Harabeler, Ress Kar Tarlası’nın ötesinde, ejderhanın yaşadığı dağın ardında yer alıyordu.
Pürüzsüz taşlardan inşa edilmiş bu yapılar yılların yıpratıcılığına yenik düşmeye başlasa da hâlâ heybetini koruyordu.
Bu harabelerin bir adı yoktu.
Belki de bu yer harap olmadan önce, o eski günlerde bir ayakkabıcının adını taşıyordu. Şimdilerde ise kimsenin uğramadığı bir taş yığınından ibaretti. Varlığından yalnızca birkaç kişinin haberi vardı.
Bir kadın işte bu harabelere girmek üzereydi.
Uçurumun buz tutmuş duvarına büyük bir ustalıkla tırmandı, harabelerin donmuş taş kapısını iterek açtı ve içeri süzüldü.
Taş kapıyı arka bacaklarıyla iterek kapattı, ardından etrafı derin bir sessizlik kapladı.
Harap görünümünün aksine, harabelerin içi kusursuz bir düzen içindeydi.
Geniş ve açık odanın ortasında devasa bir büyü çemberi asılı duruyor, küçük odalara sayısız ışık huzmesi sızıyordu.
Belki de büyü çemberinin etkisiydi ama mekan eski ve tozlu olmasına rağmen içeride en ufak bir aşınma ya da yıpranma izi yoktu.
Küçük odaların her biri, ilk bakışta neye yaradığı anlaşılmayan nesnelerle doluydu.
Ancak odalardan birinde ne olduğu kolayca anlaşılan eşyalar vardı.
Kitaplar.
Sadece kitaplıklar tıklım tıklım dolu olmakla kalmıyor, yerlerde de tepeleme kitap yığınları göze çarpıyordu.
Kadın odaya adımını attı.
Kitap yığınlarının arasında bir başka kadın duruyordu.
Bir deri bir kemik kalmış bedeni, çökük gözleri ve kıvır kıvır saçlarıyla bitkin bir hali vardı. Adı Popratika’ydı.
Gölge Girdabı.
İblis ırkının dahi büyücüsü ve ünlü Karanlık General Sequence’in kızı. Kitaplardan oluşmuş bir kulenin tepesine kurulmuş, elindeki kitabı rahatça karıştırıyordu.
Gözlerinin altındaki torbalar her zamankinden daha koyuydu. Bayağı bitkin görünüyordu. Muhtemelen günlerdir gözüne uyku girmemişti.
Yanlarına bir davetsiz misafirin geldiğini hissetmesine rağmen başını kitaptan kaldırmadı.
Belki de fark etmemişti. Okuduğu şeye öylesine dalmıştı ki… Yüzünde şeytani bir ifadeyle sayfadaki kelimeleri yüksek sesle dile getirdi.
“Döndüm. İşi hallettim.”
Kadın ona seslendiğinde Popratika şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Kitap kulesinin dibindeki kadına bakıp hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldin Prenses. Geciktin.”
“Griffin’in işi bitti. Ayrıca şu Prenses lafını keser misin artık?”
“Prens dememi mi tercih edersin?”
“Zaten bir prensimiz var, o yüzden hayır.”
“Çok sinir bozucu. Unvanını kenara atmadan önce en azından sana hitap edeceğim başka bir şey bul.”
Adsız kadın omuz silkerek sırtında taşıdığı çantadan gökkuşağı renklerinde bir taş çıkardı.
Ardından taşı umursamazca Popratika’ya fırlattı.
“Dikkat et, o çok değerli.”
“Bu kadar muazzam bir güce sahip bir nesne, sadece fırlatıldı diye kırılmaz.”
Popratika taşı zahmetsizce havada yakaladı ve incelemeye başladı.
“Kutsal Ağaç tohumlarını gördüğümde de böyle düşünmüştüm ama… bu gerçekten çok güzelmiş.”
“İçinden çıktığı kabuk da bir o kadar güzeldi. Şanına yaraşır harika bir yaratıktı doğrusu.”
“Eski zamanlarda bu topraklarda böylesine ulu güçlere sahip yaratıklar hüküm sürerdi… Evet, efsaneleri hepimiz dinledik ama insan gözünde canlandırmakta zorlanıyor.”
Popratika tırnaklarıyla elindeki kitabın sırtına hafifçe vurdu.
Bu kütüphanedeki kitapların çoğu tarih kitaplarıydı.
Şu an okuduğu kitap ise bu kıtanın upuzun geçmişini aktaran bir kayıttı. İnsanoğlunun bu topraklarda ilk belirdiği anlardan, birbirlerinin boğazına sarılmaya başladıkları günlere kadar… Bütün bir tarih bu sayfalar arasına kazınmıştı.
“Ne kadar süredir o kitabı okuyorsun?”
“Epeydir.”
diye yanıtladı Popratika, kitabı pat diye kapatırken.
Evet, bu kitap Vastonia’nın tüm tarihini barındırıyordu. Ancak geçmişe doğru gittikçe dil o kadar kadimleşiyordu ki yazılanları sökmek her seferinde daha fazla zamanını alıyordu. Gerçi Savaş’ın başlangıcından öncesine kadar olan kısmı sökmek nispeten daha kolay olmuştu.
İlkel çağlara ait yazılar, hiçbir şeye benzetilemeyen basit sembollerden ibaretti.
Popratika tek başına olsaydı bu kütüphanedeki bilgilerin onda birini bile okuyamazdı.
Bu kitapların ne anlattığını yalnızca kendisinden önce gelmiş biri sayesinde biliyordu.
Evet, geçmişte biri bu arşive girmiş, bu karmaşık metinlerin bir kısmını çözmüş ve günümüz diline çevirmişti.
O meçhul kişinin çevirdiği, kısmen de olsa özetlediği pek çok kitap vardı.
Popratika, bu kıta hakkında pek çok şeyi işte bu sayede öğrenebilmişti.
Bir zamanlar bu kıtada, sıradan insanların kavrayışının ötesinde kadim varlıklar dolaşırdı.
Bu toprakların gerçek hükümdarları bugünün insanlarından çok farklıydı. Yine de bu varlıkların neden ve nasıl yok oldukları meçhuldü. Popratika, o meçhul mütercimin bıraktığı çeviriler sayesinde, eski çağ insanlarının bu kadim varlıkların birbirlerini amansızca katlederek yok olduklarına inandıklarını biliyordu. Tabii bu sadece bir varsayımdan ibaretti.
Kesin olarak söylenebilecek tek şey, o kadim varlıkların yok olduğu ama kudretlerinin izlerinin kıtanın dört bir yanına kazındığıydı.
Hayvamsıların Kutsal Ağacı. Succubusların Kutsal Mebedi. Elflerin kabirleri. Ogreların devasa çenesi, cücelerin altını ve insanların kutsal kitabı…
Bunların gerçekten o kadim varlıklardan kaldığı hiçbir yerde açıkça yazmıyordu. Yine de taşları yerine oturtmak zor değildi.
“Geriye bir tek insanların kutsal kitabı kaldı.
“Ha? Yani Aldria başarısız mı oldu?”
“Maalesef. Öyle görünüyor.”
Kadim varlıklardan kalan bu yadigarlar bazen öylece bir köşede terkedilmiş halde bulunabiliyordu.
Uzun savaşların ardından elflerin kabirleri birer moloz yığınına dönmüş, cücelerin altını ise hurda demir yığınlarının arasında unutulup gitmişti.
Kıtanın dört bir yanında bunlara benzeyen adsız pek çok kalıntı daha vardı.
Fakat ilk bakışta bile bu nesnelerin muazzam bir güce sahip olduğu anlaşılabiliyordu.
Bu nesneler kimi zaman kutsal birer yadigar haline gelirdi. Örneğin, hayvamsıların Kutsal Ağacı ya da succubusların Kutsal Mabedi gibi. Popratika’nın ekibi bunları ele geçirmekte aceleci davransaydı planları kesinlikle açığa çıkardı. Böyle olmasa bile perde arkasında bir şeylerin döndüğü apaçık belli olurdu.
Bu yüzden bölünmüşler; hayvamsıların Kutsal Ağacı’na, succubusların Kutsal Mabedi’ne ve insanların kutsal kitabını ele geçirmeye neredeyse eş zamanlı olarak gitmişlerdi…
Görünen o ki tek başarısızlık insanların kutsal kitabını ele geçirme konusunda yaşanmıştı.
“Geriye iki tane kaldı…”
“Hayır. Sadece bir tane.”
“Ha? Bir mi? Herkes döndükten sonra sonuncusu için tüm gücümüzle yüklenme planı yapmamış mıydık?”
“Alternatif bir yol bulamadığımız sürece öyleydi.”
“Yani bir fikrin var mı?”
Popratika başını iki yana salladı.
“Hayır. Ama o artık yok.”
“Yok mu? Ne demek istiyorsun?”
“Tam bilmiyorum ama ablamın bir av grubu topladığına dair söylentiler duydum… Belki de onu öldürmeyi başarmışlardır.”
“Yine de iblislerin şu halleriyle bir ejderhayı alt edebileceklerinden pek ümitli değilim…”
“Neyse, her neyse. Carrot onu almak için yola çıktı bile.”
Kadın kaşlarını çatarken kapı gıcırtıyla açıldı.
Birinin içeri süzüldüğünü gören kadın başını o tarafa çevirdi.
“Ooo? Bayağı geciktiniz sanki, Prenses?”
İçeri giren, güzel bedenini sallaya sallaya yürüyen bir succubustu.
Bu gelen, bir zamanlar succubus ordusunun en güçlü savaşçısı olduğu söylenen General Carrot’tan başkası değildi.
“Ah, senin için çok endişelendim. Başına bir şey geldi sandım.”
Carrot, isimsiz kadını çenesinden tutup yüzünü hafifçe salladı.
Bu hareket dışarıdan düşmanca görülebilirdi ama hayır, gerçekten sadece endişelenmişti.
Bir insanı ya da elfi çileden çıkaracak türden, son derece sıradan bir succubus jestiydi bu.
Tabii kadın bunu bildiği için hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermedi.
“Ah, bu arada griffin’in işinin bitirildiğini duydum, doğru mu?”
“Ha? Kulağa ne kadar da basitmiş gibi getiriyorsun. Kendi kendine eceliyle ölmedi herhalde. E, kim yaptı peki? Anlatsana şu ablana.”
“Bir ork. Sıradan bir ork da değil üstelik. Hepinizin dilinden düşürmediği o Kahraman Ork.”
“Ne?! Başu ile mi karşılaştın?! Hâlâ hayatta olduğuna yat kalk dua et!”
“Evet, kadın olmasaydım çoktan canımı almıştı herhalde.”
“Aman tanrım…! Yani Başu seni yendi mi? Sonra da seninle istediği gibi eğlendi mi? Ah, seni şanslı cadı!”
“İlahi, yapma gözünü seveyim. Dikkatini dağıtmak için göğüslerimi açmaktan başka bir şey yapmadım. Ama hakkını yemeyeyim, bana evlenme teklif etti.”
Bir anda odadaki hava buz kesti, sıcaklık birkaç derece birden düştü.
“… Gerçekten pek bir şanslıymışsın.”
Kıskançlık.
İsimsiz kadının bunu fark etmemesi imkansızdı ama hiç oralı olmuyormuş gibi davrandı.
Bir succubus’un gazabını üzerine çekmiş olmak umurunda bile değildi. Ne de olsa bu hikaye, karşısındaki bu succubus için son derece mutlu bir sonla bitecekti.
“Değil mi? Demek bir ork bile böylesine büyük bir tutkuyla evlilik teklif edebiliyormuş. Yüzümü değiştirdiğimden beri ilk kez biri bana güzel olduğumu söyledi doğrusu.”
“Peki sonra ne oldu? Teklifi kabul edip Başu’nun eşi olacak mısın?”
“Maalesef, hayır. Katledeceğim ogre çocukları ile kendisi arasında bir seçim yapmasını istediğimde, gözünü bile kırpmadan ogre çocuklarını seçti. Bir ork olduğu düşünüldüğünde bu gerçekten takdire şayan. Saygıyı hak ettiğini söylemeliyim.”
Bunu duyan Carrot’ın yüzündeki asık ifade yerini bir tebessüme bıraktı.
“Değil mi? Başu, diğer orkların çoğundan bambaşka bir seviyede.”
Carrot’ın tavrı yumuşamıştı.
Başu’nun o kadına evlenme teklif etmiş olmasını kıskansa da, Başu’nun bu kahramanlık hikayesi karşısında gözlerinin içi parıldadı.
Doğru ya. Başka bir ork olsa çok farklı davranırdı. Benim Başu’m gerçekten de en iyisi.
“Şu boş çene çalmayı artık bitirebilir miyiz?”
Konuşmalarını sessizce dinleyen Popratika söylenerek kitap kulesinden aşağı atladı.
Elindeki kitabı bir kenara fırlatıp elini Carrot’a doğru uzattı.
Carrot cebinden soluk, parıltılı ve mercanı andıran bir nesne çıkarıp ona uzatarak karşılık verdi.
“Ve böylece geriye sadece bir tane kaldı. Daha yeni döndünüz biliyorum ama ikinizi biraz daha çalıştıracağım.”
“Lafı bile olmaz.”
“Pekala. Ben de öyle planlamıştım zaten. Aslına bakarsan tek başıma gitsem de olur.”
Bu yanıtlarla içi rahatlayan Popratika kapıya doğru yöneldi.
“Hmm. Ama Aldria başarılı olamadıysa tetikte olacaklardır. Üç kişinin yeteceğinden şüpheliyim. Yanımıza birkaç kişi daha alalım.”
Kalan ikili Popratika’yı takip etti.
Küçük odadan çıkıp büyük odadan geçtiler ve salona vardılar.
Uzun bir koridorun sonunda, büyük bir sunağa inen merdivenler vardı.
Mimarisi tuhaftı; kıtada görülen hiçbir şeye benzemiyordu.
Ne elf tasarımıydı ne de iblis.
Yüksek sütunlar o kadar boylu ve kalındı ki, fani ellerden çıkmış olabileceğine inanmak imkansız gibiydi. Tavan o kadar yüksekti ki bir dağın içinde yer aldığına inanmak zordu. Bir tür tanrıya adanmış olması gereken sunak ise koyu mor bir ışıkla parıldıyordu.
Cidden devasa ve heybetliydi.
Dağların ortasında böyle bir şeyin var olması herkese tuhaf geliyordu.
Üçü uzun koridordan yürüyerek sunağa ulaştılar.
Carrot ve isimsiz kadın sunağa doğru başlarını kaldırdılar.
Son üç yıl boyunca toplanan yadigarlar… hepsi sunağın kaidesinde yan yana dizilmişti.
Yakında tüm bu çabalarının karşılığını alacaklardı.
Bunu düşündükçe üçünün de göğsü gururla kabardı.
Ama o kadar da abartılı bir sevinç değildi bu. Çünkü aslında henüz hiçbir şey başlamamıştı.
Hâlâ almaları gereken bir tane daha vardı.
“Ooo, sağ salim döndünüz demek!”
Sunak tarafından bir ses yankılandı.
İkisi arkalarını döndüklerinde orada dikilen muhtelif ırklardan kişileri gördüler.
İblisler vardı, ogrelar vardı, succubuslar vardı, kertenkeleadamlar ve harpy’ler de vardı.
Peri yoktu ama orklar vardı.
Ayrıca hayvamsılar, cüceler ve elfler de oradaydı.
Toplamda yirmi kişiydiler ve hepsi de Popratika ile diğerlerine garip bir şekilde kısılmış gözlerle bakıyorlardı.
Doğal olarak bir iblisin önderliğindeydiler.
Dört devasa büyülü kılıç taşıyan dev gibi bir iblis.
Adı Netherhanks’ti.
Muazzam Kılıç Generali Netherhanks.
Gelmiş geçmiş en güçlü iblislerden biriydi… doğuştan bir savaşçıydı.
“Aldria dönmedi, öyle mi?”
“Dönmedi.”
“Öldü mü?”
“Kim bilir? Belki de yakalanmıştır ve şu an işkence görüyordur.”
“O işkence altında çözülecek biri değildir. Onurlu bir ölüm kayda geçtiğine inanmalıyız!”
Netherhanks tepeden Popratika’ya bakarak içten bir kahkaha attı.
“Sanırım gidip bu pisliği temizlemem gerekecek.”
“Çok iyi. Sana eşlik edeyim mi? Yani, hep birlikte mi gitsek?”
“Hayır. Çok fazla dikkat çekersin ihtiyar. Ayrıca savaş gücümüzün bir kısmını saklamamız lazım; yoksa Lord Geddigs diriltildiğinde yapacak çok fazla iş çıkar… Ama evet, sizden birkaç kişiyi yanıma alacağım.”
“Pekala! Kimi istiyorsan al!”
“Bunun için senin iznine ihtiyacım yok.”
Bu konuşmanın ardından yirmi cesur savaşçı öne çıktı.
Hepsi de savaş meydanlarının gediklisiydi.
Gururlu savaşçılar. Yalnızca savaş alanında var olabiliyorlardı. Sadece savaş alanında nefes alabiliyorlardı.
Ve hepsi de bu sonu gelmez barıştan huzursuzdu. Karanlıkta dişlerini bileyerek diyar diyar gezen ve en sonunda buraya ulaşan seçilmiş kişilerdi.
Grubu toplayan Popratika’ydı ama hepsinin arzusu aynıydı.
“Bakalım. Sen ve sen…”
Popratika gruptan iki kişi daha seçip arkasını döndü.
Dördü, harabelerden ayrılırken sessizce onu takip etti.
“Hayırlı haberlerinizi burada bekliyor olacağım!”
Netherhanks’in bu sözleri kulaklarında çınlarken yola koyuldular.
İnsanların kutsal kitabını ele geçirmeleri gerekiyordu. Hedefleri, Geddigs’in işgali sırasında komutanlarını kaybettikten sonra bile direnmeye devam eden insanların o yalnız mücadeleyi verdiği yerdi.
Arkansel Ovaları’nda, Pyles Nehrinin ötesinde yer alan Zalico Yarımadası.
Bir insan karakolu. Karabaş Bölgesi…
