YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 22 / Norden Sahili Açıklarındaki Şeytan: İmparatorluk Ordusu Kuzey Devriye Hava Sahası, B-47
Büyücü Binbaşı Tanya von Degurechaff, şu an için bu hava sahasındaki en kıdemli subaydı. Ve kıdemli subay, eninde sonunda bir karar vermek zorundadır. Sorumluluk ve yetkinin onlara verilme sebebi tam olarak budur. Ve vakti geldiğinde verilecek o karar, ne olursa olsun doğru olduğuna inandıkları şeyden ibaret olacaktır.
Kişisel gelişim kitaplarını çokça okuyan birinin öğreneceği tek bir şey vardır: Zamanında verilmeyen kararlar değersizdir. Çok geç kalan yargıların hiçbir hükmü yoktur. Düşüncesizce alınan kararların kesinlikle yasak olduğunu söylemeye bile gerek yok tabii.
Bir başka deyişle, en kritik unsur dengedir. Buna, herhangi bir yöneticilik mesleği için hayati bir beceri diyebiliriz.
Ve bu uğursuz günde, dondurucu Kuzey Denizi’nin üzerindeki gökyüzünde görüş mesafesi oldukça düşüktü. Sadece uçmak için en berbat hava koşullarına sahip olmakla kalmıyoruz; eve dönüş yolunda, denizin ortasında aidiyeti belirsiz bir denizaltıyla karşılaşmamız olasılık teorisinin bile şaşacağı türden bir talihsizlik.
Ve madem onu tespit ettik, en kıdemli subay olarak bu durumla ilgilenmek zorunda kalan kişi Tanya oluyor.
Birliklerini yelpaze düzeninde yaydıktan sonra yüzlerine şöyle bir baktığında, mide bulandırıcı derecede ciddi bakan gözlerle karşılaştı. Tek bir atışla kendi türümüzden neredeyse yüz kişiyi katledebiliriz. Ve yüzlerindeki ifade işlerin ciddiyetini gösteriyordu; bu askerler hedefi ıska geçmemek için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklardı. Bu dünyadan gerçekten nefret ediyorum. İnsanların insan gibi davranamadığı bu yere lanet olsun.
“Yeri gelmişken, savaş hukukunun da canı cehenneme,” diye içinden sövüyordu Tanya.
Denizaltıların zararsız geçiş hakkına dair hiçbir hüküm koymayarak durumu iyice berbat etmişlerdi. Kanunilik ilkesine sığınmayı mı planlıyordunuz? Yoksa bir deniz hukuk mahkemesinin kararını mı bekliyordunuz? Bu bir şaka değil.
Tam gözlerimin önünde, aidiyeti belirsiz bir denizaltı biz İmparatorluk Ordusu’ndan hızla kaçıp suyun altına dalmaya çalışıyor. Bütün bunların, tam da komuta bendedir her nasılsa denk gelmesi gerekiyordu zaten. Korkunç bir hızla hareket ediyor ve muhtemelen bir dakikadan kısa sürede tamamen sulara gömülmüş olacak. Ancak bir dakika çok uzun bir süre olmasa da, şu an için bu zamana sahibiz.
Şu an hâlâ vaktinde yetişebiliriz.
Bir denizaltının zırhı kâğıttan farksızdır. Taburum gemi savar muharebesi için hazır durumda, yani bir denizaltıyı anında batırabiliriz.
Adamlarımın gözlerinin bana çevrildiğini, saldırmak için izin beklediklerini hissetmemek imkânsızdı. Bu hemen hemen bir av köpeğinin sahibinden izin isterkenki bakışıyla aynıydı. Tanya dışarıdan bakıldığında son derece sakindi ama içinde fırtınalar kopuyordu.
Komuta bende. Başka bir deyişle, sorumluluğu üstlenmesi gereken kişi benim.
Aidiyeti belirsiz bir gemiyi batırmak mı? Bu tam bir aptallık olur! diye düşündü Tanya, bu hayali kestirip atarak.
Savaş hukuku, çatışma halindeki ülkeler dışındaki unsurlarla savaşmaya izin vermez. Ve işin en kötü yanı, buralarda seyreden Birleşik Krallık gemilerinin bulunması. Tarafsız bir ülkenin hemen gözü önünde savaş hukukunu mu çiğneyeceğim?
Ardından patlak verecek muhtelif sorunlar boğazıma sarılır. Bu durum kurallara uyum meselesinden çok daha büyük bir krize dönüşür. Siyasi bir kurban haline gelmek istemiyorsam, en azından mantıklı bir görünüm sergilemek zorundayım.
Peki öyleyse, gitmesine izin mi vereceğim? Tam gözlerimin önündeyken mi? Tam üzerinde olmamıza rağmen denetlemeden mi bırakacağım? Bu durum İmparatorluk Ordusu içinde başımı ağrıtacak devasa bir karmaşaya evrilebilir. Zaten askeri hiyerarşide pek çok konuyu zorluyor gibi görünüyorum (her ne kadar bunu mecbur kaldığım için yapsam da), bu yüzden aidiyeti belirsiz bir denizaltının kaçmasına izin verirsem beni öylece cezasız bırakmazlar. Bu sularda faaliyet gösteren ne olduğu belirsiz bir gemi. Son derece önemli bir kargo taşıyor olmalı. Bunu da görmezden gelemem.
Üstelik biraz çabayla o denizaltı, su altında iki gün ilerleyerek kaçabilir.
“Birleşik Krallık’a ait bir kargo-yolcu gemisi, Lytol.”
Çağrı yapıp yanıt aldığında durum daha da sıkıntılı bir hal almıştı.
Burada Birleşik Krallık’a ait bir kargo-yolcu gemisinin bulunması tuhaf değildi, fakat bu durum öylece geçip gitmesine izin verilebileceği anlamına da gelmiyordu.
“… Gemilerine çıkıp arama yapacağımızı bildirin.”
“Emin misiniz? Arama çok uzun sürerse dönüş süremizi olumsuz etkileyecek…”
“Sorguladıktan sonra artık görmezden gelemeyiz. Savaş halindeki ülkelerin karasularında seyrediyor.”
Geminin tabiiyeti görmezden gelinemeyecek kadar sıkıntılıydı, bu da ayrı bir baş ağrısıydı.
Evet, tarafsız ülkelere ait gemilerin diledikleri gibi seyretme hakkı vardı ancak aynı zamanda bizim de savaş alanındaki karasularda gemiye çıkıp arama yapma hakkımız bulunuyordu. Sinir bozucu olan şuydu ki, bu gemiyi denetlemezsem bunun için geçerli ve sağlam bir gerekçe sunmam gerekecekti.
Biri bitmeden diğeri başlıyordu. Ne kadar da can sıkıcı. İşimi verimli bir şekilde yapmak istiyordum ama bu, çalışmaya can attığım anlamına gelmiyordu; dolayısıyla bu işin sonunun iyi bitmesine imkân yoktu.
“Lytol, burası İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı 203. Hava Büyücü Taburu. Denetim için durmanızı emrediyoruz. Motorlarınızı derhal durdurun. Tekrar ediyorum, motorlarınızı derhal durdurun.”
“Burası Lytol. Tarafsız bir ülke olan Birleşik Krallık’a ait bir gemiyiz, bu nedenle bu emre uyma yükümlülüğümüz olduğuna inanmıyoruz.”
“Lytol, burası İmparatorluk Ordusu. Geminizde herhangi bir askeri personel taşıyor musunuz? Veya askeri personelin emirleri doğrultusunda mı hareket ediyorsunuz?”
“Lytol’dan İmparatorluk Ordusu’na. Bu sorulara yanıt verme zorunluluğumuz bulunmamaktadır.”
“İmparatorluk Ordusu, anlaşıldı. Lytol, kararınız buysa, tarafsız bir ülkenin harp gemisiymişçesine dokunulmazlığınızı tanımamız mümkün değildir. Bu bir uyarıdır; denetimi reddettiğiniz takdirde bu durum düşmanca bir eylem olarak değerlendirilecek ve geminiz düşman ülke teknesi sınıfına alınacaktır. Tekrar ediyorum, denetimi reddetmeniz düşmanca bir eylem kabul edilecektir. Geminizi batırmaktan başka seçeneğimiz kalmayacak.”
“Lytol, motorlarımızı durdurduk.”
“Güzel. Denetime başlayın. Teğmen Weiss, gemiye çıkış ekibi sizin bölüğünüz.”
“Emredersiniz komutanım.”
“Geri kalanınız çevreyi gözetlesin.”
Hukuki prosedürlerle boğuşmak tam bir baş belası olduğu için Tanya saçını başını yolmak istiyordu; yine de denetim görevini astlarına devredip kabul edilebilir en küçük ekibi geminin yanına çektirirken başka bir şey daha patlak verdi.
“Bir dakika. O da nedir?” Teğmen Serebryakov deniz yüzeyindeki bir noktayı işaret ederek sordu. Denizin üzerindeki siste bir şey fark etmiş gibiydi. Onun sorusu üzerine birkaç kişi daha o yöne baktı ve… tam isabet mi demeliydi? Orada, Birleşik Krallık bayrağı taşıyan kargo-yolcu gemisinin hemen yanında aidiyeti belirsiz bir denizaltı duruyordu.
Ve eğer gözleri onu yanıltmıyorsa, aralarında bir şey naklediyor gibiydiler.
Bunların gizli bir buluşmanın tadını çıkaran iki İngiliz hanımefendisi olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.
Birbirleriyle bağlantısız olmalarına imkân yoktu. Aralarındaki ilişkiyi sorgulamayı kesinlikle çok isterdim. Bir magazin habercisi gibi görünebilirdim ve bunun nezaketsizlik olduğu söylenebilirdi ama beni anlayışla karşılamalarını ummaktan başka çarem yoktu.
Yine mi ekstra iş çıkmıştı? Tanya içten içe feryat etti. Tam başka bir gemiye çıkış ekibi göndermek üzereydi ki aniden ne yapacağı konusunda kararsız kaldı.
Denizaltılar adından da anlaşılacağı üzere suyun altına giriyordu ancak savaş hukuku yalnızca su üstündeki gemilere çıkma kurallarını kapsıyordu; dalabilen teknelere dair hiçbir hüküm yoktu. Nihayetinde denizaltılar nispeten yeni bir tekne türüydü.
Vekalet savaşlarında kullanıldıkları için denizaltısavar muharebesi ve onları durdurma yöntemleri üzerine araştırmalar yapılıyordu ancak deniz kuvvetlerindeki personelin çoğu bu konuda son derece bilgisizdi. Yine de deniz savaş hukukunda denizaltılara dair hiçbir şey olmaması tam bir akıl tutulmasıydı. Sınırsız denizaltı savaşının ilan edilmesinin an meselesi olduğunu fark ettim.
Fakat Tanya’nın bocaladığı her saniye, durum daha da gelişiyordu. Denizaltı gözlerinin önünde dalışa geçmeye çalışıyordu. Birkaç dakika içinde saldırılarımızın ulaşamayacağı kadar derine inecek ve elini kolunu sallayarak kaçabilecekti.
“Kahretsin. Teğmen Weiss, bölüğünüzle Lytol’u ele geçirin!”
Acele etmemiz gerektiğini düşündüm. Denetimden önce delilleri karartmalarını önlemek istiyordum.
Peki ya şu kritik denizaltı ne olacaktı?
Gemiye çıkılmasına izin vermezse ateş açabilirdim fakat öncelikle bir uyarı atışı yapılması şarttı. Savaş hukukunun talep ettiği standart prosedür buydu. Suyun altına dalmak, denetimi reddetmek anlamına gelmiyordu. Sinir bozucu bir şekilde, karşımdaki unsur hukuki bir boşluktan sıyrılmıştı.
Kanuni boşluklardan faydalanmaya bayılırdım ama başkalarının bunu bana karşı yapmasından nefret ederdim.
Birden aklıma gelen şey bir uzlaşıydı… Çamurun ne kadar derin olduğunun gerçekten bir önemi var mıydı?
Zaten bu bataklığın içindeydim. Üstüm başım zaten çamura batmışken, biraz daha kirlenmekten ne çıkardı ki? Tertemiz, bembeyaz bir çarşafı kirletmekten çekinirdim elbette; ama zaten çamur içinde kalmış bir çamur topunu toprağın içine fırlatmak kimseye zarar vermez.
“… Tüm birlikler teyakkuza geçsin, denizaltıya taarruz için hazırlanın! İhtar atışına hazır olun!”
“Binbaşım?!”
“Keskin nişancı formüllerini ateşleyin! Dur emrine uymayıp dalışa geçerse Kule’yi havaya uçurun!”
Yapabileceğimiz tek şey ateş etmek.
“Tüm personel, eş zamanlı olarak hedefi etkisiz hale getirmeye hazırlansın. Doğrudan isabetlerden kaçının. Bu atışlar sadece gözdağı verme amaçlıdır.”
Bu yüzden, kirli de olsa kapkaranlık olmayan yolu seçeceğim.
Savaş hukuku, baş bodoslama yönüne ihtar atışı yapılmasını yasaklamaz. Doğrudan vurmadığımız sürece bunların uyarı atışı olduğunu iddia edebiliriz. Dalışa geçmelerini denetimi reddetmek olarak adlandıramayız ama pek iş birliğine yanaştıkları da söylenemez. Uyuma zorlamak adına ihtar atışı yapıyorsak, hukuki açıdan bakıldığında bu grinin beyaza yakın tarafıdır—yani tek kelimeyle aktır.
“Tüm personel! Taarruz düzeni! İhtar atışına hazırlanın!”
Bölük komutanları emirleri tekrarlıyor. Adamlarım, “bekle” dendiğinde kendilerine hakim olabilecek kadar disiplinlidir. Onlara gözdağı verin diyorsam, gözdağı vereceklerdir. Denizaltıların zırhı o kadar uyduruktur ki tek bir derinlik bombası patlaması gövdeyi ezmeye yeter. Hemen yakınında birden fazla ağır patlama formülü patlatırsak dalışa devam edemez. Sonrasında tek yapmamız gereken, su yüzüne çıktığında güverteye kurulmak.
“Anlaşıldı mı? Doğrudan isabet olmayacak!” Amacımızın onu batırmak olmadığını tekrar tekrar vurguluyorum. Eğer batarsa başım gerçekten belaya girer. “Karşımızdaki bir denizaltı. Zırhını çökertmeye tek bir derinlik bombası yeter. Yakın mesafeli ıskalarla sınırlı kalın! Onu batırırsanız hiçbir mazereti kabul etmem!”
İçine ne yüklediler acaba? Taşıdığı kargoya bağlı olarak bu devasa bir başarıya dönüşebilir. Onları batırıp elle tutulur tüm delilleri yok ederek işlerine yardımcı olamayız.
Onu ele geçirmemiz şart.
“Jawohl, Frau Major!”
“Güzel! Beyler, şu Birleşik Krallık gemisi bizi izliyor. Bizi rezil etmediğinizden emin olun!”
Herkes hızla düzene geçiyor. Denizaltının bahse değer bir uçaksavar savunması yok. Zaten bundan korkacak adamı alnının ortasından vurmak gerekir. Evet, bu yüzden herkes sakince—hatta neredeyse aheste bir edayla—mevzilerini aldı. Artık geriye sadece ne kadar mesafe bırakılacağına karar vermek kalıyor.
Ağır patlama formülleri basit olanlardan farklıdır. Yaklaşık on metre mesafe yeterli olacaktır.
Barut eşdeğerine vurursak en fazla yüz elli kilo eder. Şarapnel etkisine gerek kalmayacak; su basıncı tek başına iş görecektir.
“Tekneden on—hayır, on beş metre uzakta durun!” On metrenin yeterli olmayacağı endişesi aniden aklımdan geçiyor.
Denizaltılar narin araçlardır. Çok yakınına girip onu dibe göndermeye hiç niyetim yok. Yarı gözdağı yarı ihtar taktiği olduğu düşünülürse, on beş metre gayet uygundur. Suyun şok dalgasını yumuşatacağı göz önüne alınırsa, belki biraz fazla bile ihtiyatlı davranıyorumdur.
Yine de bu bir saldırı olarak yorumlanamaz. İmparatorluk ile Anlaşma İttifakı’nın savaş halinde olduğu sularda bulunabiliriz ama bu, aidiyeti belirsiz bir tekneyi batırmanın helal olduğu anlamına gelmez. İşte tam da bu yüzden, anlık ve hassas kararlar almaya zorlanan komutanlar asla rahat edemez—nefret ediyorum bundan.
“On beş metre mesafeye ihtar atışı!”
“Pekala. Ateş!”
Mesafeyi korumalarını bu yüzden istiyorum.
İleride hiçbir kafa karışıklığı yaşanmasın diye bunun sadece bir gözdağı olduğunu defalarca haykırıyorum.
