YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 18 / Norden II: 4 Aralık Birleşik Yıl 1924, Birleşik Krallık, Londinium, Gizli Konum
İmparatorluk Donanması’nın Osfjord’a bir çıkarma birliği sevk edip kesin sonuçlu bir çıkarma harekâtı başlattığına dair şok edici raporun ardından, odadaki hava çekilmez derecede kasvetli bir hal almıştı.
Giderek kötüleşen durumun yarattığı ızdırap o kadar korkunçtu ki yaklaşan Noel iznine dair tüm umutları bile suya düşürmüştü. Birleşik Krallık’ın; İmparatorluk, Cumhuriyet ve Anlaşma İttifakı’nın birbirini yok etmesine dair heveslerinin aksine İmparatorluk, zaferlerine zafer katmaya devam ediyordu. Duruma dair ortak görüşleri sebebiyle, Birleşik Krallık istihbarat teşkilatıyla bağlantılı personelin tamamı derin bir karamsarlığa gömülmüştü. Ancak büronun kendisinde bir problem yoktu. Ortamdaki hoşnutsuzluk, odanın asıl sahibi Tümgeneral Donald Habergram’ın berbat ruh halinin odaya akılalmaz derecede sirayet etmesinden kaynaklanıyordu. Zaten zor bir kişiliğe sahipti ve şu anda bilhassa sinirliydi.
En ufak bir dikkatsiz laf edenin kellesi gidebilirdi. Bir sonraki bildirimi alan telsiz operatörü gerçekten çok şanslıydı. Normalde rapor sunmak, bir mayın tarlasına sürülmek kadar sinir bozucuydu fakat bu sefer durum farklıydı.
Açık konuşmak gerekirse—kötü haber değildi! Üstünü bilgilendirmek için neredeyse koşar adım gittiği en son günün üzerinden kaç gün geçmişti? Dacia düştüğünden beri mi? Elbette işi gereği kişisel hislerine kapılamazdı ama kötü haber bildirmekten nefret ettiği kadar hiçbir şeyden nefret etmediği de bir gerçekti.
“Lytol destek gemisinden acil mesaj var.”
“Dinliyorum.”
Telsiz operatörü, generalin hoşnutsuz ses tonundan irkilmeyerek gerçekleri doğrudan aktardı. Sivil kılığına bürünmüş istihbarat toplama gemilerinden ve silahlı tüccar kruvazörlerinden raporlar alıyorlardı fakat tüm mesajlar arasında bu, tek kullanımlık şifre anahtarı kullanılarak en yüksek aciliyet seviyesinde gönderilmişti.
Fevkalade korkunç bir haber olduğunu düşünmüştü ancak şifreyi çözdüğünde, şaşırtıcı bir şekilde en azından kötü bir haber olmadığını gördü. Gerçi çok sevinilecek bir şey olup olmadığından emin değildi ama her neyse.
“Anlaşma İttifakı bir VIP’nin nakledilmesini talep ediyor.”
Talebin içeriği bir VIP’nin nakledilmesiydi. Daha spesifik olmak gerekirse bahsi geçen kişi, fiili olarak ülkedeki en yüksek yetkiyi elinde tutan on devlet konsey üyesinden biriydi. Esasen Anlaşma İttifakı artık görünüşü umursamıyor, sürgünde bir hükümet kurabilmek adına tüm nezaket kurallarını bir kenara bırakıyordu. Bu, ülkenin İmparatorluk’a uysalca teslim olmasından çok daha iyiydi. Üstelik Birleşik Krallık’ın ulusal çıkarları açısından da tamamen kötü bir gelişme sayılmazdı.
“… Bu Dışişleri’nin işi değil mi?”
Fakat mesajı alan kişi için konu kendi görev alanlarının dışındaymış gibi görünüyordu. Stratejik İstihbarat Dairesi’nin işi planlama ve analizdi. Kesinlikle bir temas noktası değillerdi. Hatta istihbarat toplamalarını tehlikeye atabilecek her türlü eylemden mümkün olduğunca kaçınmak istiyorlardı. Dürüst olmak gerekirse, bulaşmaya hiç niyetleri yoktu.
