama aşağıya özgürce inmemize izin verilip verilmeyeceğinden emin olamadığımızı açıkladık.
“İnebilirsiniz tabii,” dedi.
“Gerçekten mi? “İnebilir miyiz?”
“Evet. Aşağıda girmenizi istemediği kapılar zaten kilitli.”
“Hiç birini açıp içeri girdin mi?”
“Evet, buraya en son geldiğimde birkaçını görme fırsatım olmuştu.”
Orsted’le birlikte yaptığı önceki ziyaretinden bahsediyor olmalıydı. Sadece bu düşünce bile dizlerimin bağının çözülmesine yetti. Neredeyse onun burada olduğunu gözümün önüne getirebiliyordum.
Nanahoshi, “Kilitli oldukları için aşağıdaki odaların çoğuna giremezsiniz,” diye açıkladı, “ama aşağıda ilginç bir şey var.”
“İlginç bir şey mi?” Merakıma yenik düşerek onun sözlerini yineledim.
“Siz çocukların muhtemelen hoşuna gidecek bir şey.”
Birilerinin arkadaşlarımla benden topluca “siz çocuklar” diye bahsettiğini duymayalı epey olmuştu. Nanahoshi, en azından buraya ışınlanmadan önce, bu ifadeyi sürekli kullanacak birine benziyordu.
“O kadar gerginseniz rehberiniz olayım mı?”
Üçümüz bakıştık. Zanoba da Cliff de onun bu teklifini kabul etmeye dünden razıydı. Ben kendimi o kadar maceraperest hissetmiyordum ama dışarıda kalan tek kişi de olmak istemiyordum. Madem bize rehberlik etmeye gönüllüydü, gitmekte bir tehlike olamazdı herhalde.
Diğer iki çocuğa bir göz attıktan sonra, “Evet, lütfen,” dedim.
Bodrum katı, ana katlardan bile daha devasaydı. Üstelik burası daha çok bir labirenti andırıyordu. Birkaç kat merdiven indikten sonra işler daha da karmaşıklaştı ve zindana benzeyen bir hal aldı. Giriş katının sadece misafirleri ağırlamak için mi olduğunu, asıl kalenin ise yer altında mı kaldığını merak etmeden edemedim.
Nanahoshi önderliğinde koridorlarda uzun uzun dolaştık. Başlarda açmaya çalıştığımız birkaç ilginç kapı vardı ama hepsi kilitliydi. Kilitli olmayan kapılar da zaten sadece boş odalara çıkıyordu.
Bu noktaya kadar kaç kat merdiven inmiştik acaba? Şimdiye kadar ana katın epey altına inmiş olmalıydık.
Işıklandırması yetersiz olsa da ilk bodrum katı en azından temizdi. Ancak derinlere indikçe karanlıklaştı ve buralar bir de rutubetliydi. Daha az kapı, buna karşılık sapılacak daha fazla yol ayrımı ve viraj vardı. Hatta yer yer zemin eğimliydi, bu da ortamı iyice karmaşık bir labirent haline getiriyordu.
Bu kadar derindeki koridorlar temizlenmemişti ve biz ilerlerken ayaklarımızın dibinden zaman zaman fareler koşuyordu. Gözleri karanlıkta yeşil yeşil parıldıyordu. Ürkütücüydü ama en azından canavar değillerdi ve kemirgenlerden bekleneceği üzere bizi gördükleri an kaçışıyorlardı. Görünüşe göre kalenin kullanılmayan bir bölümüne girmiştik ama bu Nanahoshi’yi durdurmadı. Yine de daha fazla ilerlemeden önce benden bir Lamba ışığı ruhu çağırmamı istedi.
“Hm, bu mimari tarzına pek aşina değilim. Benim bile tanımıyor olmam, bunun Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’ndan öncesine ait olduğu anlamına gelmeli ya da…” Zanoba’nın sesi kısıldı. Sadece bodrumun düzenini seyretmekten bile epey keyif alıyordu. Biz derinlere indikçe onun neşesi yerinde kalmaya devam etti.
“Hey, Silent, kaybolmadığından emin misin?” diye sordu Cliff.
“Hayır, iyiyim.”
İlk başlarda eğlenceli bulsa da Cliff sabrını kaybetmeye başlıyordu. Yanından geçtiğimiz tek bir odaya bile girmeden koridorlarda amaçsızca dolanıp duruyorduk.
