Bash’in evlilik teklifinin üzerinden birkaç gün geçmişti.
“Bay Bash’in kasabaya resmi görevlerinin yanı sıra sizin itibarınızı da kurtarmak için gelmiş olması ne kadar da sarsıcı, Leydi Sonia! Kimin aklına gelirdi ki?”
Yıldırım Sonia’nın kişisel imajındaki leke baş döndürücü bir hızla temizleniyordu.
O gün orkun ona dokunmamasının sebebi neydi? Kesinlikle yaşlı insan kokması falan değildi.
Hayır. Sebebiyet veren şey, onun o eşsiz zarafeti, feromonlarıydı; orkun o barbar kalbini esir almıştı!
Bu da demek oluyordu ki, Yıldırım Sonia aslında harika kokuyordu!
Bu yeni dedikodu yayılmaya başladığından beri Sonia, genç elflerin gizlice onu koklamaya ve o dillere destan kokusundan bir nebze olsun almaya çalıştıklarını fark ediyordu.
Bu durum Yıldırım Sonia’yı son derece huzursuz etmişti; insanların gerçekte nasıl koktuğunu bilmesini istemediğinden –her ne kokuyorsa artık– her banyodan sonra üzerine fazladan parfüm sıkmaya başlamıştı.
“Zombi ordusunu ortadan kaldırmak, adınızı temize çıkarmak, Leydi Sonia… Shiwanashi Ormanı’nda ork ırkıyla yaşanan tüm o nahoş hadiseler geride kaldı ve bunun için o orka teşekkür borçluyuz!”
“Hey! Bash ile yaptığım savaştan sonra olanları ‘ork ırkıyla yaşanan nahoş hadiseler’ diye kestirip atma! Ne cüretle! … Ama haklısın. Yardımları için orklara resmi bir teşekkür mektubu yazmam gerekecek. Elflerin nankör olduğunu düşünmelerini isteyemeyiz!”
“Yani o kokuşmuşluğunuza dair dedikoduları temizlediği için de mi resmi olarak teşekkür edeceksiniz?”
“… Şunu açıp durma artık!!!”
Yıldırım Sonia, öfkeyle soluyarak pencereden dışarı baktı.
Yükseklerdeki evinden, tüm Shiwanashi Ormanı aşağıda uzanıyor gibi görünüyordu.
Her biri yangına dayanıklı boyayla boyanmış, düzenli sıralar halindeki kırmızı çatılı evleriyle son derece huzurlu bir manzaraydı.
Savaşın o uzun yılları boyunca özlemini çektikleri huzurlu günlerden biriydi bu.
Şayet Sonia geçen gün zombiler tarafından yenilip gitseydi, tüm bunlar kaybedilmiş olabilirdi.
Bu düşünce, Bash’e aslında ne kadar çok şey borçlu olduğunu fark etmesini sağladı.
Ve tuvalet masasında dizili duran o parfüm şişelerine de muhtemelen ne kadar minnettar olması gerektiğini. Biliyorsunuz işte. Feromonlarına.
“Eh, neyse ne! Başta ondan emin değildim ama şimdi açıkça söylüyorum: Taş gibi adamdı! Ork ırkı şapşallar ve sersemlerle dolu, bir grup kaba saba, bencil, görgüsüz serseri! Ama Ork Kahramanı denilen o adam, çok daha rafine zevklere sahip, seçkin bir beyefendi!”
“Siz de başlı başına hazmedilmesi zor bir zevksiniz, Leydi Sonia…”
“Bununla ne demek istiyorsun şimdi?!”
“Dediğim şu; böylesine yüce bir adamdan gelen gerçek bir evlilik teklifini reddetmek, biraz… akılsızca değil mi?”
“Seni aptal! Onu geri çevirmek zorundaydım! Öyle yapmasaydım, yaşlı insan koktuğuma dair o dedikodular almış başını gidebilirdi!”
“Evet ama evlenmiş olabilirdiniz.”
Aconitum haklıydı.
Bash’in teklifi, Sonia’nın o kötü kokulu itibarını silip süpürmüştü. Ne yazık ki, öngörülemeyen bir yan etkisi olmuştu. Artık Sonia’nın itibarı fazlasıyla pürüzsüzdü. Hatta neredeyse kutsal denecek kadar. Evet, artık o Dokunulmaz biri haline gelmişti.
“Yıldırım Sonia’nın bekareti, elf ırkının koruyucu tanrıçası olarak tüm güçlerinin kaynağıdır! Hiçbir erkek ona el sürmemeli, çünkü bunu yapmak vatana ihanetle eşdeğerdir!”
Bu özel dedikodu, elf diyarının dört bir yanına, hatta sınırların ötesindeki ülkelere kadar yayılmıştı.
Dolayısıyla artık bırakın bir elf erkeğinin ona yaklaşmaya cesaret etmesini, dedikodunun ulaştığı diğer ülkelerde bile şansı kalmamıştı. Öyleyse, saf bir yabancı erkeğe umut bağlama işi de yatmıştı.
Artık herkes, Sonia’nın kutsal tenine dokunmanın elflerle savaşı tetikleyeceğini varsaydığına göre, evlilik şansı kavurucu güneşin altındaki bir zombi gibi kurumuştu.
Daha da kötüsü, herkes onun bin iki yüz yaşında bir bakire olduğunu biliyordu!
Aconitum bile onunla alay edip, “Gerçekten çocuk yapma konusunda sıfır tecrübeye sahip bir kadın olarak, alt değiştirme konusunda nasıl bu kadar iyi olabiliyorsun?” gibi şeyler söylüyordu.
“Hıh! Hıh diyorum! Zaten iğrenç bir orkla kim evlenmek ister ki?! Hamileyken eşlerine neler yaptıklarını biliyorsun değil mi? Hepsini çırılçıplak soyup köyün her yerinde teşhir ediyorlar! Eğer bu benim başıma gelseydi memnun mu olurdun yani?!”
“Doğmamış bebek için pek hayırlı görünmüyor. Yine de dünyanın bu kısmı tüm yıl boyunca oldukça ılıman. Göbeği bir süreliğine açıkta tutmanın cenine pek bir zararı olmaz herhalde.”
“Ben utançtan bahsediyorum!!! Tüm elf ırkına getirilen utançtan!!”
“Aman Leydi Sonia, hemen hüküm verme. Savaş sırasında pek çok masum elf kadını daha beterlerine maruz kaldı. Bu bağlamda ‘utanç’ kelimesini kullanmak temelinde mağdur suçlamaktır. Bunun farkındasın değil mi? Elf ulusunun iyiliği için bunca fedakarlık yapan kadınlara gerçekten ayrımcılık mı yapacaksın…?”
“D-dur bir dakika! Elf kadınlarına ayrımcılık yapmaya çalışmıyorum! Sadece diyorum ki, benim başıma gelse utanırdım. Yani, çıplak kadın bedeni öyle başkalarına sergilenmemeli, değil mi? Hayır, o sadece kocasının gözleri için saklanmalı…”
Yıldırım Sonia başını sallayarak telaşla geri adım attı.
Evlenmek için çaresizdi. Her zaman herhangi biriyle, herhangi biriyle evlenmeye razı olacağını düşünürdü ama işin sonunda, evlilikten sonra bile geleceği için standartları olduğu ortaya çıkmıştı.
Sonuçta o, Elf Kahramanı Yıldırım Sonia değil miydi?
“Savaş zamanı nasıldı bilmem ama orkların imzaladığı antlaşmada o tür şeyler yasaklanmıştı. Bu yüzden günümüzde öyle bir şey olmayacağına eminim. Ayrıca Bay Bash tam bir beyefendiye benziyor. Eminim size saygıyla davranırdı.” “N-nerden olacaktı, hiç sanmam!”
Yıldırım Sonia kollarını kavuşturdu, yüzünü duvara döndü ve sessizce köpürdü.
Yine de dudaklarında hafif bir tebessüm izi vardı.
General Baraben’e karşı verdiği savaşı anımsıyordu.
Umutsuzluğun dibine vurmuş, tamamen yenildiğini hissetmiş ve mağlubiyeti kabullenmeye başlamıştı ki o ork ortaya çıkıvermişti.
