Orc Eroica Cilt 2 – Bölüm 9 / Evlilik Teklifi

Evlilik Teklifi

Ve böylece Shiwanashi Ormanı’ndaki zombi isyanı son buldu.

Halkın tahminine göre, arada sırada sağda solda tek tük zombiler türese de artık büyük bir salgın tehlikesi kalmamıştı.

Ayrıca elf ordusunun zayiatı, başlangıçta korkulandan çok daha az olmuştu.

Şüphesiz ki seçkin askerler olmalarının payı büyüktü. Ancak asıl fayda sağlayan şey, Bash zombi sürüsünü kırıp geçirirken Zell’in etrafta uçuşarak yaralıların hepsini iyileştirmesiydi.

Tam zombiler tarafından ölümcül şekilde yaralanmış, kan kaybından ölüme yaklaşmışlarken birdenbire bir ork ortaya çıkmış ve hayatlarını kurtarmıştı.

Dahası, aynı ork zombi ordusunun saflarını yarıp liçe ulaşmış ve Yıldırım Sonia’nın yardımına koşmuştu.

Elf ordusunun içinde sürekli bu kahraman orktan ve onun başardıklarından bahsediliyordu.

Bazıları hangi olayların gerçekten yaşandığını, hangilerinin ise sadece birer efsaneden ibaret olduğunu tartışıyordu. Birçokları, Yıldırım Sonia’nın tek bir liçi devirmekte zorlanacağına inanmakta güçlük çekiyordu. Ancak Sonia bizzat ortaya çıkıp durumu doğruladığında, herkes bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldı.

“Kahraman Ork’a şükranlarımızı sunmalıyız. Ama nasıl? Ork ulusuna resmi bir teşekkür mektubu mu yazalım yani?”

“Hmm…”

Yıldırım Sonia, Aconitum’un bu önerisi üzerine kollarını göğsünde kavuşturup düşünmeye başladı.

Elbette minnettar kalmıştı.

Aconitum’un yanaklarına sağlıklı bir pembelik gelmişti. Bash’in peri yoldaşı Zell, diğerleriyle birlikte onu da iyileştirdiğinden beri turp gibiydi.

Dövüşün ardından Sonia, en azından düzgün bir gömme töreni için cesedini alabilmek ümidiyle zavallı torununun düştüğü yere koşturmuştu. Ancak onu, kafasının üzerinde parıldayan beyaz bir peri tozu yığınıyla öylece otururken bulmuştu.

O sırada yakınlarda süzülen küçük perinin, yüzündeki o tiksinti dolu ifadeyle kendi kendine söylendiğini fark etmemek imkansızdı. Kendi kendine “Ne iğrenç ama…” diye homurdanıyordu.

“Hmm…”

Bash ve yoldaşı, canı gibi sevdiği Aconitum’unu, o biricik Tum-Tum’unu kesin bir ölümden kurtarmıştı.

Üstelik Yıldırım Sonia’nın bizzat kendisinin de en zor, en karanlık anında yardımına koşmuşlardı.

Yani evet, tabii ki minnettardı.

Amaaa…

“İyi de, benim hâlâ öğrenmek istediğim şey şu: Bu ork en başta neden bu kasabaya geldi?”

“Neden mi?”

“Evet.”

Sonia vurgulu bir şekilde başını salladı. Aconitum bir anlığına duraksadı. Gözlerini tavana dikti, sanki içinden Kuvvet! Bu bunak kocakarıyla uğraşabilmem için bana kuvvet ver! diye dua ediyor gibiydi.

“Yüzündeki o ifadeyi derhal sil! Büyüklerinle alay etmeye nasıl cüret edersin?”

“Ama… Yani… Gerçekten bilmiyor musunuz?”

“Sen bildiğini mi iddia ediyorsun yani?”

“Elbette biliyorum.”

Yıldırım Sonia dudaklarını büzdü ve çenesiyle Aconitum’u işaret ederek adeta Dökül bakalım öyleyse! der gibi baktı.

“Elbette Shiwanashi Ormanı’ndaki hortlak ork isyanını durdurmak için geldi.”

“Tamam da… Neden?”

“Şöyle düşünün. Onun kendi halkından olanlar, şu an fiilen yabancı bir ülke sayılan bu topraklarda sorun çıkarıyordu. Ork gururlu bir halktır; içlerinden biri kötü bir şey yaptığında toplu olarak sorumluluk alma eğilimindedirler. O ork da burada orkların imajını korumaya çalışıyordu.”

“Ha?!”