“Ah, bu kesinlikle muazzam. Böyle bir yeri ziyaret edebilmek nadir bir fırsat. Görüyor musun usta? Şu taşların diziliş biçimine bak. Bu onları üst üste koymanın özel bir yolu. İlk bakışta hepsi rastgele boyutlardaymış gibi görünüyor ama hepsi doğal; hiçbirine yapay olarak müdahale edilmemiş. Ama bu kadar devasa bir kaleyi taşıyan bir bodrumun parçası olduklarını düşününce, buranın hâlâ nasıl ayakta kaldığı insanı hayrete düşürüyor. Bizim kıtamızda böyle taşları pek göremezsiniz. Mimariye pek ilgim yoktur ama buranın gizemleri büyüleyici. Neden tam olarak böyle bir yöntem seçtiklerini merak etmeden edemiyorum…”
Zanoba gerçekten keyif alıyordu. Yeni bir şey keşfettiği an böyle çene çalmaya başlardı.
“Usta, bu taşların diziliş şekli hakkında ne düşünüyorsun?”
“Bu tarz şeyler hakkında bir şey bilm… Bir dakika, ben bu tarz mimariyi daha önce görmüştüm. Buna blok desenli dizilim deniyordu sanırım.”
“Aha, senden de daha azı beklenmezdi usta! Demek bu tekniği biliyorsun. Blok desenli dizilim mi dedin? Bu teknik tam olarak nasıl işliyor?”
“Şu köşeye bak. O taşlar işlenmiş. Burayı her kim inşa ettiyse onları dikdörtgen şeklinde kesmiş ve çaprazlama bir düzenle üst üste yığmış. Gördün mü? Bunu yaparak köşelerin dayanıklılığını artırabilirsin.”
“Âla, anladım. Köşelerin dayanıklılığını artırarak tüm yapıyı da güçlendirmiş oluyorsun.”
Burada blok desenli dizilimi görmek oldukça şaşırtıcıydı. Bu şatoyu Savaşan Devletler döneminden birinin mi inşa ettiğini merak etmeme neden oldu. Hayır, bu imkansızdı. Bu sadece Japonya’ya özgü bir teknik değildi. Şüphesiz, buradaki insanlar da binalarının dayanıklılığını artırmak için taşları dizmenin aynı yöntemini akıl etmişti. Üstelik bu dünyada taş mimarisi epey yaygındı. Bu teknik, geçmişte bir noktada kendi kendilerine geliştirdikleri bir şey olmalıydı.
“Aaa?”
Bir kat daha merdiven indikten sonra etrafımızdaki hava değişti. Artık bir labirentte değildik. Bunun yerine, önümüzde tek bir büyük kapının bulunduğu devasa bir koridorda ilerliyorduk. Huzur odasının önünde gördüğümüze benziyordu, üzerinde Zırhlı Ejderha Kralı arması kazınmıştı. Bu da içeride değerli ve kıymetli bir şeyin saklandığı izlenimini veriyordu.
“Çıkmaz yol mu?” diye tahminde bulundum.
Nanahoshi başını iki yana salladı. “Hayır. Varış noktamız burası.” İleri doğru büyük adımlarla yürüyüp elini kapıya bastırdı.
“Ah…”
Zar zor dokunmuş olmasına rağmen kapı gıcırdayarak açıldı. Anlaşılan bu kilitli değildi. Nanahoshi kapıyı aralarken büyük bir sıçan dışarı fırladı, ayaklarımızın dibinden geçip aralıktan sıvıştı.
İçeride, görebildiğim kadarıyla başka hiçbir kapısı olmayan devasa bir oda uzanıyordu. Burası yüzen kalenin en derin, en iç kısmıydı; üzerinde arma kazınmış bir kapının arkasına gizlenmiş, duvarlarının arasında kesinlikle gizli bir şey barındıran bir odaydı.
Zanoba, “Benim yaşımdaki bir adam için çocukça gelebilir ama heyecanlandım,” dedi.
Cliff onaylarca başını salladı. “Ben de.”
Ve ben de.
Nanahoshi, “Sizin gibi çocukların bundan hoşlanacağını biliyordum,” diye mırıldandı.
Bence burada bir şeyi yanlış anlıyorsun. Dışarıda bu tarz şeylerden nefret eden ya da hiç ilgilenmeyen erkekler de var. Ama ben onlardan değilim!
Cliff, “Hadi bir bakalım,” dedi. Anlaşılan merakını artık dizginleyemiyordu. Odaya girdi, ben de Lamba ışığı ruhumu sessizce kullanarak etrafı aydınlatıp hemen arkasından takip ettim.
“Ooooh.”
Oda ışıkla dolduğunda bizi garip bir manzara karşıladı.
“Bu da ne? İnanılmaz!” Zanoba duygu seline kapılarak duvardaki fresklerden birine doğru aceleyle ilerledi. Bir tür hazine keşfetmişiz gibi hissederek ben de arkasından koştum.
“Duvar resimleri, ha? Bunlar epey eski olmalı.”
Boyalar çeşitli yerlerden dökülmüştü ama taşların ne kadar dayanıklı olduğu sayesinde resimler anlaşılamayacak kadar zarar görmemişti. Bu dünyada böyle duvar resimleri çizmeye dair herhangi bir gelenek bilmiyordum. Bana önceki dünyamdaki Mısır fresklerini hatırlattılar.
Zanoba, “Ne kadar kadim olduklarını tahmin bile edemiyorum,” diye mırıldandı. “Usta, bu inanılmaz bir keşif!”
“Buna keşif demek biraz abartı olur. Lord Perugius’un biz bulmadan önce zaten bunlardan haberdar olduğuna eminim.”
Resimleri tarif etmek zordu ama az çok bir hikayeyi tasvir ediyorlardı. Tüm duvar resimlerinde tuhaf bir figür öne çıkıyordu. Büyük olasılıkla bu kişinin hayatı boyunca gördüklerini ve yaşadıklarını tasvir etmek amacıyla yapılmışlardı. Resimlere eşlik eden hiçbir yazı yoktu, bu yüzden ne tür bir sahneyi veya durumu aktarmaya çalıştıklarını tahmin etmek zordu. Ters dönmüş dağlar, kanatlı insanlar, krala benzer bir şeye tapan insanlar, yüzen bir taş, bir araya toplanmış insanlar, uçan bir ejderha, bir bebeğe sarılan iki insan, düşmüş bir gölge, kederli bir kral, öfke dolu bir kral, birbiriyle danışan insanlar ve ardından bir grup insanın arkasında dikilen ürkütücü bir gölge vardı. Hikayenin sonunu temsil etmesi muhtemel olan son resim sadece yarım kalmıştı ve sanatçının neyi tasvir etmeye çalıştığını tahmin etmek imkansızdı.
“Bu hikayeyi daha önce bir yerde görmüş gibi hissediyorum.”
“Ben de, ama nerede olduğunu hatırlayamıyorum.”
“Hm…”
Duvar resimlerine bakarken üçümüz de başımızı yana eğdik. Arkamızda bir gıcırtı yankılandı. Arkamıza baktığımızda Arumanfi’yi gördük. Yanında gümüş saçlı ve etrafına heybetli bir hava yayan bir adam vardı.
Perugius…
“Aşağıda ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
“A, sizdiniz Lord Perugius.” Zanoba hemen diz çöktü, bunun üzerine Cliff ve ben de alelacele onu taklit ettik.
Başımı eğik tutarken hâlâ ayakta duran Nanahoshi’ye gizlice bir göz attım. Biri şu kıza görgü kurallarını öğretebilir mi lütfen?
Yine de bu lafları Perugius’a da çevirebilirdim. O burada ne yapıyordu? Belki de izin almadan buraya indiğimiz için gerçekten sinirlenmişti ve şikayet etmek için peşimizden gelmişti.
“Yeter. Ayağa kalkın.”
Hızla ayağa kalktık.
“Bizi bağışlayın. Muhteşem kalenizi keşfederken tesadüfen buraya kadar geldik. Ve bakın siz şu işe, böylesine heybetli bir kaleden bekleneceği üzere, bodrum katı bile insanın kalbini küt küt attıracak kadar gizem barındırıyor. Burada böyle bir şey bulacağımızı rüyamda görsem inanmazdım.”
