Mushoku Tensei Cilt 17 – Bölüm 6 / Yolda

Yolda

ERTESİ SABAH ERKENDEN, tüm eşyalarımızı toplayıp kulübeden yola çıktık. Güneş henüz doğmamıştı, orman karanlık ve sessizdi.

Tamam öyleyse, beni takip edin.

Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken Triss ekibimize liderlik ediyordu. Rehberlik edecek bir güneş olmadan hangi yöne gittiğimizi söylemek zordu ama önümüzdeki zemin yukarı doğru eğimliydi, yani muhtemelen dağlara doğru ilerliyorduk. Gereksiz tek bir laf etmeden sessizce ilerledik.

Orman burada çok sıkıydı ve sonsuza kadar uzanıyor gibiydi. Ama sonra, son bir çalı kümesinin içinden geçip…

Ooh.

orman aniden arkamızda kalmış bir hâlde kendimizi epey büyük bir göle tepeden bakarken bulduk.

Çok derin görünmediği için bazıları buna bir gölet diyebilirdi ama bir şekilde göl demek daha uygun hissettiriyordu. Yarı dairesel şekilliydi, her tarafı yüksek uçurumlar ve ormanlarla çevriliydi, yüzeyi ise göz alıcı bir mavi tondaydı. Görünüşe göre bir nehir sisteminin parçası değildi; belki de su yer altından geliyordu.

Bu haritamızda bile yoktu,” diye mırıldandım.

Evet, uzaktan görünmeyecek şekilde konumlanmıştır,” dedi Triss. “Burası tamamen bizim bölgemiz, bu yüzden hiçbir haritada göremezsiniz.

Hmm…

Gölün kıvrımını takip ederek karşı taraftaki uçuruma doğru ilerledik. İlk bakışta, tam suyun kenarında dik ve neredeyse hiç özelliği olmayan bir kaya kütlesi gibi görünüyordu. Ancak yakındaki zeminde tek bir taş tablet duruyordu. Triss karşısında bir tür büyü okuyunca, uçurumun bir kısmı eriyip gitti ve gözlerimizin önünde bir mağara belirdi.

Bu taraftan,” diye seslendi. “Burada kayıp düşmek işten bile değil, o yüzden adımlarınıza dikkat edin.

Uçurumun içindeki mağaraya doğru devam eden göle dikkatlice adım atarak bir kez daha önden gitti. Anlaşılan burada su oldukça sığdı. Anca dizlerine kadar geliyordu.

Hadi ama Rudeus!” dedi Eris, gözleri heyecanla parıldayarak. “Gidelim!

Yirmi yaşında olmasına rağmen macera heyecanından hiçbir şey kaybetmemişti. Bu gizemli saklı mağarayı keşfetmek için yanıp tutuştuğu besbelliydi. Ama kendimce benim de ondan pek kalır yanım yoktu. Kullanılmış iç çamaşırı sevgimden asla vazgeçmemiştim.

Sadece atın suda kaymasına sebep olacak kadar hızlı hareket etme, tamam mı?

Evet, biliyorum!

Uyarımın bir kulağından girip diğerinden çıktığını ima eden bir gülümsemeyle Eris, atımız Matsukaze’yi peşinden çekerek alelacele suya adım attı. Matsukaze göle girmeye gönülsüzdü ve ona direndi, ancak Eris onu oldukça hızlı bir şekilde içeri sürüklemeyi başardı. Bir kappa’yı iş başında izlemek gibiydi.

Hmm… Eris muhtemelen sumo güreşinde iyi olurdu. Yine de salatalık sever mi acaba? Çok fazla sevdiği yemek olduğunu sanmıyorum ama hiç belli olmaz…

Yetişmeye çalışmalıyız Rudy,” dedi Sylphie.

Haklısın.

Grubumuzun başında Eris’le birlikte tek sıra hâline geçtik ve atlarımızı dikkatlice suya doğru yönlendirdik. Yılın bu zamanına göre şaşırtıcı derecede soğuktu. Kışın bunun içinde yürümenin nasıl bir his olacağını düşünmek bile istemiyordum. Atlar donarak ölmez miydi? Hmm… Aslına bakılırsa göl muhtemelen buz tutardı. Bu da yolculuğu kolaylaştırabilirdi bile.

Bereket versin ki mağara girişten itibaren yukarı doğru uzanıyordu, bu sayede çok geçmeden sudan çıktık.

Pekala öyleyse,” dedi Triss. “Beni takip edin ve çok fazla geride kalmamaya çalışın. Bana güvenin, burada kaybolmak istemezsiniz.” Bir elinde meşalesi gürül gürül yanarken, kasvetli mağaranın derinliklerine doğru kendinden emin bir şekilde yola koyuldu. Ekstra aydınlatma sağlamak adına az önce bir lamba ışığı ruhu çağırmıştım.

Diğerlerinin takip ettiğinden emin olmak için arkama baktığımda, sıkıntılı bir ifadeyle sırılsıklam olmuş pantolonuna bakan Prenses Ariel ile göz göze geldim.

Onları kurutmayı daha sonraya bırakalım, Altesleri.

Ah, evet, elbette,” dedi Ariel, bir şekilde neşeli bir gülümseme takınmayı başararak.

Dün gece ekibimizin çoğu, Triss ile Ariel’in birbirini tanımasının tamamen bir tesadüf olduğuna kendini ikna etmişti. Ariel’e yöneltilen tüm o hayran bakışlar yüzünden biraz huysuzlaşan Eris hariç, herkes prensesin onu “o anın sıcağıyla” kendi tarafına çekmesinden son derece etkilenmişti.

Her neyse… Prensesin artık benim tarafımda olması hoş bir şeydi. Beni destekleme konusunda ciddi görünüyor gibiydi.

Uzun bir süredir Ariel’in yüzünü incelerken Sylphie yanımdan seslendi. “Şey, Rudy?

Ne oldu Sylphie, sevgili karım?

Prenses Ariel’e o kadar çok bakma, yoksa kulaklarını çekerim.

Anlaşıldı hayatım. Sürekli sana bakmamı istiyorsun, değil mi?

Sylphie buna kulağımı çekerek yanıt verdi.

Nedense Prenses Ariel ile fazla samimi olmama karşı gibiydi. Roxy veya Eris ile evlenmeme karşı çıkmamıştı ama sanırım Ariel farklı bir kategorideydi. Nanahoshi’nin de sorun olmayacağını söylediğini hatırlar gibiydim…

Hmm. Zihninde neyin tam olarak “aldatma” sayıldığını kestirmek zordu.

Saldırısının misillemesi olarak arkasına sokulup kulağının arkasını yaladım.

Girişte pek belli olmuyordu ama içinden geçtiğimiz mağaranın zemini düzgünce döşenmişti. Görünüşe göre bu tünel insan yapımıydı.