“Yani bir düşünün. Yaptığı hareketler. Hepsi mantığa oturuyor. Kasabaya geliyor ve işe bilgi toplayarak başlıyor. Ertesi gün ise gidip zombileri avlıyor. Zombi kafaları toplayarak buna devam ediyor, sonra bir noktada General Baraben’in geri döndüğünü ve zombileştiğini öğreniyor. O sırada bilincim pek yerinde değildi ama orkun Baraben’in karşısına çıktığını ve onunla adil bir dövüşte, teke tek düello ettiğini kesinlikle hatırlıyorum. Yani, herkese orkların gerçek gururunu göstermenin, kendi ülkelerinin pisliğini temizlemesi için bir Ork Kahramanı göndermekten daha iyi bir yolu olabilir mi, değil mi?”

“Hmm, haklı olabilirsin.”

Yıldırım Sonia başını salladı.

Orkun sergilediği davranışlar Aconitum’un bu teorisiyle kesinlikle örtüşüyordu.

Zaten Sonia da savaş esnasında aşağı yukarı bu sonuca varmıştı.

Bash, bir zamanlar hayran olduğu generali bu hortlaklık illetinden kurtarmak için buraya kadar gelmiş gibi görünüyordu. Ona sonsuz huzuru bahşetmek için.

Fakat Sonia’nın içinde hâlâ onu kemiren bir şüphe kırıntısı vardı.

Bir şey kafasını kurcalayıp duruyordu.

Eğer kendisi Ork Kralı olsaydı, Bash’i tek başına koca bir zombi sürüsünün, üstelik zombileşmiş bir general ile büyücünün üstüne tek kişilik bir operasyonla asla göndermezdi.

Ah, yanında o peri de vardı gerçi. Pekala, yani iki kişiydiler.

Yine de, arkasını kollaması için en azından birkaç asker göndermek askeri bir kural değil miydi?

Eğer tek başına giden kendisi olsaydı… Bir dakika, dur bakayım. Hayır. O asla böyle bir şey yapmazdı. Yanında her zaman Aconitum bulunurdu.

Sahi, onu bu kadar huzursuz eden şey neydi ki? Yıldırım Sonia bir türlü adını koyamıyordu.

“Görünüşe göre insan ülkesinde de benzer bir şey yaşanmış. Bir haydut çetesi kökten temizlenmiş.”

“Ha? Bana bundan kimse bahsetmedi.”

“Ben de sadece kulaktan dolma bir efsane olarak duydum.”

“Neden bana söylemedin?! Böyle bir şey çok büyük bir haber ve… Dur bir dakika! Kafamı neyin kurcaladığını şimdi anladım!”

Yıldırım Sonia’nın zihni birdenbire aydınlanmıştı.

Bash’in kasabaya geldiği gün. Gece vakti sokakta karşılaştıkları o an.

“Bana şunu söyle o zaman, o ork neden bana durup dururken ‘Seninle tekrar görüşeceğiz’ minvalinde bir nutuk çekti? Bu çok tuhaftı! Benim eninde sonunda General Baraben ile savaşacağımı nereden bilebilirdi?”

“Emin değilim…”

“Bir de bana nasıl ‘Heh’ dediğini hatırlasana? ‘Heh!!!’ İnanılmaz bir şey! Hatırladın mı? ‘Heh, yakında öğrenirsin’—tam olarak böyle söyledi! Bu ‘yakında’ tam olarak ne zaman oluyordu peki? Dur bir dakika, ya tüm bu karmaşayı en başta kendisi çıkardıysa? Sırf sonradan gelip kahraman gibi görünmek için?! Gerçi pek sanmıyorum; onda hiç büyü gücü sezip algılamadım, bırak koca bir liç yaratmayı…”

“Hmm…”

Şimdi Aconitum’un yüzünde de şüphe dolu bir ifade belirmişti.

Doğruydu. Bash’in o gece sokaktaki tavırları gerçekten de çok tuhaftı.

Sanki o ork gizlice bir şeyler planlıyormuş gibi kesinlikle şüpheli bir hava seziliyordu.

Ancak General Baraben’e gösterdiği o büyük saygı göz önüne alındığında, tüm bunların arkasındaki asıl beynin o olduğuna inanmak zordu.

Aslına bakılırsa Bash tıpkı bir… şey gibi davranmıştı, bir kahraman gibi.

“Yüce Yıldırım Sonia?”

Tam o esnada kapı çalındı.

“Efendim? Ne var, ne oldu?”

“Şey, aşağıda sizinle görüşmek isteyen bir misafir var.”

“Aman, kim olabilir ki bu saatte? Cally mi? Ona bugün izinli olduğumu söyle. Dünkü bütün o kargaşadan sonra canım çıktı, çok yorgunum. Yıldırım Sonia’nın bile dinlenmeye ihtiyacı var! Kalan temizlik işlerini kendi başına halletmesini söyle…”

“Ah, hayır, gelen General Calendula değil. Gelen… o ork.”