Zanoba makineli tüfek gibi aralıksız konuşuyordu, bu yüzden ben sadece mırıldanıp başımla onayladım. Böyle zamanlarda gerçekten çok işe yarıyordu ve muhtemelen söylediği her kelimede tamamen samimiydi.
“Ancak,” diye devam etti Zanoba, “korkarım merakımıza yenik düştük ve bu süreçte sizi gücendirdik. Bayan Nanahoshi rehberimizken, yolumuzu kesecek kilitli kapılar olmadığı sürece buralarda gezinebileceğimizi düşünmüştük ama farkında bile olmadan fazla ileri gitmiş olmalıyız.”
“Fark etmez,” dedi Perugius. “Bu duvar resimlerine gelince, onları yapan ben değildim.”
Nanahoshi sanki, “Gördünüz mü? Size sorun yok demiştim,” der gibi zafer kazanmış bir edayla bize baktı.
“Peki bununla ne demek istiyorsunuz?” diye sordu Zanoba.
Perugius sanki geçmişe bakıyormuş gibi gözlerinde uzak bir ifadeyle duvarlardan birine döndü. “Bu yüzen kaleyi ilk ele geçirdiğimde, içinde neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bir zamanlar burada var olanların izleri vardı ama hepsi solup gitmiş ve ufalanıp yok olmuştu.” Perugius konuşurken duvar resimlerine dik dik baktı, yaklaşırken gözleri kısıldı ve parmaklarını üzerlerinde gezdirdi. “Sapasağlam kalan tek şey bu duvar resimleriydi ve o zamandan beri de iyi durumda kaldılar. Geri kalan her şey heba olup gitti.”
“Hm…”
“Ve bunlardan, atalarımızın aktarmak istediği bir mesajı —ardıllarının devralmasını istedikleri bir hikayeyi— olduğunu anladım.” Bakışlarını bana çevirdi. “Bu odanın kapısını bu yüzden kilitlemedim. Biri buraya gelip onları görmek isterse, reddetmek için bir sebebim yok. Tabii, şimdiye kadar öyle sadece tek bir kişi çıkageldi.”
Zanoba, “Açıklamanız için müteşekkiriz,” dedi, “ve sizi gücendirmediğimizi duyduğuma sevindim. Buraya illa bu duvar resimlerini görmek umuduyla gelmemiştik ama kadim atalarımızın bunları burada bırakarak bir şeyler aktarmaya çalıştıkları kesin görünüyor. Bu düşüncede insanı derinden büyüleyen bir şey var.”
“Sana hak vermek isterdim ama bu resimlerden pek hoşlanmıyorum,” dedi Perugius. “Bunlarda insanı boğan bir şey var. Midemi bulandırıyorlar.”
“Peki, ne derler bilirsiniz, herkesin zevki kendine. Bunu bir kenara bırakırsak, burada çok uzun süre oyalanmamalıyız. Korkarım kendi gücüm üzerindeki kontrolüm pek az. Yanlışlıkla bu duvarlara dokunacak olursam onları yıkabilirim, bu da yazık olur.” Zanoba, ana kata dönmeye hazır olduğunu belirtmek istercesine bakışlarını kapıya çevirdi.
Perugius alçak sesle mırıldandı. “Arumanfi, onlara yukarı kadar rehberlik et.”
“Emredersiniz!”
Arumanfi’nin rehberliğinde ana kata döndük ama Perugius bize katılmadı. O duvar resimleriyle ilgili kendi hisleri olmalıydı, çünkü o odada geride kaldı.
Ondan sonra grubumuz dağıldı ve ben de olaysız bir şekilde odama döndüm. Artık gece olmuştu. Biz bodrumu keşfederken güneş batmıştı. Bir gün daha erip bitmişti.
Bu küçük derslerimizin daha ne kadar süreceğini merak ettim. Sınıf yoklamasına katıldığımız sürece üniversiteden ne kadar uzak kaldığımız önemli değildi ama evden de çok uzun süre ayrı kalmak istemiyordum. Lucie ve Zenith aklımı kurcalıyordu.
Neyse, şu an için önümdeki şeyle ilgilenmek en iyisi. Zenith’in nesi olduğunu hiç bilmiyorum, Lilia da benim için Lucie’ye bakıyor. Bana yapacak tek şey çağırma büyüsü pratikleri yapmak ve tekrar etmek kalıyor.
Kendimi koltuğa atıp bir deste kağıt bulmak için bagajımı karıştırmaya başladığım sırada kapı çalındı.
“Rudy? İçeride misin?” Sylphie cevabımı beklemeden başını içeri uzattı. Beni gördüğü an içeri süzüldü ve yanıma oturdu. Ardından derin bir iç çekti.
Yakındaki sürahiye uzanıp biraz su doldurdum ve ona uzattım. “Al. Yorulmuş olmalısın.”
“Teşekkürler.” Bardağı aldı ve sıvıyı istekle kafaya dikti. “Öff.”
Her zamankinden daha bitkin görünüyordu.
“Prenses Ariel ile işler nasıl gidiyor?” diye sordum.
“Iıı, şey, pek iyi değil.”
“Nasıl yani?”
“Lord Perugius, Majestelerini pek ciddiye almıyor.”
Görünüşe göre Ariel, Perugius’u kendi tarafına çekmek istiyordu, bu yüzden kendisini desteklemesi halinde elde edeceği tüm çıkar ve faydaları sayıp dökmek için elinden geleni yapıyordu. Tahta çıktığında soylu bir statüye, kendi topraklarına sahip olabilecekti ya da Asura’da ticaret yapmak isterse özel ayrıcalıklar elde edebilecekti. Tabii ki Perugius bunların hiçbirine ihtiyacı olmadığını söyleyerek onu tamamen geri çevirmişti.
“Şey, evet, zorlanmasına şaşmamalı,” dedim.
“Ne demek istiyorsun?”
“Yani, tüm bunlardan uzakta, burada yaşamayı kendisi seçti. Dolayısıyla bunlarla en ufak bir ilgisi yok ya da bu tür şeyler doğrudan midesini bulandırıyor.”
“Ne?” Sylphie başını yana eğdi. “Ama İblis Tanrı’nın bir daha dirilmesini engellemek için burada yaşamanın daha elverişli olduğunu söylediğini sanıyordum.”
Gerçekten öyle mi demişti? Şey, şüphesiz nedenlerden biri de buydu. “Onu kastetmiyorum. Güç istiyorsa, zaten onu kendi eline alabilecek bir konumda. Neticede o Laplace Savaşı’nın kahramanı. Sylvaril, onun Asura sarayının resmiliğini boğucu bulduğunu söylemişti. Onu güç ve mevkiyle kafalamaya çalışırsanız bu sadece elinizde patlar.”
Bu kaleden gerçekten ayrılmak isteseydi bunu kolayca yapabilirdi. Ama onlarca yıldır buraya tıkılıp kalmıştı. Perugius’un elbette kendince sebepleri vardı.
“Evet, haklılık payın var. Prenses Ariel fazla sabırsız davranıyor olabilir…” Sesi bir an için mırıldanır gibi kısıldı. “Hey, Rudy, sence ne yapmalıyız?”
“Zor bir soru.”
Zerre kadar fikrim yoktu. Ariel’in burada birkaç hayati adımı atladığını hissediyordum. Normalde insan birinden iyilik istemeden önce dostluk kurardı. Karşı taraf yanaşmıyorsa, o zaman karşılığında bazı şartlar sunabilirdin. Ariel, doğuştan gelen karizmasından faydalanıp bunu anında bağ kurmak için bir koz olarak kullanmaya alışmıştı. Daha önce onun cazibesine karşı koyabilen biriyle hiç karşılaşmamıştı. Perugius ve Nanahoshi ise bambaşka kafadaydı. Muhtemelen ben de onlarla aynı kategorideydim. Sylphie uğruna bir şeyler yapmaktan mutlu olurdum ama Ariel’e yardım etmeye pek de niyetim yoktu.
“Öncelikle Perugius ile olan ilişkisini düzeltmeye çalışmalı bence.”
“Nasıl düzeltecek ki?” diye sordu Sylphie.
“Hobilerine ortak olarak veya ona geçmişteki kahramanlık hikayelerini sorarak.”
“Hobiler ve kahramanlık hikayeleri mi? Tamam, sanırım anladım.”
“Yanınıza Zanoba’yı da almak işinize yarayabilir. Bence Perugius hepimizin arasından en çok onu seviyor.” Zanoba muhabbeti sürdürür, Ariel de sadece başıyla onaylayabilirdi. Bu da muhtemelen Perugius’un onun hakkındaki izlenimini olumlu etkilerdi.
