YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 29 / Ren’in Şeytanı: 24 Şubat, Birleşik Yıl 1925, Berun Varoşları, İmparatorluk Ordusu Askeri Mahkemesi
Tanya’ya soracak olursanız ordunun nihayetinde devletin meşru şiddet aygıtı olduğunu söylerdi. Ne kadar edebi süsleme yapılırsa yapılsın, kurumun temel niteliği asla değişmez. “Ne demek ‘şiddet aygıtı’?” diyerek öfkelenenler ise… …ya askeriyeden hiç anlamıyordur ya da seçmen kitlesinden; ortası yoktur.
Her iki durumda da, tanımı ne olursa olsun, ordu zapturapt altına alınmak zorundadır. Dolayısıyla, bu teşkilatı oluşturan bireyler ne kadar güvenilir olursa olsun, boyunlarına bir tasma geçirilmelidir.
İmparatorun ordusu, İmparatorluğun muhafızları, halkın öncü gücü, ulusun kalkanı… Böyle övgülere boğulan İmparatorluk Ordusu bile bu kuralın istisnası değildir.
İmparatorluk tebaası askerleriyle gurur duyar. İşte bu yüzden idealden sapılması derin bir kınamaya sebep olur.
İmparatorluk ordusu bir standart olarak tüm subay ve erlerinin örnek birer vatandaş olmasını arzular. Bu beklentiler, en alt kademedeki erbaşlara kadar istisnasız uygulanır.
Bunun doğal bir sonucu olarak, şerefli subaylardan Düzgün davranış sergilemeleri özel bir vurguyla talep edilir. Bir bakıma, barış zamanında bu tutum askerlik kalibrenizden çok daha hayatidir. Neticede askeri makamlar kurallara hastalıklı bir tutkuyla bağlıdır; bu da tek bir kuralı çiğnemeniz durumunda sizi bir divanıharp yargılamasının beklediği anlamına gelir.
Toplumsal bir sınıf olarak subaylar, askeri mahkemeye çıkarılmaktan utanç duyarlar. Fakat bu dediğim barış dönemi içindir. Şerefe öncelik verilen ve ulvi amaçlara tapılan o huzur dolu çağ geride kaldı.
Artık savaştayız. Askeri mahkemelerin baktığı hususlar da görevinizi tereddüt etmeden ifa edip etmediğiniz meselesine dönüştü.
Dolayısıyla askeri mantığa göre, görevini yapmaktan başka suçu olmayan bir subayın yetersiz mevzuat yüzünden uluslararası bir diplomatik pazarlığın mezesi olmasını göz ardı etmek zordur.
Diğer taraftan, hariciye açısından bakıldığında… …üst düzey subayların bir kısmı ile diplomatların çoğu saçını başını yolmaktadır. “Lütfen siyasi dengeleri de gözetin!” diye talepte bulunurlar. “Gözünü kırpmadan görevini yapan bir subayı günah keçisi mi yapacaksınız?” karşılığı verilir. Bu iki bakış açısının çakışması, mahkeme salonunda patlamaya hazır bir atmosfer yaratır.
İşte burada kanunlara uygun bir yargı sürecinin icra edilişine tanık oluyoruz.
“Binbaşı von Degurechaff, bu mahkeme hakkınızdaki davayı düşürmüştür.” Yargıçlık görevini yürüten hukuk uzmanı ayağa kalkar; üniformalar ve takım elbiselerden oluşan öfkeli bakışların gölgesinde kararı okur.
Davamı reddediyorlar. Yani bu uzlaşma, talebi haklı bir gerekçe yok diyerek reddetme zorunluluğundan kaçınmalarını sağlıyor; davanın teknik olarak usul şartlarını taşımadığını belirterek esasa ilişkin bir karar vermekten sıyrılıyorlar.
Hâkim subayın elindeki kağıdı okurkenki yüz ifadesi, üç gece üst üste en lüks Albion mutfağı yemeklerini yemek zorunda kalmış bir Françoislıdan farksızdır. Her iki tarafın da itibarını korumaları gerekmektedir ancak pozisyonlar bu derece çeliştiğinde diyalektik sentez tek çözümdür. Başka bir deyişle, davayı rafa kaldırmaktan başka çare yoktur.
“Tarafsız bir ülkeye ait geminin vurulması ve batırılması talihsiz bir kazadan ibarettir.”
Ancak bu cümleyi sona ekleyerek yaşanan olaydan duyduğu üzüntüyü ifade etme imkânı bulur. Mahkeme salonunda oturan herkes, başkanlık eden hukuk subayının bu cümleyi şoku bir nebze olsun hafifletmek için araya sıkıştırdığını açıkça anlamaktadır.
Tanya açısından ise bu tam da beklediği tarzda bir uzlaşmadır. Teşkilatın mantığına sadık kalan birinin, bütüne zarar verecek bir şey yapmadığı sürece disiplin cezasına çarptırılma tehlikesi yaşamayacağını gayet iyi bilir.
Dışişleri Bakanlığı ekibi de zaten böyle bir karara hazırlıklıydı. Ordunun kendilerine istedikleri kararı vermeyeceği yönündeki karamsar düşüncelerle salona girmişlerdi ama yine de durumu kavrıyorlardı. Tabi ki durumu kavramış olmaları, dinleyici sıralarından Tanya’ya doğru sıktıkları yumruklarıyla fırlattıkları nefret dolu bakışları hafifletmeye yetmiyordu.
Bu sırada Tanya olarak ben, sanki anne babalarını öldürmüşüm gibi bu ölümcül bakışlara maruz kalmamı oldukça haksız buluyorum. Elbette Dışişleri mensuplarının ne düşündüğünü anlayabiliyorum. Commonwealth kamuoyunu yatıştırmak için acilen bir günah keçisine ihtiyaçları var.
İyi ya da kötü, Dışişleri mensupları devletin bütüncül çıkarlarına odaklandıklarından, bireysel menfaatleri ulusal meselelerle aynı çerçevede değerlendirmezler.
Eh, bu gerçekten can sıkıcı. Tanya iç çekmek ister ama adamların zaten içten içe köpürdüğünü gördüğünden çenesini kapalı tutmanın daha akıllıca bir plan olduğuna karar verip sessizliğini korur.
“Meydana gelen kaza sebebiyle uluslararası ilişkilerin zarar gördüğü acı bir gerçektir; ancak hem içtihatlar hem de kanun ve yönetmelikler ışığında, Binbaşı von Degurechaff’ın ihmalini tartışmak ahlaki bir yükümlülüğümüz olsa da, yasal yetki bakımından hususun mahkememizin görev alanı dışında kaldığı tespit edilmiştir.”
Okuduğu beyanat bir bakıma ucu açık bir pozisyon ilan etmektir. Ahlaki yükümlülükten falan bahsederken, konunun yasal yetkileri dahilinde olmadığı yönündeki bürokratik kılıfla sorumluluktan kaçmayı planladıklarını dolaylı yoldan ima etmektedirler. Yine de, onu yargılamamanın onu suçlamamakla aynı anlama geldiğini anlayan tek kişi Tanya değildir.
“Buna ek olarak, Binbaşı von Degurechaff’a verilen emrin hukuki niteliği göz önünde bulundurularak, kendisinin olay anında takdir yetkisinin son derece kısıtlı olduğu ve emirlere sadakatle uyduğu kabul edilmiştir. Ancak her halükarda dava düşürülmüştür.”
Fakat görünen o ki Genelkurmay ya da tepedeki birileri mahkemeye baskı yapmıştı. Tanya için bile kararın son kısmı şaşırtıcı derecede lehine bir eklentiydi.
Sırıtır. Farkında olmadan parlak dudakları hafif bir tebessümle kıvrılır. Bu kararla birlikte masumiyeti tescillenmiş sayılır.
Ancak mahkeme salonunda bu kadar neşeli görünen tek kişi, tüm bu patırtının merkezindeki küçük kızdır. İfadelerini zorlukla bastıran kalabalığın ortasında, gülümsəyen sanık ister istemez dikkatleri üzerine çeker—özellikle de o mutlu yüz, duygusuz hatlarıyla nam salmış Binbaşı von Degurechaff’a ait olunca bu durum daha da belirginleşir.
“Yukarıda belirtilen gerekçelerle, Binbaşı von Degurechaff hakkındaki gözetim kararı kaldırılmıştır.”
İlgili kişilerin hiçbiri, aslında kız hakkında hiçbir zaman resmi bir gözetim kararı çıkartılmadığını dile getirmeyi uygun görmez.
Yine de kentin gülümsediğini gören pek çok katılımcı, yapılanın gerçekten doğru bir şey olup olmadığını sorgulayarak huzursuz olur. Ancak karar çoktan verilmiştir. Ve cephenin dört gözle beklediği o üstün büyücü serbest bırakılacaktır… …tam da Genelkurmayın planladığı gibi.
Ren cephesi acil müdahale çığlıkları atmaktadır. İşine yarar bir büyücünün siyasi bir mesele yüzünden alıkonulması tahammül edilebilir bir şey değildir.
Top mermisi ve diğer mühimmat ikmalinde Ana Ordu’ya öncelik tanıyabiliyorlar da sıra büyücülere gelince mi tıkanıyorlar?
Savaşı sadece mühimmatla kazanmak mümkün olsaydı, kimsenin başı ağrımazdı. Bize daha fazla büyücü verin! “Bir kişi bile olsa fazladan gönderin!” Ön cepheden böyle feryat figan yalvarışlar yükselirken Genelkurmay’ın, madalyalı ve unvan sahibi bir subayı kenarda boş boş oturtacak lüksü yoktu—hem de hiçbir şekilde. Zaten nasıl olsun ki? Ellerinde böyle bir imkân olsaydı, savaş çoktan sonuçlanmış olurdu.
Ona Ren Cephesi’nde ihtiyacımız var. Elden bir şey gelmez. Sırf bu tür sebeplerden ötürü, mesele en başından beri karara bağlanmıştı. Yani, aslında görevini ihmal etmiş olsaydı işler değişebilirdi.
Bütün mesele bundan ibaretti. Önceki değerlendirmesinin doğru çıktığı kanıtlandığı için gururluydu ve gözle görülür bir rahatlama içindeydi.
Askerî hukuk ve uluslararası hukuk kuralları uyarınca, yerleşik standartları ihlal eden ya da bu standartların dışına çıkan milliyeti belirsiz bir denizaltıyı tehdit ettim. Talihe bakın ki, denizaltılar hesaba katılmadan hazırlanmış prosedürlere uygun olarak sıkılan uyarı ateşleri bu kazaya sebebiyet verdi.
Uygulamada tek bir hata bile yapılmış olsaydı, diplomatlar o çok istedikleri ağır cezayı muhtemelen kopardılardı. Ama ortada tek bir kusur bile yokken? Aynen öyle—kurban etmek için hiçbir gerekçe yoksa, sizce ne olur?
Bu şartlar altında bana disiplin cezası vermeye kalksalardı iş skandala dönüşürdü; İçişleri Bakanlığından kuralları tasarlayan kara ve deniz kuvvetleri mensuplarına, Dışişleri yetkililerine kadar herkes bu işe batardı. Başardığım en büyük askerî muvaffakiyet, işleri içinden çıkılmaz hale getirmek oldu.
Ben gelecek vaat eden bir büyücüyüm ve Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibiyim. Bir başka deyişle, beni gözden çıkarmayı göze alamazlar. Ve Tanya’nın analizi son derece doğruydu.
Ordu Demiryolları Dairesi, Personel Dairesi, Genelkurmay Harekât Dairesi ve hatta Teknoloji Dairesi bile gayriresmî de olsa askerî adliyeye baskı yapıyordu. Her bir dairenin icradan sorumlu yetkilileri bizzat gidip üstün hizmetleri bulunan bir subayın itibarının zedelenmesinden derin endişe duyduklarını ihsas etmişlerdi. Askerî hâkimlerin midesine kramplar sokacak kadar ağır bir baskıydı bu muhtemelen.
O kadar mühim biriyim ki birden fazla daire beni korumak için el ele verdi. Doğrudan tehdit savuran olmamıştı elbette ama birden fazla askerî kurumun benden beklentileri, askerî adliye üzerinde onları hayal kırıklığına uğratmamak adına korkunç bir baskı oluşturuyordu.
Dolayısıyla hukuk uzmanlarının binbir güçlükle elde ettiği tek başarı, beni askerî mahkemeye sevk etmeye ve durumu müzakere etmeye hazır olduklarını göstermekten ibaretti. Bu kadarına da iyi iş çıkardılar denebilir.
Ancak bu sadece kurum içi bir mesele. Kurum içinden birileri direnmiş olabilir ama dışarıdan bakan biri için nihai sonuç hiç değişmeyecekti.
Elbette uluslararası hukuk açısından İmparatorluk ile Britanya Krallığı arasındaki mesele resmen kapanmış durumdaydı. Talihsiz bir kazaydı. Anlaşmaya göre İmparatorluk üzüntülerini bildirecek, Britanya Krallığı bundan sonra böyle şeylerin yaşanmamasının temenni edildiğine dair bir açıklama yapacak ve ardından her iki tarafın da suçu ağırlıklı olarak diğerine attığı bir karşılıklı suçlama oyunu oynanacaktı.
Ama bu sadece diplomatlar arasındaki bir şey. Hükümet kabul etti diye halkın da bunu sineye çekeceğinden şüpheliyim. Britanya halkı, savaş gemilerinden birinin batırılması ve neticesinde can kayıplarının yaşanması sebebiyle küplere binmiş durumda; baltaları bu kadar kolay toprağa gömmeleri için hiçbir sebep yok.
Üstelik lafımı sakınmadan söyleyeyim, Britanya makamları bu tür kamuoyu algılarını memnuniyetle kışkırtıyor.
Cani İmparatorluk Ordusu.
Jeopolitiği bilen biri için onların bu hamleleri son derece doğal. İmparatorluk kıtadaki tüm muhalefeti ezip geçerse ne olacağı gün gibi ortada. Tek bir devasa devlete karşı durmak zorunda kalmak kâbusun ta kendisi olmalı. Dolayısıyla halk savaşa girmeye niyetli değilse, makamların onları kışkırtmaya başlamasında şaşılacak bir şey yok.
İşte tam bu ortama, propaganda için biçilmiş kaftan olan talihsiz bir kaza olayı düşüverdi. Ne kadar pislikçe olursa olsun, İmparatorluk karşıtı söylemlerini durmaksızın haykıracaklar. Zaten gazetede karmaşık hukuki ayrıntıları okumak kamuoyuna ağır gelir.
Resmî düzeyde her iki ülke de bunun bir kaza olduğunu açıklayıp talihsiz bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söylüyor elbette.
İki tarafın da resmî söylemine göre Britanya denizaltısının muhabere ve seyir cihazları en başından beri arızalıydı ve tamamen bozulmuştu; bu yüzden denizaltı İmparatorluk karasularında yolunu kaybetmiş, bölgede nöbet tutan İmparatorluk büyücü birliğinin telsiz temasını yakalayamamış ve planlı tatbikatının bir parçası olarak eğitim dalışına geçmişti. Ardından harp hukuku kurallarına uygun olarak açılan uyarı ateşleri sonucunda denizaltının gövdesine yüksek miktarda su basıncı bindi. Ezilmek üzere olan denizaltı acil yüzeyleme yaptı.
Sonrasında her iki taraf da diğerini suçlar imalarda bulunarak muğlak bir sonuca vardı: İmparatorluk büyücülerinin yürüttüğü arama-kurtarma harekâtı neticesinde yaralı mürettebatın çoğu bir İmparatorluk hastanesinde tedavi altına alınmış, fakat durumu ağır olanları kurtarma çabaları sonuçsuz kalmış ve hayatlarını kaybetmişlerdi. Ayrıca acil durum mekanizmalarının zamanında devreye girmediği ve denizaltının su alarak battığı teyit edildi. Buna ek olarak her iki ülke de can kaybından üzüntü duyduğunu ve gelecekte benzer kazaların önüne geçilmesi için görüşmeler yapılması gerektiğini kabul etti.
Yani bu hikâyeye göre olay bir saldırı sonucu batırılmaktan ziyade bir deniz kazasıydı. Siyasi anlamı ise şuydu: İki taraf da hatalarını kabul ediyor ancak gelecekteki kazaları önlemek için birlikte bir yol aramayı taahhüt ediyordu.
Fakat Britanya Krallığı isteseydi olayı çok daha yalın bir şekilde sunabilirdi.
“İmparatorluk, Britanya Gemisini Batırdı”
Bu, kamuoyunu galeyana getirmeye fazlasıyla yeterdi. Zaten tüten bir ateşe benzin dökmekten farksız olurdu. İşte tam da bu yüzden İmparatorluk Dışişleri, durumun daha fazla kötüleşmesini önlemek için ecel terleri döküyor.
Hayır, daha doğru bir ifadeyle, herkes gerçeğin farkında. Herkes biliyor ki bu aşamada dünya, diğer güçlerin İmparatorluk’un tek galip olmasına izin verip hegemonik bir devletin doğuşuna çanak mı tutacağını, yoksa güç dengesini korumak adına müdahale edip bunu engelleyeceğini mi tartışıyor.
Yani bu sadece bir kılıf. Ne bir eksik ne bir fazla. Gerçekte herkes kendini en kötüsüne hazırladı. Sağduyulu bir değerlendirme yeteneğine sahip olan herkes bunu açıkça görebilir.
Hem İmparatorluk hem de Britanya Krallığı’ndaki politika yapıcılar, iki ülke arasındaki çatışmanın an meselesi olduğunun bilincindeler.
Hal böyleyken Binbaşı von Degurechaff adında küçük bir büyücü subayın akıbeti birinci öncelik taşımıyor.
Özetle, bu tamamen siyaset. Ancak tüm bunların sonucunda kızın varlığının biraz çetrefilli bir hal aldığı da bir gerçek. Bu yüzden Ren Cephesi’ne gönderilmesi son derece anlaşılır bir durum. Bir bakıma Tümgeneral von Zettour ve Tümgeneral von Rudersdorf zaten onu oraya kaydırmak için bastırıyorlardı, dolayısıyla artık bu hamle hiç göze batmadan yapılabilir.
Genelkurmay beni oraya gönderiyor ve sonuç bekliyor. Diplomatlar ise daha fazla arıza çıkarmamamı umuyor. Mümkünse orada geberip gitmemi istiyorlar. Böylece askerî adliyeciler de başlarındaki bu beladan kurtulmuş olacak.
Her neyse, yedi düvel onu ve birliğini batıya sürmek için can atarken Ren’in Şeytanı sinik bir tebessümle sırıttı.
Ve o siperlerdeki durum daha da cehennemî bir hal aldı.