Yıldırım Sonia ve Aconitum, kaşlarını şaşkınlıkla kaldırabildikleri kadar kaldırarak birbirlerine baktılar.

Yıldırım Sonia’nın ikamet ettiği o devasa ağaç, elit tabakanın yuvasıydı.

Doğal olarak giriş katında yirmi dört saat hizmet veren bir resepsiyonu ve muhafızları vardı.

Sonia lobiye indiğinde, tüm muhafızların ortadaki tek bir figürün etrafını sardığını gördü.

Ayrıca etrafta hatırı sayılır bir meraklı kalabalığı toplanmıştı.

Yine de muhafızlar hiç de gergin görünmüyordu. Aksine, bu dosta bakan gözlerinde hoş geldin der gibi sıcak bir tebessüm vardı.

Tüm bakışlar kalabalığın tam ortasında duran bu tek bir adama kilitlenmişti.

Yeşil tenli, esmer ve sert çehreli bir orktu bu. O kaslı, heybetli vücudu her nedense elflere özgü resmi bir kıyafetin içine tıkıştırılmıştı.

Bunun elflerin elinden çıkma bir takım elbise olduğu su götürmez bir gerçekti.

Bir elf erkeğinin bir baloya ya da resmi bir davete giderken giyeceği türden bir şeydi. Siyah şeritlerle süslenmiş koyu yeşil bir takımdı bu.

Bilekleri ve paçaları orkun cüssesine göre epey kısa kalmıştı ama genel hatlarıyla bakıldığında oldukça şık ve centilmen duruyordu.

Muhtemelen o devasa kılıcını geride bırakmıştı. Sonia etrafta kılıca dair hiçbir iz göremedi.

Orkun kulağının hemen yanında ise peri yoldaşı süzülüyordu; kollarını göğsünde kavuşturmuş, bacaklarını omuz hizasında açmış, havada kibirli ve gururlu bir duruş sergiliyordu.

Sonia’yı görmeye gelenler Bash ve Zell’den başkası değildi.

Neden bu süslü püslü giysileri giymiş ki? Derdi neymiş?

Yıldırım Sonia, şüpheyle kaşlarını çatarak Bash’e doğru ilerledi.

Kalabalık heyecanla fısıldaşmaya başlamıştı bile.

Belki de savaştan sonra imzaladığımız antlaşmanın şartlarını esnetmek, kuralları gevşetmek için görüşmek istiyordur? Ne büyük ahmaklık! Yeniden müzakere etmek için bu fırsatı kollaması, tüm bu olayları sırf bundan bir çıkar sağlamak için tezgahladığının en büyük kanıtıdır! Yine de orkların bu kadar gelişmiş, sofistike bir entrika çevirebileceklerini hiç tahmin etmezdim. Hıh, ama zombi savaşında gösterdiği o muazzam yararlılıklar hatrına ona bir nebze müsamaha göstermeliyim herhalde. Sonuçta bu iş elf ulusunun da işine yaradı. Lanet olsun!

Yıldırım Sonia ellerini beline koydu ve yukarı doğru bakarak Bash’e dik dik baktı.

Ork Kahramanı’nın yüzünde sert, ciddi ve hafifçe gergin bir ifade vardı.

“Eee? Benimle ne işin var? Hem burada, herkesin gözü önünde mi konuşmak istiyorsun gerçekten?”

“Evet, burası da en az başka bir yer kadar iyi.”

“Öyleyse dökül bakalım. Ben meşgul bir kadınım, biliyorsun ya!”

“Hmm…”

Yıldırım Sonia işte tam o an Bash’i alıcı gözüyle etraflıca bir inceledi.

Şu Shiwanashi Ormanı Kabusu hadisesi başladığından beri ona hiç böyle yakından bakmamıştı. En azından bu kadar mesafeden görmemişti.

Ork Kahramanı Bash…

En azından Shiwanashi’ye geldiğinden beri kayda değer hiçbir taşkınlık yapmamış, sorun çıkarmamıştı.

Ve kasaba birbirinden güzel elf kadınlarıyla kaynıyor olmasına rağmen, tek bir kadına bile sataşma veya saldırı ihbarı gelmemişti. leşmişti.

Doğrusunu söylemek gerekirse, buraya ayak bastığından beri elflere yardımdan başka bir şey yapmamıştı.

Zombi savaşında da kelimenin tam anlamıyla muazzamdı. Şüphe yok ki, Kahraman unvanının hakkını sonuna kadar veriyordu.

Doğru ya… Bu adam gerçek bir kahraman.

Kendi halkı tarafından bu unvana layık görülmüş biri.

Hatta kendi halkı ona, benim halkımın bana, yani yüce elf büyücüsü Yıldırım Sonia’ya duyduğu saygının aynısını duyuyor gibi görünüyor.

Bu da demek oluyor ki, tüm ork ırkının beklentilerini omuzlarında taşıyor. Haliyle tüm eylemleri, halkını daha müreffeh bir geleceğe taşımaya yönelik olmak zorunda, değil mi?

O halde derdinin orklar için daha iyi şartlar koparmak, antlaşmayı yeniden müzakere etmek olduğu gün gibi ortada.

Barış Antlaşması’nın şartları orklara karşı bilhassa çok ağırdı ve bu yüzden, ülkelerini yeniden inşa etme ve daha iyi bir gelecek kurma konusunda diğer ulusların epey gerisinde kalmışlardı.

“Elf Başbüyücüsü, Yıldırım Sonia.”

“Hmm?”

Bash göğüs cebinden bir şey çıkardı.

Nesne ışığın altında altın sarısı bir parıltıyla parıldadı. Muhafızlar tetikte birer adım öne çıktı ama Yıldırım Sonia bir taş heykel gibi kıpırdamadan durdu.

Bu kadar güçlü bir adamın cep boyu bir silaha ne ihtiyacı olabilirdi ki? O devasa kılıcı ya da hançeri olmasa bile, o etli ve devasa yumruklarıyla da aynı derecede yıkım yaratabilirdi zaten, değil mi?

“Buyur.”

Ork, nesneyi Sonia’ya doğru uzattı. Bu… bir kolyeydi.

Parlıl parıl parıldayan, altından, epey pahalı görünen bir kolye.

Tam da elf erkeklerinin evlilik teklif ederken sevdikleri kadınlara sundukları türden bir şey.

“Ha? Bu da ne demek oluyor şimdi?”

“Seni ilk gördüğüm andan beri sana abayı yaktım. Benimle evlenmeni ve bana çocuklar doğurmanı istiyorum.”

Bir duraksama oldu.

Etraftaki herkesi tamamen bir sessizlik kapladı.

Yıldırım Sonia, orkun az önce söylediklerini zihninde tartmaya çalışarak gözlerini kırpıştırdı.

Şey… ne dedi o? “Evlenmek” ne demekti sahi? Neden bana bir kolye uzatmaya çalışıyor? Neler dönüyor burada?

Yıldırım Sonia’nın kafasındaki çarklar ve dişliler gıcırdayarak dönmeye başladı, ta ki sonunda taşlar yerine oturana kadar.

Ne?! Bu ork ciddi ciddi bana evlenme teklifi mi etti şimdi?!

Kafasındaki dişliler daha da hızlanarak dönmeye başladı.

Ama neden evlilik? Sakin ol Sonia; mantıklı düşün! Bunun mantıklı bir açıklaması olmalı! Düşün! Doğru ya, doğru… Benimle tekrar görüşeceğini söylemişti zaten. Demek başından beri amacı buymuş. Evlilik teklif etmek… Hem de bana! Ne kadar da saçma! Neden?! Neden evlilik?! Neden ben?!?! Beni ilk gördüğü andan beri öyle mi? Bu kadarı da fazla! Ben bu numaraları yutmam! Beni orada bozulmuş bir yemek gibi elini bile sürmeden bırakıp gitmişti oysa! Üstelik beni tam da istediği gibi kıstırmışken!

Yıldırım Sonia sık sık öfkesine yenik düşse de aptal bir elf değildi.

Aksine, yüzlerce yılını elf ırkının menfaatlerini düşünerek geçirdiği için fazlasıyla temkinliydi. Her zaman iki hamle sonrasını planlamaya çalışırdı.

Bu orkla daha önce sadece bir kez karşılaşmıştı.

Ona bu şekilde ilgi duyması için ortada kesinlikle hiçbir sebep yoktu.

Eğer bu doğruysa ve ilk görüşte gerçekten bana aşık olduysa, o Shiwanashi Ormanı Kabusu hadisesinde neden beni ele geçirmedi? Orkların ganimetlerine yaptıklarıyla nam salmış o meşum eylemlerine neden girişmedi? Şayet öyle yapmış olsaydı, şimdiye muhtemelen üç tane şişko ork eniğinin annesi olmuştum.

Demek ki şu an söyledikleri külliyen yalandı. Öyle olmak zorundaydı.

O halde işin aslı neydi?

Hmm, bir dakika. Kasabada bilgi topladığını duymuştu.

