Orc Eroica Cilt 5 – Bölüm 7 / Succubus Eğitim Kampı

Succubus Eğitim Kampı

“Kurnaz Lowein.”

Bir zamanlar insan bir askerdi.

Bir tarım köyünden geliyordu; el becerisi alışılmadık derecede gelişmiş bir adamdı.

Savaş sırasında bir istihkam birliğinde yer almış; kaçış rotalarını patlatmaktan tuzakları etkisiz hale getirmeye, kamp kurmaktan yol ve köprü inşasına kadar perde arkasındaki her türlü operasyonda görev almıştı. Savaşlara katılmış olmasına rağmen genel olarak hep arka planda kalmış, örneğin hiçbir düşman generalinin kellesini uçurmamıştı.

Belki de bu yüzden, ordudaki hizmetleri karşılığında alması gereken para komik bir miktardan ibaretti.

Doğduğu köy çoktan bir moloz yığınına dönmüştü. El becerisi iyi olsa da pek sıcakkanlı biri değildi; amirleriyle sık sık takıştığı için bir işte tutunması hayli zordu.

Savaş sonrası eski bir insan asker için bu hiç de olağandışı bir durum değildi.

Bazıları bir iş bulup ucu ucuna geçinmeyi başarmış, bazıları iş aramak için diyarı terk etmiş, kimileri ise çareyi suç hayatında bulmuştu.

Eh, iş bulamıyorsan suça bulaşmaktan başka ne yapabilirdin ki?

Lowein de bir insanın düşebileceği en dip noktaya düşmüştü.

Bir hırsız olmuş, varlıklı görünen insanların evlerini soymaya, değerli eşyalarını çalıp satmaya başlamıştı.

Yine de, savaştan sonra türeyen pek çok suçlu arasında oldukça başarılı saylırdı.

Ama şanssızdı. Çünkü bir gün, nüfuzlu bir adamın metresinin evine girmişti.

İşin daha da kötüsü, bahsi geçen nüfuzlu kişi tam da o sırada malum metresle alem yapmaktaydı.

Nüfuzlu adamın koruması madalyalı bir şövalyeydi ve Lowein’i zahmetsizce yakaladı.

Normalde bir hırsız yakalandığında birkaç aylığına hapse atılırdı.

Bu süre zarfında en azından yiyecek ve barınak derdi çekmezlerdi.

Hapishane, Lowein gibiler için bir nevi son sığınaktı.

Ancak Lowein görmemesi gereken bir şey görmüştü. Bu yüzden durumu farklıydı.

Uzun süren bir yargılamanın ardından idam cezasına çarptırıldı.

Lowein’in şansı, yürürlükteki idam cezasının succubus diyarına gönderilmekten ibaret olmasıydı.

Succubus diyarına, yiyecek olmaya gönderilmek.

İşte o an Lowein umutsuzluğa kapıldı.

Savaş meydanında succubuslar tarafından esir alınan adamları duymuştu. Succubuslardan geri alınan bir kaleyi yeniden inşa etmekle görevlendirildiğinde arkada bırakılan cesetleri kendi gözleriyle görmüştü. Yeraltı zindanında üst üste yığılmış halde bulduğu cesetler insanı andırmıyordu bile.

Kurutulmuş domuz pastırmasından farksız görünüyorlardı.

Kuruyup kalmış mumya misali cesetler… Succubusların o capcanlı neşesi… Aradaki bu muazzam tezat, Lowein’e dünyada succubustan daha korkunç bir yaratık olmadığını kanıtlamıştı.

Kendisi de ölecekti, tıpkı o kurumuş et parçaları gibi.

Düşüncesi bile korkudan başını döndürmeye yetiyordu.

Nitekim succubus diyarına bir yiyecek olarak gönderildikten sonraki ilk birkaç ay boyunca, ecelinin yakın olduğuna yürekten inanmıştı.

Her gün birden fazla succubus Lowein’i yere seriyor, gözleri kırmızı kırmızı parlarken kulağına tatlı sözler fısıldıyor ve iliğini kemiğini kurutana kadar onu tekrar tekrar emiyordu.

Elbette zevkliydi… Bir adamı çıldırtmaya yetecek kadar hem de.

Ama ne olursa olsun, yine de tam bir cehennemdi.

Lowein çok geçmeden öleceğinden adı gibi emindi. Nitekim Lowein ile aynı zamanda buraya getirilen diğer besin maddelerinden bazıları altı ay geçmeden can vermişti.

Gelgelelim, bir noktada bu cehennem cennete dönüştü.

Barındırıldıkları tesis öyle lüks bir hale gelmişti ki soylulara, hatta krallara layıktı. Çıplak parke taşlı zeminlerin yerini yumuşacık halılar almıştı. Uzanıp uyudukları kaba keten çuvallar yerini kuş tüyü yataklara bırakmış, odalar masa ve sandalye gibi mobilyalarla donatılmıştı. Üstelik o masalar bir ziyafete yetecek kadar yiyecekle donatılmıştı… Tek bir kişinin bitirebileceğinden çok daha fazlası vardı.

Yemekler mükemmeldi ve ikramların sonu gelmiyordu.

Yemeklerin tadı belki biraz ağırdı ama aç kalmaktan iyiydi. Lowein’in hiçbir şikayeti yoktu.

Ayrıca yemek sırasında artık her seferinde sadece tek bir succubus’a hizmet etmesi gerekiyordu ve succubus büyülerinin kullanımı yasaklanmıştı.

Artık canı isterse bir succubus’u kavrayıp yatağa atacak kadar özgürdü… Eğer bu kendini daha normal hissetmesine yardımcı olacaksa tabii. Succubuslar bu alışveriş konusunda hayli profesyoneldi ama bazen bu düzen işleri çok daha heyecanlı kılmaya yarıyordu.

Üç yıl gelip geçmişti. Lowein yedi, Lowein uyudu ve Lowein düzenli aralıklarla kendisini ziyaret eden succubuslar tarafından sömürüldü.

Fakat çeşitlilik olmadığında en konforlu hayat bile sıkıcı hale gelebiliyordu. Lowein epeyce kilo almış, fiziksel durumu günden güne kötüleşmeye başlamıştı.

Her gün hissiz bir rutinle besleniyor ve sağılıyordu.

Besi hayvanından farksızdı. Hayır, düpedüz bir besi hayvanıydı.

Hantal ve uyuşuk bedenini sürüklerken, adı konmamış bir hastalıktan muzdarip olan Lowein, teknik olarak bir idam cezası çektiğini hatırladı.

İnsanlığına dair ne varsa kaybetmişti.

Succubus’un yemeği olduğu sırada göğsünde o ani acıyı hissettiğinde, vaktin geldiğini anladı.

Ama hayatta kaldı.

Ne olduğunu anlamadan kendini çok daha rahatsız bir yatakta yatarken, etrafı succubuslar ve havada uçuşan bir periyle sarılı halde buldu.

Anlaşılan peri tozuyla hayata döndürülmüştü.

Perinin ve succubusların açıklamaları pek bir anlam ifade etmiyordu. Ancak Lowein’in durumdan çıkarabildiği tek şey, ülkeye bir Ork Kahramanı’nın geldiği ve Lowein’in kurtarılmasını emrettiğiydi.

Ork Kahramanı Bash. Onu sadece bir kez görmüştü.

Remium Yaylası’ndaki o belirleyici savaştı. Lowein bunu asla unutamazdı.

Lowein insan taburundaydı.

Yüce bir ejderhayla savaşan bir ork görmüştü.

Mantığa meydan okuyan bu savaşa tanıklık eden oradaki herkesin ağzı açık kalmıştı.

Ork ejderhayı katlettiğinde, Lowein göğsünün tarifsiz bir heyecanla dolduğunu hissetmişti.

İnanılmaz bir şeye tanık olduğunu düşünmüştü.

Düşman kazanmış olsa bile Lowein hâlâ böyle hissediyordu.

Şimdi ise o ork succubus diyarına gelmişti ve tüm succubuslar ona hayranlıkla karışık bir hürmet besliyor gibiydi.

Succubuslar orka saldırmaya ya da onu baştan çıkarmaya yeltenmiyordu. Hatta adamın yanında neredeyse huzursuz görünüyorlardı.

Üstelik ork, peri tozu kullanarak sıradan succubus besinlerine yardım etmişti.

Aptal, pis kokulu orklar… Ama anlaşılan bir Ork Kahramanı çok farklı bir kumaştan dokunmuştu.

O olaydan bir gün sonra…

Lowein ve diğer besin maddeleri üç yıl sonra ilk kez dışarı çıkarıldı.

Lowein üç yıldır ilk kez güneşi hissetti. Üç yıldır ilk kez diğer besin maddelerini gördü.

Onlar da tıpkı kendisi gibi şişman ve sağlıksız görünüyordu; hepsi de sersemlemiş bir halde parlak gökyüzüne bakıyordu.

Tek başına dışarı çıkarılmak bile yeterince garipken, neden bu kadar çok insan toplanmıştı ki? Kimse ne olup bittiğini biliyor gibi görünmüyordu.

Ancak Lowein ve diğerlerinin götürüldüğü yerde cehennemden fırlama bir sahne yaşanıyordu.

“Gah… Ooh! Gack! Agh!”

Genç bir ogr, bir ork tarafından kovalanıyor ve arada sırada tekmelenerek havada uçuruluyordu.

Çocuğun ne yaptığı belli değildi ama ork ona çok kızgın görünüyordu.

Çocuğun yüzünde ölümcül bir korku ifadesi vardı.

“Hey, şu adam Ork Kahramanı.”

Biri seslenerek çocuğu kovalayan orkun kimliğini açıkladı.

O olmalıydı. Ülkede başka hangi orkun olduğu biliniyordu ki?

O anda o eski savaşın hatırası Lowein’in zihninde yeniden canlandı ve omurgasından aşağı sanki buz gibi bir kırkayak tırmanıyormuşçasına ürperdi.

Bu dünyada gerçekten de dehşet verici canavarlar vardı.

Ve şu an karşısındaki kesinlikle çok öfkeliydi. Çocuğu evire çevire tekmeliyordu.

“Biz de mi acaba…”

Herkesin aklından aynı düşünce geçti.

Artık eskisine kıyasla çok daha zayıftılar.

Succubus sayısı çok fazlaydı ve ellerindeki besin maddeleri onları tatmin edici bir standartta doyurmaya yetmiyordu.

Dün serpilen peri tozu onlara biraz can vermişti ama bu sonucun geçici olduğuna şüphe yoktu.

Çiftçiler süt vermeyi kesen yaşlı ineklere ne yapardı?

Cevap aşikardı.

Succubuslar et yemezdi. Fakat söylentilere bakılırsa orklar insan eti yiyordu.

Akla yatkındı.

Evet… İşte bu yüzden beslenip semirtilmişlerdi.

“Evet millet, şimdi avluda birkaç tur koşacağız. Lütfen hepsi beni takip etsin.”

Besin maddelerini avluya getiren succubus onlara böyle seslendi.

Succubus’un sesinde neredeyse özür diler gibi bir eda vardı.

Evet. Bu bir testti. Ayak uyduramayanlar, ıskartaya çıkarılmış yaşlı besi hayvanları gibi bertaraf edilecekti. Kurutulmuş et haline getirilecek ya da benzer bir şey yapılıp orka yem olarak verilecekti.

Lowein bunu hiç ama hiç istemiyordu.

Ölmek istemiyordu.

“Kendinizi çok fazla zorlamanıza gerek yok. Hadi bakalım, başlıyoruz.”

Lowein var gücüyle koşmaya başladı.

Bedenini ağır hissediyor, dizleri isyan edercesine çatırdıyor, akciğerleri hava diye feryat ediyordu.

Yine de dün içtiği peri tozu çayı sayesinde koşmayı başarabiliyordu.

Derken, belki Lowein’in bu azminden ilham alarak belki de onunla aynı korkunç sonuca vararak, bir başkası daha canını dişine takıp koşmaya başladı.

Biri koşmaya başlayınca arkasından iki kişi daha koptu. Sonra dört kişi oldular.

Koşmazsak sonumuz fena olacak. Herkes aynı düşünceye kapılmış gibiydi. Olabildiğince hızlı koşmaya başladılar.

Kimse genç ogrun neden kovalandığını derinlemesine düşünmedi.

Ancak ogr çocuğun yüzündeki o çaresiz ifade, üç yıldır yatıp yuvarlanan bu adamların gerçek bir kriz ve korku hissetmesine yetmişti.

Bütün besin maddeleri koşmayı seçti.

Bacaklarını döndürebildikleri kadar hızlı hareket ettirdiler.

Yere düşenler sürünerek ayağa kalkıyor, “Hâlâ iyiyim! Hâlâ koşabilirim!” diye diretiyor; doğrulacak hali kalmayanlar ise emekleyerek de olsa ilerlemeye devam ediyordu.

Hepsi günlerini sadece yemek yiyerek, uyuyarak ve succubus kadınlarına hizmet ederek geçirmişti.

Soylular gibi yaşamışlardı. Mutluydular. Erkek olarak doğdukları için minnettardılar, hem de sonsuz bir minnetle. Çünkü kadın olsalardı, şimdiye orkların damızlık köleleri haline gelmiş olacaklardı.

Ama ne olursa olsun, nihayetinde birer besi hayvanıydılar.

Ve bir besi hayvanı işe yaramaz hale geldiğinde gözden çıkarılmalıydı.

Kimse ölmek istemiyordu. Savaştan sağ çıkmışlardı. Biraz daha yaşamak istiyorlardı.

Olabildiğince uzun yaşamak istiyorlardı…

Bu içgüdüyle hareket eden adamlar koşmayı sürdürdü.

“Besin maddeleri halinden çok memnun kaldı! Bugün durumlarını görmek için hafifçe koşuturmayı planlamıştık ama çok sevdiler ve daha fazla koşmak için yalvardılar! Antrenman seansı bittikten sonra hepsinin yanaklarına eskisine kıyasla renk gelmişti! Hepsi son derece tatmin olmuş görünüyordu ve bu egzersiz sayesinde bir başarmışlık duygusu yakalamış gibilerdi.”

“Hmm, hastalığın nüksetmesini önlemede ne kadar etkili olacağından şüpheliydim… Ama madem memnun kaldılar, o halde bunu düzenli bir rutine bağlayıp devam ettirmeliyiz…”

“Ancak sırf antrenmana ekstra zaman ayrıldığı için sunulan yemek sayısı azaldı. Sanırım bu durum biraz huzursuzluk yaratacaktır.”

“Eğer antrenman seanslarına devam edersek yemeklere daha da az vakit kalacak. Halkımızdan biraz sabırlı olmalarını rica etmek zorunda kalacağız…”

Nion’dan bu raporu alan Curly Kale başıyla onayladı.

Ne de olsa besin maddeleri hayati bir kaynaktı, sınırlı bir kaynaktı.

En son isteyecekleri şey birilerinin sakatlanması olurdu. Fakat bu egzersiz onları daha mutlu ediyorsa, kesinlikle yapmaya değerdi.

“Avluda Lord Bash de aynı anda çırağını eğitiyordu. Besin maddeleri bundan da ilham almış gibiydi. Hepsi de ‘hâlâ bu işte var olduklarını’ kanıtlama ve caka satma gayretindeydi.”

“Lord Bash bir savaş kahramanı. Dörtlü İttifak askeri olsun ya da olmasın, besin maddelerinin antrenman aracılığıyla hünerlerini sergilemek istemesi son derece doğal. “Bu arada, Lord Bash çırağına nasıl bir antrenman yaptırıyordu acaba?”

“Orkun yaptıklarına merak mı duymaya başladınız, Majesteleri?”

“Yani, evet. Yalan yok, Lord Bash’in bizzat beni ‘eğitmesine’ hiç itirazım olmazdı!”

Curly Kale büyüleyici bir kahkaha attı, Nion ise omuz silkti.

“Gördüğüm kadarıyla antrenman, teknik bir savaş eğitiminden ziyade fiziksel güç ve zihinsel dayanıklılık üzerineydi. Açıkçası Lord Bash, çocuğu yere serilene kadar tekmeliyor ve koşturuyordu.”

“Pek bir pratikmiş, ha?”

“Aynen öyle. Savaş alanında koşamayacak duruma geldiğin an, ölürsün…”

“Bana Rina Çölü’nü hatırlattı. Gerçekten tam da öyle bir savaş alanıydı. Büyüyü, fiziksel dövüşü bir kenara bırakırsak… Sadece en yüksek fiziksel güce ve en büyük zihinsel dayanıklılığa sahip olanlar sonuna kadar hayatta kalabildi…”

“Rina Çölü’ndeki tahliye savaşına katılmamıştım ama besin maddelerinin fiziksel koçu olmak için gönüllü olan succubus o savaştan sağ kurtulanlardandı. Onun tarafından tekmelendiğini ve koşturulduğunu hatırlıyordu… Hatta bu durumun ağzının suyunu nasıl akıttığını da!”

“Lord Bash’e besin maddesi gözüyle bakmak kötü. Kötü kız. Ama onu cezalandırmayacağım. Şayet o durumda ben olsaydım, hiç şüphesiz ben de aynı şeyleri hissederdim.”

“Çok alicenapsınız.”

Nion da bir ceza teklifinde bulunmadı. Onu da Bash’in cazibesi esir almıştı.

Büyük salonda sadece bir kez karşılaşmış olsalar da Nion, Bash’in patlayacakmış gibi gergin duran kaslarını süzmeden edememişti. Kendini o sert göğse bırakmak istemişti. Bacaklarını iki yana açarak oturuşu bile sanki bizzat kendisini baştan çıkarıyormuş gibi hissettirmişti.

Eğer başını öne eğik tutmasaydı, kontrolünü tamamen kaybedebilirdi.

“Her neyse, Lord Bash’in succubus diyarında daha fazla kalmasının pek iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum. En sonunda birilerinin aklı başından gidecek.”

“Evet. Şahsen onu sonsuza kadar yanımda tutmak isterdim ama…”

“Umarım succubusların şanlı adına leke süren kişi Majesteleri olmaz…”

İkisi de sessizce gülüştü.

Nion aniden pencereden dışarı baktı.

Karanlık gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu.

“Ah.”

Curly Kale’in aklına birden bir şey geldi.

“Besin maddelerinin antrenmanı, Lord Bash ve çırağının antrenmanı… Biz succubuslar ise sadece dikilip izliyoruz, öyle mi? Ya Lord Bash bizim tembel olduğumuzu düşünürse?”

“Hmm… Evet… O zaman biz de biraz askeri tatbikat mı yapsak?”

“Hayır, öyle yaparsak sanki biz succubuslar savaşa hazırlanıyormuşuz gibi görünebilir. Şimdilik ben de tıpkı onlar gibi tur atıp koşayım.”

“Kraliçemin tek başına koşmasına izin veremem. Size eşlik edeceğim. Ayrıca birkaç gönüllüyü de kafalamalıyız.”

“Heh-heh, hadi yapalım.”

Ve böylece Curly Kale de tempolu koşuya başlama kararı aldı.

“Gönüllülere ihtiyacım var.”

Nion ofisine dönüp astlarını çağırdı.

“Yarın Kraliçe, Bash’in antrenmanına katılarak koşu yapacak. Doğal olarak bizim de koşmamız gerekir. Bize katılacak başka gönüllüler arıyoruz.”

“Emredersiniz efendim!”

Bu kısa konuşmanın ardından astlar başlarıyla onaylayıp odadan çıktılar.

Bunu gören Nion, rahatlayarak sandalyesine oturdu.

Ve işte bütün talihsizliklerin başlangıcı da bu oldu.

Ertesi gün Bash, muazzam bir manzaraya tanıklık etti.

Kadınlar.

Tam önündeki avluda koşan bir grup kadın.

Succubus idiler, evet. Ama yine de kadındılar.

Ve grubun başında, aralarındaki en nefis succubus olan Curly Kale vardı.

Peşinden koşan yüze yakın succubus…

Sadece koşuyor olsalardı bile Bash yeterince memnun kalırdı.

Ancak succubuslar, milli kıyafetlerinin bir parçası olarak açık saçık giysiler giyerlerdi.

Deriden yapılan bu giysiler vücuda tam oturur ve fiziksel hareketleri oldukça kolaylaştırırdı.

Dolayısıyla onlar koştukça, bolca sallanan ve sallanan şeyler oluyordu.

Saçları dalgalanıyor, ve… Şey, işte bilirsiniz.

Bash’in dokunmak için yanıp tutuştuğu o hatlar.

Ve şimdi o hatlar, tam karşısında geçit töreni yapıyordu.

Üstelik sadece tek bir kıvrım veya tek bir beden de değildi. Her şekilde ve boyutta kadın uzuvları, hevesle dört bir yana sallanıp duruyordu.

Ne manzara ama! Bash o kadar büyülenmişti ki Ludo’yu tekmelemeyi bile bıraktı.

Fakat koşan succubusların son grubu da yanından geçerken Bash’in yüzündeki tebessüm gerildi.

Son grup, genç succubuslardan oluşuyordu.

Cılız bedenleri öne eğilmiş, yüzleri kireç gibi sararmış, ağızları sudan çıkmış balık gibi açılıp kapanıyordu; Kraliçe’nin peşinden gitmeye çalışırken bakışlarında öldürücü bir kinle ileriye dikilmişlerdi.

Yalnızca Bash’in önünden geçerken gözleri Bash ile Ludo’ya kaydı.

Bakışları Bash’in apış arasına kilitlendi, dudakları sinsi bir tebessümle kıvrıldı ve dilleri kuruyan dudaklarını yalamak için dışarı fırladı.

Bash bile bu gruptan yayılan tehlikeli arzu dalgalarını hissettmeyebilmişti.

Yanından geçip gittikten sonra bile boyunlarını bükerek yüzlerini Bash’e dönük tuttular; artık bu imkansız hale geldiğinde ise yüzlerinde derin bir hayal kırıklığı belirdi.

Kraliçe’nin bu garip koşu seansı, avluda atılan rahat elli turun ardından nihayet sona erdi.

Kraliçe ve maiyeti, ellerinde havlularla “Müthiş bir antrenmandı ama!” gibi şeyler söyleyerek saraya geri döndüler.

Diğerleri de birer birer görev yerlerine çekildi.

Avluda sadece son grupta koşan o genç succubuslar kalmıştı.

Yarı ölü halde yere serilmiş, nefes nefese kalmışlardı.

Can çekişen gözleri farklı yönlere sabitlenmişti. Kimi gökyüzüne bakıyordu. Kimi yere bakıyordu. Kimi Kraliçe’nin gittiği yöne bakıyordu. Kimi de binalara bakıyordu. Ama hepsinin gözlerinde aynı ifade vardı.

En nihayetinde kızlar yavaşça ayağa kalktılar ve sanki sessizce anlaşmışlar gibi gözlerini Bash’e çevirip ona doğru ilerlemeye başladılar.

Ancak Venus hızla harekete geçerek önlerini kesti.

Venus, genç succubusları dil çıkarıp pes edene, Bash’ten uzaklaşıp avludan sıvılaşarak tüymelerine neden olana dek dik dik süzdü.

Gittiklerinden emin olduktan sonra Venus, Bash’e döndü.

“Eee, nasıl buldun bakalım?”

Bash bu sorunun kendisine yöneltilmesi karşısında hafifçe şaşırdı. Yine de bunun tam bir göz ziyafeti olduğunu inkâr edemezdi.

“Hmm. Fena değil.”

Verdiği yanıt Venus’e, Kraliçe’nin gösterisinin hedefini tam 12’den vurduğunu kanıtladı ve gülümseyerek başını salladı.

Curly Kale, uzun zaman sonra yaptığı ilk antrenmanın ve hünerlerini Bash’e başarıyla sergilemenin ardından kraliyet sarayına döndü.

Kurduğu strateji meyvesini vermişti, içi rahattı.

Bu zafer dolu ruh haline güzel bir hava yakışırdı ama dışarısı hâlâ kasvetli ve bulutluydu. Bariyerin dışında şüphesiz bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor olmalıydı.

Nion gelip Kraliçe’nin yanında, pencerenin önünde durdu.

Tıpkı Kraliçe’ninkiler gibi onun da gözlerine bulutlu gökyüzü yansıyordu.

“Majesteleri.”

“Eve-et?”

“Benim astlarım da yağmurun bir türlü dinmemesinden endişeleniyor.”

“Evet… Biliyorum…”

“Benimle bile mi konuşmayacaksınız?”

Nion ile Curly Kale hemen hemen aynı kuşaktandı.

Curly Kale’e henüz Kraliçe denmeden önce, ikisi savaş alanını yoldaş olarak paylaşmışlardı.

Curly Kale’in en çok güvendiği succubuslardan biri olduğunu söylemek kesinlikle mübalağa olmazdı.

“Hayır, nedenini gerçekten bilmiyorum. Sadece…”

“Evet?”

“İlişkili mi bilmiyorum ama Kutsal Muhafızlar ile temas kuramıyorum.”

“… Keşif kolu gönderdiniz mi?”

“Elbette, sırf emin olmak için bir takım gönderdim ama… geri dönmediler. Muhtemelen hepsinin işi bitirildi.”

“Koskoca bir takım yok mu edildi?! Carrot’ın işi olabilir mi?”

“Hayır. Aklını kaçırmış olsa bile Kutsal Bölge’ye bulaşmasının imkanı yok. Kutsal Bölge’nin succubuslar için ne kadar önemli olduğunu en iyi onun bilmesi gerekir.”

“O zaman kim?”

“Failleri bilmiyorum ama şu an bu ülkenin saldırı altında olduğuna hiç şüphe yok.”

Curly Kale’in sözleri dondurucu bir öldürme arzusu taşıyordu.

Nion, bu ses tonunun yarattığı o sıcak özlem hissiyle sakin bir şekilde yanıt verdi.

Aşina olduğu ses işte buydu.

“Majesteleri, eğer endişeleniyorsanız gidip bir bakayım mı? Kutsal Bölge’nin koruyucularını bile darmadağın edebilen bir düşmanla karşı karşıyaysak, belli bir düzeyde maharet gerekecektir, değil mi?”

“Peki ya yemekhane?”

“O işi de astlarıma devredebilirim.”

“Ah, Nion… Evet, eğer teklif ediyorsan… ‘bastırma ekibini’ sana emanet edebilir miyim?”

“Bana güvenebilirsiniz.”

Bariyerle korunan kraliyet sarayında neredeyse çıt çıkmıyordu.

Sessiz bir geceydi.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla