Toprak oyuluyor ve etrafa savruluyordu.
Yere güçlü bir şekilde tekme atılmasının sonucuydu bu.
Bu manzara, görüş alanımın dört bir yanında gözler önüne seriliyordu.
“Tomoe ve diğerleri dahi şaşırmış durumda. Bu etkileyici.” (Makoto)
Ve olan biten arasında, Büyü Zırhım her zamanki gibi saldırıları karşılamaya devam ediyordu.
Saldırıların gücü ve türü sürekli değişiyordu ve savunmamı yoklamaya çalıştığını hissedebiliyordum.
Hatta bunu yaptığını bana açıkça belli ediyor gibiydi.
Muhtemelen benim tepkimi de ölçüyordu.
Touda.
Onu oyuncak bebek gibi bir kâhin sanmıştım ama şu anki hali epey bir atılgan.
Dövüş başladığında havası tamamen değişiyor.
Bana benzeyen bir kadın.
Göremediğim saldırılar durmuyordu.
Algılayamadığım bir hızla, saldırılarına ve sonu gelmez dönüşlerine devam ediyordu.
Ne akıl almaz bir güç.
Ama…
“…Fuh… neyse, o zaman yapmanın vakti geldi.” (Makoto)
Onu gözlerimle göremesem de bununla başa çıkmanın pek çok yolu var.
Gücünü daha da artırabilecek gibi görünen bir rakibe karşı bunu yapmaktan huzursuzdum ama [Sakai]’yi güçlendirmeden algılamaya geçirdim.
Onu hissedebiliyorum.
Tek bir noktada durmuyor, hareketleri belirgin.
Yine de, nerede olursa olsun, tereddüt etmeden öldürme niyeti gönderebiliyordu.
Elbette, bu şekilde hedefi daraltamam.
Cidden.
Açıkçası, böyle bir hedefe nişan almanın imkânı yok.
İşte bu yüzden nişan almayacağım.
Belirgin hareketlerinin hepsinin merkezinde benim olduğumu anlayabiliyordum.
Mesafeyi arıyorum. Touda’nın benden ayrıldığı en uç mesafeyi.
“Daha yeni kendini tanıttın ama suretini bir daha göremedim. Başa çıkması zor bir durum.” (Makoto)
Tespit ettiğim tüm alanı ateşe verdim.
Güçlü bir ışık ve ona uygun bir sıcaklık, Tomoe ve diğerlerinin olduğu yere kadar tüm alanı doldurmuştu.
İnkantasyon yoktu.
Eylemime dair en ufak bir belirti göstermemeye çalışarak büyüyü serbest bıraktım.
“Fufufu, kendimi Touda olarak tanıttıktan sonra bana ateşle saldırmanızı beklemezdim doğrusu.” (Touda)
“O suretini görmeyeli uzun zaman oldu gibi hissediyorum, Touda. Ateş kötü bir fikir miydi?” (Makoto)
“Zalim Ateş Generali… Touda’nın sahip olduğu bir unvan daha, Goshujin-sama.” (Touda)
Demek öyle.
Neyse, madem kendine Touda dedi, acaba Enda-san mı diye merak etmiştim ama belki de bir Tanrı’nın adıdır?
Touda her zamanki gibi bana kan dökme arzusuyla yaklaşıyor ama yine de tapınaktaki o aynı gülümsemeyi sergiliyordu.
“Yine de, öldürmeye epey alışkın görünüyorsun.” (Makoto)
Şahsen nefret edilmeyi hak edecek bir şey yaptığımı hatırlamıyorum.
Bu, sırf emredildiği için öldürme niyetiyle hareket edebilen türden biri olduğu anlamına mı geliyor? Şu kâhin-san, Touda.
“Goshujin-sama da saldırıya uğramaya alışkın görünüyor. Hiç telaşlı değilsiniz. Ve görünüşe göre daha önce hiç görmediğim devasa bir bariyer kullanabiliyorsunuz. Bunu bilmiyordum.” (Touda)
Görünüşe göre hiç hasar almamış.
Yani sadece onu biraz ısıtmayı başardım, ha.
Bu mükemmel.
“Nedendir bilmem, son birkaç yıldır saldırıya uğramaya meyilliyim. Daha da önemlisi…” (Makoto)
“Nedir?” (Touda)
“Tanrılardan yayımla ilgili bir şeyler duydun mu?” (Makoto)
Touda’nın hareketlerini görünce varabildiğim tek sonuç bu.
Görünüşe göre isabet yeteneğimi önceden biliyor.
Önceden bu kadar çok bilgi mi almıştı?
Eğer durum buysa, neden Sakai ve Büyü Zırhı hakkında bilgisi yok?
Şüphe uyandıracak kadar değil ama yine de aklımı kurcalıyor.
“Nadir bir yeteneğe sahip olduğunuz söylendi. Ama detayları hakkında…” (Touda)
“Ah, anlıyorum.” (Makoto)
Demek bana cevap veremiyor, ha.
Yayımı biliyor ama Sakai’yi bilmiyor.
Şu anki tecrübelerime göre, dövüş stili Hibiki-senpai’ninkine benziyor.
Aslında, benzer demek yerine, temel stillerinin hız olması teknik olarak aynı.
Tek fark, Senpai’nin bu kadar çok hareket etmemesi ve benim orta ve uzun menzilli saldırılarıma karşı Touda kadar temkinli olmaması olurdu.
Saldırırken bile Touda’yı görememe kısmı ise onu daha da zahmetli kılıyor.
“Şimdi…” (Touda)
“Evet?”
“Öldürmeye devam edelim.” (Touda)
Touda’nın sureti tekrar kayboldu—ya da kaybolmadı.
Yerinde durmuştu ve ellerinden, erimiş metal renginde ipe benzer bir şeyler birbiri ardına belirmeye başladı.
Kâhin kaybolmayı bırakmıştı ama bu sefer de onun yerine o ipe benzer şeyler kaybolmuştu.
Bunlar ip değil, kamçıydı!
Büyü Zırhı’na farklı türde bir darbenin iletildiğini hissedebiliyordum.
Anlıyorum. Bunu suretini gözden kaybetmeden yapmasının sebebi, burada test ediliyor olmam.
Heh~.
Galiba şimdi gerçekten dövüşüyormuşum gibi hissetmeye başlıyorum.
◇◆◇◆◇◆◇◆
“…”
Üçü, Makoto ile kendini Touda olarak adlandıran kâhinin arasındaki dövüşün gidişatını sessizce izliyordu.
Dövüşten hiçbir şey hissetmedikleri söylenemezdi.
Makoto’nun üç takipçisinin de zihinlerinde kendi düşünceleri yüzeye çıkıyordu.
(İyiymiş. Pakt öncesinde dahi bizimle denk ise, kesinlikle Mio ve benden üstündür. Waka’nın karşısında dahi kan dökme arzusunu koruyabiliyor ve üstüne üstlük onu sınamaya çalışıyor. Hâlâ okunamaz bir mizacı var, lakin kesinlikle bir korkak değil. Waka’nın takipçisi olursa, Tanrıça ile olan savaşta büyük bir yardım olacağı şüphesizdir.) (Tomoe)
Tomoe, kısık gözlerle, Makoto’ya vahşi alev kamçılarıyla saldıran kâhinin suretini gözlemliyordu.
Küçük fırlatma silahları, mızraklar, hançerler; adeta bir silah panayırı gibiydi.
Büyüsünü kontrol edebildiği aşikârdı, dahası, dövüşün aralıklarında çeşitli silahlar kullanabiliyordu.
Bu, normal bir bireyin kesinlikle yapamayacağı bir şeydi.
(Gösterdiği şey Root’unkinden farklı, bu bir keyif değil. Ama saf bir düşmanlık ya da nefret de hissedemiyorum. Onu ilk gördüğüm anda, bir anlığına bir tür varlık hissetmiştim. Neydi o? Hayal gücümün bir ürünü olduğunu sanmıyorum, ancak…) (Tomoe)
Konuşması, davranışları ve tavırları; hepsi de ondan hissettiği o ilk andaki izlenimle uyuşmuyordu.
Tomoe’nin kâhin’den o an hissettiği varlık, şüpheye düşmesine neden olmuştu.
Öte yandan, savaş alanında, rüzgâr Makoto’yu merkez alarak toplanıyor ve gökyüzüne kadar uzanan bir hortum oluşmuştu.
Dahası, ateş kamçıları hortuma dokunup onunla birleşerek vahşi bir kızıl sütuna dönüşmüştü.
(Sadece Waka-sama’yı değil, bizi de yokluyor gibi görünüyordu. En başta, bir isminin olmaması kendini tanıtmamak için bir bahane sayılmaz. Çünkü en başından Waka-sama’ya bir adı olmadığını söyleyebilirdi. Ayrıca, tam da bu anda aniden bir isim ortaya attı. Şu anda dahi, her bir hamlesi Waka-sama’yı ve bizi sınamaya çalışıyor gibi geliyor ve bu hiç hoşuma gitmiyor.) (Mio)
Mio, Makoto’ya ve takipçilerine yoklayan gözlerle bakan kâhine ve onları sınıyormuş gibi olan hareketlerine karşı hoşnutsuzluk duyuyordu.
Tüm sözleri dürüst gibi gelse de, Mio sanki belli belirsiz farklı bir izlenimin izleri varmış gibi hissediyordu ve bu da hoşnutsuzluğunun nedenlerinden biriydi.
(Shiki ile özel olarak ilgilenmesi de tuhaf. Sonuçta ona sevgiyle bakıyor gibi değildi. O gözler, hoşlandığın birine yönelttiğin gözler değildi. Onlar gerçekten de birini yoklayan gözlerdi. Şimdi bile, Waka-sama’nın gücünü test etmeye çalışıyor. Gerçekten iğrenç bir kadın-desu wa. Aklından ne geçiyor bunun?) (Mio)
Dövüşe bakarken Mio, kâhinin gücüne dair pek bir izlenim edinmemişti.
Zira kimin daha güçlü olduğunun onun için zaten bir anlamı yoktu.
Makoto’yu aşan bir varlık olmadığını zaten biliyordu.
Bu yüzden sadece kâhinin Makoto’yu sınıyor olmasından rahatsızlık duyuyordu. Gücüyle ilgilenmiyordu.
Kızıl sütun içeriden yırtıldı ve Makoto’nun Büyü Zırhı’nın sureti ortaya çıktı.
Büyü Zırhı’nın, kâhinin büyüsünden kırıldığına dair hiçbir iz yoktu.
Ama Touda bundan yılmadı. Telaşını bir anda bastırdı ve bir sonraki hamlesine geçti.
Mesafeyi kapatarak belindeki katanayı bir kez savurdu.
Büyü Zırhı yolunu kesti ama o saldırı, isabet ettiği bölgeyi dondurdu.
Bir dizi kesik darbesiyle Büyü Zırhı buzla kaplanıp sertleşti.
(Onu gözle yakalamak zor olmakla kalmıyor, varlığını bile yakalamayı zorlaştıran bir hıza sahip, ama yine de dövüş stilini, sureti görünür haldeyken bizzat Waka-sama’ya saldırmaya dayalı bir stile çevirdi. Onu mu sınıyor? Ne kadar da aptalca. Ama… Tomoe-dono ve Mio-dono’ya pek ilgi göstermedi, buna rağmen bana ve Waka-sama’ya karşı tuhaf bir ilgi duyuyor gibiydi. Bunun sebebi neydi? İlk dövüş stili, Waka-sama’nın uzmanlık alanını bilmesinden kaynaklanan bir seçimdi ama görünüşe göre Waka-sama’nın Büyü Zırhı’nı hesaba katmamıştı. Anlayamıyorum. Anlayamıyorum ama… en azından güçlü olduğunu söyleyebilirim. Eğer Waka-sama daha fazla dövüş gücü arzu ediyorsa, kabul edilebilir bir güce sahip.) (Shiki)
Shiki, kâhinin kendisine yönelttiği bakışı muhtemelen herkesten daha iyi anlamıştı.
Çünkü bu, Shiki gibi insanlar için tuhaf bir şey değildi.
Yoklama.
En ufak bir bilgi kırıntısını bile koklayarak almak isteyen birinin gözleriydi.
Bu, sevgiden tamamen farklı bir ilgiydi.
Kâhinin niyetini tam olarak anladığı için, o aptalca hareketini bu kadar kolay reddedebilmişti.
Makoto’nun kâhinle olan dövüşüne bakınca, onun güçlü olduğunu kesinlikle görebiliyordu.
Diğer dünyadan gelen Tanrıların bir elçisi olduğunu söylüyordu ama özünde, o ‘kökenine dair tek bir kanıtı bile olmayan’ bir kadındı ve Shiki onun kimliğini ve düşüncelerini anlamaya çalışsa da bir sonuç alamıyordu.
Dudaklarını ısırdı.
Makoto’nun dövüş gücü istemesinin sebebi.
Shiki, bunun Makoto’nun kendilerinin ve Asora’nın güvenliğini düşündüğü için olduğunu kolayca anlayabiliyordu.
Makoto, Tanrıça ile savaşmaya çalışıyordu.
Ancak, yakınındaki insanları feda etmek de istemiyordu.
O zaman güçlü insanların ve yoldaşların iş birliği yapması daha iyi olurdu.
Shiki, Tomoe ve Mio’nun nasıl cevap vereceğini bilmiyordu ama kendisine, Makoto’nun Tanrıça ile olan savaşından sağ salim dönme konusunda kendine güvenip güvenmediği sorulsaydı, henüz başını olumlu anlamda sallayamazdı.
Bu yüzden kahroluyordu.
Eğer Shiki, Tomoe, Mio ve kendisinin Makoto ile birlikte gidebileceklerini, Tanrıça’ya karşı onunla omuz omuza savaşabileceklerini ve geri dönebileceklerini kesin bir dille beyan edebilecek yeterli güce sahip olsaydı, belki de Makoto bu kâhini kabul etmeyi düşünmezdi. Shiki böyle hissediyordu.
(En azından 13. adımı ustalaşabilseydim…) (Shiki)
Shiki’nin yüzünde kendini küçümseyen bir gülümseme belirdi.
Makoto’nun bulunduğu yerden sık sık Shiki ve diğer iki takipçisine doğru yoğun dalgalar ulaşıyor, saçlarını ve kıyafetlerini sallıyordu.
Sadece bu kadarıyla kurtulmalarının sebebi, çevrelerini saran bir bariyerin olmasıydı.
Başlangıç noktası olan dövüş, hızla şiddetini artırıyordu.
Makoto, donmuş olan Büyü Zırhı’nın koluyla bir Roket Yumruk savurur.
Kısa bir inkantasyonla, Touda’nın elinde beyaz bir ışık toplanır ve onu donmuş yumruğa doğru fırlatır.
Işık yumruğu parçalar ve Makoto’ya doğru düz bir yörüngede ilerlemeye devam eder ve tam onun önündeyken karanlığa dönüşerek görüş alanını zifiri siyaha boyar.
Shiki bakışlarını dövüşten yan tarafına çevirir.
Orada Tomoe duruyordu.
“Tomoe-dono, artık araya girmek uygun olmaz mı?” (Shiki)
“Hm, evet, haklısın doğrusu. Waka ile bir pakt yapacak güce sahip görünüyor. Waka hâlâ kendini tutabiliyorken bu işi bitirelim.” (Tomoe)
“Evet, bu gidişle Waka-sama…” (Shiki)
“Ne diyorsun sen, Shiki? Tomoe-san da. Waka-sama burada eğleniyor, o yüzden bir sonuca varana kadar sessizce izlemek yeterli.” (Mio)
“Mio, Waka’nın öldürme zevkine kapılmasına aldırış etmeyeceğini mi söylüyorsun? Hayır, gerçi senin bununla bir sorunun olmayacağı kesin.” (Tomoe)
Tomoe’nin ifadesi bozuldu.
Öte yandan, Mio şaşkın bir ifade takınmıştı.
Tomoe ve Shiki, Makoto Kapı’yı çağırdığında ne olduğunu anlamışlardı ve onun burada yeniden o ruh haline girmesinden endişe ediyorlardı.
Shiki de Tomoe’nin söylediklerini başıyla onayladı.
“Öldürme zevki mi? Neden bahsediyorsunuz?” (Mio)
“Birkaç gün önce çağrılan Kapı hakkında. Waka’nın gazabını ortaya çıkaran o şey.” (Tomoe)
“Ah, gülümsediğini söylemiştiniz, değil mi?” (Mio)
“Doğrudur. Waka kendisi bunun farkında değilmiş gibiydi gerçi. Eğer bu, onun öldürme ve yok etme zevkine uyandığının bir alametiyse…” (Tomoe)
“Şimdiki Waka-sama’nın o işaretleri gösterdiğini mi söylüyorsunuz ikiniz de?” (Mio)
Tomoe ve Shiki, Mio’nun sözleri üzerine usulca başlarını salladılar.
Makoto’nun sureti hâlâ karanlığa bürünmüştü.
Ancak, Brid’ler yüksek hız ve isabetle Touda’ya saldırıyordu.
“Pu… ufu… ufufufufufu.” (Mio)
İkisinin yüzüne bakan Mio güldü.
“Nereden çıktı bu şimdi?” (Tomoe)
“Sorun ne?” (Shiki)
“O kadar yersiz bir şey için endişeleniyordunuz ki, bu çok komik.” (Mio)
“…Yersiz mi?” (Tomoe)
Kısa bir duraksamanın ardından Tomoe, Mio’ya karşılık verdi.
“Evet. Waka-sama öldürmekten zevk alacak türden biri değil. Şu anda eğlenmesinin sebebi, bir sonraki adımda ne yapması gerektiğini, ne denemesi gerektiğini düşünmesidir. Büyük ihtimalle sadece atacağı bir sonraki adımı düşünürken saf bir keyif alıyor-desu wa.” (Mio)
“Nereden biliyorsun?” (Shiki)
Mio ‘büyük ihtimalle’ dese de, ses tonunda basit bir tahmine dair en ufak bir işaret yoktu.
Sanki tamamen emin bir şekilde konuşuyor gibiydi.
Shiki, onun bu özgüveninin temelini merak ettiği için Mio’yu sorguladı.
“Neden bu kadar geç bir vakitte böyle bir şey soruyorsun ki? En başta, yok etmekten ve öldürmekten zevk alanlar, hayata ve nesnelere karşı bir tür güçlü bağlılığı olan insanlardır, biliyor musun?” (Mio)
“…”
“Waka-sama’da ikisi de yok. Bu yüzden öldürme eylemiyle sarhoş olması kesinlikle imkânsız. Sebebi bu-desu wa ne. Siz ikiniz, Waka-sama’nın yanındaydınız da bunu fark etmediniz mi?” (Mio)
“…”
“Bakın bakın. O kâhin tüm silahlarını kullandı ve büyü gücü de epey tükendi. Asora’da büyü gücünü böyle kullanmak kötü bir hamle-desu wa. Bu çevredeki gücü kullanmakla, büyü gücünün taştığı bir yerde savaşmak arasında fark var. Muhtemelen burada nasıl savaşılacağını bilmiyor.” (Mio)
“Mio, sen… Waka’nın hayata bağlılığı olmadığını neden düşündün?” (Tomoe)
“…Tomoe-san?” (Mio)
“Lütfen söyler misin?” (Tomoe)
“Neden o korkutucu ifadeyi takındın? Basitçe söylemem gerekirse, Waka-sama hayatın önemi ve o tür şeylerden bahsettiğinde, sözleri o ka~~dar çok başka bir yerden ödünç alınmış gibi geliyor ki. Sanki o kelimeleri başka birinden ya da okuduğu bir kitaptan almış gibi. Waka-sama’nın gerçekten böyle düşündüğü gibi gelmiyor. Ah, tabii ki istisnalar var, biliyorsun. Waka-sama ailesine gerçekten değer veren türden biridir. Bu—ah!” (Mio)
“Ödünç alınmış… ha.” (Tomoe)
“Tomoe-san, görünüşe göre bitiyor.” (Mio)
Mio, kendisine sorulan soruyu gelişigüzel bir şekilde cevapladı ve sözlerinin ortasında durdu.
Makoto, karanlığın içinden hâlâ Büyü Zırhı’na bürünmüş halde çıkmış ve Touda’ya doğru atılmıştı.
Ne bu atılış ne de Touda’ya doğru savrulan Büyü Zırhı’nın kolu, ona dokunmamıştı.
Makoto yukarı bakar.
Touda’nın sureti, kâhin kıyafeti yer yer hasar görmüş halde oradaydı.
“…Hm. Ateşi, suyu, toprağı, rüzgârı, ışığı ve karanlığı bu kadar özgürce kullanma yeteneği. Sadece hızıyla gurur duyduğunu söylediği de neydi-ja? Her şeyde ustalığı var lakin yakın dövüşteki uzmanlıkları kılıç ve mızrak, büyüde ateş ve rüzgâr, ve niteliği de, söylemeye gerek yok, hız. Eğer buna her telden çalan deniyorsa, bu tam bir gösteriş-ja na.” (Tomoe)
Tomoe’nin yüzünde sanki bir şeyler söylemek istiyormuş gibi bir ifade vardı ama Mio’nun sözlerinden sonra kâhinin durumuna bakıp gücünü değerlendirdi.
Gösteriş gibi hissettirecek kadar her şeyi yapabilen bir varlık.
Tomoe bunu düşünürken aniden Root’u hatırladı.
“Ah, Waka-sama Azusa’yı kullanmayı planlıyor.” (Shiki)
Shiki’nin mırıltısı.
Tıpkı dediği gibi, Makoto Brid’leri serbest bırakırken nihayet yayını çıkarmıştı.
Touda, üzerine gelen Brid’leri engelledi, öncekinden daha uzun bir ateş kamçısı oluşturdu, Makoto tarafından serbest bırakılmadan hemen önce Brid’leri her zamanki gibi ustaca yok etti ama hali telaşlı olduğunu gösteriyordu.
Hızından en iyi şekilde yararlanmaya çalışsa da, üzerine yağan isabetli makineli tüfek gibi keskin nişancılık karşısında doğru zamanlamayı bulamıyordu.
Üç takipçinin ve Touda’nın konsantrasyonu, Makoto’nun hazırladığı okta toplanmıştı.
Ve sonra…
“Bunu dahi mi kullanıyor?” (Tomoe)
Sanki Touda ve Makoto’nun olduğu yeri iki yandan sarıyormuş gibi, Tomoe’nin bahsettiği şeyler, inorganik avuçlarını açan gümüş kollardı.
Sarılan boşluk, tuhaf bir şekilde büküldü.
Touda’nın ifadesi de bozulmuştu.
Brid’leri engellemesi durmuştu ve kâhin, savunmasını yoğunlaştırılmış bir bariyere çevirdi.
Elbette, sadece bununla her şeye karşı koyamazdı ve yaralar yavaş yavaş birikiyordu.
Bir çift kol giderek yaklaştı ve sarılan boşluk küçüldükçe, o boşluktaki manzaranın bükülmesi, sanki bir mercekten bakılıyormuş gibi yoğunlaştı.
Makoto’nun Brid’leri durdu.
Kâhinin bedeni, görünmez bir şey tarafından boğulduğunu gösteriyordu.
Kolların, Makoto ve Touda’nın bulunduğu alana bir tür kısıtlama getirdiği açıktı ama Makoto hâlâ yayını tutan duruşunu koruyordu.
Zamanla, kollar kâhinin havada yakalandığı yerde durdu.
“Onu Brid’lere ve yaya odaklanmaya zorladı ve sonra iki tarafın da hareketlerini mühürledi ha. Mükemmel bir iş.” (Shiki)
“Bölge avantajı bizde olabilir, ama Waka’nın o seviyedeki bir rakibe karşı o ferah yüzünü koruyabilmesi durumu daha da ilginç kılıyor.” (Tomoe)
“Bu bariz bir sonuçtu-desu wa.” (Mio)
Kâhin teknik olarak bacaklarından mahrum bırakılmıştı.
Yerden ona nişan alan Makoto’ya bakan Tomoe ve diğerleri, bu dövüşün bittiğine karar vermişlerdi.
◇◆◇◆◇◆◇◆
“Bitti o zaman.”
Havada yakalanmış Touda’ya bakarak ona seslendim.
Onu hedef almayı çoktan bitirmiştim.
“…Uuugh. Henüz değil.” (Touda)
“Etkileyici bir fiziksel güç ve beceri gösterisiydi. Zalim Ateş Generali olduğunu söyledin, ama yine de buz ve rüzgâr gibi şeyler ve bir sürü başka şey kullandın. Gerçekten gergindim.” (Makoto)
“Bütün bunlarla başa çıkabilen Goshujin-sama tarafından bana bu söylense bile, kulağa inandırıcı gelmiyor… Bir zamanlar Touda olarak anıldığım doğrudur. Ayrıca… dövüş hâlâ devam ediyor.” (Touda)
“Hâlâ devam etme niyetin var mı? Dayanıklılığını bir kenara bırakırsak, büyü gücün neredeyse tükenmiş görünüyor.” (Makoto)
Tamamen bitmiş değil ama Touda’da kalan büyü gücü zayıf.
Arka arkaya oldukça büyük hamleler kullanmıştı.
Ayrıca Brid’lerime karşı da karşılıklar verdi.
Ben olsam başka bir hikâye olurdu ama Asora’da böyle büyük büyü saldırılarının inkantasyonlarını art arda kullanmak iyi değil.
Genel büyü inkantasyonları, belli bir noktayı aştıklarında, çevrelerindeki büyü gücünden ve ruhlardan ödünç alarak oluşurlar.
Çünkü tüm büyü gücü maliyetini karşılamak gerçekçi değil.
Sadece tek kullanımla insanı yere seren bir büyü kullanmak fazlasıyla kullanışsızdır.
Bana mı laf atıyorsun?
Ama Asora’nın havasında en başından beri taşan bir büyü gücü yok.
Çimenler, ağaçlar ve hayvanlar zaten içlerinde yoğun miktarda barındırıyor, bu yüzden buranın yoğun büyü gücüne sahip olduğunu düşünmek bir yanılgı.
Eğer dikkatli olur ve büyü gücüne özen gösterirsen, bunu anlayabilirsin.
Bu yüzden, bu yerde normal bir şekilde büyüyle savaşmak için kendine özgü bir yönteme ihtiyaç var.
Görünüşe göre Touda bunu bilmiyordu.
“Hâlâ hareket edebiliyorum ve hâlâ silahlarım var. Hepsini kaybetmedim. Hâlâ Goshujin-sama’yı öldürme niyetindeyim.” (Touda)
Sadece kan dökme arzusu hissedebildiğim sözler bana fırlatıldı.
Hah…
Sadece yem olarak kullanmayı planlıyordum ama görünüşe göre bir kez ateş etmekten başka çarem yok.
Onu delebileceğimi hayal edemiyordum, bu yüzden sadece ona vurabileceğimi tasavvur edebildim.
Senpai ile olan o zamanda bunu yapmak tuhaf bir şekilde zordu ama görünüşe göre sadece benim hayal gücüm etkili değil, muhtemelen hâlâ bilmediğim başka bir koşul daha var.
Evet.
Hm…
“O zaman, üzgünüm ama, sana vuracağım.” (Makoto)
“Zafer, ancak rakibinizi en azından etkisiz hale getirdiğinizde ilan edilebilir. Buyurun.” (Touda)
Bir anlığına, gözlerinin meydan okurcasına baktığını hissettim.
Belki de o gerçekten de tıpkı Sofia gibi bir savaş delisidir?
Bu Susanoo-sama ve Daikokuten-sama’dan gelen bir tavsiyeydi, bu yüzden imkânsız diyerek basitçe bir kenara atamayacağım bir şüphe.
Neyse, savaş bitti.
Nişanımı Touda’nın göğsünden hafifçe kaydırıp omzuna ateş ettim.
Çığlık yoktu.
Olduğu gibi yere düştü.
“Seni hemen iyileştireceğim. Aferin.” (Makoto)
Tomoe ve diğerlerini çağırdım.
“…Bu benim mutlak yenilgimdi. Mükemmel bir saldırıydı.” (Touda)
“Anlıyorum. Ah, bana hitap etme şeklinle ilgili olarak, Goshujin-sama kulağa pek hoş gelmiyor, o yüzden değiştirmeni istiyorum.” (Makoto)
“Size ne demeliyim?” (Touda)
“Makoto, ya da… herkesin bana seslendiği gibi: Waka.” (Makoto)
Sonuçta artık tamamen Waka-sama oldum.
Şimdi bunu değiştirmek zor olurdu.
Bana bu şekilde seslenilmesine alıştığım da bir gerçek.
“Anlaşıldı. O halde Makoto-sama, tecrübesiz olabilirim ama, lütfen bana iyi bakın.” (Touda)
“Ben de. Ah Touda, sana sormak istediğim bir şey var.” (Makoto)
Ona Şinto tapınağında soracaktım ve şimdi hatırladım.
“Nedir?” (Touda)
“Arazideki o büyük ağaç, tapınağa giden yolda da birkaç tane gördüm ama… onlar kiraz çiçekleri, değil mi?” (Makoto)
“Evet. Maalesef, Yoshino kirazı yok ama orada birkaç farklı türde kiraz çiçeği ağacı var.” (Touda)
“Tahmin ettiğim gibi. O zaman, kiraz çiçekleri açtığında kiraz çiçeği izlemeye gitmekte bir sakınca var mı?” (Makoto)
“O arazi Makoto-sama’nın mülküdür. Lütfen dilediğiniz gibi kullanın. Belki biraz erken olabilir ama isterseniz, onları açtırayım mı?” (Touda)
Omzuna bir ok saplanmış halde yerde yatan bir kadınla yapılan bir konuşma için, bu gündelik bir sohbet gibi geldi ve bu da tuhaf bir atmosfer yarattı.
Ancak, öylece geçiştiremeyeceğim kelimeler vardı.
“Açtırayım mı, dedin?” (Makoto)
“Bunun gibi küçük bir şeyse, mümkün.” (Touda)
Ateş elementi olduğunu söylemişti ama yine de çeşitli bir dövüş stiline sahipti ve tuhaf bir şekilde birçok alanda becerikliydi.
Touda gerçekten de sahip olduğu birçok isimden sadece biri olmalı.
Ama bu işime yarar.
“O zaman lütfen yap. Biliyor musun, burada biraz nostaljik hissediyorum. Herkesle birlikte kiraz çiçeği izlemeye gitmenin güzel olacağını düşünüyordum.” (Makoto)
Herkesi Şinto tapınağını kontrol etmeye götürmek ve bir de kiraz çiçeği izlemesi yapmak.
Bir taşla iki kuş.
Biz böyle bir sohbet ederken, Tomoe ve diğerleri geldi.
Benim sormama gerek kalmadan, Tomoe ve Shiki, Touda’nın tedavisini yapmaya başladılar.
“İyi işti, Waka-sama.” (Mio)
Mio bana bir havlu verdi.
Terlememiştim ama madem zahmet edip getirmiş, teşekkür edip kabul ettim.
Şinto tapınağı, ha.
Bakışlarımı araziye çevirdim.
Bir Budist tapınağı ve bir Partenon tapınağı da var ama muhtemelen onlar normal binalar değiller.
Sorma fırsatını kaçırdım, bu yüzden başka bir zaman akıl almaz bir işlevleri olup olmadığını sormalıyım.
…Hayır, aslında normalin en iyisi olduğunu düşünüyorum ama buradaki kâhin-san da böyle işte.
Ama mutluyum.
Mutlu hissetmekten kendimi alamıyorum.
Şinto tapınaklarının tam olarak nasıl yapıldığını bilmiyorum, bu yüzden nihai ürünün aniden ortaya çıkmasından gerçekten mutluyum.
Arada bir tapınağı ziyaret edeceğim ve zamanla bir festival de yapmayı denemek istiyorum.
Acaba bu tür şeyler Asora’da kök salar mı?
Bunu herkese nasıl açıklamalıyım?
Denizden sonra gelen inanılmaz bir hediye. Yüzümün bundan dolayı gevşediğini hissedebiliyordum.