“Hm, tamam. Ekselanslarına dediklerini aktarmaya çalışacağım.”
“Beni fazla ciddiye alma,” diye uyardım. “Hatasız biri değilim sonuçta.”
“Ehehe, yine de tavsiyen için teşekkür ederim.” Sylphie yanağıma küçük bir öpücük kondurdu.
Dudaklarının yumuşak dokunuşu, ders çalışmayı unutmama yetti de arttı bile. Bunun yerine öpücüğü içimdeki hain arzuları depreştirdi.
Belki de ikinci çocuk çalışmalarına başlamak için onu kaptığım gibi yatağa götürmeliydim. Bu fikri kafamdan hızla uzaklaştırdım. Hayır, dikkatimin dağılmasına izin veremem. Ders çalışacağım. Bunun yerine kalçasını biraz ellemekle yetinmek zorundayım… Bekle, hayır!
“Bu arada, senin tarafta işler nasıl gidiyor Rudy?”
“Hm, şöyle böyle işte sanırım.”
İçimdeki şehvet iblisini mühürleyip son bir günde yaşanan her şeyi konuşmaya koyulduk. Zenith’in lanetinden, çağırma büyüsünden, Nanahoshi ile yediğim yemekten ve Nanahoshi’nin kalenin bodrum katlarına yaptığımız keşfe nasıl öncülük ettiğinden bahsettik.
“Nanahoshi’ye karşı gerçekten çok naziksin,” diye söylendi Sylphie ben lafımı bitirince.
Sanırım başka bir kızla yemek yemek ve takılmak gerçekten de kabul edilemez bir şeydi. Yine de iki seferde de Zanoba ve Cliff yanımızdaydı, yani Nanahoshi ile baş başa kalmış falan değildim. Ama o yemeği onun için hazırlamak adına epey zahmete girmiştim.
Kahretsin. Sylphie’nin neşesini yerine getirmek için bir şey yapmam lazım. Ona olan sevgimin, Nanahoshi ile aramdaki dostluktan katbekat fazla olduğunu anlamasını sağlamalıydım.
“Şey, Bayan Sylphiette…”
“Efendim?”
“Sana sarılabilir miyim?”
Derin bir nefes çekti, yanaklarını şişirip dudak bükerek başını başka yöne çevirdi. “Bana her zaman böyle yaranmaya çalışıyorsun. Neden? Suçluluk hissettiğin için mi?”
Eyvah. Bugün acayip soğuk davranıyor. Neler oluyor? Bana ciddi ciddi kızgın mı? Sakın bana evliliklerde sıkça bahsedilen o durgunluk dönemi olduğunu söylemeyin. Ama yine de üçüncü evlilik yıldönümümüz yaklaşıyor. O lanetli üç yıllık eşik.
Başımı salladım. Hayır, yılların sayısının bir önemi yok! Ama başım harbiden belada. Ne yapacağım ben?!
“Şaka yaptım! Seninle dalga geçtiğim için üzgünüm ama onunla konuşurken o kadar eğleniyor gibi görünüyordun ki ben de senden biraz intikam almak istedim.” Sylphie dilini çıkardı, kollarını boynuma dolayıp bana sımsıkı sarıldı.
Onu kendime çektim. Çok minyondu ama her zamanki gibi yumuşacık ve sıcacıktı. Onu hissetmeye bayılıyordum. Benden nefret etmesini hak etmiş olabilirdim belki ama yine de benden nefret etmesini istemiyordum. Gelecekte daha dikkatli olmam gerekecekti.
“Ama dürüst olmak gerekirse, neden Nanahoshi’ye bu kadar takıntılısın ki?” diye sordu Sylphie.
“Şey, yani, onun durumunu ve nereden geldiğini çok iyi biliyorum, bu yüzden elimden geldiğince ona yardım etmek istiyorum. Ama ona karşı duygusal bir ilgim falan yok, tamam mı?” Geveleyip durmam işi daha da şüpheli bir hale getirmişti.
“Ehehe, evet, biliyorum.” Sylphie kıkırdayarak başımı okşadı. Ardından geri çekilmeden önce sırtıma hafifçe vurdu. “Pekala, ben Prenses Ariel’in yanına döneyim artık. Sana iyi çalışmalar, Rudy.”
“Evet, çalışacağım. Sana da kolay gelsin.”
Kahretsin. Her şeyin çok iyi gittiğini sanıyordum ama meğer Sylphie’nin bana karşı hissettiği huzursuzluklar içten içe birikiyormuş. Bu böyle devam edemez. Nanahoshi ile arama biraz mesafe koymak iyi bir fikir olabilir. Belki de onu mutlu edecek şeyler yapmak için kendimi bu kadar hırpalamam o kadar da iyi bir fikir değildi. Hm…
Sylphie çıkmak için kapıyı ardına kadar açtı ve birden kalakaldı. “Ha?”
Kapı eşiğinde Nanahoshi duruyordu. “Üzgünüm. İkinizin arasını bölmek istememiştim ama… öhö, öhö…” Şiddetli bir öksürük krizine girdi; yüzü acıyla buruşurken boğazını ve göğsünü kavradı. “Kusura bakmayın. Her şeyi duydum. Öhö… Endişelenmeyin, Rudeus’ta gözüm falan yok… Öhö…”
“Ah, şey, tamam. Buna sevindim ama, şey, iyi misin sen?” diye sordu Sylphie.
“İyiy… öhö, öhö…”
Nanahoshi’nin durumu daha önce gördüğümden çok daha kötüydü. Boğazına bir şey takılmış gibi öğürüyordu, bu da huzursuzluğumuzu iyice artırdı.
“Sadece, bilirsiniz ya, öksürüğüm çok kötüleşti… Öhö, öhö… Bana zehir temizleme büyüsü yapması için Cliff’e gitmiştim ama Elinalise ile meşguldü. Ben de onun yerine Rudeus’a yaptırırım diye düşünmüştüm ama bu sadece daha fazla yanlış anlaşılmaya yol açacaksa bekleyip yarın Cliff’in yardım etmesini sağlarım.”
“Hayır, sorun değil. Her şey yolunda. Zaten o kadar da endişelenmiyordum,” diye panikle ağzından kaçırdı Sylphie. Nanahoshi gitmek için arkasını döndüğünde Sylphie onu omzundan yakaladı. “Şey, büyüyü sana ben yapabilirim ama benim büyüm yeterince etkili olmazsa sonra Cliff’in sana daha üst seviye bir büyü yapması iyi olabilir.”
“Teşekkürler. Senin için sakıncası yoksa minnettar olurum.”
“Pekala, o zaman başlıyorum.” Sylphie elini nazikçe Nanahoshi’nin boynuna bastırdı. Büyü sözlerini hiç seslendirmeden zehir temizleme büyüsünü yaptı — ki bu benim hâlâ başaramadığım bir şeydi. Neyse ne, şu an için yapamıyorum işte. Ama çabalarsam eninde sonunda ben de yapabilirim, eminim.
“Hm?” Kafa karışıklığıyla başını yana eğerken Sylphie’nin sesi düşüncelerimi böldü.
Bir sonraki an Nanahoshi yeniden kesik kesik öksürmeye başladı.
“Ne? Bu… biraz garip mi ne? Manam… bu da ne böyle?” Sylphie başını diğer tarafa eğdi ve öteki elini Nanahoshi’nin omzuna bastırmayı denedi. Bu sırada Nanahoshi’nin öksürük krizi sadece daha da şiddetlendi.
“Hey, her şey yolunda mı?” diye sordum, endişem tavan yaparken.
Nanahoshi elini ağzına kapattı. “Iğğh… öğğk!” Sıvı sıçrama sesi duyuldu.
“Ha?”
Yere bir kan pıhtısı düştü.
“H-hey…”
Nanahoshi şaşkın bir halde, sessizce eline bakakaldı. Beyni gördüğü şeyi idrak edemiyor gibiydi. Cevaplar bendeymiş gibi avucunu bana doğru çevirdi. Cildi kanla kaplanmıştı. Bir saniye sonra yere yığıldı ve bilincini kaybetti.
“Ne? Neden?”
Orada donakalan tek kişi ben değildim. Sylphie de olduğu yerde kaskatı kesilmişti.
“Az önce ona büyü aktarmaya çalıştığımda… neden? Anlamıyorum…” Nanahoshi’ye bakakalan Sylphie’nin yüzü ve elleri kan lekeleriyle kaplanmıştı. Cildi ölü gibi solgundu.