Normalde diplomatik talepleri kabul eden makam Dışişleri Bakanlığı’ydı. Anlaşma İttifakı durumunda ise resmi kanal, oradaki büyükelçilikti. Bir ülkenin yöneticileri sığınma talebini doğrudan istihbarat teşkilatının strateji dairesiyle mi müzakere etmeye çalışacaktı yani? Yanlış yerle temas kurduklarını düşünmek hiç de mantıksız değildi.
Telsiz operatörü, üst kademe subayın şüphesini hemen anladı. Aynı şüpheleri kendisi de taşıyordu. Yine de zaman kaybetmekten nefret eden General Habergram’a kısa bir açıklama yapmak zorundaydı.
“Anlaşma İttifakı Donanması’ndan biri bizzat temas kurdu.”
“Bizi tespit mi etmişler? Eğer öyleyse, bir yerlerde devasa bir güvenlik sızıntısı olduğunu düşünmekten başka çarem kalmaz.”
“Hayır, görünen o ki tüm gemilerimizle temas kurmuşlar.”
Birleşik Krallık istihbarat teşkilatına ait bir gemiyi özellikle aramamışlardı. Hayır, o gemi sadece tesadüfen Lytol destek gemisiydi. Aslında Anlaşma İttifakı’na uğrayan her gemiyi denemişlerdi.
İstihbarat sızıntısı ihtimalinden derin endişe duysalar da bu vakada talep sadece sürecin doğal bir sonucuydu. Arayan kişi muhtemelen şansını deniyordu. Ancak bu durumda, baş belası bir acemiyle muhatap oluyorlardı.
“Hiç prestij kaygıları kalmamış, ha? Ne kötü bir hamle. Liste yanında mı?”
“İşte burada. Diğerlerinin sadece sıradan feribotlar olduğu anlaşılıyor.”
Bu, uygulanabilecek en berbat yöntem olmalıydı. Gelişigüzel yardım isterseniz, bir şekilde mutlaka laf yayılırdı. Bir sırrı ne kadar çok insan öğrenirse, sızma riski de katlanarak artardı. Üstelik bu vakadaki rakipleri, bir dünya gücü olarak savaşı son derece ciddiyetle yürüten İmparatorluk’tu. İmparatorluk istihbaratının kaytarıyor olabileceğini aklı almıyordu. Bu yüzden bu adamlar gizli bir sığınma operasyonunu yürütmeye çalışıyorlarsa, biraz daha temkinli ilerlemeliydiler. Şu anda panik ve işlevsizlik içinde kıvranan Anlaşma İttifakı hükümetinden pek bir şey beklememek gerekiyordu belki de.
Gizlice yapmayı planlamıyor olsalar bile, hükümet liderlerinin kaçmaya hazırlanması halkın moralini hiç şüphesiz bozardı… her ne kadar milliyetçi bir direnişe de evrilebilecek olsa da, bu yüzden umut verici bir sonuç hayal etmek de mümkündü.
Kuzey hatlarında her an büyük çaplı bir İmparatorluk taarruzu beklenirken zamanlama son derece hassastı. Dürüst olmak gerekirse, bu haberin yayılması Anlaşma İttifakı’nın direncini kırabilirdi. Ama eğer kahramanca dayanırlar ve hükümet direniş çağrısı yaparsa… bir şansları olabilirdi.
Bu gerçekleşirse İmparatorluk, Dacia’dakinin aksine Anlaşma İttifakı topraklarında birlik bağlamak zorunda kalırdı.
“Ne yapalım efendim? Eğer kabul edeceksek acele etmemiz lazım.”
Aslında Dacia vakasında olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki sürgün hükümeti fikri işe yaramamıştı. O başarısızlığın ardından, bu konunun acil müdahale gerektirdiğini biliyorlardı. Mesajı tam da ellerindeki kozu oynama ihtiyacını derinden hissettikleri bir anda alıyorlardı. Harekât subaylarından biri insiyatifi ele alıp bu fırsatı kaçırmanın akıllıca olmayacağını ima eden bir soru sordu: “Bir hamle yapmamız gerekmez mi?”
“Ben karşıyım. Silahlı ticaret gemilerimize dikkat çekmekten iyi bir şey çıkacağını sanmıyorum.”
Bir başka taraftan ise duruma ihtiyatla yaklaşılması gerektiği yönünde bir teklif geldi. Nihayetinde silahlı ticaret gemileri uluslararası hukukun yanı sıra muhtelif devletlerin yasalarını da zaten ihlal ediyordu. İstihbarat toplama ve ticareti baltalama emirleri ifşa olursa büyük bir patırtı kopardı. Silahlandırılmış tekneleri limana sokabilmek için ticaret gemisi kılığına sokmak hukuki bir sorundu. En kötü senaryoda, tüm mürettebat korsan ilan edilir ve tutuklanırdı.
Uluslararası hukuku çiğnemek vicdanlarını sızlatmasa bile, her kötücül örgüt kâr ve zarar hesabına dayalı mantıklı bir tereddüt göstermek zorundaydı.
Antlaşmaları ihlal etmemeniz, aksine karşı tarafı ihlal etmeye zorlamanız gerekiyordu.
En azından General Habergram, uluslararası hukukun sınırlarında paçayı sıyırabileceği çizginin dışına çıkmamaya kararlıydı.
“Her halükarda gemiye baskın yapılmasından kaçınmak istiyorum. Yükleme ne durumda?”
Aynı düşünceyi paylaşsalar da liderlerinin fikri biraz daha farklıydı. Sonuçta diğerlerinden biraz daha fazlasını biliyorlardı; İstihbarat’ın Dacia olayından sonra adını temize çıkarmak için proaktif bir şekilde çalıştığını ve birkaç ilgi çekici şey öğrendiğini biliyorlardı.
“Sanırım neredeyse bitti…”
“…” “O halde bu saatten sonra birazcık ekstra kargonun pek bir farkı olmaz. Bahsi geçen VIP kim?”
Nitekim İstihbarat ajanları dereyi görmeden paçaları sıvamış ve Cumhuriyetsel güçler ile Anlaşma İttifakı’nın üçüncü savunma hatlarını kurmak için daha fazla zaman bulmasını, Dacia’nın bu kadar çabuk çökmesine bağlamışlardı. Kendilerini kanıtlamak için bunun iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorlardı. Kuzey cephesinde istihbarat toplama ve analiz süreci muazzam bir hızla ilerliyor, gerçekten de sonuç veriyordu.
Yardımcı geminin hızla elde ettiği istihbarat ve kullandıkları teçhizat gizlice gemide bulunuyordu. İmparatorluk Donanması’nın bir çıkarma harekâtı planladığını bile öğrenmişlerdi.
Dolayısıyla o gemide yapılacak bir aramanın ne kadar felaket olacağını söylemeye gerek bile yoktu. Yine de ellerinde halihazırda o kadar çok tehlikeli kargo vardı ki, üzerine yenisini eklemek hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.
Biraz daha sorunlu kargo yüklemenin durumlarını pek değiştireceğini düşünmüyordu.
“Bir konsey üyesi.”
Birleşik Devletler’de bir sürgün hükümeti kuracak olan ten konsey üyelerinden birinin varlığı, siyasi açıdan son derece ağır anlamlar taşıyordu. Siyasetten anlama konusunda keskin bir burnu olmayan subaylar İstihbarat’ta çalışamazdı; bu yüzden durum hepsi için apaçıktı. Bu ihtimal muhtemelen her seçkin kurmay subay için geçerliydi.
Devlet bakanı seviyesindeki bir siyasetçinin, önceki hükümet tarafından gerekli yetkiyle sürgün hükümeti olarak atanması ufak bir mesele değildi.
General Habergram da beceriksiz biri olmaktan çok uzaktı; işte bu yüzden tereddüt ediyordu.
“…” “Bir dakika bekleyin.”
Onu iltica ettirmeyi başarırlarsa, bu başarının önceki başarısızlıklarını gölgeleyeceği kesinlikle doğruydu. İmparatorluk’un Dacia’da yaptığı gibi Anlaşma İttifakı’nda da hükümet örgütlerini tıkır tıkır kurması kabusunu belki de engelleyebilirlerdi. Buradaki sorumlu adam meseleleri işte bu kadar iyi kavrayabiliyordu.
Fakat bunların hepsi ancak iltica girişimi başarılı olursa gerçekleşebilirdi. Başarısız olursa, siyasi ve diplomatik riskler devasa boyutlardaydı. Dahası, bunun yaratacağı artçı sarsıntılar General Habergram’ın tek başına karar verebileceği sınırların çok ötesindeydi.
Ve kendisi yetkilerinin sınırını gayet iyi bilen bir adamdı. Kendi takdirine kalmamış şeylerin ne olduğunu çok iyi anlıyordu. Yularları tutması için seçilmesinin yegâne sebebi de tam olarak buydu. Soğukkanlı kararlar verme ve çizmeyi aşmama yeteneğine değer veriliyordu.
Gerçekte, böylesine zehirli birini oraya atmalarının nedeni departmanı kontrol altına almaktı. Hızla bir belge hazırlattı, belgeyi aldığı gibi ayağa kalktı. Bu, gizliliğe ekstra özen gösterilmesini gerektiren bir meseleydi. Ve böylece, yanına birkaç muhafız alarak derhal Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Makamı’na hareket etti.
“Ben Habergram. Deniz Kuvvetleri Komutanı içeride mi?”
Makamın kapısında nöbet tutan bir askeri inzibat vardı. Habergram, adamın görevi gereği nöbetçi subayın şüpheci bakışlarına katlanmak zorundaydı.
Gençliğinde kendisi de üst rütbeli subayları durdurmak zorunda kaldığında dehşet derecede gerilirdi. Bunu göz önünde bulundurarak, bu subayın oldukça ciddi mizaçlı genç bir adam olduğunu zihnine kaydetti.
“İçeride efendim. Randevunuz var mıydı?”
“Hayır. Kendisine danışmam gereken acil bir husus var.”
Nöbetçi subay birkaç şeyi teyit ettikten sonra general içeri buyur edildi.
İçeri dalar dalmaz diğer herkesin dışarı çıkmasını rica etti. Tüm görevliler uzaklaştırıldıktan sonra, etrafta kimsenin kalmadığından emin oldu ve ardından raporunu sundu.
“General, umarım bunu kısa tutabilirsiniz.”
“Efendim, tek başıma karar verme yetkimi aşan bir durum meydana geldi.”
Hazırladığı özet metni Deniz Kuvvetleri Komutanı’na uzattı. Aynı zamanda durumu şifahi olarak da özetledi. Üstünün belgeyi incelemesini izlerken, konuyu kavramasına yardımcı olmak adına gerektiği yerlerde daha detaylı açıklamalar sundu.
Ne olursa olsun, her saniyenin önemi vardı. Tereddüt edilemezdi ama aynı zamanda düşüncesizce de hareket edilemezdi. Kararın temelini oluşturacak raporun olabildiğince hızlı sunulması bu yüzdendi. Anlaşma İttifakı her geçen an biraz daha çökmekteydi. Ülkenin kum saatiyle ölçülen ömrü tükenmeye başlamıştı. Eğer onun paha biçilmez siyasi kazanımlarını kurtarmak istiyorlarsa, hemen şu an harekete geçmek zorundaydılar.
“Bir Anlaşma İttifakı konsey üyesi, yardımcı gemimizle nakledilmeyi talep ediyor.”
“Ne belalı bir durum.” “Bölgede demirli Birleşik Devletler bandıralı hiçbir sivil gemi yok mu?”
Siyasi açıdan bakıldığında, sürgün hükümetini kurmak ve İmparatorluk’un ayağına çelme takmak son derece vaat kâr bir seçimdi. Fakat zihnini kurcalayan ve sormasına sebep olan şey bu görevin ne kadar çetin olduğuydu.
Sebebi ise gün gibi ortadaydı. Risk almadan elde edilecek büyük bir siyasi başarı ancak bir hayalden ibaretti. Sürgün hükümeti İmparatorluk’u taciz etmek için biçilmiş kaftan olsa da, kilit isimleri ülkeden gizlice çıkarıp sözde tarafsız bir ülkeye, kendi evlerine götürmek, öyle “belalı” deyip geçilemeyecek kadar zorlu bir işti.
Evet, asıl mesele onları nasıl taşıyacaklarıydı. Onları Birleşik Devletler topraklarına nasıl ulaştırabilirlerdi ki? Lytol kılık değiştirmiş olsa bile, hiç şüphesiz hâlâ fazla dikkat çekiciydi.
Nihayetinde gemi bir feribot olarak değil, sırf yük ve yolcu gemisi olarak kayıtlıydı. Herhangi bir limana uğramaları tuhaf karşılanmazdı belki ama körfezin ağzını gözleyen herkes onları kesinlikle fark ederdi.
Bu kadar önemli birini böylesi bir gemide taşımak çok büyük bir riskti.
“Dört ya da beş tane var. Ama hepsi tarifeli yolcu gemileri. İmparatorluk’un onları göz hapsinde tuttuğundan eminim.”
Asıl sorun, Birleşik Devletler bandıralı gemilerin çoğunun Anlaşma İttifakı limanlarına yanaşmaktan kaçınıyor olmasıydı. Daha doğrusu, savaşın başından beri Anlaşma İttifakı’nın körfez tesislerine yanaşmaya çalışan her şey havaya uçuruluyordu. Bu durum tarafsızlık meselesinden ziyade, Birleşik Devletler’in sırf bu çatışmanın ortasında kalmak istememesinden kaynaklanıyordu.
Bu yüzden şu anda limanlarda bulunan tek tekneler, önceden planlanmış tarifeli feribot hatlarıydı. Ancak onlar da tahliye edilmeye ve sığınma hakkı kazanmaya çalışan sivil halkla silme doluydu. Cılız bir azınlığı oluşturan kiralık gemiler bir yana bırakılırsa, feribotlar dışında demirlemiş başka bir gemi yoktu. Yardımcı geminin göze batmaması asıl tuhaf olanıydı.
İmparatorluk’un bunu gözden kaçıracağını hayal bile edemiyordu. Kasatlı olarak gözlem yapmıyor olsalar bile, sonuçta Birleşik Devletler’den gelen bir gemiydi; limandaki denizciler için nadir bir manzara oluştururdu ve umut içinde bekleyen siviller gemiye binebilmek için tam anlamıyla yalvarırlardı. İmparatorluk öyle ya da böyle bunu muhakkak duyacaktı.
Gemi o kadar göze batıyordu ki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, istihbaratı bizzat gidip alması için bir diplomat göndermeyi bile düşünüyordu.
En azından Lytol dikkat çekecek şekilde silahlandırılmamıştı. Fakat bir yük ve yolcu gemisinin asla ihtiyaç duymayacağı bir hızla, 29,5 knot ile ilerliyordu. Üstelik sözde gezi uçuşları için kullanılan bir deniz uçağı ile belli bir ateş gücünü gizlice bünyesinde barındırıyordu. En azından bunlar hortum ve eğlence ekipmanı kılığına sokulmuştu.
Gizli belgeler olmasaydı, gemiye baskın düzenlense bile uluslararası hukuk açısından hiçbir sorun yaşanmazdı. Mürettebat büyücülerden oluşuyor olabilirdi ama bu bir işletmenin özgürce verebileceği bir karardı. Ne de olsa Birleşik Devletler özgür bir ülkeydi.
Ancak savaştaki bir ülkeden kaçan birine iltica yardımı yaparken yakalanırlarsa işler çığırından çıkardı. Bu durum, sığınmacıyı direnç göstermeden teslim edip etmemeleri gerektiği meselesini gündeme getirirdi… Anlaşma İttifakı muhtemelen adamın korunmasını isteyecekti; adamı öylece teslim ederlerse küplere binerlerdi.
Peki mürettebata İmparatorluk baskın birliğiyle savaşma emri verse ne olurdu? Cevap aşikârdı. Dönüp dolaşıp kendi başlarını yakardı.
“Lytol oldukça seri hareket edebiliyor ama İmparatorluk devriye botlarını geride bırakabilir mi?”
Lytol hızlı olsa bile bunun da bir sınırı vardı. Deniz büyücülerinin veya uçakların varlığı ihtimali düşünüldüğünde, pürüzsüz bir şekilde kaçıp kurtulabileceğini söylemek imkânsızdı. Bir adım daha ileri gidersek, acaba bu durumda en iyi taşıma yöntemi gerçekten bir gemi miydi?
“Pekala. Onları su üstünde bir denizaltıya transfer edeceğiz.”
Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın cesur bir karar vermesinin sebebi bu olmalıydı. Gemi pekala batabilirdi. Ya da yaşam alanları saldırıya uğrayabilirdi.
Fakat su altında faaliyet gösterebilen bir araç kullanırlarsa gizli kalabilirlerdi.
“Denizaltı mı? Kullanabileceğimiz bir denizaltımız var mı ki?”
“Amiral Meyer buna garanti veriyor. Her halükarda denizaltı filosuyla istişare etmemiz gerek.”

