YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 25 / Norden Sahilindeki Şeytan: 203. Tabur Karargâhı, Tabur Birlik Yeri
Saf ve sakin bir şeye dönüşüp kristalleşmişti… Hafif siyah bir tortu gibi çöken, ardından iltihaplanıp yoğunlaşan bir cinnet.
O kabus gibi gözler, temas ettiği her şeyi deliliğe davet ediyor gibiydi. Büyüleyici bakışları üzerinize çevrildiğinde yapabileceğiniz tek şey direnmeye çalışmaktan ibaretti.
“Emirlerinizi bekliyorum, Albayım.”
Yarbay von Lergen hafifçe nefesini verdi ve sonunda ciğerlerine tekrar hava doldurabildi. Pencereden içeri güneş ışığı süzülüyordu.
Kış mevsimine göre sıcak bir gün sayılırdı fakat vücudu sanki buz gibi bir soğukla kuşatılmış gibiydi.
Sebebi basitti; deliliğin ete kemiğe bürünmüş hali tam karşısında duruyordu.
“Binbaşı von Degurechaff, tayininiz çıktı.”
Ren cephesinde büyük bir harekât için hazırlıklar sürüyordu; Harekât Dairesi İkinci Başkanı Tümgeneral von Rudersdorf’un eşi benzeri görülmemiş ağırlığı ve Tümgeneral von Zettour’un desteğiyle planlanıp taslağı hazırlanmış bir harekâttı bu.
Dolayısıyla takviye birliklere ihtiyaçları vardı.
Ve bu takviyeler için de desteğe ihtiyaç duyacaklardı.
Tabii ki, hafif gıcık bir angarya kabilinden, Merkez’de onu bekleyen bir askeri mahkeme vardı—sadece usulden ibaret bir prosedür. Ne de olsa, tarafsız bir ülkeye ait bir tekne olduğunu fark etmemiş olsa da, talihsiz bir kaza sonucu Birleşik Krallık’a ait bir denizaltıyı şüpheli gemi statüsünde batırmıştı. Yine de bu sadece formaliteden ibaret bir askeri mahkeme olacaktı.
“Elbette can sıkıcı bir süreç olmayacağını söyleyemem… ama gerçekten de çoğunlukla formaliteden ibaret. Elinden gelenin en iyisini yapacağını umuyorum.”
“… Yani bu, itibarımı iadeetmek için bir fırsat mı olacak?”
Fakat karşısındaki minyon binbaşı tüm bunları anlamak için hiçbir çaba göstermedi. Görünüşe göre, kendisine gösterdiği gayriresmî tayin emirlerini kötü bir haber olarak algılıyordu. Belki de duruşma yüzünden biraz gergindi.
Çarpık bir sorumluluk duygusu vardı ama hesaba çekilme düşüncesi bile ürpermesine yetiyordu. Sıradan bir binbaşı her şeyin sorumluluğunu üstlenmek zorundaydı. Odada soğuk bir havadan çok daha korkunç bir şeylerin estiğine dair tuhaf bir hisse kapıldı. Ya da sanki normal ile anormali ayıran o derin yarığın içine fırlatılmış gibiydi.
“Düşman birliğini tespit etmeyi başardınız. Bu sizin suçunuz değil. Kimse sizden bundan fazlasını istemiyordu zaten.”
“Ezeli düşmanımızı tam karşımda bulmuşken ellerimden kaçırdım. Bir dahakine, bir dahakine onları kesinlikle yakalayacağım.”
Araya girip durumu yumuşatmaya çalışması hiçbir işe yaramamıştı. Oysa söyledikleri öylesine söylenmiş sözler değildi.
Birliğinin o korkunç hava şartlarında düşmanın yerini tespit edebilmiş olması bile takdire şayandı. Üstelik düşman deniz büyücülerine de zayiat verdirmişlerdi.
Sonuçlar kusursuz olmasa bile, bunu makul kabul etmeyen muhtemelen tek bir kişi vardı.
“Binbaşı?”
“Endişelenmeyin. Bu hatayı tekrarlamayacağım. Bunun bir daha yaşanmayacağına size yemin ederim.”
Fakat o kişi kusursuzdan daha azını asla kabul etmezdi. Dehşet verici bir şekilde, zihin yapısı bir askerin ruhuna bürünmüş kan arzusu ve yurt sevgisinin birleşimi gibiydi. Bir askerden ziyade, asker şeklinde imal edilmiş bir oyuncak bebeği andırıyordu.
Adeta hezeyan içinde tekrar edip durduğu kelimelerden tuhaf bir aciliyet hissi sızıyordu.
Bir kez—sadece bir kez—yalnızca tatminkâr bir sonuç elde etmişti ve geldiği hal buydu. Bir insan ne kadar mükemmeliyetçi olabilirdi ki?
Emirleri harfiyen yerine getirmek dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Bir çocuğu bu kadar sakatlamak için nasıl bir eğitim vermek gerekirdi?
“… Tasalanmayın, Binbaşı. Başardığınız şeyden gayet memnunuz. Tek yapmanız gereken size verilen görevleri tamamlamak.”
“Endişelenmeyin. Arkamda tek bir gemi bile bırakmayacağım.”
Ona kesinlikle ulaşamıyorum. Dışarıdan bir sohbet ediyormuşuz gibi görünüyor ama bir şey sürekli birbirimizi teğet geçmemize neden oluyor. Ben sadece onu görevlerini tamamlaması için teşvik ettim; bu durum neden bu delilik yumağının savaş hırsıyla dolup taşmasına ve hepsini imha etme niyetini beyan etmesine yol açıyor ki? Bir insan ne kadar savaş delisi olabilirdi?
İmparatorluk’un yetiştirdiği en yetenekli subay olsa da, gördüğümüz en berbat savaş kaçkınıydı. Sıradan bir insan kendi türünü öldürmekten bu kadar keyif alabilir miydi? Sıradan bir insan her türlü askeri görevi hiç tereddüt etmeden bu kadar sadakatle yerine getirebilir miydi?
İnsan olarak temelinizde bir sakatlık yoksa, bu seviyede bir uyumsuzluk imkânsızdı.
“Genelkurmay Başkanlığı’nda hiç kimsenin eylemlerinizle ilgili bir sorunu yok, Binbaşı.”
Bir haberci olarak ona iletmesi gereken gerçek buydu. Adettendi, birlik komutanlarına gönderilen tipik bildirimlerde düşman birliklerinin imha edilmesi beklentisi ifade edilirdi. Bunlar adeta rutin birer mevsim tebriği gibiydi. Ancak bu kez iletmek zorunda olduğu şey yüzeysel bir teselli değil, şüpheye yer bırakmayan bir bağışlanmaydı.
Ama, ama… Zihninin bir köşesinde mantığı onu uyarıyordu. Karşındaki bu canavar bunu gerçekten yapabilir.
“Yine de, Binbaşı…”
Böylece…
“… Filomuzun çabalarına katkıda bulunmayı gerçekten istiyorsanız…”
Yetkilerinin elverdiği ölçüde ona mümkün olan tüm kolaylığı sağlıyordu.
“… Kuzey Denizi’nde bir harp oyunu planlanıyor. Ren Cephesi’ne intikal etmeden önce buna katılmanıza kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.”
“Gönüllüyüm efendim.”
“Harika. Gerekli düzenlemeleri yapacağım.”
Rerugen, tam da beklediği yanıtı alınca meselenin bu şekilde tatlıya bağlanacak olmasından ötürü içinin rahatladığını fark etti.
“Size ve birliğinize üstün başarılar dilerim. Gazanız mübarek olsun.”
Sırtından hafif bir ürperti geçerken, görev bilinciyle söylenmesi gereken temennileri alelacele sıraladı. En azından kız ve adamları kendi taraflarındaydı. Süngüsünün ucu sevgili vatanıma doğrulmadığı sürece korkacak ne vardı ki? Kendini kandırmak istercesine zihnindeki kuşkuları boğup bastırdı.
“Teşekkür ederim efendim.”
Binbaşı von Degurechaff selam verirken bunun farkında olsun ya da olmasın, şüphe götürmez şekilde kusursuz, örnek bir askerdi.

