YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 19 / Norden Sahili Açıklarındaki Şeytan: 10 Aralık, Birleşik Yıl 1924, Anlaşma İttifakı, Arnelsne Limanı
Os şehrinin düştüğü haberi ve İmparatorluk Ordusu’nun iç kesimlere doğru ilerleyişi birleşince, o nesilden herkes Anlaşma İttifakı yönetiminin sonunun geldiğini anladı. Kimileri İmparatorluk Ordusu’nun zaferine kadeh kaldırdı. Kimileri ise bu zaferin beklentisiyle acı içkilerini yudumladı. Herkes bunu Anlaşma İttifakı’nın sonu olarak görüyordu.
Yine de vatanlarının yaklaşan kaderi karşısında kırılmaya başlayan doğrudan muhatapları cesaretlendirmek için haykırdılar; henüz bitmemişti. İmparatorluk’un zaferi kesin değildi. Pes eden sadece hükümetti.
Siviller, halk yenilmemişti.
“…” “Peki, tohumlarımızı ekmeye hazır mıyız?”
“Cumhuriyet kabul etti ve…” “Birleşik Devletler de diplomatik temsilci kabul etmeye razı oldu.”
Direniş vatan sınırlarının dışında da sürebilirdi.
Evet, İmparatorluk’a karşı savaş sınırlarının ötesinde devam edecekti.
“Öyleyse, yetkilerimizi ortaklaşa devredelim mi?”
“Bu durumda, alıcının Dışişleri Konsey Üyesi Abensoll olması gerektiğini düşünüyorum.”
“Hayır, bence elçimiz olarak en genç üye olan Kültür Konsey Üyesi Korsor’u göndermeliyiz.”
“Katılmıyorum. Bu iş için en uygun kişi sizsiniz, Konsey Üyesi Abensoll.”
Birilerinin hayatta kalıp savaşı sürdürmesi, “Hâlâ buradayız!” diye haykırması gerekiyordu.
Konsey üyelerinin iradesi doğrultusunda hareket edecek olanlar ise askerlerdi. Gerçekler apaçıktı ancak ordu, hükümetin taleplerini yerine getiriyordu. Herkes ülkesi için elinden geleni yapacaktı; birleşmiş bir millette olması gereken de buydu. Büyük resimde sıklıkla unutulan bir şey vardı ki; politikacılar tarafından vatan uğruna her şeylerini feda etmeleri istenen ve kurban edilen o askerlerin de birer ailesi ve sıcak birer yuvası vardı. İşte bu yüzden, intikal öncesindeki o gün Anlaşma İttifakı büyücülerinin vedalaşmak için yalnızca kısıtlı bir zamanı vardı.
“Boş şans.”
“…” “Özür dilerim,” diye fısıldadı Albay Sue, gözyaşlarına boğulan karısına sarılırken. Karısı çatışmalardan uzak durmak için başka bir ülkeye tahliye edilecekti. Böyle bir seçeneği değerlendirebilecek durumda bir aile olmaları, bir aile reisi olarak Sue’nun tek tesellisiydi. Ailesini Birleşik Devletler’e gönderebildiği için muhtemelen mutlu olması gerekiyordu.
Yine de işlerin geldiği radde, onları uzaklara göndermekten başka çare bırakmamıştı. Muhtemelen benim—hayır, Anlaşma İttifakı’ndaki her askerin—yapabileceği tek şey ailelerimize sarılmak ve birbirimize sağ salim kavuşma dileklerimizi iletmekti. Vatanımız artık güvenli değildi.
“Baba?”
“Mary, annene iyi bak. Kendine de dikkat et.”
“…” “Bizimle gelemiyor musun?”
“Özür dilerim. Yine işim var.”
Hâlâ şanslı olduğunu kendine hatırlatmaya zorladı. En azından ailesini emniyete alabilecek nüfuzu vardı. Sıkışık deniz trafiği ve deniz rotalarının kontrolündeki sorunlar göz önüne alındığında, bu birçok insana açık bir seçenek değildi. Biraz suçluluk duyuyordu elbette ama ailesini koruyabildiyse hiçbir pişmanlığı yoktu.
Şüphesiz ki Sue’nun asıl istediği bu değildi. Ailesinin sıcaklığında huzurlu günler geçirmeyi tercih ederdi. Böyle olacağını bilseydi eve daha sık giderdi. Evimin burnumun dibinde olmasının ne büyük bir nimet olduğunu neden takdir edemedim ki?
Kızımla daha çok konuşmalıydım. Karıma söylemek istediğim daha o kadar çok şey var ki. O kadar çok pişmanlık var ki. Hayatımızın sonsuza kadar değişmeden devam edeceğine inanmak benim saflığımdı.
Kendisinin bile açıklayamadığı bir duyguydu bu; fakat garip bir mahcubiyeti üstünden atmak istercesine farkında olmadan karısına doladığı kollarını gevşettiğinde, kızının göz hizasına kadar çömelerek yüzüne bir tebessüm yerleştirmeyi başardı.

“Anson…”
“Pek hayırlı bir ebeveyn olamadım belki ama umarım bir gün benimle gurur duyabileceğin bir baba olduğumu düşünürsün.”
“Sorun değil. Sen benim babamsın! Ah, ama sakal tıraşı olmalısın.”
Çok tatlı bir kız çocuğuydu. Elinde olmadan ona sarılmıştı; kızının huylanması karşısında yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi.
“Haklısın. Gerçekten uslu bir adam olup tıraş olmalıyım.”
“Kendine gel, baba!”
“Evet, haklısın. Kendime gelmeliyim.”
Bir baba olarak Sue’nun yapabileceği tek şey, acı bir tebessümle böyle gülümsemekti. Kızının onu yeterince sık tıraş olmadığı için azarladığı o an… İşte sıradan, normal hayat buydu. Değerli, huzurlu dünyasının özüydü bu.
“Pekala, bu hiç iyi değil… Benim için endişelenmeni istemiyorum. Seni yüzünde bir tebessümle hatırlamayı tercih ederim.”
“Lütfen kendine dikkat et.”
Karısının gözyaşlarına boğulduktan sonra bile cesurca iyi dileklerini sunması yüreğini sızlattı. Onlarla birlikte gemiye binmek, hayatlarını hep beraber geçirmek istiyordu. Fakat o, vazifeyle bağlı bir askerdi.
Vazife. Ah, o can sıkıcı, yüce vazife. Ey Vatan, kendimi sana adıyorum. Tanrım, sen afilemin sevdiği bu ülkeyi, yuvamı mübarek eyle.
“Baba, biraz erken ama… Mutlu Noel’ler!”
Sue duygusallığa kapılmışken, kızı annesiyle birlikte gemiye binmeden önce büyük bir çantayı işaret ederek ona iyi bakmasını söyledi.
Gidişlerini izlerken yüreğini anlık bir rahatlamanın yanı sıra belki de sonuncu olacak bu ayrılığın hüznü kapladı. Fakat yapmak istemediği bir şey varsa, o da bu andan pişmanlık duymaktı. Bir uğurlamada gözyaşlarından daha uğursuz bir şey olamazdı. Kendini gülümsemeye zorladı ve birden çantanın ortadan kaybolduğunu fark etti. Eski bir tanıdığının çantayı rahat bir edayla kendisine uzattığını görene kadar şaşkındı.
“Sue, kızından bir Noel hediyesi. Yanına al.”
Bu garip açıklama, tahliye edilenleri uğurlamak için orada bulunan Konsey Üyesi Cazor’dan gelmişti. Konsey üyesinin kızının hediyesinden nasıl haberdar olduğunu merak eden Sue, çantayı kavradığında beklemediği ağırlık karşısında şaşkına döndü.
İçinde kurabiye ya da yün bir kazak yoktu. Çok daha ağır bir şeydi.
“Konsey Üyesi Cazor, nedir bu?”
“Açıp bak bakalım. Waldstätten Konfederasyonu’ndaki A.S. Weapons üretimi bir makinalı tabanca. Hafif makinalı tüfek gibi gövdesiyle son derece dayanıklıdır.” Konsey üyesinin tavsiyesi üzerine Sue gölge bir yere çekilip çantayı açtı.
Karşısında duran şey yepyeni bir makinalı tabancaydı; mücevheriyle son derece uyumlu çalışacak, oldukça maliyetli bir modeldi. Şarjörler, büyü mermileri, bakım takımı… İhtiyaç duyulacak her şey yanındaydı. “Böyle bir şeyi nasıl ele geçirmiş olabilir ki…?”
İncelemesini sürdürürken silahın sağlam ama bir o kadar da hafif yapısına hayran kaldı. Kendi tüfeğiyle aynı kalibre mermileri kullanıyordu, menzili daha kısaydı fakat yakın mesafeli bir çatışmada kullanımı çok daha kolaydı. Sinsice yaklaşan herhangi biriyle yüzleşmek için harika bir seçimdi. Ayrıca, kısıtlı menzil kazara bir dost birliği vurma riskini de nispeten düşürüyordu ki bu büyük bir artıydı. İşte bu yüzden merak etmekten kendini alamıyordu.
Dünyada kızım bunu nasıl elde etmiş olabilirdi ki?
“Birleşik Devletler’deki lanet bir heriften kişisel bir hediye.
Yemekleri bu kadar berbat bir ülke için bize oldukça iyi bir adam gönderdiklerini söyleyebiliriz, değil mi?” “Efendim?”
“Görünüşe göre kızını parkta ağlarken görmüş.
Üzerine senin baş harflerini kazımış.” “Ah, A.S.
benim adımın baş harfleri mi?” Üzerine kazınmış harflerin fabrikanın logosu olduğuna emindi; gösterilen özen yüzünü güldürdü. Kızım günahkar mı yoksa gökler onu gerçekten seviyor mu bilmiyorum ama o istihbarat ajanını tavlamayı başarmış…
Arada sırada o Albion milletinin gerçekten iyi şeyler yapabildiği oluyordu.
“Kesinlikle Arnold & Smith Weapons’ın baş harfleridir.” “Hayır, görünüşe göre o damga alt kısmına vurulmuş.”
Konsey Üyesi Cazor açıklarken bir şekilde eğleniyor gibi görünüyordu.
“O sinir bozucu Birleşik Devletler beyefendisi muhtemelen kızının gözyaşlarından etkilenmiş ve ona indirim yapmış. Görünüşe göre yüz sterlinlik özel bir fiyat ödemiş.
Şaşırtıcı derecede ucuz, Albay.” Babana böyle harika bir hediye verdiğin için teşekkürler, tatlım. Elinden gelse onu öpmek isterdi.
Demek yüz adamın gücü böyle bir şeymiş. “Böyle mutlu bir ailem olduğu için gurur duyuyorum.”
Demek yüz adamın gücü böyle bir şeymiş.
“Böyle mutlu bir ailem olduğu için gurur duyuyorum.”
“Üzgünüm Albayım. Korkarım sizden çok şey istemek zorunda kalacağız.”
“Gemi işini benim için hâllettiğiniz. Kendi payıma, ailemin yuvasını kendi ellerimle korumaya hazırım.”
“Size güveniyoruz.”
Adamlardan biri başıyla selam verdi, diğeri ise bu tebessüm dolu jesti kabul etti. Artık daha fazla bir şey söylemelerine gerek yoktu.