Hem de çoğunlukla, hararetle yabancı koca arayışında olan bekar elf hatunlarından.

Yoksa Sonia’nın o… müşkül durumunu… onlardan mı duymuştu?

Kendisinin de hararetle bir erkek aradığını, bir insan erkeğini ağına düşürüp tuzağa çekmek için defalarca çabalayıp eli boş döndüğünü mü öğrenmişti? Amanın, ya hepsini biliyorsa? Bu utanca dayanamazdı!

(Muhtemelen benim çaresiz olduğumu düşünüyor! Kolay lokma olduğumu sanıyor!!!)

Öfkesi tepesine çıkan Yıldırım Sonia’nın kanı beynine sıçradı.

“Cevabım hayır!!! Senin çocuklarını doğurmayı kim ister be?!”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi, herkesin soluğu kesildi.

Sonra fısıldaşmaya ve birbirlerini dürtmeye başladılar.

Ne? Kesin şunu. Buradayım be. Dedikodunuz batsın artık!

Yıldırım Sonia’nın canı fena halde sıkılmıştı ama o keskin bakışlarını Bash’in üzerinden ayırmadı.

Ona elinden geldiğince sert dik dik bakarak, orkun sandığı gibi hafif meşrep veya kolay lokma bir kadın olmadığını göstermek için tamamen umursamaz bir hava takınmaya çalıştı.

Bash ise hafifçe dudak bükmüştü.

“Anlaşıldı. Yazık oldu.”

Ardından, altın kolyeyi göğüs cebine geri koyarak arkasına bile bakmadan arkasını döndü ve çekip gitti.

O kadar ani gitmişti ki, Yıldırım Sonia onu geri çağırmak için içinde uyanan o tuhaf, saçma dürtüyle zor savaştı.

Orkun omuzları çökmüştü ve görünüşü… hüzünlüydü.

“Neydi şimdi bu Allah aşkına…?”

Yıldırım Sonia kendi kendine söyleniyordu.

Orkun asıl amacının ne olduğu onun için tam bir muammaydı.

Bash ise ağır adımlarla hana doğru yürüyordu.

“Ah be patron. Biliyor musun, fırsatı tam zamanında yakaladın sanmıştım yahu. Kadını o zor durumunda kurtardın, tam böyle aklı başından gitmişken de karşısına acayip şık bir şekilde çıktın. Elflerin bastığı o kitaplardaki ‘Bir Kadının Kalbini Çalmanın En İyi Yolları’ makalesinde bu strateji üçüncü sırada yer alıyordu halbuki…”

“Yıldırım Sonia bir elf başbüyücüsü. Toplumdaki konumunu düşünmek zorunda.”

Zombi savaşı esnasında Bash, Sonia’nın kim olduğunu yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı.

Shiwanashi Ormanı’ndaki o muharebede General Baraben düştükten sonra kendisine o ağır yaraları veren elf büyücüsü ta kendisiydi.

Ancak o zamanlar onun yüzünü görmemiş, adını bile öğrenememişti.

Yıldırım Sonia o dövüş sırasında bir maske takıyordu.

Bash nedenini bilmiyordu ama aslında bu, büyü yeteneklerini artırmak ve odaklamak için tasarlanmış özel bir maskeydi.

Ayrıca Bash ile savaşırken vücut hatlarını tamamen gizleyen, üzeri büyülerle kaplı ağır, hantal elf koruyucu zırhları ve takviye edilmiş plakalar kuşanmıştı. Üstelik düellolarından önce veya düello sırasında ikisi de kendilerini asla tanıtmamıştı.

Bash büyük bir elf büyücüsünün şanını elbette duymuştu ama Yıldırım Sonia adını hiç işitmemişti.

Doğrusu, Elf Kasabası’na gelene kadar ne yüzünü görmüş ne de adını duymuştu.

Bir bakıma, onu ilk gördüğü anda abayı yaktığını söylerken yalan sayılmazdı.

Yaptıkları o savaş Bash’in üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Daha önce savaşlarda defalarca ağır yaralar almıştı ama Büyük Savaş sona ererken Bash artık öyle bir ustalık mertebesine ulaşmıştı ki, yaralanması nadir görülen istisnai bir durum haline gelmişti.

Bu yüzden, tam da savaş biterken kendisini bu denli ağır yaralanmış bulmak onu şoke etmişti.

O esnada bilinci yerinde olmadığından, orkların o son direnişinin nihayetinde nasıl kaybedildiğini ve etrafını saran elf ordusundan nasıl kaçmayı başardığını hatırlayamıyordu.

Tek hatırladığı bir ayı ayinine sürünerek girdiği ve bir süre sonra Zell tarafından bulunduğuydu.

Elf başbüyücüsü.

Bash bu kişiyi duymuştu.

Kadim zamanlardan beri hayatta olan bir ulu elfti. 1200 yaşında olduğu söyleniyordu.

Efsaneler, onun yıldırım tanrısı tarafından bahşedilen güçlerle doğmuş kutsal bir çocuk olduğundan bahsederdi. Elflerin bu koruyucu tanrıçası şayet bekaretini kaybedecek olursa, tüm güçleri tamamen yok olurdu.

Bekareti büyü yeteneklerinin yegane kaynağı olduğundan, asla evlenemezdi.

Bu yüzden Bash, yapacağı evlilik teklifinin nasıl sonuçlanacağını aşağı yukarı zaten tahmin etmişti.

Yine de bu reddedilişi onun kendi dudaklarından duymak… Sindirmesi ağır bir darbe olmuştu.

“Her şeyi gördüm!”

Birdenbire Bash, birinin kendisine seslendiğini fark etti.

Arkasını döndüğünde orada duran bir elf kadını gördü. Yanındaki insan erkeğinin koluna girmişti, şanslı köpek!

Kadının üst düzey bir savaşçı edası vardı ve Bash onu hemen tanıdı.

Bash’e Yüce Kartal Tüneği hakkında tüyo veren elf kadının ta kendisiydi.

“Ah, seni tanıyorum…”

“Yüce Sonia’ya evlilik teklif ettin demek! Helal olsun sana! Orkların içinde böyle bir cevher olduğunu bilmezdim!”

“Şey, evet…”

Gelen elbette Azalea’ydı. Bash onun adını hâlâ bilmiyordu. Nedense kadın pek bir heyecanlı görünüyordu.

“Seni reddetmesi kötü olmuş ama! Bir Ork Kahramanı falan olabilirsin ama dürüst olalım, Yüce Sonia senin kalibrenin çok üzerinde bir kadın.”

“Öyle görünüyor. Fakat etrafta hâlâ bir sürü elf kadını var.”

“Dur bir dakika… Sen az önce ne dedin?”

Azalea’nın çehresi birden karardı.

Bash refleks olarak gerildi ve ellerini yumruk yaptı. Ancak bir sonraki an Azalea’nın yüzü tekrar aydınlandı ve kadın kendini tutamayarak kahkahayı patlattı.

“Şimdi anladım… Sen cidden tam bir orksun, değil mi?”

“Bir sorun mu var?”

“Kendi halkını bilmem ama burada, elf ülkesinde, etek peşinde koşan erkeklerden nefret ederiz! Hele ki Yüce Sonia’ya evlilik teklif ettikten hemen sonra o kolyeyi başka bir elf kadınına sunmaya kalkarsan, bunun bedelini çok ağır ödersin!”

“Yani başka bir elfi kendime eş olarak alma şansım… düşük mü diyorsun?”

“Eksilerde!”

“Hmm.”

Bash hoşnutsuz bir şekilde homurdandı.

O parıltılı altın kolyenin tek kullanımlık bir eşya olduğunu bilseydi, belki de satın almadan önce bir kez daha düşünürdü.

Yine de bu durum tıpkı savaşa benziyordu, değil mi? Bir kez fırsatı kaçırdın mı, her şey biterdi.

Gerçek sonuçları ancak o fırsat elden kaçıp gittikten sonra anlayabilirdin.

“Öyleyse yola devam etmekten başka çare yok.”

“Aman, öyle mahzun bakma yahu. Sen de yiğit bir adamsın! Eminim kendine göre birini bulursun.”

“Umarım.”

Yine de Bash kendini hüzünlü hissetmekten alıkoyamadı.

Başarı şansının düşük olduğunu bile bile şansını Sonia ile denemişti. Fakat bunu yapmanın, diğer tüm elf kadınlarıyla olan şansını da baltalayacağını hiç hesaba katmamıştı.

Bash şüphesiz metanetli ve soğukkanlı bir savaşçıydı. Ama onun da duyguları vardı.

“Neyse, benim artık gitmem gerek. Zaferimizi kutlamak için beyimle güzel bir akşam yemeği yiyeceğiz!”

“Şey… bize müsaade…”

Azalea, kocasını kolundan çekiştirerek yürümeye başladı. Adamın çelimsiz bir yüzü vardı ve karısının arkasından uysalca sendeleyerek geliyordu.

Demek kadının “beyi” bu adamdı, ha?

Bash’in hayatı boyunca gördüğü insan erkekleri arasındaki en zayıf halka gibi duruyordu. Üstelik özel bir büyü gücüne sahipmiş gibi de görünmüyordu.

Bash’in kadınların ne istediğine dair bildiği her şeye dayanarak (ki bu pek de büyük bir bilgi birikimi sayılmazdı), bu adamın evlenmeyi nasıl başardığını zihninde canlandıramıyordu.

“Durun. Şuradaki adama bir soru sormak istiyorum.”

Bash seslenerek çifti durdurdu.

Azalea yavaşça arkasına döndü.

Gözleri bir ejderhanınki kadar yırtıcı bakıyordu. Bakışları adeta şunu fısıldıyordu: Biricik kocama elini bile sürersen, sana gerçek acının ne olduğunu gösteririm!

“Bu kadını seninle evlenmeye nasıl ikna ettin?”

“Ha?”

Azalea’nın bakışları hemen kocasına kaydı.

Şimdi gözleri merakla parıldıyordu, sanki bunu kendisi de duymak istiyor gibiydi.

Adam duraksadı, ayaklarını sürüdü ve cevap vermeden önce hafifçe öksürdü.

“Şey… Azalea savaş sırasında hayatımı kurtardı. Bir Succubus tarafından esir alınmıştım ve durumum hiç iç açıcı değildi. Gücüm tamamen tükenmişti, akli dengemi de yitirmek üzereydim. Eğer Azalea olmasaydı… Neyse, savaştan sonra onu bulmak için elf ülkesine geldim… Hayatımı kurtardığı için ona teşekkür etmek istemiştim. Sonra onun da bir eş aradığını öğrendim. Kendi kendime, Aman Allah’ım, işte bu benim şansım! dedim. Azalea benim kalibrimin çok üzerindeydi ve bunun neredeyse imkansız olduğunu biliyordum ama sadece cesaretimi topladım ve ona sordum…”

“… Anlıyorum.”

Bash kendinden utandı.

Bir an için adamın kadının sevgisini kazanmak amacıyla bir büyü yaptığından veya başka bir hileli yönteme başvurduğundan şüphelenmişti.

Ama hayır. Adam sadece şansını denemişti. Ne de olsa talih cesurlardan yanaydı.

Adam büyük bir savaşçı olmayabilirdi ama yine de oraya çıkmış ve savaşıyla doğrudan yüzleşmişti. Sonucunda ise zaferle ayrılmıştı.

Bash imkansız savaşlara atılmaya hiç de yabancı değildi. Fakat bu adam farklıydı. Tüm olumsuzluklara rağmen bir fırsat görmüş ve onun için savaşmıştı.

Orklar şartların aleyhlerine olduğu savaşlardan asla kaçmazlardı. Savaş eyleminin kendisi onlar için kutsaldı.

Ancak Bash bile kazanılması imkansız bir savaş uğruna eldeki tek şansı heba etmenin aptallık olduğunu bilirdi.

Hangi felsefe doğruydu? Bash buna cevap veremezdi.

Tek bildiği, General Baraben ve ulu başbüyücü Gandaguza’nın da benzer bir şey yapıp kaybettikleriydi.

“Teşekkürler, bu çok yardımcı oldu.”

“Oh, şey, rica ederim. Sana dışarıda bol şans.”

Adam Bash’in önünde kibarca eğildi, ardından Azalea’nın koluna girerek uzaklaştı.

Belki de Bash’in kuruntusuydu ama Azalea’nın adımları daha bir neşeli görünüyor ve beyine eskisinden daha sıkı sokuluyordu.

Bash, yürüyüp giden çiftin arkasından kıskançlıkla sızlayan bir kalple bakakaldı. Sanki mutlu çiftin üzerinde uçuşan küçük aşk baloncuklarını görebiliyordu.

“Bak sen, kimleri görüyorum! Hâlâ kasabadasın demek, Patron?”

Şimdi bir başkası Bash’e sesleniyordu.

Arkasını döndüğünde başka bir insan erkeği ile elf kadını çiftini gördü.

Fakat bu seferki, Bash’in bizzat tanıdığı bir adamdı.

Gelen Breeze’di… namıdiğer Boğazkesen.

Ah, ama o elf kadını da daha önce görmüştü.

Şimdi hatırlamıştı. Bash kasabaya ilk geldiğinde, o adamla cilveleşen üç kadından biriydi bu. Hani şu, “Senin için ejderhayla bile savaşırım aşkım! Gerçekten, tüm kalbimle söylüyorum! Sonuçta erkeğim için her şeyi yaparım!” diyen kadındı.

“… Demek kendine bir eş buldun.”

“Aynen öyle! Buldum valla!”

Breeze, kolunu sevgilisinin beline dolamış, kalçasını sahiplenici bir tavırla sıkarken şehvetle sırıttı. Elf kadını kızardı ama hiç itiraz etmedi.