Onu hala önünde durmuş, bedeniyle onu korurken görebiliyordu. O geniş, kaslı sırtını görebiliyordu. Ne kadar da erkeksiydi! Ne kadar da… korumacı! “Sarı saçının tek bir teline bile zarar gelmesine izin vermeyeceğim.”
Uzun zamandır insanın aklını başından alacak böyle bir laf duymamıştı.
Ki zaten uzun zamandır yaşıyordu. Hatta tam olarak bin iki yüz yıldır. Bazen değişiklik olsun diye birinin onu koruduğunu hissetmek hoştu.
Kendi boynunu onunki için tehlikeye atmaya istekli biri. Cesur biri. Üzerine düşündükçe, Bash’in zihnindeki görüntüsü daha da yakışıklı görünmeye başladı.
Zihnindeki Bash görüntüsü, beyaz dişleri ışıkta parlayarak Sonia’ya muzip bir göz kırptı.
“Eh, eğer o ork geri döner ve beni tavlamak için gerçekten çaba gösterirse, ona karşı yumuşayabilirim…
sadece birazcık!” “Öyle mi…?”
“Elfler uzun yaşar, bilirsin.
Onu çarşaflar arasında bir geceyle ödüllendirebilirim… Ya da hayır, eğer çok ısrar ederse, ona bir bebek verebilirim. Yine de sadece bir tane! Evet, her şeyin saygı çerçevesinde yapıldığından emin olabiliriz. Beni hamile hamile sokaklarda çıplak dolaştırmak yok, burası anlaşılsın. Ve eğer bir Ork Kahramanı’nın gelini olursam, bu elflerle orklar arasındaki ilişkileri çok daha samimi kılardı. Evet… Yapabilirim! Elflerin iyiliği için! Takım için bunu yapabilirim!” Aconitum, Sonia’nın saçmalamalarını dinlerken iç geçirdi.
Büyük halası her zaman böyleydi.
Kişi çok hevesli görünmemek için sürekli reddeder, ama diğer yandan o kişinin pes etmemesini umardı.
En başından evet diyemeyişi için bin dereden su getirirdi.
“N-neyse işte, o şimdi nerede?”
“Nerede bu Bash? Bak şimdiden uyarıyorum, evliliği falan kabul edecek değilim! Sadece… Elf ulusunun bir temsilcisi olarak ona hizmetlerinden ötürü tekrar teşekkür etmeliyim, değil mi? Sen de bana hak verirsin herhalde?”
“Bay Bash kasabadan çoktan ayrıldı. Kendisini reddettiğiniz günün ertesi sabahı gitti.”
“N-ne? Gitmiş mi?!”
“Sırf sizin peşinizden koşup, şey, ‘gönlünüzü hoş etmek’ için buralarda dolanıp duracağını mı sanıyordunuz gerçekten?”
“Nnng!!!”
“Unutmayın ki o bir Ork Kahramanı. Kendi eğlenceniz için parmağınızda oynatabileceğiniz abayı yakmış bir enik değil. Savaş boyunca kim bilir kaç tane göz kamaştırıcı kadınla çiftleşmiştir? Sizden çok daha genç ve taze kadınlarla, büyükanne…”
“Öhh!”
Aslına bakılırsa Bash hayatında hiçbir kadınla çiftleşmemişti. Ancak Aconitum’un bunu bilmesine imkan yoktu.
Yine de kim olsa aynı sonuca varırdı. Bir Ork Kahramanı, şüphesiz kendi bileğinin hakkıyla kazandığı tüm savaş ganimetlerinin tadını sonuna kadar çıkarmış olmalıydı.
Üstelik kimse de bunu yadırgamazdı. Çünkü ne de olsa orklar savaştan sonra ağır yaptırımlara maruz kalmışlardı ve barış antlaşmasının şartlarına uymak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Halk buna saygı duyuyordu.
Önemli olan geleceğe bakmak ve bundan sonra birbirlerine daha iyi davranmaktı.
Yine de Yıldırım Sonia’nın yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Özellikle genç elf kadınlarıyla kıyaslandığında bulunmaz Hint kumaşı olduğunu düşündüğü falan yoktu. Ama birinin gözünün içine bakıp “Seni kim ne yapsın be büyükanne?” demesi de… İşte bu koymuştu! Gururunu incitmişti! Kanını beynine sıçratmıştı!
“Ben… Ben… Ben…!”
“Hmm?”
Yıldırım Sonia kükredi.
“Yolculuğa çıkıyorum!!!”
“Ha?”
“Yolculuğa! Bu diyarda bir dakika bile daha kalmayacağım! Dedikoduların beni takip edemeyeceği kadar uzaklara gideceğim! Kendime bir erkek bulacağım—ya da bu uğurda öleceğim!”
“… Haahhh…”
“Beni durduramazsın! Kararımı verdim! Gidiyorum! GİDİYORUM işte!”
“…”
Aconitum, öfkeden deliye dönen Yıldırım Sonia’ya bakarken alaycı bir tavırla tek kaşını kaldırdı.
Büyük halası bazen gerçekten çok komik şeyler söylüyordu.
Ağzından çıkan şeylerin yarısı saçmalıktan ibaretti.
Bu da hiç şüphesiz, sonu asla gelmeyecek o çılgın heveslerinden biriydi.
Yine de… Aconitum kurnazca sırıttı.
“Sizi durdurmayacağım, Leydi Sonia.”
“D-durdurmayacak mısın?”
“Elbette hayır. Hayatınızı elflere adadınız. Herkes çok uzun zamandır size bel bağladı. Bir kez olsun hayatı kendi şartlarınızla yaşamayı hak ediyorsunuz. Ama burada kaldığınız sürece, halkınız için kendinizi öne atmaktan geri duramayacaksınız. Bu yüzden biraz buralardan uzaklaşıp dünyayı görmenizin harika bir fikir olduğunu düşünüyorum. Barış zamanının tadını çıkarın ve kanatlarınızı açın, ne dersiniz?”
“…”
Yıldırım Sonia’nın dudakları sessizce kıpırdadı.
Aconitum’un onu durdurmaya çalışacağını sanmıştı. Ne de olsa burada, elf diyarında ilgilenmesi gereken bunca iş varken… Değil mi yani?
“Şey, evet ama… Yani… madem öyle diyorsun, peki… Ama gerçekten sorun olmayacağına emin misin? Ben olmadan da idare edebilir misiniz?”
“Elbette. Her şeyi bana bırakın. Ben, Aconitum… aslında tüm elfler olarak… sorumluluğu üstlenecek ve ülkemize kendimiz sahip çıkacağız!”
“Ah… Ah, peki o zaman…”
Harika. Artık “Aslında ciddi değildim. Sadece nasıl tepki vereceğini görmek istemiştim! Tüh!” demek için çok geçti.
“… Pekala o zaman. Gidiyorum!”
“İyi yolculuklar!”
Ve böylece Yıldırım Sonia uzun bir yolculuğa çıktı.
Kusursuz kocayı bulma ümidiyle… tüm dünyayı kapsayan bir gezi turuna başladı.
Aynı esnada Bash ise kuzeye doğru ilerlemekteydi.
Çalılıkların ve fundalıkların arasından, sezgilerini kullanarak kuzey yönünü tayin ediyordu.
Breeze ona bir ipucu vermişti ve bu ipucu onun bir sonraki hedefini belirlemişti.
Kuzeye gitmeliydi. Cüce diyarındaki Dobanga Çukuru’nda, az önce elf diyarında geride bıraktığına benzer bir durum yaşanıyordu.
Cüce kadınları orkların pek gözdesi sayılmazdı.
Bash de insan ya da elf kadınlarını çok daha fazla tercih ediyordu.
Yine de bir insan erkeğinden—yani General Houston’dan—aldığı son ipucu onu tek kelimeyle enfes bir elfe götürmüştü.
Hiç şüphesiz, zarın bir sonraki atılışında da benzer bir şey bekleyebilirdi.
“Pekala Reis, bu sefer baltayı taşa vurdun ama bunu boş verip önündeki maçlara odaklanalım artık! Yapabilirsin Reis!”
“Doğru!”
Bash yoluna devam etti.
Sadık peri yoldaşı da yanındaydı. Her zamanki gibi.