Birlik kayıtlarına bu şekilde işlenmeli.
Ve on beş metre mesafede kalındığını açıkça belirttiğim hususu atış veri tablosunda yer almalı. Bir başka deyişle, kendimi olabildiğince az riske atıyorum. Madem bunu gördük, yapabileceğimiz en iyi şey görevimizi icra etmektir.
Elimdeki hesaplama mücevherine yüklü miktarda mana pompalayıp atış moduna alıyorum. Çekirdekler enerjiyi düzenlerken, birliğimin dalmasını engellemeye çalıştığı denizaltının yakınına nişan alıyorum.
Bir bölük dolusu disiplinli askerin 360 dereceden ve on beş metre mesafeden açtığı ateşle ağır patlama formülleri suyun altında gürlemeyle patlıyor.
Yükselen devasa su sütunları aidiyeti belirsiz denizaltının üzerini örtüyor.
“İkinci Bölük, irtifa kaybedin! Yüzeye çıktığında denizaltıya girmeye hazır olun.”
Yani, sonuçta uyarı atışıydı ama bu mesafeden o denizaltı büyük ihtimalle su almaya başlamıştır.
İşte bu hassas denizaltıların en zayıf noktası da bu. Gizli belgelerin birçoğunun ziyan olacağına eminim, bu yüzden burayı bir an önce ele geçirmeliyiz.
Bu sırada, İngiliz Milletler Topluluğu’na ait S-sınıfı Syrtis denizaltısının kaptanı, yaklaşan büyücü taburu raporu yüzünden panikliğin eşiğine gelmişti.
İstihbarat teşkilatında bir köstebek vardı. Dedikodulardan haberdardı. Kendisi ve denizaltı mürettebatı yer altındakilere yenilecek adamlar değildi ancak ne yazık ki istihbaratın derinliklerine dalmakla denizin derinliklerine dalmak bambaşka şeylerdi. Gizliliği en üst düzeyde korumak adına her türlü tedbiri aldıklarını biliyorlardı.
Güvenlik o kadar sıkıydı ki göreve çıktıklarında mürettebatına sadece son derece sıradan bir seyir tatbikatı gerçekleştireceklerini söyleyebilmişti. Gemide bulunan Bahriye Nezareti “teknik subayının” gerçek kimliğini yalnızca kaptan biliyordu; mühürlü emirlerden yalnızca kaptanın haberi vardı.
İşi o kadar sıkı tutmuşlardı ki seyir subayına bile ancak denize açıldıktan ve rota belirlendikten sonra bilgi verilmişti.
Ancak…
Sadece birkaç kişinin bilmesi gereken buluşma noktasında düşman karşılarındaydı. Tam İmparatorluk Ordusu’nun yaklaştığına dair rapor geldiği sırada aktarımı tamamlamayı başarmışlardı ama durum hızla felakete sürüklenmişti.
Bu yaşanmamış olsaydı, tek yapmaları gereken aptala yatıp İmparatorluk Ordusu’nun devriye hattını atlatmak olacaktı. Aniden ortaya çıkan bir İmparatorluk büyücü taburu da neyin nesiydi?
Yaşadığı şok o kadar büyüktü ki bir an için Bahriye Nezareti’nden gelen “teknik subay” ile göz göze geldi.
“İmparatorluk Ordusu’na ait çok sayıda büyücü yaklaşıyor! Lytol ile buluşmamızı gördüler!”
Düşman kargoyu da zaman çizelgesini de biliyor olmalıydı. Aksi takdirde burada ortaya çıkmazlardı. Destek gemisi göze çarpıyor olabilirdi ama kağıt üzerinde sivil bir tekneydi. İmparatorluk, tarafsız Milletler Topluluğu’na ait sivil bir gemiye sert müdahalede bulunamazdı.
Fakat geminin tabiiyeti belirsizse, onu belli bir ölçüde muharip unsur kabul edip müdahale etmelerine izin verilebilirdi.
Bu kadarını bilip bir baskın planladıklarına göre, kesinlikle bir köstebek vardı.
“Durmamızı emrediyorlar!”
Telsiz operatörünün çığlığı herkesi acı gerçekliğe döndürdü.
Kaptan şüphelerini şimdilik bir kenara bırakıp bu anı atlatmak zorundaydı. S-sınıfı bir denizaltı yüz metreden fazla derinliğe dalabilirdi. Dibe dalarlarsa büyücüler bile onları takip etmekte zorlanırdı.
Gövdeden bir darbe almaları ayrı bir konuydu ama harp hukuku gemiyi durdurmanın tanımı konusunda net değildi.
Hayır, derine dalmak resmen kaçış davranışı olarak kabul edilmiyordu. Sonuçta kurallar, tekneler su altına girmeden önce yazılmıştı.
“Tüm telsiz iletişimini kesin! Acil dalış!”
Tek yapmaları gereken büyücüler tepelerine binmeden önce dalışa geçmekti. Telsiz sessizliğini koruyun, çağrıları reddedin ve dalarak uzaklaşın, işte bu kadar. Bu şekilde kaçabileceklerini sanıyordu.
Fakat tahmini fazla safçaydı. Tam havalandırma vanalarını açtıkları sırada…
Gözlemci çığlık atarak uyardı ve kaptan, istese de istemese de rakiplerinin hiçbir insafı olmadığını öğrendi.
“Ç-çok sayıda mana signals tespit edildi! Tüm personel, darbeye hazırlanın…”
Ateş edeceklerdi. Bunu fark ettiğinde beyni bir yere tutunmasını söyledi ama uyarı o kadar beklenmedikti ki vücudu istediği gibi hareket etmiyordu.
Mürettebattan pek azı bedenine söz geçirebildi. Hareket etmeliyim. Herkes böyle düşündü ve ellerini uzattıkları anda gürleyen bir patlama duydular. Ardından gövdeyi sarsan bir dizi devasa darbe geldi; saldırılar isabet ettikçe kaptan yer çekiminin kaybolduğunu hissetti ve bilincini kaybetti.
“Kaptan?! Kahretsin! Sıhhiye! Kaptan yaralandı! Kuleye geçin!”
Birinin yükselen sesiyle uyandı ama bu uzun sürmedi. Kaptanın durumunu gören İkinci Kaptan, komutayı devralmaya hazırlandı. Senaryo mümkün olan en “kötü” durumdan ibaretti. Gövdede birden fazla yarık oluşmuştu. Su basması hızla yayılıyordu.
Üstelik köprüüstü etrafındaki su basıncı periskobu imha etmişti. Motorlar ucu ucuna çalışıyordu ama batarya dairelerinde bir sorun vardı; klor gazı sızdırıyorlardı. Zehirli gaz maskelerine ihtiyaçları vardı ancak hırpalanmış mürettebatı hareket ettirebilmek bile mucizeydi.
İçeri dolan su ve gaz yüzünden denizaltının içindeki ortam hızla kötüleşecekti. Felaket an meselesiydi.
İşleri daha da kötüleştiren şey, dümenin yerinden bile kıpırdamamasıydı. Muhtemelen su basıncı yüzünden hasar görmüştü. Yani düzgün bir şekilde ilerleyemeyeceklerdi.
Yapabilecekleri acil onarımların bir sınırı vardı. Tahliye pompalarından sadece biri çalışıyordu, bu yüzden nihayetinde dengelerini kaybedeceklerdi. Yedek güç durumları vahim görünürken, ellerindeki tek seçenek su yüzeyine çıkmaktı.
“… Efendim, daha fazlasına dayanamayız.” Teknik subaya seslendi.
“Yapabileceğiniz hiçbir şey yok mu?”
Zor bir karar vermek zorundaydı—hem de hızlıca. İkinci Kaptan, bu gizemli teknik subayın sıradan bir subay olduğuna pek inanmıyordu. Bu yüzden yapabilecekleri tek şeyin teslim olmak olduğunu üstü kapalı bir şekilde ima etti.
Kaptan gemiyi sevk ve idare edemediği sürece mürettebatın can güvenliği birinci subayın sorumluluğundaydı. Su yüzeyine çıkmaya mecbur kaldıklarına göre bunu dile getirmekten başka çaresi kalmamıştı. “Çok fazla dayanamayız. Kargoyla ilgilenmeniz gerekiyorsa bunu bir an önce halledelim.”
“… Anlaşıldı.”
Alçak sesle yapılan bu konuşmanın ardından teknik subay ve birinci subay kargoyu hızla “halletmek” üzere harekete geçtiler. Vermesi korkunç bir karardı… ama tek çıkar yol buydu.