Hemen ona doğru büyük adımlarla yürüdüm. “Sylphie.” Sesimde bir titreme vardı.
İrkildi, korkuyla titreyen gözleriyle bir adım geri çekildi. “H-hayır! Ben yapmadım. Ona hiçbir şey yapmadım.” Sylphie bir köşede sıkışıp kalana kadar geri geri gitmeye devam etti. Sırtı duvara değene kadar sessizce onu takip ettim. Kaçacak yeri kalmadığını anlayınca gözlerini sıkıca kapattı. “Az önce dediklerimi biliyorum ama gerçekten sadece seninle biraz takılmak istemiştim… ama gerçekten, ben… böyle bir şeyi asla yapmam!”
Cebimden bir mendil çıkarıp su büyümle ıslattım ve Sylphie’nin yüzündeki kanı yavaşça silmeye başladım.
“Eh…?”

Yüzü temizlenince bu kez de elini ovalayarak silmeye koyuldum. Hastalık taşımanın en kötü yolu, hasta birinin vücut sıvılarıydı. Nanahoshi’nin kanını Sylphie’den silmenin her şeyi bir sihir gibi düzelteceğini düşünmüyordum ama onu öylece bırakamazdım. Sylphie ise karşı koymaya çalışmadı; sadece öylece durup işimi yapmama izin verdi.
“Sorun yok, Sylphie. Nanahoshi ile olan tüm konuşmanıza şahit oldum. Yanlış bir şey yapmadın.”
“T-tamam.”
Artık sakindim. Onun tüm soğukkanlılığını kaybettiğini görmek, benim kendi soğukkanlılığımı korumama yardımcı olmuştu. En azından öyle umuyordum. “Sorun yok,” diye tekrarladım yine. “Bir şey yapmadın. Nanahoshi bir süredir hastaydı zaten. Anladın mı?”
“Evet…”
“Her şey olabilecek en kötü zamanlamayla bir anda üst üste geldi. Bu kesinlikle senin suçun değil.”
“T-tamam ama… ona büyümü uygulamaya çalıştığımda içinde bir şeyler… tuhaftı. Sanki manam içinden geçip gitmiyordu. Hatta adeta… bir yerde kümeleniyor gibiydi…”
Nanahoshi yerde bilinçsizce yatarken ağzından ve burnundan kanlar süzülüyordu. Ona yardım bulmazsak hayatı tehlikeye girebilirdi. Sylphie hâlâ şoktaydı.
Onu sakinleştirmem lazım. Hayır, belki de tam tersi. Belki de ona yapacak bir şey emretmeliyim. Genellikle bir insan bu tür bir kafa karışıklığı içindeyken ona yapacak bir iş vermek kendisini toparlamasına yardımcı olurdu.
“Beni dinle Sylphie. Bana yardım getirmeni istiyorum — ya Cliff’i ya da Lord Perugius’u çağır.”
“G-gitmemi mi istiyorsun?”
“Evet. Ben Nanahoshi’nin başında bekleyip elimden geleni yapacağım, ama bu sırada senin gidip yardım getirmen gerek. Bunu yapabilir misin?”
“E-evet, yapabilirim.” Koridora fırlayıp odadan çıkarken gözlerine yeniden o bilinçli bakış geri gelmişti. Sylphie daha önce defalarca katliamla yüzleşmişti ama bu durum, tanıdığı birinin durup dururken kan kusmasına onu hazırlamamıştı. O bile hazırlıksız yakalanmıştı. Daha da kötüsü, her şey Sylphie’nin Nanahoshi’ye dokunmasının hemen ardından yaşanmıştı.
Karımın, ne kadar kıskanırsa kıskansın başkasına zarar verecek bir tip olmadığını biliyordum. Yine de bazen düşüncesizce davranabiliyordu ve—
Hayır, imkanı yok, olamaz.
“Pekala,” diyerek bu düşünceleri kafamdan atıp Nanahoshi’ye doğru döndüm. Sylphie’ye söylediklerime rağmen, kendinden geçmiş bu arkadaşımıza verebileceğim acil müdahale çok kısıtlıydı.
Elimden ne geliyorsa onu yapmak zorundayım.