Bash’in burnuna hafif, misk benzeri, hayvansı bir koku geldi. Bu, ork diyarındaki Damızlık Alanları’ndan yayılan kokunun aynısıydı. Anlaşılan ikisi birlikte hayli keyifli bir gece geçirmişti.

Bash, neredeyse katlanamayacağı bir kıskançlıkla yutkundu.

Artık böyle bir elf hatunuyla şansını deneme ihtimali kalmamıştı.

“Eee, sırada ne var Reis?”

“Hmm. Görünüşe göre burada yapacak bir şeyim kalmadı. Yola devam etmem gerek ama bundan sonra nereye gideceğime dair hiçbir ipucum yok.”

“Doğru ya. Seni bu kasabaya getiren iş bitti sayılır.”

Ne de olsa ork lich mağlup edilmiş, tüm zombiler de gebertilmişti.

Üstelik Bash, elf başbüyücüsünü kurtarmış ve zombileşmiş ork generalini de indirmişti. Orkların elf diyarındaki itibarının tamamen temizlendiği söylenebilirdi.

Evet, Reis’in buradaki görevi muazzam bir başarıyla sonuçlanmıştı ama artık bitmişti. Breeze durumu böyle özetledi.

“… Ama eğer kendine yeni bir hedef arıyorsan, ilgini çekebilecek bir şey duydum.”

“Ne duydun?”

“Şey, tüm detayları ben de bilmiyorum amaaa…”

“Lafı uzatma, söyle.”

“Yok, cidden detayları bilmiyorum yani. Tek duyduğum, Dobanga Çukuru’nda… Hani şu cüce diyarındaki yer var ya… İşte orada da şu an benzer bir durumun yaşandığı.”

Benzer bir durum mu…?

Bash’in zihninde, apaçık gerçeği haykıran devasa, alevli harfler belirdi.

Irklar arası evlilik patlaması!

Burada, elf diyarında, hem Azalea’nın o pısırık kocası hem de tıpkı kendisi gibi talihi yaver gitmeyen Breeze, kendilerine fıstık gibi elf gelinler kapmayı başarmıştı.

Bash’in de en az onlar kadar şansı vardı ama fırsatı elinden kaçırmıştı. Yine de… Çok yaklaşmıştı.

Hatası, kendi liginin çok üzerinde olan Yıldırım Sonia’nın peşinden koşmaktı. Ama yine de bayağı yaklaşmıştı. Bir şansı vardı. Tıpkı insan diyarındaki o seksi şövalye Judith ile olduğu gibi.

Eğer cüce milletinde de bir ırklar arası evlilik patlaması yaşanıyorsa, Bash’in üçüncü kez eli boş dönmesi için hiçbir sebep yoktu. Bir dahaki sefere, aradığı o doğru kişiyi… bulabilirdi.

“Anlaşıldı. Verdiğin bilgiler için minnettarım.”

“Lafı bile olmaz reis! Önünde muhtemelen çetin bir mücadele olacak ama şansın bol olsun! Arkandayım!”

Ardından Breeze ve yeni gelini birlikte yürüyüp gittiler.

“Cüceler demek…?”

“Dobanga Çukuru buradan tam kuzeyde kalıyor patron.”

“O halde gidiyoruz.”

“Anlaşıldı! Dünyanın öbür ucuna gitsen arkandayım patron!”

Bash’in elf diyarında bir eş bulma arayışı başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Ancak Bash bu yenilgiyi üzerinden atmaya ve tüm umutlarını kuzeydeki bu yeni fırsata, cüce diyarına bağlamaya karar verdi.

O gün elf diyarında adeta bir şok dalgası yayıldı.

Belirli bir bilgi, kulaktan kulağa fısıltı gazetesiyle orman yangını gibi yayıldı.

Eğer burası insan diyarı olsaydı, gazeteler hemen bunu manşete taşımak için yarışırdı.

Elflerin öyle ucuz, magazinel bir haber kültürü yoktu ama bu dedikodu yüce Leydi Sonia ile ilgili olduğundan herkes anında kulak kesildi.

Kulaktan kulağa aktarıldı ve kısa sürede herkesin tek konuştuğu şey haline geldi.

“Leydi Sonia’nın Shiwanashi Ormanı’nda kirletilmemesinin sebebi, söz konusu orkun onun güzelliğine tamamen büyülenmiş olmasıymış! Kadın, adamın kalbinde gerçek aşkı uyandırmış!!!”

Dedikodu kısa sürede Shiwanashi Ormanı bölgesinin çok ötesine geçti ve birkaç gün içinde tüm elf ulusuna nüfuz etti.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla