Ormanın derinliklerinde bir yerlerde.
Succubus başkentine yaklaşık yarım günlük yürüyüş mesafesinde.
Akıllıca yerleştirilmiş birden fazla bariyer, insanların ormanda yollarını kaybetmesine neden oluyor ve çoğu kişi hedefine asla ulaşamıyordu.
Yanlış anlaşılmasın, kaybolup mahsur kalmıyorlardı. Aksine, doğrudan başkentin olduğu yöne doğru kanalize ediliyorlardı.
Succubus ülkesi bu sayede, savaş bittikten sonra bile burayı diğer ırklardan gizlemeyi başarmıştı.
Diğer ırklar burayı bilselerdi bile özel olarak bir şey yapacaklarından değildi ya.
Succubuslar buraya Kutsal Bölge diyordu.
Hayvamsıların aksine, onun etrafına bir kasaba kurmamış ya da orada festivaller düzenlememişlerdi.
Burası kat kat bariyerlerle gizleniyor ve korunuyordu.
Diğer ırktan olanlar bırakın burada bir succubus kutsal bölgesinin varlığını, bariyerlerin varlığını bile fark edemezlerdi.
Hatta bazı succubuslar bile Kutsal Bölge’nin varlığından habersizdi.
Yine de orada kesinlikle bir şey vardı. Succubusların uzun yıllardır koruduğu ve inandığı bir şey.
O kutsal bölgede bir kadın duruyordu.
“Kahretsin seni…”
Kutsal Bölge her zamanki gibi sakindi.
Fakat zemin kanla kaplanmıştı ve son bariyer de ışıltısını kaybetmişti.
Yerde birkaç succubus yatıyordu. Succubus cesetleri.
“Kimsin sen…?”
Düşen succubusların hepsi madalyalı, seçkin savaşçılardı.
Barışçıl bir dünyada, özgürlük yerine ülkelerine hizmet etmeyi seçen kişilerdi.
Şimdiyse o succubuslar yerde, katledilmiş halde yatıyordu.
Ayakta kalan son succubus, Kutsal Bölge’nin önündeki bu son bariyerin içinde, bu katliamı gerçekleştiren kişiye kinle dik dik bakıyordu. Her türlü sızmayı önlemek için tasarlanmış bir bariyerin içinde.
Bir kadındı.
Muhtemelen bir insandı ama garip bir hali vardı. Yüzünün yaklaşık yüzde sekseni kapalıydı, sadece gözleri görünüyordu. Rahat bir duruşu vardı ama açıkça teyakkuzdaydı.
Succubus’un sorularını hafif, umursamaz bir tonla yanıtladı.
“Cevap vermek gibi bir zorunluluğum yok ama bu adanmışlığın karşısında saygıyla eğiliyorum, bu yüzden normalde sana söylerdim. Ancak ben şanlı unvanımı çoktan kaybettim ve eski adımı kullanmaya da hiç niyetim yok, o yüzden kusura bakmayacaksın artık. Amacıma gelirsek… Kutsal Bölgenizin gücünü ele geçirip bunu intikamım için kullanmak istiyorum.”
“Gücü… mü…?”
“Aha, bilmiyor musun? Şey, sanırım ben de yakın zamana kadar bilmiyordum… Bu kıtada gücün biriktiği belli başlı yerler var ve eğer o gücü toplarsan mucizeler yaratabilirsin. Mucizeler diyorum evet, ucu açık bir kavram ama… mesela…”
Kadının rahat tavırlı konuşması biraz karardı.
“Ölüleri diriltmek gibi.”
Succubus savaşçılarının en güçlüsü bu sözler karşısında titredi.
“Geddigs’i mi diriltmeyi planlıyorsun?”
“İyi tahmin. Aynen öyle.”
“Sen bir insansın, değil mi? Neden böyle bir şey yapasın ki? Şu an dünyayı insanlar yönetmiyor mu? Elfler ve cüceler bile artık insanların önünde biat ediyor. Öyleyse neden?”
“İntikam dedim ya? Evet, insanım ama onların tarafında değilim.”
“Ama senin gibi bir kılıç ustası… Savaş alanında büyük başarılar kazanmış olmalısın, değil mi?”
“Evet. Kulağa çılgınca geldiğini biliyorum. Ama insanlar aptaldır.”
Kadın savaşçı omuz silkerek başını salladı.
“Şimdi, bu saçmalığa bir son verelim mi? … Succubus savaşçısı.”
“…”
“Normalde bu bariyeri kırabilirsen canını bağışlayacağımı söylerdim ama görünüşün aksine ben aslında succubusları severim. Ulusal gururunuzu incitecek bir şey yapmayacağım. Bunu yapmaktansa seni gerçek bir savaşçı gibi onurunla öldürmeyi tercih ederim.”
“Yaptığın şey zaten gururumuzu yeterince zedeliyor… Bu kadarı bile aklına gelmiyor mu?”
“Katılmıyorum. Hatta istediğimi alırsam, kaybettiğiniz tüm gururunuzu fazlasıyla geri kazanacaksınız.” Şimdi, kendini hazırla.”
Succubus bu tehdide anında karşılık verdi.
Kırmızı gözleri alev alev yanarken yumruklarını öne doğru kaldırdı ve etrafını yoğun, pembe bir sis bulutu kapladı.
Şüphesiz ki baştan çıkarma büyüsünün kadınlar üzerinde işe yaramayacağını biliyordu, fakat bu sisi salmak savaşa odaklanıp zihnini toplamasına yardımcı oluyordu.
“… Ben Boğan Nion, Succubus Kraliçesi’nin emrindeki İkinci Taburun Komutan Muavinoyum!”
“Çok üzgünüm ama sana verecek bir adım yok.”
Kadın kılıcını kınına çekip duruş aldı.
Dövüş pozisyonu Nion’un sinirlerini germeye yetti.
Aralarındaki beceri seviyesi farkı göz önüne alındığında, bu son derece doğaldı.
Nion kazanmanın imkansız olduğunu biliyordu. Bu kadın bariz bir şekilde ezici bir güce sahipti. Nion’un beraberinde getirdiği seçkin askerlerden hiçbiri kadına tek bir çizik dahi atamamıştı.
“Öyleyse, elveda.”
Nion bir ışık huzmesi gördü.
Savrulmanın kavisini bile fark edememişti. Sadece boynunda hissettiği o yakıcı sıcaklık kaldı.
“… Gah… Curly… Çok üzgünüm… Nio… Majesteleri…”
Kaçınılmaz ölümünün farkında olan Nion, yalnızca taptığı Kraliçe’yi ve onun muhafızı olarak çalışan küçük kız kardeşini düşündü.
Ardından Nion’un görüşü karardı ve bir succubus olarak sürdürdüğü uzun yaşamı son buldu.
“… Hah.”
Ceset yığınlarının arasında kadın derin bir nefes aldı ve elini saçlarının arasından geçirdi.
Elindeki kılıca bulaşan kan ve pislik, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla hızla yıkanıp gitti.
“Pekala, şimdi…”
Kadın kıyafetlerinin arasından bir anahtar çıkardı.
Uğursuz bir ışıltı yayan karmaşık metal işlemeleri ve mücevherleriyle bu nesnenin muazzam bir büyü gücüyle donatıldığı ilk bakışta anlaşılıyordu.
Anahtarı son bariyerin kalbine soktu.
Giriş noktasından uğursuz bir ışık hüzmesi sızdı…
Fakat hemen ardından, sanki bir tür çatışmayı işaret edercesine kulak tırmalayıcı, rahatsız edici bir ses çınladı.
“… Oh. Öyle kolayca açılmayacak, ha?”
Kadın omuz silkti ve bariyerin arkasından içeri süzüldü.
Bariyerin içinde hâlâ birkaç succubus kalmıştı.
Büyücüler, son bariyeri ayakta tutmaya çalışıyorlardı.
“Bir succubus bariyerinden de bu kadarı beklenirdi zaten… Bariyeri yok etmek için gereken tam büyülü anahtara sahip olsam bile, etkisini göstermesi biraz zaman alacak…”
“…”
“Ama bu büyülü anahtar başarısız olmaz. Ne de olsa bu, iblislerin ulusal hazinesi. Bariyerin kırılması an meselesi. Ama bana bir iyilik yapıp bu bariyeri hemen kaldırmaya ne dersiniz? Biliyorsunuz, orada günlerce kapalı kalacaksınız. Açlıktan çıldıracaksınız. Bütün bunlara katlanmaktansa, neden şimdi dışarı çıkıp dövüşmüyorsunuz? Bu ikimiz için de çok daha iyi olur.”
Bariyerin arkasına sığınan succubuslar tüm bunların farkındaydı.
Gözlerinin önünde katledilen askerlerin hepsi madalyalı savaş gazileriydi.
Katliam acımasızca gerçekleşmişti. Kılıçlarını kaldırmaya bile vakit bulamadan kadın tarafından doğranmışlardı.
Bu yüzden durumu anlıyorlardı.
Kadının ne teklif ettiğini çok iyi biliyorlardı.
“Sizi öldüreceğim ama bunu acısız ve hızlı yapacağım. O yüzden şimdi dışarı çıkın.”
Kalan succubusların bir görevi vardı: Kutsal Bölge’yi korumak.
Evet, açtılar. Ama birkaç açlık sancısı yüzünden siperlerini terk edecek değillerdi.
Yapabilecekleri tek şey sıkı durup takviye kuvvetleri beklemekti.
“… Demek destek birliklerini bekleyeceksiniz? Hmm, succubusların daha cesur olacağını sanıyordum ama beni hayal kırıklığına uğrattınız.”
Succubuslar kadının bu kışkırtmasına karşılık vermedi.
“Bariyerin kırılması mı yoksa destek birliklerinizin gelmesi mi daha önce gerçekleşecek diye merak ediyorsunuz… Ama sizi temin ederim. İşler sizin lehinize sonuçlanmayacak. Sadece kendi zamanınızı boşa harcıyorsunuz.”
Kadın, belki de succubusların yüreğinde beliren o huzursuzluğu sezip sırıttı.
Yine de succubuslar kımıldamadı.
Kımıldayamazlardı.
“Her neyse, fark etmez. Hep söylediğim gibi, her şey yalnızca bir zaman meselesi…”
Bariyerin arkasındaki succubus bu sözleri duysa da yağmur kelimeleri hızla yuttu, rüzgâr ise lafın kırıntılarını ormana doğru savurdu.
Duyacak başka kimse yoktu.
“Lort Geddigs’i gerçekten diriltebileceğini mi sanıyorsun?”
Bariyerin içindeki succubuslardan biri mırıldanmıştı bunu.
Kadın kahkaha attı.
“Ha şöyle, gayet tabii inanıyorum.”
“Ölüleri hayata döndürmek… Bunun ne kadar akıl dışı olduğunun farkındasın, değil mi?”
“İnkar etmiyorum. Hatta bir ölüyü diriltmek için günümüz insanının aklının ve bilgisinin çok ötesinde, muazzam miktarda bir güce ihtiyaç var.”
“Öyleyse…”
“Fakat bu topraklar… Muazzam bir güce ev sahipliği yapıyor.”
Kadın, sanki succubusları kendi düşünce yapısına ikna etmeye çalışır gibi konuşmaya devam etti. Aslında niyeti hiç de bu olmamasına rağmen.
“Belli bir şahıs, kadim bir kalıntıda bu durumu detaylarıyla anlatan bir belge buldu… Bu dünya, günümüz insanının hayal dahi edemeyeceği devasa mahlukların birbiriyle savaştığı antik muharebe meydanlarının üzerine kuruldu.”
“O eski cesetlerin bazılarında hâlâ devasa bir güç barınıyor… Ve bu güç, o bölgelerde yaşayanlara belli başlı lütuflar bahşediyor…”
“İnsanlar o kadim cesetlerde duran güce tanrı diye taptı… Sizin Kutsal Mekânınız da işte böylesi bir güç odağı.”
“Hâl böyleyken bu gücü neden kullanmayalım? Eski kemiklere tapınmanın kimseye bir faydası yok…”
“Lort Geddigs’i diriltip yeni bir savaş başlatırsam, bu kez Yedi Müttefik kazanacak. İblisler, succubuslar, ogre’lar… Hepsi şu anki acı dolu gerçeklikten kaçıp zaferin o tatlı şarabıyla sarhoş olabilecek! Tıpkı günümüzün o pis insanlarının yaptığı gibi.”
Bu son ifadenin kafa karışıklığıyla succubuslardan biri öne çıktı.
“Pis insanlar mı…? Kendi ırkına hiç mi saygın, hiç mi gururun yok?”
“I-ıh, zerre kadar yok.”
“…”
“O sadece kendini düşünen aşağılık ırk var ya… Onlarda gururdan eser yoktur.”
Kadının sesi ansızın öyle soğuk bir hal aldı ki dinleyen herkesin iliklerine kadar titremesine yetti.
“İşte vaziyet böyle. Kusura bakmayın ama rica etsem şu bariyeri benim için açar mısınız? Hepiniz öleceksiniz, evet ama günün sonunda bu durum succubus ırkı için hiç de fena olmayacak, göreceksiniz.”
Succubuslar arasında kadının Geddigs’i diriltmekle ilgili söylediklerinden biraz olsun etkilenenler vardı.
Fakat kendi ırkı hakkında söylediği o son sözler… Onların kadına hak verme ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıştı.
Çünkü dedikleri hastalıklıydı… Tiksinçti… Ve hepsinin kanını dondurmuştu.
