YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 30 / Ren’in Şeytanı: 5 Nisan, Birleşik Yıl 1925, Ren Cephesi
Kahvaltıdan kuşluk vaktine kadar tepenizden eksik olmayan top mermileriyle dolu bir hayat. Hemen yanınızda uyuyan siper arkadaşınızın sabaha ölü olarak uyandığını görmek, en ön cephedeki görevde her an yaşanan ve sıradanlaşan bir olaydır. Siperlerde bir an olsun gevşerseniz, helakanız kaçınılmaz olur. İşte bu yüzden gülümsemeyi elden bırakmamalı, zihninizi diri tutmalı ve sağlığınıza mukayyet olmalısınız. Savaşın tebessümle kazanılamayacağını söylerler; ancak tebessümün olmadığı bir savaş çok daha tehlikelidir.
Birlikler gülümseme yetisini kaybetmeye başladıysa, bu vahim bir alamettir. Böyle zamanlarda, aşırı alkol tüketmediklerinden emin olmanız gerekir. Keskin nişancılara hedef olmak istemiyorsanız, sigarayı gözden çıkaracaksınız.
Aklına bu düşünceler gelince Tanya, ellerindeki neredeyse tüm alkole el koyulmuş olmasına rağmen canının içki çekmemesi sebebiyle kendi sırtını sıvazlama isteğiyle irkildi. İkmal eksikliğine rağmen taburda yeterince içki ve tütüne erişebilen yegâne kişiler ben ve Teğmen Serebryakov’uz. Bizi gözeten birileri olmalı; hatta bize iskambil kâğıtları ve şekerleme bile gönderiyorlar.
Kafasını yana yatırıp kızların bu tür bir harp tarzına beklenmedik şekilde daha yatkın olup olmadığını sorgulayan Tanya, siperlerdeki hayatın ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha sert bir şekilde hatırladı. Vatanına en sadık askerler bile, yegâne eğlence kaynaklarından biri olan iskambil kâğıtları ellerinden alınsa hainleşebilirlerdi. Bu hassas ruh hali içinde olan on binlerce asker en ön saflarda konuşlandırılmış durumdaydı.
Bu siperlerdeki en sakin günde bile hava yağmurludur ve tepenizden top mermileri yağar. Keskin nişancılarla ve taciz ateşleriyle ilgilendiğimiz anlar dışında, tek yaptığımız nem ve çamur içinde öylece yatmak; ancak muhtemelen büyücü sayısı son derece az olduğu için bundan sıyrılabiliyoruz.
Büyücülerin geride hızlı bir mola verip üstünü başını temizleme lüksü var. Tabii geri döndüğümüzde bunun acısını çıkarmak için canımızı okuyorlar, orası ayrı.
Güneşli günlerde görüş mesafesi açılır; kanın kanla yıkandığı, dehşet verici büyüklükte muharebelere tutuşuruz. Bu dünyada, havada uçuşan top mermisi miktarı öyle bir raddeye ulaştı ki tek bir tümen bir günde bin ton mühimmat tüketiyor. “Topçu sürer, piyade ilerler” lafını nasıl edebiliyorlar anlamıyorum. Evet, yarı yarıya doğru ama ilerleyemiyoruz ki.
Her neyse, hem mühimmat hem de insan gücü sanki değersizmişçesine harcanıyor; Tanya geri çekilip bunu düşündüğünde olayın sıra dışılığını fark ediyor ve düşündükçe yüzünü ekşitmekten kendini alamıyor. O kadar büyük bir israf ki bundan daha büyüğünü tahayyül etmek imkânsız. Ben bile insan kaynağına çok daha iyi bakılması gerektiğini düşünüyorum.
Birlikler kırmızı sevk kâğıtlarını alıp silahaltına çağrıldıktan sonra onları eğitmek, teçhiz etmek ve doyurmak ciddi bir maliyet gerektirir; ama gelin görün ki bu savaşta insanları toptan indirimde satılan mallar gibi harcıyoruz. Hissedarların karşısına çıkmıyor olabiliriz ama eleştiri oklarının hedefi olmamamız gerçekten şaşırtıcı.
Öyle şuursuzca ateş açıyoruz ki sırf bu top mermileri için Grupper’dan ne kadar komisyon aldıklarını görmek adına yetkilileri bir saat boyunca sorguya çekmek istiyorum.
Tanya bir baraj ateşinin önemini sorgulamıyor elbette. Şüphesiz ki muhterem üstlerinin görüşü olmadan da bunu anlayabiliyor.
Ancak en azından maliyetleri düşürmeleri gerektiğini onlara defalarca söyledi. Cephe gerisi öyle bir keşmekeş içinde ki sırf demiryolu topları için bile neden yedi sekiz farklı standart olması gerektiğini samimiyetle sorgulamak zorunda kalıyor.
20 cm’lik topları falan geçtim. Binlerce askerin kullandığı 80 cm’lik demiryolu toplarında neden bu kadar çeşitlilik olmak zorunda ki? Mühendislerle geçmişte berbat tecrübeler yaşamış biri olarak, İmparatorluk mühendislerinin bunları sırf canları öyle istediği için ürettiklerinden şüpheleniyorum. Onlardan her şey beklenir.
Yine de seri üretime azıcık da olsa ilgi duymaları gerekmez miydi?
Her neyse, bu manzarayla karşılaşınca askerî-endüstriyel karmaşanın neden savaşı tercih ettiğini çok iyi anlıyorum.
Demek ki Japonya Birinci Dünya Savaşı sırasında bu yüzden şahlanmıştı. Kore Savaşı sırasındaki “özel tedarik” dönemi için de aynı şey geçerli.
Tüketicilerin ikmal malzemelerini bu derece muazzam bir hızla silip süpürdüğü bir ortamda satışların artmaması imkânsız. Arz ve talebin mükemmel bir emsali. Piyasa o kadar cazip ki neredeyse insanı özel bir askerî şirket kurmaya teşvik ediyor.
Ah, ne acımasızlık ama. Madem bizi böyle heder edecekler, en azından maaşlarımıza zam yapsınlar. François Cumhuriyeti’ne su gibi top mermisi yağdıracak paraları var ki bu mermilerin tanesinin kaç paraya patladığını Tanrı bilir. Çalışanların refahına biraz olsun kafa yormaları gerekir. Şekerleme ve atıştırmalıktan daha fazlasını almak isterdim.
Tanya, bir çalışanın sahip olabileceği son derece sıradan bu düşüncelere dalmışken Teğmen Serebryakov idari bir bildirimle sözünü kesti.
“Binbaşım, yeni büyücülerin grup komutanlığına ulaştığı haberini aldık. Onları görmeniz için uğramanızı rica ediyorlar…”
“Yeni büyücüler mi? … Taburu takviye etmek istesem bile hiç kayıp vermedik ki.” Sıfır zayiat. Tanya, bu akılalmaz Ren cephesinde en maliyet etkin yönetimi sergileme niyetinde olduğu için taburu ile yeni acemi erler arasındaki bağlantıyı kuramıyordu. “Buraya yanlışlıkla sevk edilmiş olmadıklarından emin misiniz? Ya da mesaj yanlış kişiye gitmiş olabilir mi?”
“Haddimi aşmak istemem ama şey, bizzat kontrol ettim efendim… Ve bir yanlışlık yok komutanım.”
Kafam karıştı. Takviye talebinde bile bulunmamıştım. Fakat Teğmen Serebryakov yanlış duymadığını, ortada bir yanlış anlaşılma olmadığını teyit ettiğini söylüyor. Dolayısıyla Tanya düşünmek zorundaydı. Emir subayı, kayıp vermeyen bir taburun takviyeye ihtiyaç duymayacağını anlıyordu. Komuta kademesi bu mantığı Serebryakov’dan bile daha iyi kavradığına göre sorun onlardan kaynaklanıyor olamazdı.
Üstelik tabur zaten takviye edilmiş bir taburdu. Bir binbaşının komutasındaki bir birlik için ulaşılabilecek azami büyüklük buydu. Ve bu şartlar altında birdenbire terfi alıp yeni personel teslim almayı hayal etmek oldukça güçtü.
Çıkarılabilecek tek mantıklı sonuç, başımızın derde girmek üzere olduğudur.
Neden ama? Ben öyle iyi, maliyet bilincine sahip ve kurallara harfiyen uyan bir insanım ki. Eğer Kader diye bir şey varsa, tam bir pislik olduğuna garanti edebilirim. Pekala, muhtemelen Varlık X ile iş birliği yapıyor.
“Şey, bu henüz kesin değil… sadece bir söylenti… ama Karargâh’ın bizi eğitmen birliği yapmak istediğini duydum.”
“Ne? Sen bunu nereden duydun?”
“Harp Okulu’ndan bir sınıf arkadaşım, Ren Cephesi’nde Karargâh’a gözlemci olarak tayin edildi. Farklı bir sektörde ama… kişisel bir mektubunda, ‘Öğretmen olacağını duydum. Tebrik ederim,’ yazmış.”
Tanya, tesadüfi bir kişisel bağlantı aracılığıyla kulağına gelen bu mantıklı söylentiyi duyunca açıklama istemeden edemez.
“Teğmenim, arkadaşınızın kulakları biraz fazla hassas sanırım. Yine de bunda sinirlenecek bir şey yok.”
Henüz muharebe meydanına alışmamış yeni erleri eğitme görevi… Biraz geç kalınmış bir hamle ama birileri nihayet yeni birliklerin telef olma hızını fark etmiş olmalı. Buraya kadar her şey güzel de, eğitmenlerin biz olmamız gerektiğine nasıl karar verdiler?
“Ama bir eğitmen birliği ha? Eğer bu doğruysa… Hayır, savaşın şu anki gidişatında bizi geriye çekeceklerini hiç sanmıyorum. Yani acemileri cephede mi eğitemizi istiyorlar?”
Adamlarımdan biri, inanamıyormuş gibi alayla burnundan solur. Aynen öyle. Cephedeki taze erler, üzerinize gelen mermileri saptırmak için bile kullanılamayacak birer safi yükten ibarettir. Dürüst olmak gerekirse, başka bir yere gönderilmeleri gerekir.
Kimsenin bana ayak bağı olmasını istemezken, bir de eğiteyim diye başıma acemi mi sarıyorlar? Açıkçası, cepheye gelip bunun mümkün olup olmadığını kendi gözleriyle görmeleri için yüzlerine haykırmak istiyorum.
Tam ben bunları düşünürken, Üsteğmen Weiss hislerime bizzat tercüman olur. “İnanılır gibi değil. Savaşın ortasında bir de bebek bakıcılığı yapabileceğimizi düşünüyorlar herhalde!”
Öfkelerini kusacak başka bir yol bulamayan subaylar bağrışmaya başlar. Eh, dürüst adamlar. Bir zamanlar siperde soğuktan titremiş biri olarak durumlarını anlıyorum.
“Yani mermileri onlardan uzak mı tutmamız gerekiyor? Hayatınızda hiç böyle saçmalık duydunuz mu?”
“Şey, ııı, herkes bir zamanlar acemiydi ama…”
Yine de Teğmen Serebryakov’un çekinerek dile getirdiği bu görüş haklıdır. Panikleyen acemilere göz kulak olmak tam anlamıyla baş belası bir iştir ama hepimiz bir zamanlar acemiydik. Hatta bir adım ötesi, Tanya daha önce de Ren’de bebek bakıcılığı yaparak savaşmıştı.
Belki de bu tecrübeye sahip olduğu için üst kademe bu yükü yine onun omuzlarına yıkıyordur.
“Evet, doğru. Ren’de seni ben eğitmiştim, Teğmen.”
“Evet, Binbaşım, sizin sayenizde bu kadar katettim.”
Beklentilerimin aksine faydalı bir ast bulmayı başardığımı düşünürsek, belki de elimizden gelenin en iyisini yapıp işe yarar birilerini çıkarıp çıkaramayacağımıza bakmamız gerekiyordur.
“Saygısızlık etmek istemem ama Binbaşı’nın eğitimi oldukça sert görünüyordu. Sizin dayanabildiğinize…”
“O da ne demek, Teğmen Weiss? Söyleyecek bir şeyiniz varsa çekinmeyin, söyleyin.”
“Önemli değil—bağışlayın efendim!”
Birbiriyle atışan astlarımın yüz ifadesine bakılırsa acemilerin icabına bakacaklar gibi görünüyor. Hem nihayetinde bu bir emir. Tanya istemeyerek de olsa kendini hazırlar. Kabullenmiş bir halde, bu görevi benimsemeye kendini zorlamak zorundadır.
Hâlâ olumlu düşünememesinin sebebi, acı gerçekleri bilmesidir.
Baskı atışının yarattığı sefalete dayanamazsanız aklınızı kaçıracağınız bir dünyaya yeni acemileri atıyorlar. Eğitimsiz bir aceminin siperlerde ya da üsse bağlı kışlada olay çıkardığı gün saçımı başımı yolmak isteyeceğim. En azından üste olursa onları gerideki sıhhiye personeline iteleyebilir ama ön saflarda paniklerlerse buna vaktimiz olmayacak. Ne yapacağımı bilemem.
Daha da önemlisi, panik bulaşıcıdır. Eli yüzü düzgün tek bir aceminin yüzü gözyaşları içinde buruşur ve ardından her şeye katlanan o cesur askerler patırtı koparmaya başlarsa, kontrolü sağlayamam. Biri ortaya kusarsa, bu durum herkes için kabul edilemez bir bulantı zinciri başlatır. En kötü senaryoda, bir kürekle sessizliği sağlamaktan başka çarem kalmaz. 18
Kürekler acemi eğitimi için harikadır; pisliklerini gömebilir, çenelerini kapatabilir ve gerekirse onları da altına gömebiliriz. Siperde, üste veya mezarlıkta olmanız fark etmez, her yerde işe yararlar.
“Pekala, bu kadar yeter. Beyler, eğer görevimiz buysa, yapmaktan başka çaremiz yok.” Yine de emir emirdir ve bu henüz resmi olarak tebliğ edilmiş değil. Bu tür şeyleri teyit etmek önemlidir. “Her halükarda, önce Karargâh ile bir görüşelim. Eğer doğruysa zor olacak ama yapmamız gerekecek. Elimizden gelenin en iyisini yapacağız!”
Söylentiyi teyit ettirirsem, bunu yapmak isteyip istemediğimi anlarım. Çaylakları yetiştireceğimiz doğruysa, bunu belimizi bükmeyecek bir şekilde yapmamız gerekecek. Tanya kendini hazırlar. Her adımda el üstünde tutulmayı bekleyemezler.
Elbette, değerli insan kaynaklarını heba etmenin kaçınılması gereken bir aptallık olduğunu biliyorum. İşte tam da bu yüzden, bu işi ancak üzerime fazla yük bindirmediği sürece yürütmek istiyorum.
“Ben Büyücü Binbaşı von Degurechaff. Yeni büyücüler hakkında…”
Böylece Tanya basit bir tahminde bulunur ve anında teyit alır.
Özetle bize verilen görev, acemilerin burnunu sürtüp onları hizaya getirmektir. Telefon konuşmasından yola çıkan Tanya, birliğinin bu acemileri eğiteceğinden neredeyse emin olur.
O halde ilk iş, onları bir an önce ateş hattını gözlemlemeye götürmektir. Taburun gerçekten tehlikeli bir yere sürülmeyecek olmasına sevinmeliyim.
Cephe hattı, milyonlarca kelimelik açıklamadan çok daha iyi bir şekilde onlara acı gerçekleri öğretecektir. Anlaşılan adamlarım da benimle aynı fikirde.
Pekala, bir eğitim programı planlamam gerekiyor—normalde düşünmem gereken şey tam olarak buydu.
Evet, düşünmüş olmam gereken şey buydu.
“Beyler, Ren cephesine hoş geldiniz!”
Taze erler beklediğimden çok daha seri bir şekilde sevk edildi. Tanya onlara bir karşılama konuşması yaparken tam anlamıyla ne diyeceğini bilemez haldeydi. Karargâh bir işi kaşla göz arasında hallediyorsa, ortada normal olmayan bir şeyler var demektir. Bu bir anormalliktir ve kendinizi en kötüsüne hazırlamanız gerekir.
Ordu içinde Karargâh’ın o arapsaçı bürokratik prosedürleriyle uğraşmak zorunda kalmamak, insanı alarma geçirmesi gereken türden bir tuhaflıktır. İkmal malzemeleri takılır, takviye birlikler gecikir ama belayı anında tepenize dikerler. Başka bir deyişle, Karargâh’ın tıkır tıkır çalışması hayra alamet değildir.
İşte bu yüzden Tanya bile kucağına atılan bu acemi sürüsü yüzünden saçını başını yolmak istiyor. Kendisine yakışmadığını bilse de huysuzlaşıp kaşlarını çatar.
Kendini hazırlamıştı hazırlamasına ama… bu ikmal personeli neden bu kadar zır toy? Üsteğmen Weiss ve diğerleri, kendilerine tahsis edilen acemilerin özgeçmişlerini incelerken köpürür.
Buraya yeniden eğitilmek ya da sınıf değiştirmek için gelmemişler; kelimenin tam anlamıyla taze birer acemi et külçesinden ibaretler. Tek işe yararlık noktaları kıyma makinesine yem olmak olan ham erleri elimize tutuşturup bir de “Onları kıyım yapmayın!” diyorlar. “Onları savaşan birer antrikota dönüştürün!”
“Ben eğitmeniniz, Büyücü Binbaşı von Degurechaff.”
Olayların buraya varacağını bilseydim Merkez’deki eğitmen birliğine asla tayin istemezdim. Teknik Araştırma da adamakıllı bir iş yeri değildi ve Elenium Tip 95 de başımı ağrıtan ayrı bir dert. Sanırım terfi fırsatlarımdan düzgünce yararlanmayı bir türlü beceremedim. Sadece başıma daha fazla talihsiz bağlantı açıp duruyorum. Tanya içinde bulunduğu duruma lanet okumadan edemez.
“Bildiğiniz üzere Ren bir cehennemdir. Tabiricaizse bir mezarlıktır.”
Bütün bu taze etlerin sinek gibi avlanmasının işine gelmeyeceğini düşünerek hafifçe tebessüm eder ve bir uyarı mahiyetinde muharebe meydanını onlara dürüstçe tasvir eder. Durumları için gerçekten işe yarayacak biraz daha eğitim almış olsalardı daha iyi olurdu; bir şeyden anlamayan askerler sadece yüktür. Ama bir de düşününce, birilerinin bu eğitim göreviyle onları düzgün bir savaş gücü haline getirmeyi akıl etmesinin tam olarak sebebi de buydu.
“Daha açık konuşmak gerekirse burası, Cumhuriyet Ordusu’nun imha edilmeyi hak eden işe yaramazlara periyodik olarak karşılama partileri düzenlediği ve göz açıp kapayıncaya kadar iki rütbe birden terfi edebileceğiniz harika Ren cephesidir.”
Yine de Ren hattındaki yüksek zayiat oranına sadece hayıflanılabilir. Bu temel bir sorun. Ben alt tarafı bir binbaşıyım ama buraya ilk geldiğimde benden kıdemli olan tüm subaylar ya gıyaplarında çift terfi almakla ya da şanslıysalar tayin edilip geriye gönderilmekle meşguldü.
Bir de baktım ki bir binbaşı olarak komuta zincirinin altından çok üstüne yakınlaşmışım.
Ha, Ren hattı işgücü piyasasındaki rekabet o kadar acımasız ki insanın yüzünü sarartır. Darwin bunu görseydi ne derdi acaba? Evrim teorisinin nihai aşaması bu mudur? Yoksa evrim teorisinin çöktüğü çorak bir yer midir burası? Kesinlikle büyüleyici bir soru.
“Bu yüzden kahraman olmak isteyen her kim varsa gidip keskin nişancılarla oyalansın.”
Söz dinlemeyen aptallarla konuşarak harcadığınız her an boşunadır ve onların etrafta dolanıp mühimmat tüketmesi israftır.
Yapabilecekleri en iyi şey, düşman keskin nişancısına bir mermi harcatmaktır. Hem aptallardan kurtulup hem de düşman keskin nişancılarını yorabilirsem, bu hiç de fena bir pazarlık olmaz.
“Geri kalanınız. Ayak bağı olmamak için elinizden geleni yapın.”
Eh, talimatlara uyarlarsa en azından kurşun sav savar olarak iş görebilirler.
“Pekala beyler, muhtemelen sadece kısa bir süre birlikte olacağız ama yine de iyi geçinelim.”
Sanırım bu kadar yeter. Şimdi, paramın karşılığını verecek kadar çalışma zamanı.
Kürekler harikadır. Kürek, medeniyetin özüdür.
Bir kürekle, sadece kendinizi saklamaya yetecek derinlikte bir çukur kazabilirsiniz. Veya elinde kürek olan bir sürü insanı toplarsanız, nur topu gibi bir siper kazabilirsiniz.
Bakış açınızı birazcık değiştirirseniz, bir tünel bile kazabilirsiniz. Lağımcılık taktikleriyle düşmanın sağlam bir siperini yerle bir edebilirsiniz (çok sık kullanılmasa da).
Kürek, her türden askerin en yakın dostudur. Ve kürek, siperdeki yakın dövüşler için en mükemmel teçhizattır.
Kasaturadan daha uzun, tüfekten daha kolay kullanımlı, diğer tüm aletlerden daha sağlam. Sadece bu da değil, üretimi son derece ucuzdur, bu yüzden seri üretim için biçilmiş kaftandır. Üstelik zihnime zarar verecek diye pek endişelenmeme de gerek kalmaz.
İşte bu, ideal teçhizat parçası. İnsanlığın ulaşması gereken nokta tam olarak buydu. Medeniyet, küreği kendi enstrümanı olarak geliştirmiştir.
Hepsinden öte, büyüye dayanmaz, bu yüzden gizli infazlar için biçilmiş kaftandır. Bir kürekle, büyü taramasına bel bağlayan kafasızları eğitmek mümkündür—Çınn! Gece baskınları için vazgeçilmez bir teçhizat olduğunu söyleyebiliriz. Elbette günün her saatinde harika iş gören çok amaçlı bir alettir.
“Kürek, gerçekten de medeniyetin bağrından kopmuş bir enstrümandır,” diye mırıldanır Tanya, kürekleriyle düşmana iyi akşamlar dilemek üzere birliğin başına geçerken. Bu gece gezintisinde, karınlarının üzerinde sürünürken hepsi çamur içinde kalır. Amacı nettir; üstlendiği yeni acemi eğitiminin bir parçasıdır bu.
Ren’de şık giyinebilecek yegane kişilerin aptallar ya da geriye gönderilen kahraman cesetleri olduğunu beyinlerine kazıyabilecekse, Tanya onları bu balçığın içinde süründürmekten çekinmez. İçi el vermiyordur ama emredildiğinde başka çaresi yoktur. Bu yüzden, dişlerini sıkarak isteksizce grubun önünde sürünmektedir.
Mümkün olsa şu an geri dönmek isterdi ancak tarafsız bölgede ilerlemektedir. Keskin nişancılar izin günlerinden vazgeçip tam devamlılık ödülünün peşine düştüklerinden, Tanya ve birliği, siper kıyafet yönetmeliğine uygun gri kamuflajları içinde inch inch düşman kampına doğru kendilerini çekmektedirler.
Kafanda ağır bir çelik kaskla, bir fare gibi tetikte öne doğru süzülmek aşağılanmanın zirvesidir. Çamura batmış halde böyle gizlice süzülmekten başka bir şey yapamamak nasıl bir işkencedir! Burası son derece gayrisıhhidir; her iki tarafın toplanmamış cesetlerinin yaydığı o kokuşmuş leş kokusu burnumu tamamen uyuşturdu. Ah, ne kadar da olağanüstü iğrenç! Şartlar böyle sitem ettirecek kadar ağır olsa da iş iştir. Bu 3D (kirli, tehlikeli ve aşağılayıcı) emeğin semeresizliğine tüm kalbimle lanet ediyorum.
Üst kademe neden her zaman imkansızı ister ki?
Tüm bunların nasıl başladığını öğrenmek için birkaç saat öncesine, en başa dönmemiz gerekiyor.
Bunu bir komedi mi yoksa bir trajedi mi olarak göreceğiniz bakış açınıza bağlıdır. Ancak bu olay, İmparatorluk Ordusu’nun komuta zincirinde ve iletişim kanallarında bariz iyileşmeler sağlanması için bir itici güç haline gelir.
“Saha muharebe kabiliyetini artırma konusundaki fikrinizi almak isterim.” O gün Tanya’yı ziyarete gelen Karargâh’a bağlı Harekât Dairesi personeli subay, ona sirküle edilen bir bildiri uzattı. Üzerinde, Ren hattında ikmal birliği olarak konuşlandırılan yeni askerlerin sınıf sınıf ayrılmış zayiat oranları yer alıyordu. Sayfaya göz attığında gözüne çarpan şey, rakamların ne kadar yüksek olduğuydu. İmparatorluk’un yeni askerlerinin kelimenin tam anlamıyla sinek gibi avlandığı söylenebilirdi.
Ön saflardaki bir subay olarak, bildiriyi masasına koydu ve derin bir iç çekerek oturdu. Yeterli eğitimi veya tecrübesi olmayan yeni acemileri sahaya sürmek zorunda kalırsanız oranlar böyle olur işte.
“Açık konuşmama müsaade buyurursanız efendim, bu durum kesinlikle yetersiz eğitimden ve hızlandırılmış öğretimden kaynaklanıyor. Düzenli yürüyüş yapmayı öğrenmek yerine siperde nasıl yatacaklarının eğitilmesini gerekli görüyorum. Bunun dışında, belki de zayiatı en aza indirecek koşullar altında siper savaşının en zorlu anlarında vaftiz edilmelidirler.”
“İşe yarar hale gelmeleri için daha kırk fırın ekmek yemeleri gerektiği kesin ama… onları makineli tüfeklerin önüne dikecek halimiz de yok.”
Önemli albayın iç çekip kahvesini dudaklarına götürüşünü ve yüzünü ekşitişini gören Tanya’nın suratı sertleşti. En ön hatta, layıkıyla ev sahipliği yapmanın imkanı yoktu. Teğmen Serebryakov’a elinden gelen en iyi kahveyi yapması yönünde kesin emirler vermişti ama muhtemelen kireci arıtacak kadar kaynatacak yakıt yoktu. Albay biraz içtiği için kendisi de içti ama tadı rezalet derecede bozuktu.
“… Beğenmediniz mi efendim?”
Yine de orada tadın ancak bu kadar olabileceğini ima ederek ön saflardaki koşulların nasıl olduğunu ona gösterdi.
“Ön saflardaki şartlar hakkında dırdır etmek istemem ama… bu berbat bir şey. Bana Genelkurmay Başkanlığı’nın yemekhanesini hatırlattı.”
“Orada su konusunda daha şanslı olmalılar. Burası ateş hattı,” diye mırıldandı Tanya, ziyan olmuş kahvesine çaresizce bakarken. Bu lüks tüketim maddelerinin tadı bile ön saflarda aynı değildi. Sivil hayatın rutininden uzak, başka bir dünyadaydılar. Sadece hızlandırılmış eğitim almış yeni acemileri buraya fırlatıp ortama ayak uydurmalarını sağlamak kolay iş değildi.
“Yani bu tecrübeyi onlara geride mi tattırmamız gerektiğini söylüyorsunuz?”
“Mümkünse, savaşa dair hülyalarını yıkmak adına siperlerin gerçekleri kendilerine bildirilmelidir. Kahraman olmaya kalkan kafasızlar, sadece kendilerinin değil, silah arkadaşlarının da başını yakıyor.”
Siperlerde kahramanlık yapmaya çalışan acemiler gerçekten kafasızdır. İçlerinden biri adrenalinin gazına gelip düşüncesizce bir şey yapar ya da nafile bir hücuma kalkışırsa, hiç değilse hasar sadece kendisini etkileyecek şekilde en aza indirilebilir ama çoğu zaman başkalarını da sürükleme yüzsüzlüğünü gösterirler.
Üstelik, fizyolojik bir olay için onları gerçekten suçlayamasanız da, siperleri her türlü idrar ve dışkıyla kirletip her çeşit bulaşıcı hastalığa davetiye çıkarmalarından da gına geldi.
“Bu yüzden, bu gençlerle ilgili sadece…” Tanya, başını ellerinin arasına alarak inledi. “… Hım? Bir şey mi dediniz efendim?”
“Ah, sadece bu kadar genç olmanıza rağmen böyle düşünmeniz garibime gitti, Binbaşı.”
“Askeri geçmişi henüz emekleme aşamasında olanlar işe yaramaz. Elbette Ren’de iki ay hayatta kalmayı başarabilirlerse durum değişir.”
“Ah, hayır… şey, bir şey söylemedim farz edin. Biz asıl konumuza dönelim.”
Albayın lafı neden dolandırdığını pek anlayamamıştım. Üst subayların anlık hevesleri her zaman mantıklı gelmez. Tanya nezaketle söyleneni yaptı ve daha fazla soru sormadan ana konularına geçiş yaptı.
Tanya’nın yaşı nesnel bir perspektiften bakıldığında garip olabilirdi ama öznel olarak o, bir insanın bir şirkette ne kadar süredir çalıştığını söylemesine benzer şekilde sadece hizmet yıllarını düşünebiliyordu.
“Evet efendim. Şu an için büyük çaplı hareketli muharebeler umut edemeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, onları siperlere kapatmak ve belki silahlarını ateşletmektir.”
Her neyse, Tanya’nın zayiat oranları hakkındaki fikri —askerler ortama alışınca durumun biraz düzeleneceği yönündeki düşüncesi— acımasızca gerçekçiydi; i. e. , insan kaynaklarını kelimenin tam anlamıyla öğütme yarışına girdiğiniz topyekun savaşta işler aynen böyle yürürdü. Yüksek zayiatlar konusunda endişelenmek mantıklı olsa bile, bu tür kayıpların hatlar üzerindeki etkisine fazla takıldıklarını düşünüyordu. Tanya’ye göre, örgütün savaşmaya devam etme kabiliyetini etkilemeyecek kadar küçük olan kayıplar göz ardı edilebilir.
Başka bir deyişle, eğer “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanındaki gibi süratle kırılıyor olsalardı, durum tamamen o eserin adı gibi olurdu—her şey durgun.
Rus-Japon Savaşı’nda olduğu gibi tümenler gece taarruzu yapsalar bile, makineli tüfekler ve büyücü desteğiyle onları püskürtmek çocuk oyuncağı olurdu. Yine de gerçekçi olmalı ve acemiler işi öğrenene kadar makul bir sınır dahilindeki zayiatları kabullenmeliydik.
Ne de olsa ölecek olan ben değildim. Elimizden geliyorsa ölmelerini istediğimden değil tabii.
“Haklısınız. Büyük çaplı bir hareketli muharebenin patlak vermesini tahayyül etmek güç. Eğitimi diğer alanlara yoğunlaştırmamız gerektiği hususunda muhtemelen haklısınız ancak…”
Nihayetinde albay, Tanya’nın söylediklerini çürüten tek bir kelime dahi etmedi.
Kederli cevabından yansıyan şey, üstünden atamadığı duyguları, bu mücadele yöntemine karşı duyduğu garipseme ve bu kadar çok genci ölüme gönderme yöntemine beslediği nefretti.
“… bu küçük çaplı çatışmalarda verilen hasarı da görmezden gelemeyiz. Asıl sorun, kayıplar küçük olsa bile birikiyor olmaları. En kötüsü de bu durum moralin bozulmasına yol açacak.”
“Fakat çatışma küçük çaplıysa, bu kadar çok zayiata yol açmaması gerekir.”
Bir dakika ya. Görünüşe göre mekânda o kayıpların kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu düşünen tek kişi Tanya’ydı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki zayiat oranlarıyla karşılaştırıldığında, bu küçük sürtüşmeler sevimli bile kalıyordu. Ancak normal bir insan, farkında olsa bile Birinci Dünya Savaşı’ndaki ölümleri ölçüt almazdı; farkında olmasalar da akıl almaz rakamlar karşısında şüphesiz ürperirlerdi.
“En fazla, taciz baskınında sadece zaten ölecek olanlar ölür, bu yüzden o kadar da büyük bir mesele gibi görünmüyor.”
Ciddi bir baskın çok yüksek risk taşır, bu yüzden düşmanın yapabileceği en fazla şey gizli bir taarruz için bir piyade bölüğü göndermektir. Büyücüler için sınır, tabur büyüklüğünde bir taciz taarruzu olurdu. Hepsi buysa, İmparatorluk tarafının beklemesi gereken zayiat orantısız şekilde yüksek olmazdı.
Aşırı uçlardan konuşmak gerekirse tabii. Tanya bu düşünceyle berbat kahvesini kafaya dikti ve ağzının tadını düzeltmek için nane şekerine uzandı.
Deneyimliler ile acemiler arasındaki devasa tecrübe farkı, sadece ne kadar fiili muharebe gördükleriyle açıklanabilir. Birliklerim arasındaki zayiat oranı açık ara en düşüğüydü ancak diğer birliklerden gelen ikmaller kademeli de olsa yaralanmaya başlamıştı. Muharebenin ilk tadını kolay geçen Dakya Savaşı’nda alan askerler şanslıydı. İlk tecrübeniz bu kadar çetinse, ortama alışmak uzun zaman almalı.
“Binbaşı von Degurechaff, sizin talimatlarınız ve yönlendirmenizle zayiat oranının düşürülebileceğini düşünmüyor musunuz?”
“Emrederseniz elimden gelenin en iyisini yaparım fakat nihayetinde bu ilk kez savaşan askerler için tek seçeneğimiz onlara her şeyi adım adım öğretmektir.”
Keskin nişancıların olduğu bir muharebe meydanında, vurulan bir salağı işaret etmek, onlara “Kafanızı dışarı çıkarmayın!” demekten çok daha ikna edicidir. Siperler sahra toplarının etkinliğini azaltsa da, büyük kalibreli ağır topçu ateşinin yoğunlaşması güçlendirilmiş betonu bile moloz yığınına çevirir, bu yüzden hepiniz aynı yerde saklanmayın! Sığınakta diri diri gömülüp boğulan o zavallı telsizcilerin cesetlerini çıkarttırdığınızda durumu gayet iyi anlayacaklardır.
Alfabe yazmayı ele alalım örneğin. A-B-C diye adım adım gidip nasıl yazılacağını bizzat öğretmezseniz hiçbir anlamı kalmaz. Bu aklına gelince Tanya, taburunun da Ren’de henüz tecrübe etmediği bazı şeyler olduğunu fark etti.
Siper engeli, gece muharebelerinin yürütülme şeklini kesinlikle değiştirmişti. Nöbet hizmetinin ifa ediliş şeklini de değiştirmişlerdi ve ikmal birlikleri buna kesinlikle alışkın değildi. Acemisiyle deneyimlisisiyle herkes, en ufak şeyde verilen uyarılara katlanmak zorundaydı. Belki de bu durum, büyücülerin gündüzleri siperlerde bulunma fırsatının olmamasıyla katmerlenmişti.
“Yine de dediğiniz gibi görünüyor. Gördüklerime dayanarak, biraz daha iyileşebilmemiz gerektiği hususunda size katılıyorum,” dedi Tanya durum değerlendirmesi yaptıktan sonra.
Başka bir deyişle, taze erleri siperlere yabancı oldukları varsayımıyla eğitmesi gerekiyordu. Çevre ve koşullardaki değişim, yeniden eğitimi zorunlu kılar.
“Evet, kesinlikle. Büyüye bel bağlayamayacakları ortamlarda savaşmaları özellikle izlenemez derecede katlanılmaz.”
Tanya, albayın bu tespitini başıyla onayladı. Büyücüler hem koruyucu zarlarını hem de savunma kalkanlarını devreye sokacakları varsayımıyla eğitilmişlerdi, bu yüzden gizlilik odaklı muharebede gerçekten berbattılar. Acemilerin farkında olmadan kendilerini korumaya çalışıp ardından düşmana hedef oldukları o utanç verici manzara canını sıkıyordu.
“Siperlerde büyü kullanmamaları konusunda kesin emir almaları rağmen, farkında olmadan sinyal sızdırıp düşmana yakalanan insanların örnekleri ne yazık ki çok fazla.”
Bunu söyleyince durum zihnine iyice dank etmeye başladı. Ha, doğru ya, hazırlık yaptıkları sırada konumlarını açık eden bir kafasız yüzünden tüm bir birliğin havaya uçtuğu bir olay da yaşanmıştı…
Bir soruşturma açılmıştı açılmasına ama bunun sonucunda ikmal eğitimini yeniden değerlendirmeye kalkan olmuş muydu? Aha, tek bir kişinin hatası hasarı katladığında bu gerçekten ciddi bir sorun haline geliyor. Başkalarının kavrayamayacağı bir mantıkla bu sonuca varan Tanya, üst kademenin durumu iyileştirmeyi önemsemesinin iyi bir şey olduğunu düşünerek duygulandı.
“Bu kadar yetersiz eğitilmiş acemilerle girilen küçük çaplı muharebelerden bile endişe duyuyorsunuz, öyle mi?”
Doğru, Heinrich Kanunu. Küçük hataların görmezden gelinmesinin büyük zararlara yol açma riski her zaman vardır. Ve Murphy Kanunları bize başarısızlık ihtimalini göz ardı etmenin tehlikelerini öğretir. İnsanlar kafasızdır. Eğer patlamanın bir yolu varsa, bir noktada birileri bunu başarmanın bir yolunu bulacaktır.
Bu durumda… Kendi kibri karşısında şaşkına dönen Tanya’nın kalbi duracak gibi oldu. Üst kademe, sallantıdaki bu yeni acemiler konusunda temelsiz bir sebepten değil, cephedeki subayların basiretsizce göz ardı ettiği bir riski keşfettikleri için endişeleniyor olmalı.
Ne kadar da keskin bir feraset. İnsan kaynakları perspektifinden bakınca haklarını teslim etmem gerek. İşler devasa bir muharebeye dönüşürse bu sorunların daha da kötüleşmeyeceğinin garantisi yok, bu yüzden küçük de olsa iyileştirme yolları varsa bunlar üzerinde çalışmalıyız.
“Sorun da tam olarak bu zaten. Büyük çaplı çatışmalar bir yana, bu küçük çaplı sürtüşmeler…”
Mevcut varsayım büyük çaplı bir muharebenin patlak vermeyeceği yönünde olsa bile… Harekât Dairesi personeli subay, mevcut insan kayıplarının bile göz ardı edilemeyeceğini vurguladı ve (dürüst bir insanın hissedeceği üzere) bu seviyedeki zararın, bu kitlesel ceset üretiminin bir şekilde yanlış olduğunu hissetti.
Bu sırada Tanya, albayın söylediği her şeyi başıyla onayladı—son derece doğru—ancak kayıpların kendisine özel olarak takılmadı. Aksine, en büyük sorunun birliklerinin çoğunun esas olarak ikmal personeliyle oluşturulmasından dolayı yetersiz kalması olduğunu düşünüyordu.
Şüphesiz, büyük çaplı bir çatışma ihtimali çok düşük olsa bile, şu anda başarısızlığa kapı aralıyor ve küçük hataları üst üste biriktiriyorlardı.
Aslında bu durum kendisine hatırlatıldıktan sonra en ciddi endişesi, tek bir kişinin hatasının yıkıcı hasara yol açtığı gerçek—ve seyrek de olsa yaşanan—durumlardı; bu kadarı fazlaydı. Büyüye bel bağlamadan hareket edemeyen çömezlerin, yüksek riskli bir görevde başarısızlığın en büyük etkeni olabileceğinden korkuyordu.
“Norden’de büyüye güvenemediğiniz bir harekâta katılmıştınız, değil mi? İşin özünü kavramış olduğunuzu düşünüyorum.”
“Haklısınız efendim. Bunu düşünmemiş olduğumu söylemeye utanıyorum ama eğitim verirken bunu mutlaka dikkate alacağım.”
Hataları önleme tedbirleri talep etme fikri, bir bakıma örgütün sağlıklı işlediğini gösteriyordu. Sivil hayatta sorunlar genellikle hatayı yapan kişiyi işten çıkararak çözülebilirdi. Ancak ordu içerisinde tek bir kişinin hatası herkesin ölümü anlamına gelebilirdi. Birimiz hepimiz, Hepimiz birimiz için. Gerçekten son derece bilgece bir söz. Bir kişi başarısız olursa herkes ölür; diğer herkes çuvallarsa, tek bir kişinin çetin mücadelesi en nihayetinde kazanmaya yetmez.
“O meseleye gelince…”
Eğitimin devam etmesini takdir ediyorum ama bu yeterli olmaktan çok uzak. Asıl sorun kesinlikle saha tecrübesi eksikliği. Albay, Tanya’ya kendi görüşünü kabul ettirdiğini düşünerek heveslenmişti. Böylece, her ikisi de sadece bir şeylerin yapılması gerektiği hususundaki uzlaşılarına odaklandıklarından, görüşlerindeki tutarsızlığı fark etmeyerek garip bir yanlış anlamanın içine düştüler.
“Evet efendim, sorun nedir?”
“Onlara biraz tecrübe kazandırabilir misiniz?”
Büyük çaplı bir harekâtta korunaklı bir tecrübeden ziyade ihtiyaç duydukları şey, küçük çaplı muharebelerde eksiksiz bir tekrar ve gözden geçirmeydi. Tanya buna inanıyordu; bu yüzden hiç istemese de büyü kullanılmayan bir baskına girişmeye karar verdi.
Evet, muharebe tecrübesi, zayiat oranı olağanüstü düşük olan iyi eğitilmiş bir birlikle birlikte kazanılmalıydı. Tecrübe, teorik eğitimi her zaman döver.
“Emredersiniz efendim! Tecrübe, evet.”
Cesetleri eğitmenin hiçbir anlamı yoktu. Sahada büyük çaplı bir intikal muharebesi, yarma harekâtı veya sızma taarruzu gibi zorlu bir operasyon yapma fırsatının ne zaman doğacağı belli olmazdı. Durum böyle olduğu sürece birlikler her an emirlere yanıt verebilecek şekilde eğitimli tutulmalıydı; Tanya dikkatsiz ihmalkârlığı yüzünden kendine kızdı.
Birliğimde zayiat istemiyordum ve çömezleri kendi hallerine bırakırsam muharebe meydanının onları usta askerlere dönüştüreceğini sanıyordum ama bu tamamen yanlış bir yaklaşımdı.
“Evet, eğer onları bir süre siperlerde eğitme fırsatı olursa, sizin birliklerinizle birlikte savaşmalarını isterim.”
Taburunun yeni acemilerle birlikte bir eğitim birliği olarak siperlere gitmesinin cepheyi güçlendireceği doğruydu. İmparatorluk da insan gücünden son damlasına kadar faydalanmayı iyi biliyor. Savaşın anormalliği içinde mantıksızlığa ve tembelliğe düştüğü gerçeği Tanya’nın zihnine yeni yeni dank etmeye başlıyordu. Savaş işte bu yüzden kötü bir şey, diye düşündü. Savaş insanlığı ve mantığı uyuşturuyor, çürümüş fantezilerle insanı çıldırtıyor.
Bu düşünce zihninden geçtiğinde, tam da “Yani bana cephe gerisini bırakıp kendimi siperlere atmamı mı söylüyorsunuz?” diyerek direnmek üzereydi. Üstelik yanıma bir sürü sırt yükü alıp onlar eğitmemi mi istiyorsunuz? Kendi düşüncelerinin ne kadar zehirlendiğini görmek onu dehşete düşürdü. Aceleci ve dar görüşlü olmanın başarısızlığa yol açma ihtimalinin yüksek olduğunu bilmeme rağmen, bir kez tecrübe edince bu tuzağa düşmenin ne kadar kolay olduğunu bizzat anladım.
“Anlaşıldı efendim! Birliği eğitmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
“Harika. Yazılı emirleri hemen hazırlatacağım. Üzerinizdeki baskı için üzgünüm ama size güveniyoruz.”
“Evet efendim. Bana bırakın! Çok geçmeden sonuçları sunmuş olacağım.”
Ve böylece, ikisi de görüşlerinde açık bir çelişki olduğunu fark etmedi ve Tanya emirleri yerine getirmek üzere harekete geçti.
Akşam yemeğinin tadını çıkarmak için acele etmeyerek, emrindeki bölük komutanlarına bir gece muharebesi için hazırlanmalarını ve acemilerin lideriyle görüşmelerini emretti. Ayrıca emir subayına patateslerin kabul edilemez derecede bayat olduğunu belirtti. Emir subayı, lojistik birliğinin en yüksek öncelikle konserve getirdiğini söyleyince istemeyerek de olsa geri adım atmak zorunda kaldı… çünkü üstlerinin lojistik ağının idamesine ve verimliliğe odaklandığını seziyordu.
Dekovil hattı neredeyse kapasitesinin son sınırında çalışıyordu; bu yüzden uzun ömürlü olan ve önceden belirlenmiş bir plana göre taşınabilen konservelere öncelik veriyor olmalıydılar. Yani yakın zamanda taze sebze, taze et veya balık beklememeliyim. En azından kalori miktarı yönetmeliklere uygun olmalı. Yine de… Bu ihtimali kavradığında, zaten sade olan sofrasının daha da kasvetli bir hal alacağı gerçeğini kabullenmek zorunda kaldı.
Eh, sanırım savaşta düzgün yemek bekleyebilecek tek sınıf deniz kuvvetleri. Ya da belki sadece denizaltı mürettebatı—onlara iyi bakıldığını duymuştum. Tabii ki durumlarıyla ilgili diğer her şey en kötüsü…
Esas itibarıyla nakliye kolaylığına öncelik vermeye başlıyorlardı ve bu ona mantıklı geliyordu. Buna kesinlikle karşı çıkamazdı, bu yüzden yapacak başka bir şey olmadığından yemek konusunda kılıcını kınına soktu ve toplantısına devam etti.
Yaklaşan operasyonda yakın iş birliği ve sevk-idareyi korumak işte bu kadar hayati olacaktı. Sonuçta, normal bir büyücü taburunun gece muharebesindeki disiplini büyü vasıtasıyla sağlanırdı. Fakat tarafsız bölgenin ortasında müdahale formülü uygularlarsa tespit edilirlerdi; üstelik bireysel telsiz de dağıtılmayacaktı. Bu koşullar altında çiçeği burnunda acemilerle gece muharebesine girmek son derece gözü karacaydı.
İran’a düzenlenen Kartal Pençesi Harekâtı’nın başarı şansı muhtemelen bundan daha yüksekti.
O halde baskın için özerk takımlara mı bölünmeliyiz? Sadece tek bir imparatorluk büyücü takımının, nizami bir piyade bölüğüne denk ateş gücüne sahip olduğu söylenir. Pratik olarak bakıldığında, bir piyade bölüğü ile bir büyücü takımı gerçekten de muhtemelen aynı miktarda hasar verebilir.
Üstelik bu bir gece muharebesi. Karanlığın örtüsü altında onlara bu kadar büyük bir ateş gücüyle vurursak, geniş çaplı bir kargaşa yaratmayı bekleyebiliriz. Ama sonrasında savaşmaya devam etmek için büyüye güvenmek zorunda kalacağız. Bu da demektir ki müdahale formülü uyguladığımız an düşmanın geri çekilmesi ve tüm bölgenin rastgele bombardımana tutulması işten bile değil.
Ya da en iyi ihtimalle üzerimize doğrudan makineli tüfek ateşi yağar.
Bu durumda bölükler halinde mi sızma yapmalıyız? Mantıklı bir fikir ancak zorluk derecesi bambaşka bir seviyede. Her bir grubun şaşırtmaca yapıp ardından dört tamamen farklı noktadan taarruza geçmesi kötü bir fikir değil. Fakat dört bölüğün dördünü de sürmek, takviyeli bir tabur olsak dahi elimizde hiç ihtiyat kuvveti kalmaması anlamına gelir. İhtiyatları komuta etme bahanesiyle cephe gerisinde kalmak istiyorum, bu yüzden bu planı kabul edemem.
En yüksek eğitime sahip olan Birinci Bölük’ü yanıma alacağım. Baskını diğer tüm bölüklerin yapması benim açımdan en iyisi olurdu ancak astlarım, ana taarruz gücünün Birinci Bölük olduğu bir planı savunuyorlar. İhtiyatsız yola çıkıp diğerlerinin sahte taarruz yapmasını istiyorlar.
Gece muharebemizin hedefi düşman askerlerini kaçırmak; bu görece daha az zorlu bir iş. Temel olarak, İstihbarat Dairesi’nin sohbet etmesi için ikaz siperindeki düşman nöbetçilerini dostane bir şekilde davet edeceğiz.
“Yani hepiniz sıcak temastan olabildiğince kaçınmak istiyorsunuz.”
“Evet Komutanım. Dürüst olmak gerekirse, o acemiler varken çatışmaya girmemiz imkânsız.”
Çatışmadan kaçınmanın önemli olduğunu kabul ediyorum. Aldığım emirler son derece açık. “Onlara gece muharebesi tecrübesi kazandırın.” Nokta.
Düşmanı ve kendini bilirsen, yüz savaşa da girsen sonuçtan korkmamalısın. Ya da gelişmiş ve medeni bir biçimde birbirinizi anlamaya gayret etmelisiniz. Bu doğrultuda, düşman askerlerini davet etmek için gece vakti biraz yürüyüşe çıkmak o kadar da fena sayılmaz.
Hayır, hiç fena değil. Şey, pek iyi olduğu da söylenemez. Sanırım bazı şeyler basitçe iyi ya da kötü diye yaftalanamıyor.
“Hız hususunda endişeliyim. Hepsinden öte, bu iş yıldırım hızında bir geri çekilme gerektirecek.” Hiç düşünmeden endişemi dile getiriverdim. Pekala, birliğin başındaki kişi olarak her türlü ihtimali değerlendirmek ve hazırlık yapmak zorundayım.
“Hay aksi, bunu hiç düşünmemiştim,” deyip işin içinden sıyrılamam.
“Mümkündür” deyip başarısız olursam bana gülerler. “İmkânsızdır” dersem de beceriksizlikle suçlanıp azarlanırım.
Endişelerimi ortaya koymak durumundayım; bu meseleyi ciddiyetle düşünmeliyiz. Direnen düşman askerleri öldürülmeyecek, sadece etkisiz hale getirilecek. Şey, bir büyücü için bunu yapmak çocuk oyuncağı. Harp Okulu’nda ve temel eğitimde insanları ne diri ne ölü bırakmanın pratik yöntemlerini fazlasıyla öğreniyoruz. Yüce Daigongen ve Zusho taktikleri şaşırtıcı derecede işe yarıyor.
Karşımızdakiler köylü değil asker ama yönetim teorisi açısından bakıldığında sonuç aynı. Aslına bakarsanız, bunu sivillere uygulamak bana çok daha zahmetsiz geliyor.
Ya da küreğin düz tarafıyla kafalarına hafifçe vurabiliriz. Küreği yanlamasına savurursanız keser ama düz tarafıyla vurursanız adamı anında bayıltır. Gerçekten çok kullanışlılar—o kadar ki tüm acemilerin sadece küreklerle silahlandırılıp katılmasını isteyeceğim geliyor.
Peki ama misafirlerimizi ele geçirdikten sonra ne yapacağız? İkaz siperi alarm verirse, önümüzde sadece iki seçenek kalır: ya savaşmak ya da kaçmak. Amacımız esir almak olduğu sürece savaşmanın hiçbir anlamı yok. Elinizdeki tek güç keşif grubunun kas gücünden ibaretken, siper savaşında karşı taarruza geçen bir birlikle çatışmak tamamen abes bir yıpratma savaşına döner. Çekilme fırsatını kaçırırsak da kelimenin tam anlamıyla boşu boşuna ölmüş oluruz. Bu yüzden bize verilen görevi tamamladıktan sonra orada oyalanmamız için hiçbir sebep yok.
İş bittiğinde doğrudan eve dönmekten daha güzel bir şey olamaz.
İşte bu yüzden, o ana kadar gizlediğimiz mana sinyallerini dert etmeden hıza öncelik verebilir ve uçuş formülleriyle kelimenin tam anlamıyla oradan fırlayıp uzaklaşabiliriz. Mana sinyalinizi serbest bırakıp muharebe hattından topuklamak için uçuş formülünden daha iyi bir yöntem yoktur. Yaşasın uçuş formülleri.
Birkaç dakika boyunca canımızı dişimize takıp kaçmamız gerekecek; aksi takdirde yağdırılacak imdat ateşinin ortasında havaya uçarız.
Yine de farklı bir açıdan bakarsak, bize çarpan her neyse doğrudan isabet ettiği sürece acı çekmek zorunda kalmayız.
Her şeye rağmen herkes hayatın tadını çıkarmak ister.
İntihara meyilli insanlar bile kendi varlıklarından intihar etmek isteyecek kadar tutkulu bir umutsuzlukla doğmazlar. Geleceğe inanabildikleri sürece tüm insanlar aydınlık ve huzurlu bir yarın inşa etme konusunda harika bir potansiyele sahiptir. İnsanın yeri doldurulamaz; hepimiz benzersiziz.
En azından başkalarını bilmem ama benim bir benzerim daha yok. İşte bu yüzden ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak istiyorum. Hayır, hayatta kalacağım. Bu uğurda, o birkaç dakika boyunca tam gaz gitmek için şeytanı bile Tanrı diye överim.
Çekilirken birbirimize göz kulak olacağımızı söylüyorum ama kesinlikle durmayacağım. Geride kalmak, şanslıysanız esir düşmek, değilseniz muharebede ölmek demektir.
“… Şey, görünüşe göre gerektiği kadar gerginsiniz.”
Görünüşe göre astlarımın hepsinin tahtası eksik. Bir endişemi dile getirdim, peki neden “gerektiği kadar gerginsiniz” diye konuşuyorlar? Birliğimi kurarken bir sürü savaş bağımlısını toplamak bir hata mıydı?
Biraz mesafe koymak istiyorum. Farklı—normal—bir fikri olan birini arıyor gözlerim. Birliklerimi süzdüğümde Teğmen Serebryakov’un elini kaldırdığını görüyorum.
“Binbaşım, yeni katılan acemilere gidiş yolunda destek vermemiz gerekse de asıl tehlikeli kısım son birkaç dakika olacak.”
Bu çok daha mantıklı bir bakış açısı. Biri ses çıkarmadığı ya da kafasızın teki mana sinyali yaymadığı sürece yaklaşma aşamasında bir sorun yaşamayız.
“Teğmenim, siz de ben de Ren’de acemilerin batırmasından tiksinecek kadar çok gördük. Onların üstesinden gelebilirsiniz, değil mi?”
“… Gerekirse gelirim. Ancak Binbaşım, buna gerek kalmaması için onları korumak adına elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
“Hmm. Pekala, sunulan görüşlerin üzerinden bir geçelim.”
Ortaya konan en mantıklı sonuçları bir araya toplayalım.
1. Çatışmadan kaçınmak için elimizden gelen her şeyi yapmak.
Barış en iyisidir elbette. Buna karşı çıkmak için hiçbir sebep yok.
2. En güçlü birliği göndermek.
Bu can sıkıcı ama askeri mantık açısından buna itiraz edemem. Tedbirli bir yaklaşım olduğu için kabul edildi.
3. Farkedilmezsek yaklaşma safhası mümkündür. Çekilmek ise tehlikeli olacaktır.
Topladığımız noktalar bunlardı. Muhtemelen en güvenli plan bu. Yani istikrarlı bir ilerleme ve hızlı bir çekilme organize edersek sanırım hiçbir sorun yaşamayız. Birlikler işi eline yüzüne bulaştırsa bile, onları destekleyecek bolca Ren tecrübesine sahip subaylar ve astsubaylar olacak. Teğmen Serebryakov ve alt kademelerden yükselen diğerleri muhtemelen bu işi layıkıyla yerine getirecektir.
“Güzel. Plandan onları haberdar edeceğim.”
Şimdi, ilk pikniğimize yeni büyücülerden hangilerini götürsem acaba?
Akşam yemeğinde patates vardı. Ve çok az taze et. Geri kalan her şey konserveydi. Büyücülere genellikle iyi bakılır, ben bir de subayım ama bana reva görülen şey bu. Burası hâlâ cephe gerisindeki üs olduğundan iyi durumda olduğu söyleniyor; cephe hattındaki durumu merak ediyorum doğrusu. Büyük Ordu’nun düşman hatlarına baskı kurduğunu duyuyorum ama Lojistik Dairesi muhtemelen hâlâ zorlanıyor.
Zihninde bu düşüncelerle, henüz yeni tayin edilmiş olan Hava Büyücü Teğmen Warren Grantz, yemeğini tıpkı askerlerin yaptığı gibi hızlıca yedi. Yemek, tatbikat alanındaki kumanyalardan daha iyiydi.
En azından iştahını doyuruyordu ve damak tadına aykırı değildi. Ancak yemek daha iyi olsa bile, aslında birkaç gündür moral olarak çökmüş durumdaydı. Ne de olsa çatışmaların en şiddetli geçtiği bölgeye gönderiliyordu.
Hayır, akademiden ayrılırken Ren’e gönderileceği için bazen heyecandan titrediği bile oluyordu. Hatta parlak zaferler kazanıp bir kahraman olacağını düşünmüştü.
Fakat askeri tren cepheye doğru ilerleyip Ren bölgesine yaklaştıkça bu hevesi solup gitti.
Gördüğü şeyler mermi çukurları ve yanmış, kabarmış kalıntılardı. Görüş alanındaki her şey griydi. Hepsi ama hepsi kavrulmuş alanlardı. Keskin koku burnunu sarmaya başladığında, ruhu tamamen çökmüştü. Ve belki de bir imparatorluk demiryolu topuna ait olan büyük bir topun gürlemesi endişelerini daha da artırdı.
Farkında olmadan, o ve diğerleri huzursuzca etraflarına bakınmaya başladılar; yoldaşlarının birçoğunun aynı kaygılı yüz ifadesini taşıdığını gördüler.
Bu yolculuk sırasında vakit geçirmenin birkaç yolundan biri söylentileri paylaşmaktı. Duyduğuna göre, eski askerler ya uyuyor, ya kağıt oynuyor ya da dedikodu yayıyorlardı. Grantz ara sıra kestiriyor, bunun dışında tren sallanarak ilerlerken sohbet ediyordu. Bildiği bazı söylentileri de duydu.
Örneğin, akademideki bir efsaneye göre, ikinci sınıf bir öğrenci bir keresğinde Harbiyeli Degurechaff’ın muharebe meydanından daha korkunç olduğunu mırıldanmıştı. Gerçekten de korkunç biri. Ren Karargâhı’na teslim olurken zihninden bu düşünceler geçiyordu.
Vardığında, bir eğitim birliğine atanacağını öğrendi ve bu onu rahatlattı.
Karargâha göre, tayin edilmeden önce yedek güç olarak yeniden eğitilecekti, bu yüzden yapılacak ilk şey cephe hatlarına alışmaktı.
Belki de bunu başarabilirim! Böyle düşündüğü günlerin üzerinden birkaç gün geçmişti.
“Beyler, Ren cephesine hoş geldiniz!”
Eğer şeytan diye bir şey varsa, o kesinlikle eğitmenimiz, 203. Hava Büyücü Taarruz Taburu komutanı efsanevi Binbaşı von Degurechaff olmalıydı.
O gülümseyiş tarzı. Bize hamam böceğiymişiz gibi bakışı. Kana susamış gibi görünen o hali.
İsyankar bir alt sınıf öğrencisini öldürmeye veya kafasını yarmaya çalıştığına rahatlıkla inanabilirdim. Muharebe meydanında bir çuvallarsam beni kesinlikle öldürür. Aynı zamanda danışmanım olmak zorunda kalan eğitmenin yanında kendimi işte bu kadar tehdit altında hissediyordum.
Ağlamak istiyorum.
Bütün takviye personeli arasında akademi eğitiminden geçmiş tek kişi bendim. Başka bir deyişle, herkes onun küçük bir kız kılığına girmiş bir iblis olduğu söylentisini ya bilmiyor ya da gülüp geçiyordu. O küçük çocuk yapabiliyorsa savaşı idare edebileceklerini düşünenler yine en güvenli taraftaydı.
Onu küçümseyenlerin yapabileceği şeyleri düşünmek bile karnıma ağrılar girmesine yetiyordu. Müteselsil sorumluluk kelimelerinden hiç bu kadar nefret etmemiştim.
Bu gece görevde değilim. Erkenden yatmaya gitmeliyim. Tam da böyle düşündüğüm anda gerçekleşti.
Çağrılmıştık. 203. Hava Büyücü Taburu’nun, takım halinde gruplanarak üç dakika içinde brifing salonunda hazır bulunması emredildi.
“Çabuk olun! Koşun!”
Akşam yemeğini bitirmek üzere olan takımıma acele etmelerini söyledim; brifing salonuna doğru koştuk ve iki dakika elli bir saniyede ucu ucuna yetişmeyi başardık. Başka hiçbir takım henüz varmamıştı. Aslında, Dördüncü Takım’da olan bizlerle yarış halinde olan Yedinci Takım da koşarak içeri girdi. Tam o saniyede, üç dakika dolmuştu.
Bir sonraki saniyede ise kıdemli subayların yüzünde geniş tebessümler belirdi ve geç kalan takımları gidip bizzat almaya koyuldular. Diğerleri geç kaldıkları için en ufak bir pişmanlık hissetmişler miydi acaba?
Her halükarda hepimiz hızla toplandık. Ve gülümseyen tabur komutanımız, gece düzenlenecek bir piknik planını ilan etti. İçeriğinin piknikle uzaktan yakından bir alakası yoktu elbette.
“Ne yazık ki beyler, Dördüncü ve Yedinci Takımlar dışındakilerin cezayı hak ettiğini düşünüyorum.”
Bu binbaşı, vaktiyle harp okulundaki bir konuşmasında, işe yaramaz sırt yüklerinin öldürülmesi gerektiğini söyleyen kişinin ta kendisiydi. Üç dakika içinde yetişmeyi başaramayan grupların cehenneme atılacaklarını tahmin ettiğimden onlar adına üzülmüştüm ama düşündüğüm gibi olmadı.
“Acele etmenin önemini kavramanız adına sizi siperlere gönderiyorum. Söylediğimde anlamıyor gibi göründüğünüze göre, hantal davrananların başına neler geldiğini bizzat yaşayarak tecrübe edeceksiniz.”
Onlar kelimenin tam anlamıyla cehennemin dibine gömüleceklerdi. Şoka giren büyücüler derhal ikaz siperinde görevlendirildi. Çatışmaların en cehennemi geçtiği bölgenin en ön saflarındaki ikaz siperinde… Yaygın tabirle “kanarya” olacaklar, yani en ileri hatta ilk saldırıya uğrayanlar haline geleceklerdi. Ölüm oranı doğal olarak en yüksek seviyedeydi; tek bir an bile dinlenemeyeceğiniz bir mevziydi burası.
Bu arada, madenlere götürülen kafesteki kuşlardan mülhem onlara kanarya deniyordu. Bu benzetme, bu mevzideki herhangi birinin varlık sebebinin tepki vermeyi kesmekten ibaret olduğuna dair yapılan eleştirilerden kaynaklanıyordu.
Ancak ben de hemen rahatlamamalıydım.
“Pekala, siz dakik ve beyefendi askerler, size bir ödülüm var.”
Bize harika bir şey söyleyecekmiş gibi her birimize teker teker baktı. Yanımdaki takım arkadaşlarım bir ödül beklentisi içinde gibi görünüyordu ama bende o göz yoktu.
İçimde çok kötü bir his vardı.
“Sizler dostluk bağlarını güçlendirecek ufak bir rekreasyona hak kazandınız. Pikniğe gideceğiz, kadeh kaldıracağız ve bize eşlik etmeleri için birkaç yeni dostu yanımızda davet edeceğiz. Buna bir nevi parti de diyebilirsiniz.”
O bunları söyler söylemez, birisi elimize “Saha Gezisi Rehberi” yazan bir broşür tutuşturdu. Piknik prosedürü mü?
“Önce el bombalarınızı ve küreğinizi kuşanın; ardından tüfeğinizi ve hesaplama mücevherinizi hazırlayın. Yakın mesafe muharebesi için gece kamuflajı giyin. Bu arada, izin almadan hesaplama mücevherinizi veya tüfeğinizi kullanırsanız vurulur ya da dövülerek öldürülürsünüz. François askerleri de insandır. Bu da demek oluyor ki onlarla dostluk kurabilirsiniz”?
Öyleyse neden onları küreklerle bayıltmak zorundaydık?
“… Kadim zamanlarda insanlar yumruklarıyla konuşarak dost olurlardı”?
“Günümüzün medeni insanları ise medeniyetin doğurduğu o aracı kullanır, yani küreği…”
Bu tam bir çılgınlıktı. Kimse bunu yüksek sesle dile getirmedi ama herkesin yüzündeki ifade tam olarak buydu. Bu, düşman askerlerini kaçırmak için gece vakti düzenlenen bir görevdi—sözde bir istihbarat toplama harekâtıydı ama yine de son derece tehlikeliydi. Düşmanları yanımızda sürükleyerek geri getireceksek, düşman siperlerine kadar yaklaşmamız gerektiği izahtan vabasteydi.
Temel olarak, makineli tüfeklerin, her türlü ağır topçunun, piyade tüfeklerinin, keskin nişancıların ve sürüyle askerin pusuda beklediği düşman mevzisine sızmak ve en yüksek alarm durumundaki ikaz siperinden düşman kaçırmak zorundaydık.
“… Geberip gideceğiz.”
İşlerin gerçekten çirkinleşeceği yer tam da burasıydı. “Pek çok dostla haşır neşir olmak için küreklerinizi kullandıktan sonra, birkaçını evimize davet edelim. Ancak sanırım tüm dostlarımız ayrılmamızı engellemek için türlü yollara başvuracaktır. Saha gezisi, onları başınızdan defedip eve varana kadar devam eder”?
“Bu arada, siz siz olun dakik askerlerime pek endişelenmiyorum ama tek bir şey var…” Işıl ışıl gülümsedi. Tanrım, lütfen bizi koru. “Çok yavaş kalırsanız, sizi geride bırakırız. Evet, gıyabında terfi alıp çifte rütbe atlamak isteyen varsa orada kalabilir. Hayattaki başarınıza engel olmak istemeyiz.”
Onunla ilk karşılaştığımda da benzer şeyler söylemişti. Kelimesi kelimesine gerçek olduğunu o zaman anlamamıştım!
Hava Büyücü Teğmen Warren Grantz tir tir titrediğinin farkına vardı.
Hayatta kalma içgüdüm avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Savaştan, muharebeden, öldürmekten kaçınmak istiyordum. Tereddüt ediyordum.
Ancak Binbaşı von Degurechaff’ın tek bir bakışı, o içgüdüyü bastırmaya yetti. O çok ama çok daha korkunçtu. Çoban köpeği tarafından güdülen kuzular gibi yola koyulduk. Tek bir kişi bile inlemeye dahi cesaret edemedi. Gecenin karanlığından faydalanıp sessizce sürünerek ilerledik.
İlk darbeyi vuran tabur komutanı oldu. Küreğinin çıkardığı tok sesin ardından birkaç kişinin iniltisini duyduk. Gafil avlanan düşman askerlerine biz de canımızı dişimize takarak vurduk.
O andan sonra ne kadar zaman geçti?
Yaşananlar bir ömür gibi hissettirmişti ama gerçekte yalnızca birkaç onlarca saniye sürmüştü.
Kısacık bir andı. Bu kısıtlı zaman diliminde, ikaz siperinin belirlenen bölgesindeki tüm düşman askerleri ya etkisiz hale getirilmiş ya da bir daha asla uyanamayacakları derin bir uykuya daldırılmıştı.
Kürek darbesinin sarsıntısını hâlâ elimde hissedebiliyordum; akademiye bize öğretilen ateş etme tepmesinden çok farklıydı. O özel duygu, bir şeyi ezmenin verdiği o his, bedenime adeta kazınmıştı.
Eğer öylece bırakılsaydım bana ne olurdu acaba?
“Vakit geldi. Bölük, esirleri taşıyın. Çömezler, siz desteksiniz. Otuz saniye içinde büyü yasağı kalkıyor. Buradan uçarak uzaklaşıyoruz. Saatlerinizi senkronize edin—üç, iki, bir, başla.”
Ancak sakin, istifini bozmayan bir fısıltıyla verilen emirler beni gerçekliğe döndürdü. Aldığım eğitimle birleşince, bedenimi yavaşça harekete geçirdiler. İşte bu anlar için eğitilmiştim. Bizi kurtaran aldığımız eğitim oldu.
Talimat verildiği gibi, otuz saniye sonra hesaplama mücevherimi tam güçle çalıştırıp havalandım.
Kendi savunma hatlarımıza doğru kelimenin tam anlamıyla tabanları yağladık. Sadece birkaç dakika sürdü. Tek yapmamız gereken uçmaktı—bu kadar basitti. Ama korkunçtu. Her top atışında kalbim güm güm çarptı. Nefes almak canımı yakıyordu.
O kadar dehşete düşmüştüm ki artık kendimde gibi hissetmiyordum.
Kaza kurşunlarına hedef olmamak için yüksekten uçup arka üsse doğru güvenli bir rota çizdiğimizde, vücudumdaki tüm stres bir anda çekildi ve üzerime ağır bir yorgunluk çöktü.
Binbaşı nasıl olup da bu kadar sakin bir şekilde ilahi söyleyebiliyordu?
Bugün, sabah egzersizlerini tamamlayıp kahvaltısını ettikten sonra Binbaşı von Degurechaff, kararını vermişçesine kalemine uzanıyor.
Arka üste askeri posta işliyor. Doğal olarak, gerek görüldüğünde mektup göndermek mümkün.
Askeri posta olduğu için bazen gecikmeler yaşanıyor ama genelde her normal mektup gibi gönderilip alınabiliyor.
Tabii ki onun gibi akrabası olmayan birinin yazacak kişisel bir mektubu yok.
Sadece resmi işler veya gayriresmi askeri hususlar üzerine yazar.
Bu kez yazdığı şey ise resmi bir evrak. Yine de nadir görülen bir tereddütle kağıtlarını çıkarıyor ve kalemi kağıdın üzerinde isteksizce ilerliyor.
Bu belgelerden zaten bir yığın yazmış durumda. Bunları sadece işinin bir parçası olarak kabul edip hallediyor. Ancak bugün kalemin ucu ona ağır geliyor.
Eh, bir insanın bunu hiçbir sıkıntı duymadan yazabilmesi zaten daha garip olurdu.
Astsubay Kıdemli Başçavuş Anluk E. Kahteijanen’in değerli ailesine,
Ben Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff, kendisinin amiriyim.
Üzülerek bildirmek isterim ki biricik evladınız Anluk E. Kahteijanen, sakatlık nedeniyle terhis edilmektedir.
Bir harekât sırasında aniden rahatsızlanmış olup askerî tabip, kendisinin uzun süreli askerlik hizmetine dayanmasının zor olacağına kanaat getirmiştir.
İyileşmesi büyük olasılıkla evde veya bir askerî hastanede uzun bir istirahat süreci gerektirecektir.
Personel Dairesi de bu tedavi planını onaylamıştır.
Lütfen kendisiyle görüşüp huzurlu bir iyileşme süreci geçirmesini sağlayınız.
Ve evladınızı sizlere bu vaziyette geri teslim ettiğimiz için lütfen bizi bağışlayınız.
Kendisi üstün bir büyücü, yeri doldurulamaz bir silah arkadaşımız, cesur ve herkesin güvenini kazanmış bir askerdir.
Anluk E. Kahteijanen’in artık saflarımızda yer almayacak olmasından derin bir üzüntü duyuyoruz.
Küçük bir teselli olsa da kendisini 1. Sınıf Cephe Hizmet Liyakat Rozeti ve Sakatlık Madalyası’na teklif ettim ve her ikisi de onaylandı.
Tam olarak sağlığına kavuşmasını temenni ederim.
Saygılarımla,
[xxx] Birlik Komutanı, İmparatorluk Ordusu Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff
Bir adamımı bozuk patatesler yüzünden kaybedeceğim günlerin geleceği hiç aklıma gelmezdi. Anlaşılan bir Amerikalı Thunderbolt pilotunun “Gazi bir asker bile gıda zehirlenmesini yenemez” şeklindeki efsanevi sözü bir şakadan ibaret değilmiş.
Demek o patatesler gerçekten de çürükmüş. Tanya, kötüleşen lojistik durumuna sinirlenerek kalemini kenara koyuyor.
Bir astın başına bir şey geldiğinde ailesine mektup yazmak amirin sorumluluğudur, yazmaktan kaçındığımdan değil… ama patatesten gıda zehirlenmesi mi? Tanya mektubu bitirdi ama yaşanan bu olay karşısında hisleri karmaşık ve bir türlü olayın etkisinden çıkamıyor.
Yemeğini yemiş, gece baskınına katılmış ve dönüşte kusup korkunç bir karın ağrısından şikayet ederek beni şok etmişti. Donakalmıştım. Kıdemli bir askerin öyle kıvrandığını görünce, KBYN bir silahla vurulduğundan emin olmuştum. Bu silahlar büyücüler üzerinde bile etkiliydi. Aceleyle bir tıbbi büyü formülü uyguladım ama bu sadece ağrısını hafifletti. Koruyucu katmanlar eksiksiz bir KBYN koruması sağlıyordu, bu listede yer almayan yeni bir silahın geliştirilmiş olabileceği düşüncesiyle paniğin eşiğine geldiğimizi hatırlıyorum.
Askeri tabip koşarak gelip onu muayene ettiğinde nihayet rahat bir nefes alabilmiştik. Başka bir deyilşle, sadece ani, akut bir gıda zehirlenmesiydi. Ve bu da sadece bahtsız Anluk E. Kahteijanen’i vurmuştu.
İyi bir büyücüydü, lanet olsun. Birini cepheden bu şekilde göndereceğim hiç aklıma gelmezdi.
Yine de Personel Dairesi’nin onun bu durumunu görev maluliyeti olarak değerlendirmesi harika oldu. Bu sayede hem maaşını alabilecek hem de bir asker olarak onuru lekelenmeyecek. Bir subay olarak benim sicilime de yüz karası bir astın lekesi sürülmemiş oldu.
Yani, bir askerini bozuk patates yüzünden kaybeden subaya ancak gülünür zaten. Birlikte kendi midesine yenik düşecek bir adamın çıkacağı kimin aklına gelirdi ki…? Yok ya, komik bile değil.
François bombardımanı her zamanki gibi saat gibi şaşmadan mevzilerimizi sarsmaya devam ediyor; ama ifade etmesi güç bir sebepten ötürü bir adamımı arkaya göndermek zorunda kaldığım için bu hayırlı günde garip bir şekilde derin düşüncelere daldım.
Yine de bu dersimizden çıkardığımız hisseyi derhal uygulamaya koyduk. Nitekim bu sabahki kahvaltı pastırma, peksimet ve sahte kahveden ibaretti. O sabıkalı patateslerin arz-ı endam ettiği sebze çorbası ise alelacele imha edildi. Şahsen sebzesiz beslenmekten ötürü dengesiz bir diyet uygulamaktan endişe ediyorum ama elimden gelen bir şey yok.
Sabahın köründe birini erzak temini için gönderdim, belki öğle yemeğinde konserve sebze yeme fırsatı buluruz diye umuyorum. Eh, bir harp meydanında olsak dahi bu rutinlerin cenderesine düşmekten kaçamıyoruz ve bu durumdan biraz sıkılmaya başladım. Bu rutin döngünün dışında adamakıllı bir yemek yiyebilseydik ne güzel olurdu.
Bunların haricinde, siperlerdeki gündelik mücadelemiz Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok atmosferinde seyrediyor. Esasen her gün aynı kalıbı tekrarlayıp duruyoruz. Dikkatimi canlı tutan tek yenilik, cephe hattında eğitime tabi tutulan acemilerin iş yapıp yapmadığı.
Zaten onları sürmeli henüz bir gün oldu. Tanya, siperlerdeki bir haftalık harp vaftizinin ardından işe yarayıp yaramayacaklarının ortaya çıkacağını öngörüyor.
İşe yaramazlarsa yapması gereken tek şey onları geri gönderip yeniden eğitime tabi tutulmalarını talep etmek.
Bu yüzden harbin insanı körleştiren o darlığına hayıflansa da kendini birliklerini eğitmeye adamış durumda. İlk olarak, tam da amirinin söylediği gibi onlara en zorlu testi sundu; risklerine rağmen isteksizce de olsa onları gece baskınına çıkardı fakat büyük bir şaşkınlık ve memnuniyetle gördü ki sadece iki zayiat verdiler.
Otuz saniye içinde havalanacaklarını herkese duyurmuş olmasına rağmen o iki kişi hıza yetişemeyip topçu bombardımanında buharlaştı; bu durum astlarından biri tarafından teyit edildi. Hepsi bundan ibaretti. Bunun dışında tüm acemiler talimatlara harfiyen uydu ve kimse aklını kaçırmadı. Tanya, ikili hücrelerinde birlikte havaya uçan acemilerin talihsizliğini zihninde tartarken kendini hafiften felsefi bir ruh halinde buluyor ve gıda zehirlenmesinde şansın rolünü sorgulamaya başlıyor.
Her halükarda, yapması gerekeni yapıyor.
Ama aslında, üstüne düşeni yapıyor olsa bile bazen şüpheci bakışlara maruz kalıyor.
Örneğin, “EMİRLERİNİZ DOĞRULTUSUNDA EĞİTİMLERİNE DEVAM EDİYORUM,” diye rapor verdiğinde,
Aldığı yanıt “ANLAŞILDI. BAŞARILAR.” oldu.
Ancak gece baskınına çıkıp sadece iki zayiat verdiklerinde, üst kademe ona bir dahakine daha dikkatli olmasını söyledi. Belki de sıfır zayiatla yapmasını istediklerini düşünmeye başladı.
Ama burası bir harp meydanı diye savundu kendini, üstelik yüksek riskli bir harekata giriştik. Bu şartlar altında iki acemi kaybetmek hiç de fena sayılmaz.
Lakin iş şansa gelince, Tanya bazı faktörleri hesaba katması gerektiğini kabul etmek zorunda galiba.
Yine de Sırf kayıp istemedikleri ve birliği talihsizlik yaşadığı için faturanın orada bulunan komutan olarak kendisine kesilmesini acınası buluyor.
Tarihin özel şirketlerden Amerikan ordusuna kadar küçük çapta kendini tekrarladığını biliyorum. Mesela şu MacArthur denen adamın astı Eisenhower’a geçit töreni planlamasını emredip sonra da bunu hatırlamadığını iddia etmesi gibi—tarih boyunca buna benzer pek çok kokuşmuş olay yaşandı.
Yine de Tanya kendini cidden çok üzgün hissediyor. Ahh, neredeyse ağlayacağım. Yani, ben kız çocuğuyum sonuçta!
…??
Zihni kontrolden çıkınca, aniden bir terslik olduğunu fark ediyor.
Zihnini psikolojik kirlenmenin dehşeti kaplıyor.
Can havliyle bir tür yardım bulmak için koşturmaya başlıyor.
Doktor! Bir doktor görmem lazım!