Buradan sonrası iyice virajlı ve karmaşık hâl alıyor, bu yüzden çok yakın durun,” diye seslendi hemen önümüzdeki Triss. “Ayrıca tetikte olun. Buralara pek canavar uğramaz ama bazen derin tünellerden sürüklenip gelirler. Ha bir de, uzakta bir ışık görürseniz dışarıya çıkmaya kalkışmayın; şu an Kızıl Ejderha bölgesindeyiz.

Bu noktada tünelin tavanı yüksekti ve nispeten genişti. Fakat tam da Triss’in dediği gibi sürekli kıvrılıyordu; yolda sık sık yan geçitler ve ayrımlar beliriyordu. Devasa, insan yapımı bir labirentin bir bölümünde ilerliyormuşuz gibi hissettiriyordu.

Burası gerçekten harika Rudy,” diye fısıldadı Sylphie sessizce. “Bir tür labirent falan değil, değil mi?

Ha? Evet, olmadığına neredeyse eminim.

Dağların içinden geçen bu kadar devasa tünelleri nasıl yaptıklarını düşünüyorsun?

Düşünceli bir şekilde kaşlarımı çattım. “Hmm… Şey, Kızıl Ejderhalar dört yüz yıl önce bu bölgeyi ele geçirdi. Belki de o zamana kadar buralarda cüceler falan yaşıyordu?

Ah, mantıklı. O hâlde bunlar gerçekten eski maden tünelleri olabilir…

İleride Eris, merakla birbiri ardına garip yan geçitlere burnunu sokuyor, her seferinde Ghislaine tarafından geri sürükleniyordu. İyisiyle kötüsüyle, dün geceyi bir çatı altında geçirmiş olmak hepimizin biraz rahatlamasına yardımcı olmuş gibiydi.

Bu arada Rudy…

Hmm?

Üzgünüm, önemli bir şey değil.

Sylphie sus pus oldu ama omzunun üzerinden geriye hızlı bir bakış attı.

Ariel, Luke ve maiyetindekiler makul bir mesafeden bizi takip ediyordu. Düzenimiz biraz gevşek hissettiriyordu… Muhtemelen biraz fazla dağılmıştık. Bu yolda pusuda bekleyen pek fazla canavar var gibi görünmüyordu ancak en son ihtiyacımız olan şey prensesin kaybolmasıydı.

Epey bir süredir tünellerde yürüyorduk. Tam olarak ne kadar olduğunu söylemek zordu. Güneşi göremediğinizde zaman algınız şaşar; bu koşullarda yürümeye alışana kadar tek bir saat insana üç saatmiş gibi gelebilir. Karanlık, yabancı bir arazide ilerlemek de daha yorucu olma eğilimindedir. Tüm bunları macera günlerimden, güneş ışığının yere asla ulaşmadığı sık ve gür ormanlarda uzun yürüyüşler yaparken öğrenmiştim. Ariel ve maiyetindekilerin yorulduğu açıktı. “Sanki günlerdir yürüyormuşuz gibi geliyor,” türünden birkaç laf duymaya başlamıştım ve artık eskisi kadar hızlı ilerlemiyorduk.

Ancak kimse pes edemeden Triss nihayet çıkmaz sokak gibi görünen bir yerde durdu. Girişte gördüğümüze benzer bir taş tablet yakındaki zeminde göze çarpmayan bir şekilde duruyordu.

Triss bu mekanizmayı çalıştırdığında önümüzdeki kaya duvarı açıldı… ve güneş ışığı yüzlerimize vururken gözlerimizi kırpıştırdık.

İşte böylece kendimizi tekrar dışarıda bulduk.

Aniden gelen parlaklığa gözlerim alışırken etrafı süzdüm. Görünüşe göre başka bir ormana çıkmıştık. Sıktı ama gökyüzünü görmemizi engelleyecek kadar da vahşileşmemişti.

Güneşin konumundan vaktin öğleyi biraz geçtiğini anladım. Sabahın köründe yola çıkmıştık, yani toplamda sekiz saattir yürüyorduk.

Triss açık alana doğru birkaç adım attı, ardından gözlerimizi kırpıştırıp kısarken bize doğru döndü. Yüzüne yayılan muzip bir tebessümle, “Asura Krallığı’na hoş geldiniz millet,” diye duyurdu.

Nihayetinde sınırı kazasız belasız geçmiştik.

Triss’in bizi çıkardığı kapı, asıl sınır kontrol noktasının biraz güneydoğusundaydı. Buradan tam güneye doğru ilerlersek Donati Bölgesi’ne ulaşırdık. Fittoa ise güneydoğudaydı. Asıl hedefimiz olan krallık başkenti ise Donati’nin daha da güneyinde kalıyordu.

Uzunca bir soluklanmanın ardından ormandan çıkmaya çalışarak yola devam ettik. Triss bizi harekete geçirmek için sabırsızlanıyordu. Bunun haklı bir sebebi vardı: Şafaktan alacakaranlığa kadar bu rota Asura’ya insan kaçırmak için kullanılıyor, geceleri ise dışarı insan kaçırmak için yararlanılıyordu. Ters yönlere giden iki grup ne zaman çakışsa, o haydut çetesinin lideri küplere binerdi. Gece boyunca bizi o kulübede neden beklettiği de böylece anlaşılmış oluyordu.

Yol boyunca birkaç mola vermemiz gerekti ama aynı gün içinde ormandan çıkmayı başardık ve ardından Donati Bölgesi üzerinden güneye doğru yolculuğumuza devam ettik.

Doğal olarak ana yollardan uzak durup sessiz, pek kullanılmayan ara yollara bağlı kaldık. Yanlış anlaşılmasın, buralar tehlikeli hırsızların veya canavarların cirit attığı engebeli patikalar değildi. Çeşitli şehir ve kasabaları bağlayan direkt yollardan gitmek her zaman en kolayı olsa da, Asura’da çoğunlukla yöre halkının kullandığı pek çok başka yol da vardı. Yine de bunlar genelde ancak tek bir at arabasının sığabileceği genişlikteydi ve prensesin arabası birkaç meraklı bakışı üzerine çekiyordu.

Bu yollar haritalarımızda yer almıyordu ama Triss buraları avucunun içi gibi bildiği için hedefimize doğru gayet istikrarlı bir şekilde ilerledik. Ona teşekkür borçluyduk, Auber’in bir adım önünde kalmıştık… yani tabii bu noktada hâlâ peşimizdeyse. İnsan-Tanrı ve müttefiklerinin tam olarak nerede olduğumuzu bilmesi ve güçlerini başkentte veya sarayda toplamaya karar vermiş olması da pekala mümkündü. Bu konularda ipleri elinde tutanın İnsan-Tanrı mı yoksa Darius mu olduğunu söylemek zordu ama her halükarda çok dikkatli adım atmamız gerekiyordu.

Güneye giden yolculuğumuzda Fittoa Bölgesi’nin yakınından geçtik.

Yeniden inşa çalışmaları ciddiyetle başlayalı birkaç yıl olmuştu; arazinin dört bir yanına ekili tarlalar serpiştirilmişti. Bölgede yaşayan insanların da neşeleri biraz yerine gelmiş gibi görünüyordu. Yine de hatırladığım o uçsuz bucaksız altın sarısı buğday tarlalarından çok uzaktı. Fittoa’nın o refah seviyesine yeniden kavuşması muhtemelen bir on yıl daha alacaktı.

Eris ve Sylphie atlarını yan yana durdurup tarlalarla bezenmiş çayırlığa bakmak üzere duraksadılar. Yüzlerindeki ifadeler tam bir tezat oluşturuyordu: Sylphie özlem doluydu, Eris ise somurtup kaşlarını çatmıştı.

“Buradan en son geçtiğimiz zamana kıyasla çok daha fazla buğday tarlası var,” dedi Sylphie.

“Sen öyle diyorsan,” dedi Eris. “Ben hatırlamıyorum.”

“Umarım yakın zamanda her şeyi yeniden inşa ederler,” dedi Sylphie.

Eris başını öteye çevirdi, her zamankinden daha huysuz görünüyordu. “Hımf.” “Zerre umurumda değil.”

“Yapma, öyle söyleme,” dedi Sylphie. “Burası doğup büyüdüğümüz yer, değil mi?” “Temelli geri dönmek isterim demiyorum ama…” “Eminim burada yaşayan eski dostların vardır, değil mi?”

“Pek sayılmaz,” dedi Eris. “Bizim oradaki herkes benden ölesiye nefret ederdi.”

“Hmm…” dedi Sylphie. “Galiba ben de pek popüler sayılmazdım aslında…” Sylphie duraksadı, geçmişi hatırlarken hafifçe gülümsedi.

Bu beni de bir nevi duygusal bir moda sokmuştu. İkisi de çocukken yalnız takılırdı ama çok farklı sebeplerden dolayı. Sylphie acımasızca zorbalığa uğrar ve bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilirdi; Eris ise yanına yaklaşmaya çalışan herkese saldırır, vahşi patlamalarıyla onları korkutup kaçırırdı. O zamanlar karşılaşmış olsalardı belki birbirlerini dengeleyebilirlerdi.

Yok ya, pek olası görünmüyor. Gözümün önüne gelen tek sonuç, Eris’in Sylphie’yi ağlayana kadar pataklaması oluyordu. Kadın bu aralar kendini büyük ölçüde kontrol altına almıştı ama o zamanlar resmen vahşi bir hayvandı. Çocukken ikisini bir araya atsaydınız, Sylphie’nin hayatı muhtemelen cehennem azabına dönerdi. Bildiğiniz Gian ve Nobita seviyesinde bir zorbalıktan bahsediyorum.

Gerçi Sylphie’yi şimdiki hâliyle geçmişe gönderseydiniz, iş ortaklaşa zorbalık yapma durumuna dönebilirdi. Yıllar içinde bir hayli sertleşmişti.

Eris bir süre sonra, “Bak Sylphie,” dedi. “Sadece tek bir şey söyleyeceğim.”

“Nedir?” diye sordu Sylphie.

“Burada kalmış olsaydım bile Fittoa için faydalı hiçbir şey yapamazdım.”

“Hım…?” Sylphie, kararsız bir sincap gibi başını yana eğdi. Sevimli şey. “Ah, doğru ya,” dedi Sylphie. “Sen lordun kızıydın, değil mi?” “Bir nevi kendin de prensestin!” “Tamamen aklımdan çıkmış.”

“Hımf,” diye tersledi Eris. “Ben sadece aptal bir giydirme bebeğiydim.”

“Şey, bugünlerde epey heybetlisin,” dedi Sylphie. “İsteseydin çok ikna edici bir hükümdar olacağına bahse girerim.”

“… Öyle mi düşünüyorsun?”

Sylphie’nin iltifatı Eris’in neşesini yerine getirmiş gibiydi. Hakkında başka ne derseniz deyin, bu kızı yatıştırmak hiç de zor değildi.

“Aman, her neyse.” “Zaten öyle ya da böyle Fittoa’yı yönetmek istediğim falan yok.” “O kadar karmaşık bir işin altından kalkmama imkân yok.”

“Hmm.” “Bana kalırsa sanki bir kılıç ustası olmak için doğmuşsun gibi geliyor zaten.”

“Kesinlikle!”

Vay be, Sylphie bugün övgüleri cidden bol keseden dağıtıyor…

“Yine de hayatının tamamını bir Asura soylusu olarak geçirmek de işten bile değildi, ha?”

“İmkânı yok.”

“Bence Rudy sana yardım etmek için yanında kalır, sonunda da yönetimi perde arkasından idare ederdi. Seni göz açıp kapayıncaya kadar Boreas ailesinin başına geçirirdi kesin.”

Bayan Sylphiette? Ciddi olmadığını biliyorum ama… ciddi değilsin, değil mi?

“Sonra da beni baştan çıkarıp bir şekilde Prenses Ariel’in yakın çevresine sızardı. Boreas ailesi taht için prensesi destekler, biz de hep birlikte Darius ya da Grabel’a karşı savaşırdık.”

Sylphie bu senaryoda kendisini “baştan çıkarmama” izin mi vermişti? Bu tam olarak nasıl işlerdi ki? Büyük ihtimalle karşılaşmazdık bile…

Pekala, bir varsayım oyunu üzerine fazla kafa yormayalım.

“Olaylar yine birebir aynı şekilde sonuçlanacakmış gibi geliyor,” dedi Eris kuşkuyla.

“Ama sen Fittoa Bölgesi’nin hükümdarı olurdun, Rudy de senin sadık yaveri! İkinizin tüm krallığın diline düşeceğinize bahse girerim…”

“Benim tek istediğim kılıcımla savaşmak ve Rudeus’tan bebekler yapmak. Başka hiçbir şey istemiyorum.”

Eris bir şekilde bu lafı zerre utanç duymadan söylemişti. Cümleyi kuran ben olmamama rağmen benim bile yüzümü kızartmaya yetti.

“İşlerin şu anki hâlinden memnun değil misin Sylphie?”

“Ah, kesinlikle memnunum. Dürüst olmak gerekirse bazen tüm bunlar gerçek olamayacak kadar güzelmiş gibi geliyor.”

“…”

“Biliyor musun, ilk evlendiğimiz zamanlarda Rudy ile ben her gece hayvanlar gibi sevişirdik. Evde kimse olmadığında yüzünde o aç gözlü ifadeyle beni yatak odasına taşırdı! Ve tabii ki ben de yol boyunca heyecandan titrerdim… şey… Üzgünüm, galiba herkesin içinde bunlardan bahsetmemeliydim.”

Susarsan gerçekten çok makbule geçer, evet. Eris’in gözleri kıskançlık gibi görünen bir ifadeyle kısılıyordu; bu gidişle bu gece sıkı bir sevişme için çalıların arasına sürükleneceğimi düşünmeye başlıyordum. Cazip bir fikirdi ama şu an enerjimizi önümüzdeki göreve saklamamız gerekiyordu.

“Her neyse,” dedi Sylphie. “Bence işlerin nasıl sonuçlanabileceğini düşünmeyi eğlenceli kılan şey de tam olarak bu. Çünkü şu anki gidişattan gerçekten çok mutluyum.”

“… Benim de bir çocuğum olduğunda aynı şeyleri hissedip hissetmeyeceğimi merak ediyorum.”

“Hmm… Rudy ile bir çocuğunuz olursa muhtemelen tam bir edepsiz olur…”

“O ne demek şimdi?”

Sylphie haklı bir noktaya parmak basmıştı. Genlerimin yarısını miras alan herhangi biri muhtemelen en azından az biraz sapık olurdu. Bu da Lucie’nin ileride nasıl biri olacağı konusunda beni biraz endişelendiriyordu. Sylphie kıyasla o kadar sapık sayılmazdı ama babaannesi Elinalise’di. Ya o uyuyan azgın genler benimkilerle birleştiğinde tetiklendiyse? Sağda solda masum genç erkekleri iliklerine kadar emen bir kızımız olabilirdi.

Bu durum önleyici tedbirler almayı gerektirirdi. Gizli ahlak dersleri derhal başlayacak.

“Umarım yakın zamanda benim de bir çocuğum olur,” dedi Eris bir süre sonra.

“Ah, çok sürmez. Sen katıksız bir insansın, unuttun mu? Rudy ile uyumunuz bana kıyasla çok daha iyi.”

Bu lüzumsuz derecede karamsar bir kelime seçimi gibi görünmüştü. En azından Sylphie ile yatakta mükemmel bir uyum içindeydik. İçimdeki canavar şu an bile ikinci çocuk çalışmalarına başlamak için tetikte fırsat kolluyordu.

“Öyle ya da böyle, o iş sonra geliyor,” dedi Eris. “Şu an en önemli şey onu güvende tutmak.”

“Evet, haklısın.”

İkisi sohbet etmeye devam etti. Roxy’nin şu an ne yaptığı üzerine tahmin yürüttüler, sonra Fittoa’daki yemeklerin ne kadar güzel olduğundan bahsettiler. Sylphie eve döndüğümüzde Eris’e birkaç çeşit yemek pişirmeyi öğretmeye söz verdi. Bu tarz şeyler işte. Görünürde lafın çoğunu Sylphie yapıyordu. Eris bu tür havadan sudan sohbetlerde pek iyi değildi ve bazen rahatsız edici sessizlikler oluşuyordu.

Yine de at sürerken seslerinin tonu fonda hoş bir ses kaynağı oluşturuyordu. Kollarımı Sylphie’ye sarmış hâlde o atın üzerinde oturup konuşmalarını dinlemek son derece rahatlatıcıydı. Düşmanın bir sonraki hamlesini ne zaman yapacağını söylemek imkânsızdı ama o öğleden sonra uyanık kalmak bile başlı başına bir mücadeleydi.

***

Yaklaşık on günlük yolculuğun ardından Rikket adında bir yerde durakladık. Burası Donati Bölgesi’nin güney sınırına yakın bir şehirdi ve Kraliyet Bölgesi ile yapılan ticaretin merkeziydi.

Buradaki tüccarların çoğu mallarını tersi yöne değil, Kraliyet Bölgesi’ne götürmek üzere güneye yöneliyordu. Bu yüzden sokaklar, mahsullerini güneye göndermek ve halklarının ihtiyaç duyduğu ürünleri bu devasa pazardan satın almak için Donati’nin dört bir yanındaki köylerden gelmiş temsilciler ve muhtarlarla dolup taşıyordu. Burası Asura’nın tamamı için ekonomik açıdan büyük önem taşıyan bir yerdi. Ayrıca aslında sadece devasa bir ticaret noktası ve konaklama yeri olmasına rağmen, koskoca Ranoa Büyü Akademisi’nin bulunduğu Sharia Büyü Şehri’nden bile daha büyüktü. İşte Asura Krallığı böyle bir yerdi.

Mümkünse varlığımızı belli etmeden başkent Ars’a ulaşmak istiyorduk. Yol boyunca köylerden bilgi toplamıştık ama bizi takip edenlerin hareketlerine dair tek bir iz bile bulamamıştık. Bu kadar büyük bir şehir, saklanmaları ve tabii ki pusu kurmaları için onlara her türlü fırsatı sunuyordu.

Diğer yandan, fark edilmeden kalmamız için bize de bir şans tanıyordu… en azından teoride. Ne yazık ki grubumuz kalabalıkta biraz fazla dikkat çekiyordu. Ariel hâlâ kimliğini gizliyordu ama Ghislaine, Eris ve Sylphie gibi göz alıcı korumalarla etrafta çalım satarak gezdiği sürece bunun pek bir önemi kalmıyordu. Luke da kendi adına Asura’da gayet tanınan bir figürdü.

Yine de bu şehri baypas geçmenin, etrafından dolaşmanın bir yolu yoktu. Triss, Asura’daki bütün yolları biliyordu ama havadan yoktan yeni yollar var edemezdi. Üstelik insanlar genelde sadece gitmek istedikleri yerlere yol yaparlardı. Açıkçası, Donati’den Kraliyet Bölgesi’ne çıkan tek yol bu şehirden geçiyordu.

Rikket, tıpkı sınır kalesi gibi tam bir darboğazdı. Düşmanlarımızın burada bizi bekliyor olma ihtimali son derece yüksekti. Şaşırtıcı bir şekilde, kapıdaki muhafızlar bizi durdurmadı ve içerideki sokaklarda dizilmiş zırhlı asker birlikleri de yoktu.

Triss bizi hemen göze batmamak isteyen gruplar için biçilmiş kaftan olan bir hana götürdü. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yer gibi görünüyordu ama aslında işletmesi ve çalışanları, Triss’in haydut çetesiyle yakın ilişkileri olan kişilerden oluşuyordu. Ayrıca etrafındaki her tarafındaki binalara da sahiptiler ve acil durum kaçışları için yeraltı tünelleri vardı. Eski bir ninja filminden fırlamış gibiydi. Triss bilgi toplamak için sokaklara çıkarken Ariel kendini hana kapatacaktı. Geri kalanımız ise prensesi korumak için handa kaldık.

Ghislaine ile ben hanın birinci katındaki merdivenlerde nöbet tutuyorduk, Eris ve Sylphie ise odasında Ariel’i koruyordu. İki hizmetkar kılık değiştirip erzak satın almak için dışarı çıkmıştı. Luke da Ariel’in odasında saklanıyordu. Bu durum beni biraz endişelendiriyordu ama birdenbire aklını yitirip prensesi bıçaklamaya kalkışmayacağına güvenmek zorundaydım. Adamın kafası atarsa, umarım sadece kendini üzerine falan atardı…

Esnememi bastırarak Ghislaine’e göz attım. Merdivenin yanında sessizce duruyor, kulakları dikilmiş bir şekilde girişe doğru bakıyordu.

Yolculuk başladığından beri ikimiz pek konuşmamıştık. Sanırım korumalık görevinde benim asla olamayacağım kadar profesyoneldi; bunun gibi olaysız nöbetlerde ne zaman onunla laflamaya çalışsam, tehlikeyi dinlediğini söyleyerek sözümü keserdi. İçimden bir ses benden gerçekten nefret edip etmediğini merak etmeye başlıyordu. Ama Eris ile de pek konuşmuyordu. Muhtemelen sadece işini ciddiye alıyordu.

Ancak bugün bir istisna olduğu ortaya çıktı. İlk defa lafı açan taraf o oldu. “Rudeus?”

“Efendim, Ghislaine?”

“Az önceki yardımın için teşekkür ederim.”

Neyden bahsettiğini anlamaya çalışarak sadece gözlerimi kırpıştırdım.

“Wi Taa’nın zırhıyla ilgili olanı diyorum.”

Ha. Ormandaki o savaştan mı bahsediyordu? “Lafı bile olmaz. Geri kalanınızı desteklemek zaten benim işim.”

“Eski günlerden beri böyle zekice numaralar düşünmekte her zaman hızlıydın, değil mi? Eski günlerden beri.”

Eski günler, yani… muhtemelen on yıl öncesi mi? O zamandan bu yana çok değiştiğimi hissediyordum ama belki de Ghislaine için hâlâ aynı küstah küçük bücürdüm. “Sanırım öyle. Yine de daha dişli düşmanlara karşı pek bir işe yaramıyorlar.”

“Daha dişli olanlar için ağır işi Lady Eris’e bırakabilirsin.”

Dürüst olmak gerekirse bunu Ghislaine’den duymak beni biraz şaşırttı. Her zaman daha çok “başının çaresine bak” tipinde biri gibi görünürdü…

“Bunca yıl bu kadar sıkı antrenman yapmasının tek sebebi bu.”

“… Haklısın.”

Kalbimin derinliklerinde Sylphie ve Roxy’nin evde, güvende oturmalarını istiyordum. Ama nedense Eris hakkında aynı şeyleri hissetmiyordum. Muhtemelen benimle yan yana savaşabilmek için gösterdiği tüm o çabayla bir ilgisi vardı. Kılıç Tapınağı’nda geçirdiği yıllar gerçekten meyvesini vermişti.

Öte yandan, ben maceraya atılmışken onun evde sabırla beklemesini hayal etmek de imkânsızdı.

Düşününce… kadın bir bebek istediğini söylemişti ama hamileliği boyunca uslu uslu oturması gerçekten mümkün müydü? Biraz korkutucu bir düşünceydi…

“…”

Sohbet tıkanmış gibi görünüyordu. Kahretsin. Konuşacak başka bir şeyimiz yok mu? Şey, belki eski güzel günler? Şeeeey…

“Bu arada, Ghislaine, okuma yazmanı hâlâ geliştiriyor musun?”

“Evet. Boş vakit buldukça bana öğrettiğin gibi pratik yapıyorum. Öğrenmek için vakit harcadığım bir beceriyi kaybetmek istemem.”

Ne takdire şayan bir tutum. Eris ise şimdiye kadar ona öğrettiğim neredeyse her şeyi unutmuş gibi görünüyordu.

Ghislaine gülümseyerek, “Biliyor musun,” dedi, “Kılıç Tapınağı’ndaki diğerleri okuma yazma öğrendiğimi söylediğimde bana inanmadılar.”

“Kanıtlamak için onlara bir şeyler yazsaydın ya?”

“Yazdım ama zaten çoğunun okuma yazması yok.” “Birtakım saçmalıklar karaladığımı söyleyip yüzüme karşı güldüler.”

“Haha…” O olayı orada canlı canlı görmüş olmayı isterdim.

“Peki sen, Rudeus? Hâlâ kılıç pratiklerine devam ediyor musun?”

“Biraz, evet. Evde boş vakit buldukça bana öğrettiğin duruşların pratiğini yapıyor ve günlük egzersizimin bir parçası olarak kılıç sallıyorum.”

“Gerçekten mi? Artık tam teşekküllü bir büyücüsün, bu yüzden yıllar önce bıraktığını sanıyordum.”

“Büyücülerin de formda kalması gerekiyor, bilirsin.”

Tabii ki bu noktada kılıçtaki becerilerimi geliştirmeye çalışmıyordum. Bir zamanlar tek hedefim Paul’e yetişmekti ama o artık yoktu. Kılıcı gerçekten sadece Norn’a ders verirken elime alıyordum. Bu dünyada Savaş Aurası kullanamadığınız sürece bir kılıç ustası olarak pek ileri gidemezdiniz.

“Ah, bak bu bana bir şeyi hatırlattı,” dedi Ghislaine. “Henüz küçücük bir çocukken bana verdiğin sözü hatırlıyor musun?”

“Şey… hangi sözdü o?”

“Aklından çıkmış bakıyorum. Bana benim bir figürümü daha yapacağını söylemiştin.”

Ah, doğru ya. Öyle bir şey söylemiştim, değil mi? Ne zamandı o, onuncu doğum günümde mi? Gerçekten beni eski günlere götürdü…

“Hâlâ o figürlerden yapmaya devam ettiğini duydum, değil mi? Daha önemli bir işin olmadığında bana bir tane daha yaparsın artık.”

“Kesinlikle.”

“Teşekkürler. Sanattan pek anlamam ama senin işlerini gerçekten çok beğeniyorum.”

Bunu duymak güzeldi, beni yanlış anlamayın ama neden bu dünyadaki herkes ufukta bir savaş belirmişken sürekli böyle şeyler söylüyordu ki? Beni huzursuz ediyordu. Umarım burada kendi ölüm bayrağımızı çekmiyoruzdur…

Yok canım. Aslında anlayabiliyordum. Önceki hayatımdan kalma ucuz filmlerin hafızamdaki izleri yüzünden, savaştan hemen önce gelecekten bahsetmenin ölümü garantilemek anlamına geldiğini hissediyordum. Ama muhtemelen tam tersiydi. Hayatta kalmak isteme nedenlerini kendine hatırlatmak, hayatta kalma ihtimalini artırıyordu.

“Hm?”

Aniden Ghislaine’in kulakları ve burnu seğirdi. Asamı kaldırıp kendimi bir dövüşe hazırladım; ama beni durdurmak için elini uzattı.

“Endişelenme. Sorun yok.”

Bir an sonra Triss, iki elinde de çuvallarla içeri girdi. Omuzuyla kapıyı iterek kapattı, ardından büyük adımlarla yanımıza gelip çuvallardan birini uzattı.

“Selam. Size yiyecek bir şeyler getirdim.”

“Müteşekkirim.”

“Evet, çok iyiyim değil mi? Gerçekten minnet duyarak tadını çıkardığınızdan emin olun.”

Çuvalın içinde armuda benzeyen sert meyveler vardı. Birini çıkarıp Ghislaine’e attım, o da hemen kabuğuyla birlikte kemirmeye başladı.

“Pekala çocuklar. Size iyi istirahatler.”

Triss şöyle bir el sallayıp ikinci kata doğru merdivenleri tırmandı. Kadın bizimle sadece on gün geçirmişti ama sanki gruptaki yerini çoktan edinmiş gibi hissettiriyordu. Esasen Ellemoi ve Cleane ile aynı kategoriye giriyordu; adil Prenses Ariel’e yürekten inanan biriydi. Ağzı biraz bozuktu ama iyi birine benziyordu.

Tek gerçek şikayetim, kıyafetlerinin gözlerimi bakmam gereken yerde tutmayı zorlaştırmasıydı. Yani, sanırım Ghislaine’in kıyafeti de daha kapalı sayılmazdı… ama bir savaşçının kaslı vücudunun güzelliğini saf sanatsal bir düzeyde takdir etmek daha kolaydı.

“Triss bugün neşeli görünüyor,” diye yorum yaptı Ghislaine.

“Haklısın. Acaba bir şey mi oldu?”

Kendime de bir armut çıkardım, bıçağımla kabuğunu soyup bir ısırık aldım. Nedense kıtır kıtır bir şeydi ve tadı tatlıdan ziyade ekşiydi. Her ne hikmetse bu dünyadaki meyvelerin çoğunun tadı tek başına pek de harika değildi. Yine de yenilebilir düzeydeydi.

“Yararlı bazı bilgiler duyduğunu tahmin ediyorum,” dedi Ghislaine. “Değerli bir şey öğrenmek böyle tiplerin moralini her zaman düzeltir. Geese de öyleydi.”

“Hmm, bahse girerim haklısın.”

Prenses Ariel, Triss’i şehri keşfetmek ve her türlü bilgiyi toplamakla görevlendirmişti. Auber’in ve Darius’un askerlerinin nerede olduğunu öğrenmek doğal olarak birinci önceliğimizdi ama bunun dışında pek çok şeyi daha bilmek istiyordu. Triss’e uzaktan yakından alakalı olabilecek her şeyi rapor etmesini söylemişti; ardından bu bilgi selini elden geçiriyor, en önemli parçaları seçip benimle tartışıyordu. Ariel benimle hangi bilgiyi paylaşacağını kendi seçtiği için hayati bir şeyi gözden kaçırma ihtimalim vardı. Ama bu noktada o riski kabullenmeye karar vermiştim. Zaten her halükarda olayları kusursuz bir şekilde kontrol edebilecek durumda değildim.

Şu anki görevim, Ariel’in bana aktardığı kırıntıları elimden geldiğince dikkatle değerlendirmekti.

“Aklıma gelmişken,” dedim. “Geese Asura’ya gideceğine dair bir şeyler söylememiş miydi?” “Sanırım bir yerlerde karşılaşabiliriz.”

“Hâlâ buralardaysa muhtemelen bizi ilk o fark eder.”

Evet, bu tam da Geese’ten beklenecek bir şeydi. Bizi uzaktan tespit edip ardından dramatik bir yeniden kavuşma sahnesi planlayıp kurguladığını gözümün önüne getirebiliyordum.

“Ama onu tanıyorsam,” diye devam etti Ghislaine, “kumarda bütün parasını kaybetmiş ve yıllar önce başka bir ülkeye sürüklenip gitmiştir.”

“Geese kumar konusunda bayağı iyi değil miydi ama?”

“Sadece parası bittiğinde.”

Roxy’nin bana anlattıklarına göre, Asura Krallığı Geese gibi bir maceracıysanız yaşamak için pek de harika bir yer sayılmazdı. Genel olarak katledilecek çok fazla canavar yoktu ve hükümet belirli köyleri korumak için şövalyeler görevlendiriyordu. Üstelik Kraliyet Büyücüleri ve şövalye mevkidaşları, aynı zamanda eğitim görevi gören geniş çaplı avlara periyodik olarak çıkarılıyorlardı.

Sonuç olarak, canavar avlama işleri oldukça nadir ve azdı. Büyük Asuralı işletmeler kendi özel kaynak toplama operasyonlarına sahip olma eğilimindeydi, bu yüzden hammadde talepleri de pek olmuyordu. Ve Krallık’ın ne kadar güvenli olduğu düşünüldüğünde, geçici koruma talebi de sınırlıydı. İlan edilen görevler çoğunlukla kayıp kişi işleri ve teslimat koşuşturmacaları gibi sıkıcı, zaman alıcı şeylerdi. Yılın belirli zamanlarında muhtemelen birinin çiftliğinde yardım edecek işler bulabilirdiniz ama diğer ülkelere kıyasla yapılacak pek gerçek maceracılık işi yoktu.

Bu durum özellikle başkent Ars’a yakın bölgelerde geçerliydi. Her şeye rağmen maceracı olmaya karar veren belli sayıda genç her zaman vardı ama rütbe atladıkça genellikle Fittoa veya Donati’ye —ve en nihayetinde daha kuzeye ya da güneye— kayıyorlardı. Olağanüstü becerilere veya kapsamlı eğitime sahip olanlar bazen ev eğitmeni veya koruma olarak sabit pozisyonlar bulabiliyorlardı ama bu aşılması zor bir çıtaydı. Zaten bu işleri kapmak için maceracı olmanıza da gerek yoktu. Asura’da yapılması gereken işlerin çoğunu halledebilecek profesyonel uzmanlar vardı, bu yüzden buradaki insanlar pis kokulu, kaba saba serbest çalışanlara bel bağlama ihtiyacı pek duymuyorlardı. Maceracılar Loncası’nın merkezinin neden Asura yerine Milis’te yer aldığını anlamak zor değildi.

“… Hm?”

Ghislaine ile tüm bunlar hakkında sohbet ederken, kulaklarının bir kez daha seğirdiğini fark ettim. Ve bu sefer yüzündeki ifade hafifçe sertleşti. Belki de bela nihayet gelip bizi bulmuştu. Meyve çuvalını bıraktım, asamı iki elimle kavradım ve tetikte bir şekilde kapıya baktım.

Ama Ghislaine hanın girişine bakmıyordu. Bakışları ikinci kata yönelmişti. Dikkatle dinlediğimde, tartışan insanların sesini belli belirsiz duyabiliyordum.

Bütün bunlar neyin nesiydi?

“Gidip bir bakacağım, Ghislaine.”

“Tamam.”

Yavaşça merdivenleri tırmandım. Sylphie ve Eris hâlâ Ariel’in odasının dışındaydılar ama ikisi de endişeyle kapıyı izliyordu. Elimizde gerçekten bir sorun mu vardı?

“Hey, Sylphie.”

“Ah, Rudy! Triss birkaç dakika önce içeri girdi ama şimdi Prenses Ariel ve Luke bir şey hakkında tartışıyor gibi görünüyorlar…”

Ariel ve Luke kavga mı ediyordu? Kulağa… hayra alamet gelmiyordu. Durumu kontrol altına almamış mıydı? Güya almıştı?

Pekala, belki de tüm bunlar planın bir parçasıydı. Bazen tartışmalar gerekli olabilirdi.

“Ben Rudeus. Kusura bakmayın ama içeri giriyorum.”

Nezaket olsun diye kapıyı çaldım ama bir yanıt beklemeden açtım. İçeride Luke’u ayakta, solgun ve sarsılmış bir halde; Ariel’i bir sandalyede istifini bozmamış bir ifadeyle otururken ve Triss’i de garip bir şekilde onları izlerken buldum.

“Ah, Sir Rudeus,” dedi Ariel gözünü bile kırpmadan. “Tam da görmek istediğim adam.”

“Bir şey mi oldu, Hazretleri?”

“Evet. Triss bize az önce oldukça ilgi çekici bilgiler getirdi.”

“Ne hakkında olduğunu sorabilir miyim?”

“… Lord Sauros Boreas Greyrat ile ilgili.”

Sauros mu? O halde en azından Ghislaine için oldukça önemli bir şey olabilirdi. Belki de bu Ariel’in Triss’ten özel olarak araştırmasını istediği bir şeydi…

“Tesadüfe bakın ki, Asura kraliyet sarayının entrikalarını öğrenmek bu bölgesel şehirlerde başkenttekinden genellikle daha kolaydır,” diye devam etti Ariel. “Çok fazla şey bilenler, endişeli bazı soyluların kendilerini öldürtebileceği Ars ile aralarına biraz mesafe koyma eğilimindedir.”

Bu benim için yeni bir bilgiydi. Yine de kulağa mantıklı geliyordu. Sanırım.

“Her halükarda, Lord Sauros’un düşüşünün arkasındaki asıl suçluyu öğrendik.”

“Ve… kimmiş o?”

Luke’un yüzü endişe verici bir buruşmayla kasıldı. Ariel ise aksine bir maske kadar duygusuz görünüyordu.

“Korkarım ki bu, kendi inisiyatifiyle hareket eden benim tarafımdan bir üşeydi. Aynı zamanda Lord Sauros’a karşı kişisel bir kini olan biri…”

Ariel duraksadı ama sadece nefes alacak kadar.

“Yani, Pilemon Notos Greyrat.”

Ha. Demek bunu yapan Pilemon’un kendisiydi.

Ne yazık ki kulağa gayet makul geliyordu. Notos klanı aristokrasi arasında Ariel’in ana destekçisiyken, Boreas ailesi Grabel’i tutuyordu. O zamanlar düşmandılar. Üstelik Pilemon’un Sauros’tan kişisel nedenlerden ötürü nefret ettiği anlaşılıyordu. Muhtemelen yaşlı adamı devirme fırsatının üzerine balıklama atlamıştı.

Bu iyi bir haber değildi. Ama büyük bir sürpriz de sayılmazdı. O zamanki koşullara rağmen Sauros hâlâ Asura’nın koca bir bölgesinin derebeyiydi. Üstelik toprakları yerle bir edilmiş olsa bile Birinci Prens’in tarafında müttefikleri vardı. Çöküşünü gerçekten sadece başka bir güçlü ve nüfuzlu soylu tezgâhlamış olabilirdi.

“… Ne yapmayı planlıyorsunuz, Prenses Ariel?” diye sordum.

“Ghislaine’e söz verdiğim gibi, canını almasına izin vereceğim.”

Luke bu sözler üzerine dudaklarını sertçe ısırdı.

Bu kesinlikle onun öfke patlamasını açıklıyordu. Ariel’in, ailesine ne kadar önem verdiğini bildiği halde bu kadar açık konuşmasına açıkçası şaşırmıştım. Neredeyse herkesin önünde onun yerine Ghislaine’i seçiyor gibi görünüyordu.

“Ancak bu sadece Pilemon… ve Notos ailesi… gerçekten bize ihanet ettiyse olacak. Henüz elimizde buna dair kesin bir kanıt yok.”

“…”

“Doğru olduğunu varsayarsak, Ghislaine’in onu idam etmesini sağlayıp ardından Notos ailesinin yeni başı olarak Luke’u atamayı planlıyorum.”

“Peki ya size gerçekten ihanet etmediyse?”

“Ghislaine’i diğerleriyle yetinmeye ikna ederim.”

“Diğerleri mi? Ah…”

Pilemon’a asıl suçlu demişti. Bu da başka komplocuların da olduğu anlamına geliyordu. Yani bu senaryoda müttefikini bağışlayacak ama diğer hepsini katledecekti. Kulağa pek adalet gibi gelmiyordu ama işler bazen böyle yürüyordu işte. Şu an için, hiç tanışmadığım bir sürü katil soyluya karşı pek empati besleyemiyordum.

“Anlaşıldı mı, Luke?” dedi Ariel, onun olduğu tarafa bakarak.

“… Bunların hiçbirinin doğru olduğuna dair bir kanıt yok.”

Luke’un yüzünde acı dolu bir ifade vardı. Ariel’in bakış açısını anladığını ama bunu duygusal düzeyde kabullenmek istemediğini görebiliyordum. Yine de kendi öz babasının muhtemel idamını tartışıyor oluşumuz göz önüne alınırsa nispeten sakin kalıyordu.

“Birinin bizi parmağında oynatıyor olması gayet mümkün…”

Hmm. Az önce bana doğru bir bakış mı atmıştı o?

“Luke, lütfen müsterih ol—daha önce de açıkladığım gibi, Rudeus Notos Greyrat ailesinin kontrolünü gasp etmeyecek.”

“Hazretleri! Bunu onun önünde tartışmamalıyız!”

“Bence tam tersi. Bunu hem onun hem de ilgili diğer herkesin kafasında tamamen netleştirmek istiyorum.” Ariel nefes almak için duraksadı, ardından kararlı ve net bir ses tonuyla devam etti. “Davamıza ne kadar katkıda bulunursa bulunsun, Rudeus’a Asura soyluları arasında bir unvan verme niyetim yok.”

Bu benim için sorun değildi. Teklif etse bile kabul etmezdim zaten. Ama her ne hikmetse Luke bana gizlemeye gerek bile duymadığı bir düşmanlıkla bakıyordu. Buna nasıl tepki vermem gerektiğinden emin değildim. Söyleyeceğim bir sonraki kelime, hatta yüzümdeki hafif bir jest değişimi bile Luke’un hareket tarzını belirleyecekmiş gibi hissediyordum.

En nihayetinde bize cephe mi alacaktı?

Ben tereddüt ederken Ariel araya girdi. “Şimdi Luke, bence bu konuyu baş başa tartışmaya devam etmeliyiz. Senin için sakıncası yok, değil mi Rudeus?”

“Tabii ki yok.”

Ariel bana bunu halledebileceğini söylemişti. Şu an için tamamen dışında kalmak en iyi seçeneğim gibi görünüyordu. İkisinin odadan birlikte çıkışını sessizce izledim.

Aynı akşam Ariel bana durum raporu verdi. Luke ile baş başa yaptığı konuşmada, en sonunda onu açılmaya ve kendisine karşı tamamen dürüst olmaya ikna etmişti.

Uzun lafın kısası—şüphelerimiz doğruydu. İnsan-Tanrı ona tavsiyeler veriyordu.

Anlaşılan şu ana kadar bu sadece bir kez yaşanmıştı. Biz yolculuk hazırlığı yaparken İnsan-Tanrı, Luke’u “Rudeus’un ihanetine karşı hazırlıklı ol” diye uyarmıştı. İddiasına göre Ben, Notos Greyrat hanesinin kontrolünü ele geçirebilmek için gizlice Darius ile ittifak kurmuştum. Bu senaryoda güç arzusu, Ariel’e duyulan şehvet ve basit bir açgözlülükle hareket ediyordum. Sylphie’nin niyetlerimden haberi yoktu; her şey onun arkasından dönüyordu.

Gündüzleri Ariel’in müttefikiymiş gibi davranacak ama onu dikkatlice düşmanın tuzaklarına çekecektim. Geceleri ise gizlice Darius’un casuslarıyla buluşup bildiğim her şeyi onlara anlatacaktım. Aslında, yıllar süren entrikaların ardından tüm bu olayları gizlice ben tezgâhlamıştım. Sylphie ile evliliğim bile güya büyük planımdaki adımlardan sadece biriydi.

Bu Rudeus versiyonu kulağa inanılmaz derecede kurnaz ve zeki bir adam gibi geliyordu. İpleri benim yerime onun eline verememek ne kötüydü. Hayatım muhtemelen çok daha pürüzsüz ilerlerdi.

İlk başlarda Luke tüm bunları akıl dışı bulmuştu. Özellikle de soylulara katılmaya hevesim olduğuna inanması zordu. Bana hiçbir zaman o kadar da güvenmediğini hissediyordum ama en azından masumiyet karinesini kazanmışım demek ki.

Ancak ışınlanma çemberlerinin yok edilmesi ve Notos ailesinin ihaneti gibi son olaylar tam da İnsan-Tanrı’nın öngördüğü şekilde gerçekleşmişti. Bu kadarı bile Luke’un bana olan inancını sarsmaya yetti. Ve bana bir kez şüpheyle bakmaya başlayınca, İnsan-Tanrı’nın anlattığı hikayeye inanmak için kendince sebepler buldu.

Görünüşe göre şimdi bile benden şüpheleniyordu.

Ariel, Luke’a masumiyetimi kanıtlamanın en iyi yolunun eylemlerimden geçtiğini söyledi. Ayrıca bu süre zarfında onun aptalca bir şey yapmasını engelleyeceğine dair söz verdi.

Tüm bunları duymak beni bir nebze rahatlattı. İnsan-Tanrı burada pek de zekice bir şey yapmamıştı, bu yüzden Luke üzerindeki etkisini kırmak o kadar da zor olmayacaktı. İşin aslı, Darius ile tanışmamıştım bile; babamın çocukluğunun geçtiği evi ele geçirmek gibi bir arzum yoktu ve Ariel’le yatmakla da ilgilenmiyordum. Luke istediği kadar benden şüphelesindi, onlara ihanet etmeye niyetim yoktu.

İnsan-Tanrı’nın standartlarına göre bu oldukça yarım yamalak bir iş gibi görünüyordu. Luke’tan zaten pek bir şey elde etmeyi beklemediği oldukça açıktı.

Yine de tüm bunları Luke’un kendisinden asla öğrenemezdim. Ariel’in duruma müdahale edip meseleyi ele alması iyi olmuştu. Bu işe benden katbekat daha uygundu.

***

Ertesi gün Rikket’ten güneye doğru yola çıktık.

Luke artık sürekli bana ters ters bakıyor ve Ariel’le asla yalnız kalmamam için elinden gelenin fazlasını yapıyordu. Muhtemelen prensesin asla bir soylu olmayacağımı herkesin önünde ilan etmesinden sonra, onu öldürüp kafasını Grabel’e göndereceğimi falan düşünüyordu.

Pek de umurumda değildi açıkçası. Artık Luke’un kafasından neler geçtiğini biliyordum ve Ariel onun ipini sıkı tutuyordu. En azından endişelenecek bir şey eksilmişti. Ariel tüm bunları önceden öngörmüş müydü bilmiyorum ama omuzlarımdaki yükü bu kadar hızlı hafifletmiş olmasına hayran kalmıştım.

O gün bahsetmeye değer bir şey daha yaşandı. Prenses, Lord Sauros’un ölümü hakkında öğrendiklerimizi bizzat Ghislaine ve Eris’e anlattı.

“…” “Uzun lafın kısası, Lord Sauros’un çöküşünde benim tarafımdaki kişilerin kilit bir rol oynamış olması oldukça muhtemel.”

“Anlıyorum…”

“Hmph.”

Ghislaine, Ariel’in açıklamasını gözlerinde soğuk bir öfkeyle dinledi. Eris ilgilenmiyormuş gibi bir tavır takındı ama bunu anlamak oldukça kolaydı. Kılıcının kabzasını o kadar sıkı sıkıyordu ki parmaklarındaki bütün kan çekilmişti.

“Beni biçip atacak mısın, Ghislaine?” Ariel sakince sordu.

“…” “Hayır. Bana sunduğun düşmanları öldüreceğim.”

Ghislaine özellikle Pilemon’u katletmeye takılıp kalmış gibi görünmüyordu. Bunu kabul ettirmenin biraz ikna gerektireceğini düşünmüştüm ama sanırım o da kendince bunu enine boyuna düşünmüştü.

Eris bir an hiçbir şey söylemedi, ardından hafifçe başını salladı. “Kulağa hoş geliyor. Rudeus’a sorun çıkarabilecek herkesi öldürmeye hazırım.”

Hiç değişme Eris.

Artık tek amacımız başkente ulaşıp düşmanla kozlarımızı paylaşmaktı. Yirmi gün boyunca ara yollardan yavaş yavaş güneye doğru ilerledik ve sonunda Asura’nın göz bebeği Ars’a vardık.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 5 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla